TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un katılımıyla, Sakarya Valiliği, Sakarya Büyükşehir Belediyesi, Sakarya Üniversitesi (SAÜ) ve 15 Temmuz Milli İrade Derneğince SAÜ Turgut Özal Kültür ve Kongre Merkezi’nde düzenlenen programda Kur’an-ı Kerim okundu, kısa film gösterimi yapıldı.
Vali Yaşar Karadeniz, programda yaptığı konuşmada, 28 Şubat’ta insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan, aslında içerisinde inanç özgürlüğünü büyük oranda barındıran demokrasiye büyük bir darbe vurulmak istendiğini söyledi.
İnanç özgürlüğü ve ifade hürriyeti gibi temel insan haklarının ayaklar altına alınmaya çalışıldığı, binlerce kişinin mağdur edildiği 28 Şubat’ın, geçmişteki askeri ihtilaller gibi tarihe kara leke olarak düştüğünü belirten Karadeniz, “Bütün karanlık darbe dönemlerinde olduğu gibi 28 Şubat’ta da yüz binlerce insan büyük zulümlere, yasa dışı muamelelere, acı ve gözyaşına mahkum edildi. Kamu düzenini sağlama adına hukukun ayaklar altına alındığı bugünlerde insan onuru hiçe sayıldı.” diye konuştu.
Karadeniz, 1000 yıl süreceğine inanılan ancak 10 yıl bile sürmeyen bu postmodern darbenin, Türkiye’ye nasıl zarar verdiğini herkesin çok iyi bildiğini belirterek, “Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın riyasetinde, Cumhuriyet’imizi ve demokrasimizi korumak, ülkemizin dünyanın en müreffeh ve gelişmiş ülkeleri arasında yer almasını sağlamak en önemli şiarımızdır.” dedi.
“Başörtülü öğrencilerimize yapılan psikolojik baskıları unutmadık”
Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem Yüce ise İsrail’in Filistinlilere yönelik saldırılarına dikkati çekerek, 7 Ekim’den bu yana Gazze’de akıtılan kanın durması gerektiğini ifade etti.
Yıllar önce ülke olarak insan haklarının hiçe sayıldığı, ayaklar altına alındığı olaylara şahit olduklarını anlatan Yüce, “60 darbesi, 1971 darbesi, 1980 askeri ihtilali, 15 Temmuz ve seneyidevriyesi olan 28 Şubat darbesi… Ülkemizde 27 yıl önce gerçekleşen 28 Şubat darbesi, hükümetin ağır baskılarla istifaya zorlanmasıyla tarihimizin kara bir lekesi olarak zihinlere kazınmıştır.” şeklinde konuştu.
Yüce, 28 Şubat’ın milletin ifade özgürlüğüne, değerlerine, inançlarına yapılan darbe olduğunu aktararak, “İmam hatipler kapatılsın diye ortalığı ayağa kaldırıp, eğitim görmek isteyen evlatlarımızın elinden eğitim haklarının alındığını unutmadık. Başörtülü öğrencilerimize yapılan psikolojik baskıları unutmadık. Üniversite kapılarında polis zoruyla başları açtırılan kardeşlerimizin, kızlarımızın gözyaşlarını unutmadık. Vatanından, evinden ayrılmak zorunda kalan, zulüm gören, adaletsizliği iliklerine kadar yaşayan kimsesizleri unutmadık, unutturmayacağız.” ifadesini kullandı.
“Özgürlük ve demokrasi adı altında milletin özgürlüğünü ve geleceğini kararttılar”
Serdivan Belediye Başkanı ve Cumhur İttifakı’nın Sakarya Büyükşehir Belediye Başkan adayı Yusuf Alemdar, 27 yıl önce yapılanları lanetledi.
Yıllardır bu davanın peşinde olduklarını vurgulayan Alemdar, “Bu oyunları, senaryoları çok gördük. Gençlerimize şunu söylemek istiyorum. Bilin ki, her ne hikmetse bu darbeleri yapanlar, yaptıranlar, destekleyenler, hep bir sloganla yola çıktı. Özgürlük ve demokrasi adı altında milletin özgürlüğünü ve geleceğini kararttılar. Onun için bugün de aynı süreci, senaryoyu yapmaya çalışanlara dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum.” değerlendirmesinde bulundu.
15 Temmuz Milli İrade Derneği Başkanvekili Osman İbrahimbaş da 28 Şubat 1997’deki MGK toplantısının üzerinden 27 yıl geçtiğini ancak postmodern darbenin etkilerinin zihinlerdeki yerini muhafaza ettiğinin altını çizdi.
Türk milletinin bu tür darbelerin bir daha yaşanmaması için demokrasi dışı her türlü faaliyete karşı teyakkuzda olması gerektiğini vurgulayan İbrahimbaş, “Geçmişte yaşadığımız tüm darbelere ve muhtıralara, özellikle 28 Şubat postmodern darbesinde olduğu gibi çok yakın tarihte yaşadığımız FETÖ’nün 15 Temmuz hain darbe girişimine de bütün bedenimizle, ruhumuzla, vicdanımızla ve sarsılmaz imanımızla karşıyız. Bu alçak milli irade hırsızlarına diyoruz ki, yaptıklarınızı unutmadık, unutmayacağız.” ifadelerini kullandı.
Programa, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz, TBMM KEFEK Başkanı ve Sakarya Milletvekili Çiğdem Erdoğan, AK Parti Sakarya Milletvekili Ertuğrul Kocacık, Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı Osman Köse, SAÜ Rektörü Prof. Dr. Hamza Al, Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Sarıbıyık, AK Parti İl Başkanı Yunus Tever, akademisyenler, öğrenciler ve vatandaşlar katıldı.
]]>Sakarya’ya gelen TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, ilk olarak Sakarya Valiliğini ardından Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanlığını ziyaret etti. Kurtulmuş ardından Türk demokrasisi tarihinde kara bir leke olarak nitelendirilen 28 Şubat günü çerçevesinde Milli İrade Derneği tarafından düzenlenen ‘Darbeler ve Dersler’ programına katıldı. Burada konuşma gerçekleştiren TBMM Başkanı Kurtulmuş, “Türkiye geçtiğimiz cumhuriyete ve çok partili siyasi hayata geçişimizden bu yana özellikle çok partili siyasi hayatımızda bedeli en ağır şekilde ödenmiş bir demokrasiye sahip olan bir ülkedir. Şunu açıklıkla ifade etmek gerekir ki yeri geldiği zaman Türkiye’ye demokrasi dersi verenlerin unuttuğu bir şey var. Türkiye’de yetmiş küsur yıllık çok partili siyasi hayatımızda çok kere darbelerle karşılaşmış, darbe tehditleriyle burun buruna gelmiş ve en sonuncusunda 15 Temmuz’da da milletin iradesiyle, milletin inancıyla, milletin gücüyle, darbecilere dersini vererek, darbeler tarihini silerek demokrasiyi tahkim etmiş olan bir milletin fertleriyiz. Bundan dolayı bu süreçte yaşananlar dolayısıyla bu süreçlerde demokrasiye destek verenleri saygıyla, minnetle, şükranla anıyorum. Rahmetli Menderes’i, rahmetli Özal’ı 28 Şubat’ın o sıkıntılı ve sancılı toplantılarında buram buram terleyerek milletin iradesine sahip çıkan rahmetli Erbakan’ı ve ben namlusunu millete karşı doğrultmuş olan ordunun karşısında selam durmam diyen rahmetli Yazıcıoğlu’nu minnetle, şükranla anıyorum” dedi.
“Tarih bir turnusol kağıdı olarak herkes hakkında gerekli hükmünü veriyor”
“Öncelikle 28 Şubat’ı anarken bizim yapmak istediğimiz, asla ve asla kişiler üzerinden söylemek değildir, kişileri yargılamak değildir, tarihi bir hikayeyi anlatmak hiç değildir” ifadelerini kullanan Kurtulmuş, “Ben deniz, ailenizle birlikte ve birçok arkadaşımızla birlikte o olayların hemen tamamını dün gibi hatırlayan birisiyim. O zaman genç bir doçent olarak İstanbul Üniversitesi’nde o olayları çok yakinen takip etti. Binlerce insanı nasıl mağdur edildiğini on binlerce insanın nasıl sonu belli olmayan bir geleceğe doğru sürüklendiğine birebir şahit olduk. Dolayısıyla o günleri çok iyi bilen ve yaşamış olan insanlar olarak bizim derdimiz o günlerde yaşayanları yargılamak değil, o günlerde yaşayanları sorgulamak değil ama o günlerde yaşananlardan ders alarak ileride böylesi durumların yaşanmaması için gayret sarf etmektir. Çünkü tarih bir turnusol kağıdı olarak herkes hakkında gerekli hükmünü veriyor ve bizim bütün bu olaylardan ders çıkararak yolumuza devam etmemiz lazım. Öncelikle demokrasinin Türkiye’nin geleceği için olmazsa olmaz bir mesele olduğunu çok iyi şekilde anlamamız, kavramamız gerekiyor. Devlet, millet kaynaşmasının sağlanabilmesi için devletin değerleriyle bütünleşik bir kamu yönetiminin şart olduğunu kavramamız gerekiyor. Bu anlamda 28 Şubat’ta yaşananları iyi bir şekilde tahlile ve bundan sonrası için buradan dersler çıkarmamız gerekiyor. Davalar görüldü, o davalarda bir kısmı ceza aldı. Ama şunu biliyoruz ki hiç şaşmaz yargının olduğu günde mahkemelere çıkmamış, daha yargılanmamış, ceza almamış olanların da millet gönlünde ve zihnimde hükmü verildiği gibi öteki tarafta da mutlaka onlar layık oldukları en ağır cezaları göreceklerdir” diye konuştu.
“Tarihçilerin medeniyet hilali olarak gördükleri bu coğrafyanın tam kalbinde olan ülke, Türkiye’dir”
TBMM Başkanı Kurtulmuş, “Tarihçilerin medeniyet hilali olarak gördükleri bu coğrafyanın tam kalbinde olan ülke, Türkiye’dir. Onun için Türkiye yalnız bırakılamaz, Türkiye tek başına bırakılamaz, Türkiye’nin mutlaka batı tarafından kontrol edilmesi dizayn edilmesi lazım gelir diye bir fikirle hareket ettiler. Esasında hiç lafı eğip bükmeden söyleyebiliriz 1960 darbesinin arkasında da 1971 bir muhtırasının arkasında da 12 Eylül darbesinin arkasında da 28 Şubat’ın arkasında da 15 Temmuz’un arkasında da hepsinde dış güçler olmuştur. Dış güçler Türkiye’yi durdurmak istemiştir. Öncelikli olarak doksanların başındaki bu gelişmeyle birlikte Türkiye çok daha dikkatli bir şekilde izlenen bir ülke haline geldi. Batılı beylerin kontrolünün dışına çıkacak bir Türkiye’nin oluşmakta olan yeni dünya dengesinde başlarına bela olacağını hissedenler Türkiye’yi doksanlardan başından itibaren karıştırmaya başladılar. Dönemin muktedir Genelkurmay ikinci başkanı Çelik Pirinç’in söylediği biz demokrasiye balans ayarı yaptık diyerek Sincan’ın caddelerinden tanklar kariyerler geçirilerek siyasete, filiz siyasete göz dağı verilmeye başlanmıştır. Yine bu süre içerisinde unutmayacağımız önemli olaylardan birisi ise Gölcük’te on iki yüksek rütbeli subayı bir tatbikat yapıyoruz adı altında aslında 28 Şubat ve sonrasındaki dönemde neler olacağının işaretlerini ortaya koymalarıdır” şeklinde konuştu.
“28 Şubat siyasete müdahaleden daha çok Türkiye sosyolojisine müdahale etmiştir”
Postmodern darbeyi anlatan Kurtulmuş, “28 Şubat’ın diğerlerinden fark eden bir önemli özelliğinin de altını çizmek isteriz. Diğer bütün darbelerin en temel etkisi siyaset alanına etkisidir. Yani siyasi sonuçları olan darbelerdir. 28 Şubat siyasete müdahaleden daha çok Türkiye sosyolojisine müdahale etmiştir. Nasıl? Anadolu insanının önünü kesmek için onların siyaset, toplumsal alandaki görünürlüğünü ortadan kaldırmak için harekete geçmiştir. Bu darbeyi yapanlar, bu darbenin arkasındaki akıl sahipleri bilmiyorlar mı ki? Mesele bir metrelik başörtüsü yani inançları gereğin başını örten insanların başörtüsüyle onların tasfiye edilmesinden öte o insanların akil gördükleri, kıyıda gördükleri, bir şey anlamaz zannettikleri o insanların çocuklar gelip okuyarak toplumda güçlü bir yer edinmesini önlemek için o yasağı ortaya koydular” ifadelerini kullandı.
“Türkiye demokrasisini çok daha güçlü hale getirelim”
İsrail’in Filistin saldırılarına da değinen Kurtulmuş, “Türkiye demokrasisini çok daha güçlü hale getirelim. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında şimdiye kadar bedeli en ağır şekilde ödenmiş bir demokrasiye sahip bir ülke olarak ikinci asrımızda çok daha güçlü bir ülke olacağız. Bugün eğer İsrail bu bölgede bu kadar pervasız bir şekilde hareket ediyorsa ve çok şükür Türkiye bunun karşına her bakımdan güçlü bir şekilde çıkmayı, durmayı başarabiliyorsa bunda hiç şüphesiz demokrasinin güçlü olmasının büyük rolü vardır. Ama yetmez önümüzdeki dönemde bunları da söylemek mecburiyetindeyim. Biz bugün bu toplantıya gelirken İsrail Gazze’ye de Refah sınırına yardımlar dolayısıyla sıkıştırdığı gariban, masum Filistinlilerin üzerine yine ateş açtı ve öyle görünüyor ki yüze yakın Filistinli şehit oldu. Bir dilim ekmek alabilmek için. Tamamı sivil, tamamı neredeyse kadın çocuk ve yaşlılardan oluşan bir kitleyi şehit etti. Bütün dünya izliyor 5 aya yakın bir süredir. İsrail’in arkasında olan ülkeler de aynen dünyanın birçok yerinde nasıl demokrasiye ayar verdikleri gibi İsrail’e destek vererek Orta Doğu’ya da ayar vermek istiyorlar. Dünya siyasetine de ayar vermek istiyorlar. Çok net ifade ediyorum dünya barışının merkezi, dünya barışının kapısı Orta Doğu’dur. Ortadoğu’da barış olmadan dünyada barış olmaz. Dünya barışının kapısı ise Filistin davasıdır. Filistin davasının inşallah en güzel şekilde ileriye götürülmesi için Türkiye her bakımdan mücadelesine devam edecek. Demokrasi güçlü, milletiyle devleti kaynaşmış her bakımdan her alanda dünya oluşlarıyla rekabet edebilen, mücadele edebilen bir Türkiye ancak Orta Doğu barışının anahtarını en güzel şekilde açan ülke olur. Onun için diyoruz ki demokrasimizi tahkim edeceğiz. Medeniyette, kültürde, bilimde, sanatta, her alanda güçlü olacağız. Bu anlamda Türkiye etrafımızda ülkelerle normalleşme süreci başta olmak üzere dünya siyasetinde çok etkili bir ülke haline getireceğiz ve inşallah bir daha bu topraklarda hiç kimse milletin sözünden başka bir söze itibar edemeyecek ve milletin sözünden başka hiçbir söz geçerli olamayacak” dedi. – SAKARYA
]]>Selçuk Üniversitesi, Milli Türk Talebe Birliği, Hukuki Araştırmalar Derneği, Birlik Vakfı, Hukuki Atılım ve Tecrübe Topluluğu ortaklığıyla düzenlenen “Milli İradeye Darbe – 28 Şubat” konulu söyleşisi Sultan Alparslan Kültür Merkezi 30 Ağustos Salonu’nda gerçekleştirildi.
“28 Şubat süreci ülkemiz için hem bir sınav hem de bir uyanış noktası olmuştur”
Programın açılış konuşmasını yapan Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Metin Aksoy, “Tarihimizde iz bırakan, toplumsal, siyasal ve kültürel anlamda derin etkileri olan 28 Şubat süreci ülkemiz için hem bir sınav hem de bir uyanış noktası olmuştur. Bu süreçte yaşananlar, toplumumuzun farklı kesimlerinde derin izler bırakmış, birçok insanın yaşamını baştan sona etkilemiş; demokrasiye, insan haklarına ve özgürlüklere yönelik birçok zorluğu beraberinde getirmiştir. Bugün Türk demokrasi tarihinde kara bir leke olarak anılan 28 Şubat; milli iradenin yok sayıldığı, özgürlüklerin kısıtlandığı ve vesayet gölgesinin ortaya çıktığı bir sürecin başlangıcıydı. Bu bağlamda bu programda, 28 Şubat’ın karanlık gölgesini bir kez daha hatırlamak ve milli iradeye kasteden bu utanç verici olaya karşı ortak bir bilinç oluşturmak için bir araya geldik. Elbette 28 Şubat sürecini benim de ailemde ve hayatımda yakından yaşamış insanlar oldu. Anadolu Üniversitesi sınavına başörtülü bir öğrenciyi aldığım için 2 sene yasaklı listesine girdim ve yasaklı listesinde olduğumdan 2 sene görev verilmedi. Bugün Selçuk Üniversitesi akademisyenleri, üniversiteler arası kurul temsilcileri, dekanlar, rektör danışmanları ve ülkemiz rektörleriyle birlikte hem başörtüsünün hem de öbür tarafta belirli seviyede aydın gözüken ama zihniyeti örümcekleşmiş insanların engellemelerine rağmen gerçek anlamda demokrasiyi ortaya çıkartan bir üniversite ve bir toplum olduk. Buna vesile olan dünya lideri Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a ne kadar teşekkür etsek azdır. Ümit ediyoruz ki bir daha bu dönemler yaşanmaz” ifadelerini kullandı.
Vali Vahdettin Özkan, “İnsanın tabiatında var olan en kuvvetli duygulardan birisi etkili olma duygusu. Bazı büyüklerimiz buna saltanat meftunu der. Maalesef bu toplumsal düzeni sağlamakla görevli olan vazifeliler, bu saltanat hissiyatına zaman zaman mağlup olarak bir toplum mühendisliğine soyunabiliyorlar. Bu tarihin her döneminde olmuştur. 28 Şubat’ta böyle bir konjonktür. Esasen kendisine kamu görevi iktisadi vazifesi verilmiş, milletin iradesi tarafından vazifelendirilmiş ve millete hizmetkar olması gereken kurumlar veya kişiler bu hissiyatlarına mağlup olarak, saltanat meftunluğunu esas alarak kendince bir tavır, bir tutum geliştirmişlerdir. Bu da hem hukuk hem de toplumsal düzeni yüksek derecede riske maruz bırakmıştır. İnşallah bir daha 28 Şubat misali bu saltanat meftunlarıyla, bu küresel belli mahfillerin maşası hükmüne geçen insanlarla, kurumlarla karşılaşmayız ve bunun defedilmesi yönünde de bu söyleşinin bir vesile olmasını temenni ediyorum” diye konuştu.
“28 Şubat’ı hem kat sayı hem kılık kıyafet zulmüne maruz kalan çocukların velileri olarak iliklerimize kadar yaşadık”
Açılış konuşmalarının ardından HUDER Konya Şube Başkanı Avukat Levent Babacan moderatörlüğünde “Milli İradeye Darbe – 28 Şubat” konulu söyleşiye geçildi.
28 Şubat darbe sürecinin unutulmaması gerektiğinin altını çizen 26. ve 27. dönem Milletvekili Ahmet Sorgun, “1980 darbesini üniversite son sınıf öğrencisiyken yaşadım. 28 Şubat’ı hem kat sayı hem kılık kıyafet zulmüne maruz kalan çocukların velileri olarak iliklerimize kadar yaşadık. Darbelerin gerekçelerinden birincisi, bütün darbeler millet iradesine karşı ve demokrasiye karşı yapılır ama hep millet için ve demokrasi için yapıldığı söylenir ki hemen darbeden sonra meşhur bir bildiri okunur. Orada da memleketi kurtarmak için, demokrasiyi kurtarmak için yapıldığı anlatılır. İkincisi, bütün darbeler mutlaka bir dış destek ile yapılır. Dış destek olmadan asla darbe yapılmaz. Üçüncüsü, bütün darbelerden önce darbeye haklı gösterecek ortamlar oluşturulmuştur. Evet, darbenin kazananları ve kaybedenleri var. Her zaman darbelerin kazananları darbeciler, kaybedenleri millet oldu. Ancak bir tek istisna: 15 Temmuz. Elhamdülillah, onun kazananı millet oldu” dedi.
Türkiye’de yaşanan tüm darbelerin bir öncekiyle bağlantılı olduğunu söyleyen 23. Dönem Konya Milletvekili Hüsnü Tuna, darbecilerin 1980 sonrasını dizayn etmek için bir anayasa çıkardıklarını belirterek o dönemde askerlerin çoğunlukta olduğu siyasi partilere ağırlık verdiğini ve toplumda itibar kazanmaları için propaganda çalışmaları yaptıklarını ifade etti. Üniversitelerde yaşanan hak ihlallerine de değinen Tuna, 1986 yılı Aralık ayında Kenan Evren’in Başkanlığını yaptığı Yükseköğretim Kurulu toplantısında, Türkiye’de ilk kez kıyafet yasağının uygulamaya konulduğunu söyledi. 28 Şubat’ın sadece kılık kıyafet sorunu olarak algılanmaması gerektiğini de ifade eden Tuna, 28 Şubat darbecilerinin asıl hedefinde Müslümanların ve iç tehdit olarak görülen irticai grupların olduğunu belirtti.
“Gelişme olduğu anda önümüz kesiliyor”
28 Şubat’ın Türkiye’nin büyümesinin engellenmesi için yapıldığını belirten Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Başkan Vekili, TBMM 27. Dönem Başkanı İsmail Kahraman, “Cumhuriyet döneminde bir üniversite vardı. 1960 darbesi döneminde üniversiteye başladım, 7 üniversite oldu. Şu an 209 üniversitemiz bulunuyor. Gelişme olduğu anda önümüz kesiliyor. ‘Hürriyet getireceğiz, Türkiye’yi geliştireceğiz.’ söylemlerinin hepsi birer ameliyat, hiçbir ameliyat iyi değildir. Çünkü bir ameliyat ne kadar başarılı olursa olsun, iz bırakır. Hiçbir darbe de iyi değildir. Darbelerin yükünü çok çektik. Darbe ile ihtilali bir tutarlar. Oysa değildir, bu iki kavramın iyi anlaşılması gerekiyor. İhtilal bir sistemi sosyal, ekonomik ve siyasi yönüyle değiştirmektir, darbe ise baştaki hükümeti indirmek, yerine geçmektir. 27 Mayıs darbesini yapanlar da ihtilal derler, çünkü biraz daha sempatik gelir de ondan.” ifadelerini kaydetti.
Darbelerin sosyal, ekonomik, siyasal ve manevi hayata olumsuz etkileri olduğunu söyleyen Kahraman, “Cumhurbaşkanımız olmasaydı Ayasofya açılamazdı, bırakmazlardı. Yüzyılda bir böyle bir adam gelir, kıymetini bilelim, ötelemeyelim. Mesele 31 Mart Türkiye için seçim değil, bütün dünya içindir” dedi.
Programın sonunda Rektör Prof. Dr. Aksoy, Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Başkan Vekili, TBMM 27. Dönem Başkanı İsmail Kahraman’a, 26. 27. Dönem Konya Milletvekili Ahmet Sorgun’a ve 23. Dönem Konya Milletvekili Hüsnü Tuna’ya hediye takdiminde bulundu. Söyleşiye Konya Valisi Vahdettin Özkan, Cumhuriyet Başsavcısı Halil İnal, Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Metin Aksoy, Konya Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Osman Nuri Çelik, SÜ Rektör Yardımcıları Prof. Dr. Emrullah Eken, Prof. Dr. İlhan Çiftci, Genel Sekreter Prof. Dr. Kamil Beşoluk, HU-DER Konya Şube Başkanı Av. Levent Babacan, protokol üyeleri, akademisyenler ve öğrenciler katıldı. – KONYA
]]>Saadet Partisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Birol Aydın, Üsküdar Belediye Başkan Adayı Yılmaz Bayat ile birlikte, katıldığı lokma dağıtımının ardından şöyle konuştu:
“28 ŞUBAT’TAN BU YANA OLUP BİTENLER, BUGÜN YAŞADIKLARIMIZIN NETİCESİDİR”
“İstanbul’u karış karış dolaşmaya gayret ediyoruz. İnsanımıza, insanımızın gönlüne dokunmaya çalışıyoruz. Tarihi bir seçimin arifesindeyiz. Bugün 28 Şubat, 28 Şubat vesilesiyle merhum Erbakan Hocamızı bir kez daha rahmetle, hasretle yad ediyorum. Aynı zamanda 28 Şubat bugün Türkiye olarak bizim yaşadığımız her ne varsa milletimizin canını hep sıkan ne varsa ekonomiden eğitime, sağlığa, dış politikaya, sosyal hayata, hepsinin temellerinin atıldığı tarihtir. Bugünü doğru okuyabilmek için 28 Şubat’ın neden yapıldığını iyi anlamamız gerekir. Herkes 28 Şubat’ı konuşur ama neden yapıldığını konuşmaz. 28 Şubat, denk bütçenin yapıldığı bir hükümet dönemidir. 28 Şubat, işçinin, memurun, emeklinin, dar gelirlinin yüzünün güldürüldüğü bir hükümet dönemidir 28 Şubat, İslam ülkelerinin tek güç haline gelebilmesi için D-8’in kurulduğu döneme denk gelmektedir. Dolayısıyla herkes alttan şunu söylüyor. Erbakan Hoca’ya 28 Şubat’ta yapılanlar denk bütçe için, ülkenin ekonomisinin düze çıktığı için, D-8 kurulduğu içindir. Öyleyse bu üç sebepten dolayı 28 Şubat olmuşsa, 20 yıldır bu üç şey nerede? D-8 nerede? Denk bütçe nerede? Geçim nerede? Hayat nerede? Ekonomi nerede? Dolayısıyla ben altını çizerek söylüyorum. 28 Şubat’tan bu yana olup bitenler, bugün yaşadıklarımızın neticesidir.
“ULAŞIMDA ÖYLE DOKUNUŞLAR YAPACAĞIZ Kİ TRAFİKTE KALMA SÜRESİNİ AZALTACAĞIZ”
İkincisi tarihi bir seçimdeyiz. Herkes bir şeyler söylüyor ama insanı, aileyi ve mahalleyi hesap etmeyen insana dokunmayan projelerle bir İstanbul tasavvuru olmaksızın herkes bir şeyler vaat ediyor. Biz her şeyden önce İstanbul’umuzda yaşayan insanlarımızın hayatını bugünkü geçim ve hayat pahalılığı cenderesinden kurtaracak dokunuşları yapacağız. Kent Kart projemiz tarihi bir projedir. En önemli projemizdir. Bugün İstanbul’da hiçbir çocuğumuz beslenme saatini aç karnına geçirmeyecek. Kantin kart uygulamasını devreye sokacağız. Biz İstanbul’da ulaşımda öyle dokunuşlar yapacağız ki trafikte kalma süresini azaltacağız. Biz bugün devlet okullarının birçoğunun maalesef üzülerek ifade ediyorum. Tuvaletleri berbat, pislik içerisinde. Hijyen timlerini devreye sokacağız Milli Eğitim Bakanlığımızla yapacağımız iş birliğiyle biz her okulumuzun ihtiyacı olan temizlik malzemesini ve personel ihtiyacını karşılamış olacağız. Seçimlerin ülkemize, milletimize, Üsküdar’ımıza hayırlar, bereketler getirmesini temenni ediyorum.”
“POLİSİN ERBAKAN HOCAMIZI ALMASINA İZİN VERMEYECEKTİK”
Aydın, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun, ‘2006 yılında dönemin Başbakanı Erdoğan’ın emriyle, polislerin Necmettin Erbakan’ın evini kuşattığı’ iddiasıyla ilgili soruya şöyle cevap verdi:
“Erbakan Hocamızın maruz kalmış olduğu davanın önü, arkası sonu. Bunlardan da bağımsız olarak genel başkanımızın 2006 yılında yaşanmış hadiseyi dile getirmiş olmasına fokuslanmak, odaklanmak lazım. O dönemin doğrudan içinde olan birisi olarak söylüyorum. Bize yani Erbakan Hocamıza İçişleri Bakanlığı’ndan bir kanaldan polisin Erbakan Hocamızı almaya geleceği söylendi. Bu durum Erbakan Hocamıza aktarılınca Erbakan Hocamız dedi ki, ‘Ne münasebet ben evimi niye terk edeyim ki? Ben suçlu muyum?’ Bunun üzerine 150-200 genç olarak 2006 yılında bir organizasyon içerisine girdik. Polisin Erbakan Hocamızı almasına izin vermeyecektik. ve fiilen sivil polisler geldi. ve o zaman rahmetli Kalyoncu Bey, Tayyip Bey’i arayarak hangi üslupla söylediyse artık bu polislerin derhal Erbakan Hoca’nın evinin çevresinden çekilmesini söyledi. ve Tayyip Bey polislerin çekilmesini temin etti. Kritik soru şu. O gün polisleri Erbakan Hocamızın evinin çevresinden çekmesini gösteren irade, polislerin oraya gelmemesini neden sağlamadı? Genel başkanımız buna dikkat çekti. Her şey bundan ibarettir.”
]]>Türkiye siyasi tarihine kara bir leke olarak kazınan ve “postmodern darbe” olarak adlandırılan 28 Şubat’ın yıl dönümünde İstanbul Üniversitesi’nde sempozyum düzenlendi. ’28 Şubat Sempozyumu’na Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, AK Parti Grup Başkanvekili ve Ankara Milletvekili Leyla Şahin Usta, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, İstanbul 2 Nolu Baro Başkanı Av. Yasin Şamlı, yargı üyeleri, akademisyenler, 28 Şubat mağdurları ve öğrenciler katıldı.
“15 Temmuz’da yargı, darbecilere teslim olmadı”
Sempozyumda konuşan İstanbul 2 Nolu Baro Başkanı Av. Yasin Şamlı, “28 Şubat post modern darbesinde anayasa mahkemesi tarafından iktidar partisi kapatılmasaydı, o hukuka aykırı yargılamalar olmasaydı, o darbenin de başarılı olması mümkün değildi. Bu söylediklerimi şununla test edebiliriz; 15 Temmuz’da yargı, darbecilere teslim olmadı, onların bildirileri altında ezilmedi, reddetti. Daha 15 Temmuz gecesi yakalama kararları çıkarıldı ve o darbe başarılı olamadı. Dolayısıyla darbeler açısından yargı bu kadar önemli” dedi.
“Duvarsız üniversite, açık bilim, açık kapı, bilimli toplum arasındaki kapının kapatılması, bilgi toplumu olmak dedik”
İstanbul Üniversitesi’nin ziyaretçilere açılmasıyla ilgili eleştirilere yanıt veren İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, “Son günlerde kurumumuza yöneltilen haksız, mizansız ve insansız eleştiriye değinmek istiyorum. Duvarsız üniversite, açık bilim, açık kapı, bilimli toplum arasındaki kapının kapatılması, bilgi toplumu olmak dedik. Akla hayale sığmayan eleştiriler oldu. Yalnızca fotoğraflarla amfimizde olan personelimizi sığınmacı gibi gösteren bu nefis mekanlarda dizi, film çekmek isteyenleri işgalci olarak gösterenler oldu. Ama ne yazık ki bu hakikaten ön yargılı eleştirileri, basında bunları kendi araştırmadan, soruşturmadan sundu. Çok şükür aklı selim basın mensupları bu yazılanların provokasyon olduğunu gördü. ve doğrularla iş yerine oturdu” ifadelerini kullandı.
“Milli irade düşmanları Türkiye’nin kalkınmasına, o güçlü yürüyüşünü durdurmak için harekete geçtiler”
Başarılı darbelerle anılan bir Türkiye tarihi olduğunu belirterek son 20 yılda darbelerin ve darbe girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığı yıllar olarak tarihe geçtiğini ifade eden Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, “Türkiye ne zaman istikrarı yakalasa, ne zaman tek başına iktidarla bir kalkınma sürecine girse şer güçler, demokrasi düşmanları, milli irade düşmanları devredeydi. Türkiye’nin kalkınmasına, o güçlü yürüyüşünü durdurmak için harekete geçtiler. 1971’den, 12 Eylül 1980 darbesine kadar sürede çok çalkantılı, zor geçti. Her yıl bir hükümet değişti, koalisyonlar ve istikrarsızlık süreci, sağ – sol kargaları, Kürt – Türk, Alevi – Sünni çatışmaları ve gençlerimiz birbirine kırdırıldı. Üniversitelerde olaylar ve 12 Eylül 1980 darbesine giden süreç hazırlandı. 90’lı yılların başında sona erdi. 90’lı yıllardan itibaren yine koalisyonlar, krizler sıkıntılı bir süreç başladı. 90’lı yılların başında terörün zirveye çıktığı, 1993 yılında PKK terörünün iyice azdırıldığı, faili meçhullerin hat safhada olduğu, gazeteci suikastlarının peşi sıra ülkenin bir kaosa sürüklendiği o dönemleri yaşadık” şeklinde konuştu.
“2000’li yılların başına geldiğimizde tüm bu olumsuzluklar, siyasi krizler ekonomiye büyük darbe vurdu”
28 Şubat darbesinin sürecini anlatan Adalet Bakanı Tunç, “Gerek askeri çevreler, gerek darbeci ve vesayetçi anlayışı destekleyen medya, yargı çevreleri ve o dönemde gerek işveren sendikaları, gerek işçi sendikaları, sivil toplum kuruluşlarının o dönemdeki temsilcileri maalesef demokrasinin yanında değil de hükümetin aleyhindeki kampanyaya katıldılar. 28 Şubat 1997 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu toplandı. Milli Güvenlik Kurulunda kararlar alındı. Başbakanın boncuk boncuk terletildiği, Milli Güvenlik Kurulu toplantısının belgesellerde gençlerimiz gördüğünde hatırlıyorlar. O toplantıda, alınan kararlardan en önemlilerden bir tanesi kılık kıyafet serbestliğine sınırlama getirilecek, 8 yıllık kesintisiz eğitim uygulanarak imam hatiplerin orta kısımları kapatılacak, Kur’an kursları 13 yaşına kadar yasak hale getirilecek, Anadolu sermayesine kısıtlama getirilecek, irtica tehlikesi gösteren bazı medya kuruluşlarının kapatılma gibi 18 maddelik bir bildiriyi Milli Güvenlik Kurulu yayınladı. Başbakan bu Milli Güvenlik Kurulu bildirisini imzalamadı. Sonrasında tabii yine süreç devam etti. 2000’li yılların başına geldiğimizde tüm bu olumsuzluklar, siyasi krizler ekonomiye büyük darbe vurdu. Bu süreçte 21 banka boşaltıldı ve bu ülkenin sırtına 300 milyar dolar ekonomik kayıp olarak vuruldu. Maalesef millet bu parayı sonrasında ödemek zorunda kaldı” diye konuştu.
“Milli irade hırsızları sahneye çıkamasın diye çok önemli yapısal dönüşümleri gerçekleştirdik”
Türkiye’de bir daha darbe olmaması için yapısal dönüşüm gerçekleştirdiklerine değinen Bakan Tunç, “Bir taraftan vesayetçi anlayışla mücadele ederken bu 2000’li yıllarda geçtiğimiz 22 yılda diğer taraftan da ülkemizin kalkınması, milletimizin refahı içinde çok önemli icraatlara imza atıldı. Bu engellemeler olmasaydı bugün ekonomimiz 3 kat değil belki 5-6- 7 kat büyük olurdu. Hem gezi olaylarının maliyeti yaklaşık 250 milyar dolar. Değişik rakamlar konuşuluyor. 28 Şubat’ın maliyeti, 15 Temmuz’un maliyeti tüm bunların ülkeye ekonomik faaliyetleri olmasaydı bugün milletimizin refahı çok daha yüksek olurdu. İşte bu vesayetçi anlayışta, hem demokrasiye hem milli iradeye hem ekonomimize hem ülkemize zararı var. Tabi tüm bunları anlattık. Hafızamızdan film şeridi gibi geçti. Hepimiz anlatıyoruz asıl olan bir daha bu süreçleri çocuklarımızın, gençlerimizin bir daha yaşamamasıdır. İşte bunun için neler yapıyoruz, neler yaptık, önemli olan bu onun için de çok şeyler yaptık. Bir daha bu ülkede darbe olmasın, milli irade hırsızları sahneye çıkamasın diye çok önemli yapısal dönüşümleri gerçekleştirdik” dedi.
“Yargımız her zamankinden daha tarafsız ve bağımsızdır”
‘Sessiz devrimi anlatan Bakan Tunç, “Milletimiz için ne yapsak azdır. Ülkemizin geleceği için özellikle bundan sonra demokrasi dışı müdahalelerin olmaması için gerekli yapısal dönüşümleri anayasamızda ‘sessiz devrim’ diyebileceğimiz şekilde gerçekleştirdik. Zihniyet, dönüşüm önemli. Gelecek kitapların bilinçlendirilmesi önemli darbenin ne kadar ülkeye zarar verebileceğini, demokrasi dışı müdahalelerin bu ülkeye nasıl zaman kaybettirdiğini çocuklarımıza, gençlerimize aktarmamız önemli. Yapısal reformlar bakımından anayasamızda o sessiz devrim sayılan o düzenlemelerin daha kalıcı hale gelmesi, daha demokratik daha sivil katılımcı bir anayasayı yapma noktasında da aslında siyaset kurumuna, Türkiye Büyük Millet Meclisine önemli görevler düşüyor. Gerek Milli Güvenlik Kurulu’nun yapısı çünkü Milli Güvenlik Kurulu toplantısı 28 Şubat diyoruz. O toplantıda alınan kararlar, o Milli Güvenlik Kurumu yazısını sivilleştirdik, demokratik hukuk devleti ilkesine uygun hale getirdi, Devlet Güvenlik Mahkemelerini kaldırdık. Yargımız her zamankinden daha tarafsız ve bağımsızdır. Darbeciden hesap sormaktadır. Bundan sonrada herhangi böyle bir şeyi aklından geçirenlere karşıda teyakkuzdadır. 6 milyon insan fişlendi. O demokrasi dışı müdahalelerin bir daha gerçekleşmeyeceği bir ülkeyi 2000’li yıllarda bu yapısal dönüşümde sağladık. İnşallah bundan sonra da bu tür hareketlere tevekkül etmek isteyenler hiçbir zaman başarılı olamayacaklar çünkü milletimize güveniyoruz” ifadelerini kullandı. – İSTANBUL
]]>TBMM Genel Kurulunda, grup başkanvekilleri yerlerinden söz alarak, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Saadet Partisi Grup Başkanvekili Bülent Kaya, 28 Şubat “postmodern darbesi”nin planlayıcısının küresel güçler olduğunu söyledi.
ABD ve İsrail ile ilişkilerin kesilmesi gerektiğini ifade eden Kaya, yaşanan dönemde imam hatip okullarındaki öğrencilerinin ve başörtülü kadınların mağdur edildiğini dile getirdi.
Bülent Kaya, “Bugün oturup konuşmamız gereken 28 Şubat’ın sonuçlarını hep beraber nasıl ortadan kaldırırızdır.” dedi.
İYİ Parti Grup Başkanvekili Erhan Usta, 28 Şubat’ın “demokrasi darbesi” olarak tarihe geçtiğini belirtti.
Eğitim hakkının Anayasa’da teminat altına alındığını vurgulayan Usta, öğrenci affının getirilmesini istedi.
Hayvancılık alanında meraların önemli bir yeri olduğunu dile getiren Erhan Usta, ” Türkiye’de ciddi şekilde meralar heba ediliyor. Meralar satılıyor.” diye konuştu.
“Milletimiz, darbecilere ve darbe heveslilerine asla geçit vermeyecektir”
MHP Grup Başkanvekili Erkan Akçay, darbelerin, muhtıraların, vesayet girişimlerinin siyasi ve demokratik hayatı sekteye uğrattığını vurguladı.
Milli iradeyi hedef alan 28 Şubat’ın, “postmodern darbe” olduğunu kaydeden Akçay, yaşanan süreçte milletin mağdur edildiğini dile getirerek, şöyle devam etti:
“Demokrasinden dem vuran bazı çevreler, 28 Şubat’ın antidemokratik uygulamalarına alkış tutmuş, destek vermiştir. Gençlerimizi ikna odaklarında gelecekleriyle tehdit edenleri ödüllendirmişlerdir. Bugün hala bazı kesimlerin 28 Şubat özlemi çektiği, darbe imasında bulundukları, algı oyunlarıyla kaos ve kargaşa yaratarak insanları sokağa davet ettikleri görülmektedir. Ancak o günler geride kalmıştır. Milletimiz, 15 Temmuz’da da görüldüğü üzere darbecilere ve darbe heveslilerine asla geçit vermeyecektir.” diye konuştu.
Demokrasiye ve millet iradesine şartsız sahip çıkılması gerektiğinin altını çizen Akçay, her türlü darbe girişimin karşısında durmaya devam edeceklerini kaydetti.
Erkan Akçay, eski başbakanlardan Necmettin Erbakan’ı da vefatının 13. yılında andı.
DEM Parti Grup Başkanvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit, 28 Şubat “postmodern darbesi”nin mağdurlarının iktidar koltuğunda oturduğunu söyledi.
Darbeleri kınamanın yetmediğini ifade eden Koçyiğit, darbeci zihniyetten arınmak gerektiğini belirtti.
“Kadınların ve erkeklerin ne giyecekleri kendilerinin karar verebilecekleri özgürlük alanıdır”
CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, 1971 darbesi sürecinde CHP’lilerin öldürüldüğünü, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından da partilerinin kapatıldığını aktardı.
CHP’nin, yaşanan darbe dönemlerinde Türkiye’nin yararı için çalıştığını ifade eden Günaydın, “Gelelim 28 Şubat postmodern darbesine, çok açık söyleyeyim, sokaklarda tankların yürütülmesine de askerlerin demokrasiye ayar vermesine de karşıyız. Kadınların ve erkeklerin ne giyecekleri ancak kendilerinin karar verebilecekleri bir özgürlük alanıdır.” ifadelerini kullandı.
İktidarı eleştiren Günaydın, “İkaz ettik, tarikatlar yalnızca devlete sızmadılar koalisyon ortağınızdı. ‘Bunlar sizi de yiyecekler’ dediğimiz zaman bu kürsülerde bize saldırdınız.” şeklinde konuştu.
Günaydın, CHP’nin, FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminde dimdik durduğunu, partisinin her türlü darbeye karşı Türkiye’nin yanında olmaya devam edeceğini söyledi.
“Milletimiz, darbecileri mahkum etti”
AK Parti Grup Başkanvekili Bahadır Yenişehirlioğlu, 28 Şubat sürecinde milletin iradesinin hiçe sayıldığını belirtti.
İnsan hakları ihlallerine tanıklık edilen 28 Şubat döneminde, ordunun yönetime el koyması yerine farklı bir yöntemin izlendiğini aktaran Yenşehirlioğlu, kıyafetlerinden, dini hassasiyetlerinden dolayı çok sayıda vatandaşın ağır mağduriyetler yaşadığını vurguladı.
İkna odaları kurularak öğrencilere psikolojik şiddet uygulandığını söyleyen Yenişehirlioğlu, şunları kaydetti:
“Topuk selamı ile siyaset yapanlar, namlusunu halka doğrultanlar, demokrasimizi tank paletleri altında ezmeye çalışanlar ve halktan aldıkları iradeyi vesayetçilere peşkeş çekenler tarihten silindiler. ‘Bin yıl sürecek’ dedikleri garabetleri de tarihin çöp sepetinde yerini aldı. Milletimiz darbecileri ve darbeye destek verenleri önce sandıkta, ardında da maşeri vicdanda mahkum etti. Milletin iktidarıyla birlikte, 2002’den günümüze dek mağduriyetler giderilmeye başlandı. Her zaman olduğu gibi aziz milletimiz galip geldi. 28 Şubat, bin yıl sürmedi ancak aynı acılar tekrar yaşanmasın diye bizlere yaşatılanları bin yıl geçse de asla unutturmayacağız.”
Demokrasiyi muhafaza etmeyi sürdüreceklerini dile getiren Yenişehirlioğlu, eski başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın ömrünün 28 Şubat zihniyetiyle mücadeleyle geçtiğini ifade etti.
Bahadır Yenişehirlioğlu, milli muharip uçak KAAN’ın ilk uçuşuyla herkesi gururlandığını da sözlerine ekledi.
]]>Kavakcı, Bursa Teknik Üniversitesince (BTÜ) Mimar Sinan Yerleşkesinde düzenlenen “BTÜ Konuşmaları” etkinlikleri kapsamında “Değişen Jeopolitikte Değişmeyenler: Bir 28 Şubat Okuması” başlıklı konferansta yaptığı konuşmada, dünya siyasetini şekillendiren olaylardan birinin 11 Eylül 2001’de ABD’de meydana gelen saldırılar olduğunu, Türkiye’de ise 28 Şubat’ın yaşandığını söyledi.
Türkiye’de 28 Şubat sürecinde milletvekiliyken yaşadıklarından sonra ABD’ye döndüğünde eğitimine devam ettiğini belirten Kavakcı, şöyle konuştu:
“Gördüm ki Türkiye’de başörtü yasağının kalkması için başka bir yerde bir şeyler yapabilirim. Zira dünya çok küçük. Benim uluslararası ilişkiler alanında bir kitabım var, ‘Küresel Köyde Uluslararası İlişkiler’ adında. Derleme, farklı hocaların makalelerinin bulunduğu bir kitap. Aslında biz küresel bir köyde yaşıyoruz. O günlerden, ben Meclis’e girdiğimden, başörtü yasağını yaşadığımız günlerden, o kitabı kaleme aldığım günlerden bugünlere çok daha fazla bir küresel köyde yaşıyoruz. O gün olanlar bugüne tesir ediyor, o tarafta olanlar burayı etkiliyor. Hiçbir zaman için ‘Biz bir yerdeyiz ve izole yaşıyoruz’ diyemiyoruz ve gördüm ki başörtüsü yasağıyla ilgili bazı çalışmalar yapmak gerekiyor. Gördüm ki Türkiye’deki başörtüsü yasağıyla ilgili veya genel olarak ülkemizdeki kadınlarla ve meseleleriyle ilgili yazılan eserler hep Batılılar tarafından kaleme alınmış. O sebeple de içimizden bir ses olarak kendi bakış açımdan görünenleri ifade etmek arzusuyla doktora çalışmamı da bu alanda yaptım. Bu işlere biraz kafa yordum.”
Kavakcı, Türkiye’de yıllardır Şapka Kanunu’nun yürürlükte olduğunu, her Türk erkek vatandaşının şapka giyme zorunluluğunun bulunduğunu anlattı.
Şapka uygulamasının pratikte yerinin olmadığını ifade eden Kavakcı, “Siz görüyor musunuz bu uygulamayı? Ama bu ülkede başörtüsü hiçbir kanunla asla yasaklanmamışken 1920’lerden beri uygulanan bir yasak vardı. Yani kadınlar üzerinden belli siyasetler yürütmek, ideolojiler şekillendirmek her zaman için daha kolay olabilmiştir. Başörtüsü yasağı da buna bir örnek teşkil eder.” ifadesini kullandı.
Konuşmasının ardından öğrencilerin sorularını yanıtlayan Kavakcı, “28 Şubat gerçek bir darbe midir?” sorusu üzerine şunları dile getirdi:
“Darbedir, postmodern ultramodern fark etmez, darbedir, müdahaledir. 28 Şubat’ın önemli bir ölçüde başarılı olduğunu düşünenlerdenim. Yasak kalkmış olmasına rağmen, başörtü yasağından bir örnek olarak bahsedersek. Yoksa tek alanı hiç şüphesiz başörtüsü yasağı değildi. Fakat Latinceden gelme İngilizce güzel bir kelime var ‘protean’, içine girdiği şeyin kalıbını alan maddeye verilen isim. Yasağın protean olduğuna inanıyorum. Farklı tezahürlerle aramızda çok yaygın bir şekilde ki bu bence Müslüman camianın üzerinde kafa yorması gereken bir şeydir, devam edebildiğini görmekteyim.”
Ayrıca Kavakcı, “Sayın Cumhurbaşkanı’mızın dirayeti, vizyoner bakış açısı, demokrasiye bağlılığı olmasaydı bu yasak 2013’te, 2017’ye kadar süren bir süreç sonucunda bugün de kalkmazdı. Bundan da son derece eminim.” değerlendirmesinde bulundu.
]]>AK Parti milletvekilleri, Meclis’te basın toplantısı düzenledi.
AK Parti Amasya Milletvekili Çilez, 28 Şubat’ın, ülke demokrasi tarihinin kara lekesi ve Türkiye’nin ayağına vurulan pranga olduğunu söyleyerek, 28 Şubat’ı gerçekleştiren vesayet odaklarının, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yok edildiğini belirtti.
Çilez, “Vesayetçi odaklar, Cumhurbaşkanı’mızın liderliğinde özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin uygulanmasıyla birlikte tarihin çöplüğünde kendi yerini bulmuştur. Vesayet Türkiye’de kalkmıştır. Yeni vesayet odaklarının ortaya çıkmaması için demokrasimizi geliştirmek ve güçlendirmek, hepimizin birinci derece sorumluluğudur.” diye konuştu.
Eski Başbakanlarda Necmettin Erbakan’ı rahmetle anan Çilez, “28 Şubat’ta, darbenin birinci mağduru Erbakan Hocamızın şahsiyetinde milletin kendisi olmuştur. Erbakan Hocamızı boncuk boncuk terletenlerle bugün onun yolunda olduğunu söyleyip Erbakan Hocamıza zulmedenlerle kol kola, kucak kucağa olanlar ibretlik olaydır. Genel Kuruldaki çalışmalarda bunu her an yaşıyoruz. O da Erbakan Hocanın izinde giden, onun fikirlerini ve hayallerini bugün bir bir hayata geçiren kadrolar olarak bizleri kahretmektedir.” ifadelerini kullandı.
“81 yıl sonra seçilme hakkını elde eden kadın milletvekilleri var”
AK Parti Bursa Milletvekili Gözgeç, 27 yıl önce millet iradesine, milletin değerlerine, inancına darbe yapıldığını, sözde irtica tehdidi adı altında millet iradesinin yok sayıldığını dile getirdi.
Gözgeç, 28 Şubat sürecinde eğitim almak isteyen kız çocuklarının okulların kapısından kovulduğunu, mesleğini icra etmek ve bu ülkeye hizmet etmek isteyen öğretmenlerin, avukatların, doktorların ve memurların adeta yaşamdan kovulduğunu ifade etti.
Milletin oyu ile seçilen milletvekiline sırf başörtülü olduğu için Meclis’te had bildirilmek istendiğini belirten Gözgeç, şunları kaydetti:
“Tüm bu acılar yaşanırken dahi, üniversite kapısından kovulurken, başörtümüz başımızdan çekilirken, binbir emekle elde ettiğimiz mesleğimiz elimizden alınırken, maddi manevi psikolojik şiddete uğrarken sadece el ele tutuştuk. Bu ülkeye, millete hizmet etmek istiyoruz dedik. Çok şükür ki bugün Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde AK Parti ile başörtülü açık ayrımı yapılmaksızın, üniversitelerde ilimle uğraşan mühendis kızlarımız var. Teknolojide, eğitimde, ekonomide tarımda üreten ekonomiye değer katan kadınlar var. 81 yıl sonra hiçbir ayrımcılık olmaksızın seçilme hakkını elde eden kadın milletvekilleri var.”
“CHP Genel Başkanı hala 28 Şubat darbecilerinin tahliye edilmesi üzerinden konuşuyor”
AK Parti İstanbul Milletvekili Yıldırım da 28 Şubat’ta milletin iradesiyle vesayet odaklarının çarpıştığını, milletin merhum Necmettin Erbakan’ı tercih etmesini kabullenemeyen vesayet odaklarının darbe yaptığını anlattı. Refah ve Fazilet partilerinin kapatılmasına yönelik Anayasa Mahkemesi kararlarını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin de onayladığını hatırlatan Yıldırım, bu bağlamda inanç hürriyetinden bahseden Avrupa’nın, vesayet odaklarından farklı davranmadığına işaret etti.
28 Şubat sürecinde ülkenin 381 milyar dolar zarara uğratıldığını, 6 milyon insanın fişlendiğini belirten Yıldırım, “Milletimiz, 3 Kasım 2002’de artık buna ‘Dur.’ dedi ve Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ı seçti. Milletimiz 22 yıldır da Cumhurbaşkanı’mızın arkasında dimdik durmaktadır.” diye konuştu.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in dünkü konuşmasına işaret eden Yıldırım, “CHP Genel Başkanı, hala 28 Şubat darbecilerinin tahliye edilmesi üzerinden konuşuyor. Başka mağdur insanlar var, onlarla ilgili bir kelime konuşuyor mu? 28 Şubat süreciyle alakalı neden sadece AK Parti’li milletvekilleri basın toplantısı yapıyor? Hepimiz yapalım, çünkü bu darbe tüm millete yapılmıştır.” şeklinde konuştu.
AK Parti’li Yıldırım, 28 Şubat darbesinin sona erdiğini ancak bu zihniyetin henüz bitmediğini de dile getirerek, “Hala o zihniyet kenarda kendisini uykuda göstermeye çalışıyor, bunun temsilciliğini de maalesef CHP yapıyor. Sayın Kılıçdaroğlu döneminde ‘Mağdur ettiğimiz kesimle barışmak istiyoruz.’ diye dil ucuyla söylemek istediler ama bu dil ucuyla söylenecek bir şey değil. Sanatçı, yazar-çizer ve medya kesimine varıncaya kadar CHP, bu darbeci ve vesayetçilerin arkasında durmaktan, gölgesinde yaşamaktan vazgeçmeli. Çıkacaklar milletten açıkça özür dileyecek ve helallik isteyecekler. Başka türlü bu darbecilerin yaklaşımından kendisini arındıramaz.” ifadelerini kullandı.
Yıldırım, eski Başbakanlardan Necmettin Erbakan’ı da rahmetle andı.
]]>İstanbul 2 Nolu Barosu tarafından İstanbul Üniversitesi (İÜ) Doktora Salonu’nda düzenlenen “28 Şubat Sempozyumu”nda konuşan Tunç, demokrasiye kara lekenin çalındığı 28 Şubat darbesinin 27. yıl dönümünde bu sempozyumu düzenleyenlere teşekkür etti.
Tunç, 1995 seçimlerinde birinci çıkan Refah Partisi Hükümetinin daha ilk yıllarında, sürekli irtica tehlikesinin pompalanmaya başlandığını, 28 Şubat 1997’de ise toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) 18 maddelik bir bildiri yayımladığını hatırlattı.
1990’lı yıllardan 2000’lerin başına kadar parlamenter sistemdeki koalisyonların, siyasi krizlerin yol açtığı bunalımlı yıllar olarak tarihe geçtiğini kaydeden Tunç, “O günleri yaşadı bu ülke. Şimdi hatırladığımız zaman ne kadar çirkin, ne kadar kötü, ne kadar demokrasi düşmanlığı yapıldığını hafızalarımızı tazelediğimizde görüyoruz.” ifadesini kullandı.
“15 Temmuz’da milletimiz meydanlara inmeseydi yine ülkemizin önü kesilecekti”
Kendisinin de 1990’lı yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğunu belirten Tunç, o dönem başörtülü kız arkadaşlarının derslere alınmadığını anlattı.
Vesayetçi anlayışın hem demokrasiye hem milli iradeye hem de ekonomiye zararının olduğunu vurgulayan Tunç, darbenin yüz kızartıcı bir suç ve milli irade hırsızlığı olduğunu, Türk Ceza Kanunu’nda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiğini kaydetti.
Tunç, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerini yapanların yargı önüne çıktığını ve hesap verdiklerini hatırlatarak, “Aslolan bu süreçleri çocuklarımızın, gençlerimizin bir daha yaşamaması. Bunun için neler yapıyoruz, önemli olan bu.” dedi.
Bu ülkede bir daha darbe olmasın, milli irade hırsızları sahneye çıkamasın diye çok önemli yapısal dönüşümleri gerçekleştirdiklerini kaydeden Tunç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bunu, Sayın Cumhurbaşkanımızın güçlü liderliği ve kararlılığı sayesinde siyasetçilerimizin, parlamentomuzun yoğun çalışması ve milletimizin yoğun desteği sayesinde gerçekleştirdik. Milletimizin destekleri olmasaydı, o referandumlarla anayasa değişikliklerine ‘evet’ dememiş olsalardı bunları gerçekleştiremezdik. 15 Temmuz’da milletimiz meydanlara inmeseydi yine ülkemizin önü kesilecekti. O nedenle biz milletimize şükran borçluyuz. Milletimiz için ne yapsak azdır. Ülkemizin geleceği için, özellikle bundan sonra demokrasi dışı müdahalelerin olmaması için gerekli yapısal dönüşümleri, anayasamızda sessiz devrim diyebileceğiniz şekilde gerçekleştirdik.”
“Anayasa’da temel hak ve özgürlükleri genişleten önemli düzenlemeler yaptık”
Tunç, Anayasa’da temel hak ve özgürlükleri genişleten, hak arama yollarını arttıran önemli düzenlemeler yaptıklarını, darbelere gerekçe gösterilen yasa maddelerini ve uygulamaları kaldırdıklarını söyledi.
Milli Güvenlik Kurulu’nu ve Yüksek Askeri Şura’yı, yapısını sivilleştirip demokratik hukuk devleti ilkesine uygun hale getirdiklerini hatırlatan Tunç, Devlet Güvenlik Mahkemelerini kaldırdıklarını aktardı.
Bakan Tunç, özel yetkili mahkemeler, Hakimler ve Savcılar Kurulu ile Anayasa Mahkemesinin yapısının daha demokratik, hukuk devleti ilkelerine uygun hale getirilmesi gibi önemli yapısal düzenlemeleri gerçekleştirdiklerini dile getirdi.
Tunç, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş gibi, özellikle halkın doğrudan doğruya yürütmeyi ve cumhurbaşkanını belirlediği bir sisteme geçerek, Cumhuriyet rejimini ve demokrasiyi güçlendiren bir yönetim sistemine de adım attıklarını vurguladı.
Fazilet Partisinde ilçe başkan yardımcısı olduğu dönemde “Başörtüsüne özgürlük” diye bir metin imzaladıklarını anlatan Tunç, o zamanki İstanbul Barosunun isimlerini ve adreslerini bildirmesi üzerine Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandıklarını dile getirdi. Tunç, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan 312. maddenin suç olmaktan çıkarılması üzerine, o davanın ortadan kalktığını anımsattı.
“Darbecilere anayasa hazırlayan anayasa hukukçularını gördük”
Adalet Bakanı Tunç, “Özellikle vesayetçi-darbeci anlayışının kök saldığı en önemli kurumlardan birisi de yargımızdı. Türk hukuk tarihine baktığımız zaman özellikle 60 darbesi sonrası maalesef o günkü yargı mensupları darbecilerin yanında durdu, darbe mağdurlarını idama mahkum etti. Darbecileri ise baş tacı etti ve onları korudu. Darbecilere anayasa hazırlayan anayasa hukukçularını gördük.” ifadesini kullandı.
Sonrasında 12 Eylül 1980 darbesinin gerçekleştiğini aktaran Tunç, “Yine o günkü yargı, darbe mağdurlarını yargıladı. Yaşlarını büyüterek gençleri astılar ve darbecilerin yanında durdu, darbecilere destek verdi. 28 Şubat’a geldiğimizde Anayasa Mahkemesi Başkanı, Yargıtay Başkanı, Danıştay Başkanı, bütün yüksek mahkeme başkanları ve daire başkanlarını alıp doğru Genelkurmaya götürdüler, askerlerin karşısında hazır ola geçirttiler.” diye konuştu.
“Demokratik, sivil bir anayasayı milletimize olan borcumuzu yerine getirerek inşallah sağlayacağız”
Adalet Bakanı Tunç, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti savcılarının adliyelere koşarak darbeciler hakkında gözaltı ve yakalama kararları çıkardığını vurguladı.
Millet meydanlarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile beraber darbecilere karşı koyarken Türk yargısının da adliyelerde darbecileri soruşturmak için mücadele ettiğini kaydeden Tunç, şunları paylaştı:
“Bugün Türk yargısıyla ilgili laf edenler, ‘Yargı bağımsız, tarafsız değil’ diyenler aslında o 27 Mayısların, 12 Eylüllerin, 28 Şubatların yargısını özleyenler. Tüm açıklığıyla söyleyebiliriz ki bugün yargımız her zamankinden daha bağımsız ve tarafsızdır. Darbeciden hesap sormaktadır. Bundan sonra da eğer böyle bir tehlike karşısında, böyle bir şeyi aklından geçirenlerle ilgili de zaten teyakkuzdadır. 28 Şubatları bundan sonra yaşamamak için elbette ki bu önemli günlerle hafızalarımızı tazeleyeceğiz ama bu yapısal dönüşümlerin daha kalıcı olması için de inşallah yeni, demokratik, sivil bir anayasayı, milletimize olan borcumuzu yerine getirerek inşallah sağlayacağız.”
Tunç, 28 Şubat sürecinde yüz binlerce insanın fişlendiğini belirterek, demokrasi dışı müdahalelerin bir daha gerçekleşmeyeceği bir ülkeyi 2000’li yıllarda yapısal dönüşümle sağladıklarını ifade etti.
“Darbe yapan bütün darbeciler yargılandı”
İstanbul 2 Nolu Barosu Başkanı Yasin Şamlı ise her darbenin milletin bilimsel, teknolojik, ekonomik ve askeri alanda, her türlü gelişmesine engel olmak amacıyla yapıldığını anlattı.
Şamlı, 28 Şubat sürecinde başörtülü öğrencilerin ve memurların tamamının kurumlardan atıldığını belirterek, “Bütün vakıf ve dernekler hakkında kapatma davaları açıldı. O günün sözüm ona hukukçularına göre Müslüman kadının örtüneceği tek yer evleri olarak kalıyordu.” ifadesini kullandı.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, bütün darbecilerin yargılandığını aktaran Şamlı, “2012’de 12 Eylül darbecileri yargılanmaya başlandı. 2013’te 28 Şubat postmodern darbecileri yargılanmaya başladı. 2016’da 15 Temmuz darbecileri yargılandı ve gerekli cezaları aldılar.” diye konuştu.
]]>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla partisinin Kütahya Pazar Yanı Meydanı’nda gerçekleştirilen mitinginde konuşan Elitaş, 28 Şubat “postmodern darbesi”nin 27’nci yılı olduğunu anımsattı.
Bu süreçte millet iradesinin yok sayıldığını anlatan Elitaş, “28 Şubat süreci elhamdülillah milletin kendi adamlarının içinden çıkan insanları sahiplenerek onları 3 Kasım 2002 tarihinde iktidar yapmıştı. ‘Bin yıl’ diye söyledikleri sürecin 5 yıl dahi sürmemesi için bu millet elinden gelen gayreti göstermiştir.” diye konuştu.
Elitaş, 28 Şubat 1997’de, millet iradesinden çıkmış, milleti analarının ak sütü gibi tertemiz oylarıyla temsil eden iktidarın, “postmodern darbe” bahanesiyle ortadan kaldırıldığını kaydetti.
O dönem yaşananları anımsatan Elitaş, şöyle devam etti:
“Başörtülü hanımefendiden korkuyorlardı. Neden korkuyorlardı? Dinini diyanetini öğrenen insanlardan rahatsız oluyorlardı fakat bilemediler ki bir lideri, Sayın Cumhurbaşkanı’mızı Siirt’teki yaptığı konuşmadan, orada okuduğu bir şiirden dolayı mahkum etmeleri, belediye başkanlığını haksız yere elinden almalarından rahatsız olan, karşı duran vatandaş 14 Ağustos 2001’de kurduğumuz partiyi, 28 Şubat postmodern darbesine karşı millet sandıkta iradesini koydu ve devrim yaptı. Darbecileri sahadan sildi attı. 28 Şubat’a gelinirken hiçbirimiz sesimizi çıkaramadık, ‘dur’ diyemedik, yanlışların önüne engel olamadık, göğsümüzü siper edemedik. Bir kişi vardı, ‘6 kere gittim, 7 kere geldim’ diye övünen ve bu kişiyi biz her seferinde ya başbakan yaptık ya cumhurbaşkanı yaptık. Darbelerle mücadele etmeyen, milletin kendisine verdiği oyları sahiplenmeyen, onlara saygı duymayan, milletin iradesinden aldığı güçte değil müesses nizam veya başkalarının korkusundan dolayı iktidarı terk eden kişiyi 7 kere iktidara getirdik, her seferinde de oy verdik.”
“Başörtülü eşimi Çankaya Köşkü’nde ağırlamaktan utanmış Cumhurbaşkanı vardı”
Mustafa Elitaş, Çankaya Köşkü’nde düzenlenen 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına ilk kez, 22. Dönem’de milletvekili seçildikten sonra katıldığını dile getirdi.
Kutlamalar öncesi yaşadıklarına değinen Elitaş, şunları kaydetti:
“Dönemin Cumhurbaşkanı bize davetiye göndermiş. Yanımdaki komşu milletvekiline de davetiye göndermiş. ‘Akşam hanımefendiyle beraber geliyor musunuz?’ dedi, Çankaya Köşkü’ne. Ben dedim bana yalnız geldi davetiye. Hanımefendiyle beraber gelmedi. Sonradan öğrendik ki benim eşim başörtülü, başörtülü eşimi Çankaya Köşkü’nde ağırlamaktan utanmış bir Cumhurbaşkanı vardı. Başı açık AK Parti’li milletvekilini Çankaya Köşkü’ne davet eden Cumhurbaşkanı, başörtülü eşi olduğundan dolayı Çankaya Köşkü’nde misafir etmekten ağırlamaktan, Cumhuriyet’in temeli olan, Cumhuriyet’in temsilcisi olan bu kadınlarımızın yetiştirdiği evlatların vatanımızı koruyan anasından utanan bir Cumhurbaşkanı vardı ki o ananın aslan gibi 3 yavrusu vardı. 3 erkek evladı bu memlekete asker olarak hizmet edecek, vatan sınırlarını koruyacaktı ama o anayı Çankaya Köşkü’nde ağırlamaktan imtina ettiler, utandılar. Parlamentodan bir milletvekilinin herhangi bir şekilde mübarek günlerden bir gecelerini, Kadir Gecesi’ni veya ramazan ayını kutlamak için yaptıkları bir söylem, ‘irticai faaliyet’ diye şu andaki Cumhuriyet Halk Partisinin milletvekilleri tarafından kürsüler yumruklanarak protesto edilirdi. Cenabıhakk’ın lütfuna, adaletine bakın. Geçenlerde Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grup konuşmasında Nisa Suresi’nin 58. ayetinin mealini okumaya başladı.”
“Kimlerin Türkiye’nin lider bir ülke konumuna gelmesinden rahatsız olduğunu iyi inceleyin”
Elitaş, mücadelelerine destek veren, demokrasiye inanmış, millet iradesini sahiplenmiş, iradesini temsil eden iktidarına kuvvet vermiş herkese teşekkür etti.
Sadece millet iradesini, milletin temsil ettiği kişileri beğenmediklerinden dolayı yaptıkları 28 Şubat “postmodern darbesi”nin, Türkiye ekonomisine, insanların yaşantısına, gençlerin geleceklerine vurulmuş damganın en büyük kötülüğünün o gün yaşandığını vurgulayan Elitaş, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Sosyal medyada takip edin, 28 Şubat belgesellerine bakın, Türkiye’nin nereden nereye geldiğini, kimlerin Türkiye’nin gelişmesinden rahatsız olduğu, kimlerin bulunduğu bölgede Türkiye’nin lider bir ülke konumuna gelmesinden rahatsız olduğunu iyi inceleyin, iyi irdeleyin. Onun için bu 31 Mart seçimlerinden bizim karşımızda duran, Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısında duran, kutuplaştırarak AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan düşmanlığı yapanlara, buna sadece bir yerel seçim olarak bakmayıp, yine 28 Şubat’ta önümüzü kesmeye çalışan kötü niyetlilerin içten içe bir hareket içinde olduğunu düşünüp 31 Mart seçimlerinden hep birlikte hareket edip geçmişe dönme özlemi içinde İslami meselelere inanmadığı halde varmış gibi milleti kandırarak, takiye yaparak insanların gözüne girmeye çalışan, ‘Helalleşmek istiyorum’ diye sahte bir helalleşme çerçevesi içinde bulunanların önünü açmamak için onların yürüyüşünü engelleyebilmek için AK Parti iktidarında Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde götürdüğümüz hareketi daha da güçlendirebilmek için 31 Mart yerel seçimlerinde her birimiz Kadın Kollarının, Gençlik Kollarının birer temsilcisi gibi ilçe başkanı, il başkanları gibi hareket ederek, kapı kapı dolaşıp insanların gönlüne girmemiz gerekir.”
AK Parti Kütahya Belediye Başkan adayı Kamil Saraçoğlu da kurulduğu günden bu yana partisinin bünyesinde çeşitli kademelerde görev aldığını belirtti.
Kütahya’da 2014-2019’daki belediye başkanlığı döneminde verdikleri sözleri yerine getirdiklerini anlatan Saraçoğlu, “AK Parti’miz, Cumhurbaşkanı’mızın liderliğinde yerel yönetimlerin küresel vizyonunu açıkladı. Bu vizyon şehirlerin artık daha dirençli, akıllı, yatay ve yerel mimari anlayışının şekillendirdiği, sürekli gelişen ama çevreyi koruyan çocuklarımızdan kadınlarımıza, gençlerimizden yaşlılarımıza, her ortamda en yaşanabilir imkanları sunan bir anlayıştır. Elbette biz Kütahya olarak tüm projelerimizde bu anlayışı hakim kılacağız.” ifadesini kullandı.
Mitingde, AK Parti Kütahya İl Başkanı Mustafa Önsay da katılımcılara hitap etti.
]]>Yozgat’ta partisinin Sarıkaya Belediye Başkan adayı Ali Osman Erbir’in seçim koordinasyon merkezinin açılışında konuşan Destici, 28 Şubat’ı hatırladıklarını, dün ölüm yıl dönümü olan 28 Şubat’ın başbakanı Necmettin Erbakan’ı rahmetle yad ettiklerini söyledi.
Destici, 28 Şubat’ın milli iradeye yapılmış “postmodern” bir darbe olduğuna dikkati çekerek, milletin iradesine, inançlarına, değerlerine karşı yapılan bütün darbeleri kınadıklarını ve lanetlediklerini belirtti.
O dönemde herkes kapısını kapatıp, camlarının perdesini indirdiğinde bir yiğidin meydana çıktığını ifade eden Destici, “Şehit Muhsin Yazıcıoğlu, ‘Ordu bizim göz bebeğimizdir. Peygamber ocağıdır. Ancak namlusunu milletine döndürmüş tanka selam durmam’ dedi. Evet, 1000 yıl sürer dedikleri 28 Şubat birkaç sene sonra onu icra edenlerle birlikte yok oldu, gitti.” diye konuştu.
Bugün ülkede ne başörtüsü sorunu ne de imam hatipte okuyan çocuklara karşı bir ayrımcılık olduğunu ifade eden Destici, şunları kaydetti:
“İşte biz böyle bir Türkiye hayal ediyoruz. Başı açıkla başı kapalısı, Kürt’ü, Türkmen’i, Alevi’si Sünni’si Çerkez’i, doğulusu, batılısı, kuzeylisi, güneylisi doğduğu yerde doysun, alnı ak, başı dik bir şekilde kardeşçe yaşasın istiyoruz. Bu milletin evlatlarının birbiriyle bir derdi yok. Kürt’ün Türkmen’le, Alevi’nin Sünni ile ne problemi olsun? Problemi çıkaranlar Türkiye’yi zayıf ve güçsüz düşürmek için zenginlik olarak gördüğümüz bu farklılıklarımızı bir kavga aracı haline getirmeye çalıştılar. Dönem dönem de bunda muvaffak oldular. Ama elhamdülillah bu millet hiçbir zaman bu oyuna gelmedi. Bundan sonra da gelmeyeceğiz. Birliğimizi, kardeşliğimizi kimsenin bozmasına fırsat vermedik ve vermeyeceğiz.”
Destici, bu coğrafyada güçlü olunmadığında haklı olmanın hiçbir anlamı olmadığını vurgulayarak, onun için daha güçlü olmaları gerektiğini dile getirdi.
“Ramazan Bayramı ikramiyesi 5 bin lira olmalı”
Emeklilerin içinde bulunduğu durumu bildiklerini belirterek 10 bin lirayla bir ailenin geçinemeyeceğine dikkati çeken Destici, bunun iyileştirilmesi için TBMM’de oldukları dönemlerde kanun teklifleri, sonraki dönemlerde de ilgili kişi ve kurumla görüşerek bazı iyileştirmelerin yapılmasına da katkı sağladıklarını anlattı.
En düşük emekli maaşının 17 bin liraya, yani asgari ücret seviyesine getirilmesi gerektiğini savunan Destici, şöyle devam etti:
“Emekli ikramiyeleri en son 3 bin lira olarak açıklandı. Emekli ikramiyeleri ilk açıklandığında 1000 lira olarak açıklanmıştı. O gün de en düşük asgari ücret ya da en düşük emekli maaşı 1500-2 bin lira civarındaydı. Yani emekli maaşı 5-6 kat arttı. Asgari ücret 6-7 kat arttı ama bu emekli ikramiyeleri sadece 3 kat arttı. Onun için biz diyoruz ki emekli ikramiyeleriyle ilgili yeni bir düzenleme yapılmalı. Ramazan Bayramı ikramiyesi 5 bin lira, Kurban Bayramı ikramiyesi de 10 bin lira olmalı diyoruz. Vatandaş en azından Kurban Bayramı’nda o ikramiye parasıyla küçükbaş da olsa bir kurban alıp kurbanını kessin ve ailesiyle mutlu bir bayram geçirsin istiyoruz.”
Destici, çiftçinin meselelerini de bildiklerini belirterek, kullandıkları mazottaki ÖTV ve KDV’nin mutlaka kaldırılması, mazotun vergisiz verilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Konuşmaların ardından seçim koordinasyon merkezinin açılışı gerçekleştirildi.
]]>Eğitim-Bir-Sen Manisa 1 No’lu Şube Başkanı Halil Kallat, “27 yıl önce, 28 Şubat’ta, hiçbir zaman demokratik yolla iktidara gelemeyen vesayet örgüt ve odaklarının, demokrasiyi, kanunu, hakkı, hukuku, teamülü, meşruiyeti, görgüyü, nezaketi, insaniyeti çiğneyip, milletin hür iradesiyle seçilmiş hükümetine karşı, silah ve zor kullanarak ahlaksızca, kabaca, pervasızca, saygısızca yaptıkları darbeyi, asla unutmadık, unutmayacağız. 28 Şubat, Washington’da ‘bizim çocuklar’ diye kodlanan Siyonist ihanet şebekesinin, beynelmilel millet düşmanları ile müştereken, ‘bin yıllık’ temel değerlerimizi bütünüyle çökertmek amacıyla yaptıkları organize bir yıkım operasyonudur. Milli iradenin idareye dönüşerek ekonomide, yönetimde, demokraside, toplumsal barışta, gelir dağılımında iyileşmelerin başladığı bir dönemde, Türkiye’nin yolu kapatılmak, yürüyüşü engellenmek istenmiştir. Ülkesi, devleti, milleti ile Türkiye’nin kendi dünyasına ve değerlerine dönmesinden, kendi zemininde, kendi tarihi ve hayati amaçlarına yönelmesinden rahatsız olan vesayet odakları, asker, yargı, siyaset, medya, iş çevreleri ve kimi sözde sivil toplumdaki iş birlikçileri ile bir dizi yasa dışı ve gayrimeşru uygulamayı zorbaca devreye soktular. 28 Şubat siyasi iradeyle birlikte Türkiye’nin ekonomik birikimlerine, yaşama heyecanına, inanç değerlerine, demokrasi irade ve talebine, eğitime, sağlığa, özgür basına, haber alma özgürlüğüne, aşımıza, ekmeğimize, emeğimize, geleceğimize yapılmış bir darbedir. Milletimiz, sabrı, feraseti, dirayeti ile ‘bin yıl süreceği’ iddia edilen zalim kuşatmanın zincirlerini kısa zamanda kırmış, faillerinin boynuna dolamıştır. Medeniyet değerlerine, milli iradeye suikast yapmak isteyenler, bin yıllık köklü irfan ve geleneğin yenilenen şuuru, asil duruşu ve sakin öfkesi karşısında 3-5 yıl içinde darmadağın olmuş, tarihin çöplüğüne süpürülmüştür. Ruhunu, vicdanını kanattıkları insanımızın lanetine müstahak olanların yarınları olamaz, olmamıştır. Nitekim darbeciler çok geçmeden yargılanmış, çetenin elebaşlarının rütbeleri sökülmüş, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almışlardır. Ancak anlaşılmaz bir çelişki olarak hala 28 Şubat mağduru insanların olması, millet vicdanını yaralamaktadır. Gecikmiş de olsa, adaletin tecellisi için mezkür mağduriyetlerin mutlaka giderilmesi gerekmektedir.” dedi.
“Ne biz ne millet ne de tarih unutacak”
Zorbalığın egemen olmak istediği o zor zamanlarda, aralarında sözde hak ve özgürlük mücadelesi verdiklerini söyleyen kimi sözde sendikaların darbecilere fiili destek vermesinin millet vicdanında derin yara açtığına dikkat çeken Kallat, “Benzer tezgahı daha sonraları ‘Ulusal Birlik Hareketi Platformu’ adıyla tertip eden sözde sendikacılık anlayışı, milletin özgür irade ve demokratik haklarını gasp edenlerle doğrudan iş birliği yaparak var olmaya çalışmakla, sivil toplum örgütlenmesinin de sendikal faaliyetlerin de yüz karası olmuştur. Eğitim-Bir-Sen, kurulduğundan bu yana, ülke ve millet geleceğinin tehlikeye girdiği her dönemde, varlık amacını baskıya, yasaklara, haksızlığa tavizsiz karşı koyarak tahkim etmiş, her türlü riski göğüsleyerek direnmiştir. 15 Temmuz’da olduğu gibi vatan ve millete bağlılığımızı sözde değil, özde kanıtlamış bir teşkilat olarak, bundan böyle adını bile duymaya tahammül edemediğimiz darbe girişimleri, en amansız, daha kesin, daha keskin bir direnişle karşılarında önce bizi bulacaktır. Milletimiz, darbecileri fiilen yargılayıp mahküm ederek özgürlük ve demokrasi tutkusunu, hak edilerek kazanılmış gerçek değere dönüştürmüştür. Direnerek darbeleri tarihin karanlığına gömen iradenin ürettiği değerler, bilgide, eğitimde, sanatta, sosyal dayanışmada, demokrasi kültüründe, milli hassasiyetlerde, öz güven artırmada yüksek bir bilinç ve eylem kültürü ile kökleşmeli, kalıcı olmalıdır. Hayat içinde canlı etki ve sonuçları ile bu bilinci üretemezsek, darbeleri püskürten, istiklali tesis eden irade, istikbali tesis edecek idareye dönüşemez. Eğitim-Bir-Sen olarak, darbelere alkış tutanları ve destek verenleri, söylem, eylem ve hatırlatmalarımızla ne biz ne millet ne de tarih unutacak, affedecektir. Bundan böyle bir daha böyle meşum günlerin yaşanmaması; daha özgür, daha aydınlık, daha müreffeh yarınlar için omuz omuza vermeliyiz.” diye konuştu. – MANİSA
]]>AK Parti İnsan Hakları Başkanlığınca 28 Şubat’ın yıl dönümü dolayısıyla parti genel merkezinde “28 Şubat: Vesayetin Son Perdesi” programı düzenlendi.
Yalçın, 28 Şubat’ın, insan hakları ve demokrasi adına kara bir gün olarak hafızalardaki yerini aldığını ve başörtüsü zulmü, katsayı adaletsizliği, fişlemeler, brifingler, bildiriler, Batı Çalışma Grubu, algı operasyonları gibi utanç simgeleriyle hatırlandığını söyledi.
Binlerce üniversite öğrencisinin sırf başörtüsü nedeniyle üniversite kapılarından geri çevrildiğini, ikna odalarında faşist bir psikolojik işkence metoduna tabii tutulduğunu, katsayı adaletsizliği nedeniyle yüzbinlerce öğrencinin eğitim hakkının elinden alındığını anımsatan Yalçın, gencecik insanların geleceklerine ambargo koyulduğunu kaydetti.
AK Parti’li Yalçın, iş yerlerinde, devletin çeşitli kurumlarında namaz kılanların, abdest alanların fişlendiğini, kovuşturma ve soruşturmaya uğradığını, işinden, ekmeğinden edildiğini belirtti.
Sırf dindar bir yaşam tarzına sahip olduğu için insanlara “mürteci” damgası vurulduğunu ifade eden Yalçın, dindarlığın bir ulusal güvenlik tehdidi gibi algılatılmaya çalışıldığına işaret etti.
MGK kararlarında, “dindarların ve dindarlığın PKK teröründen bile daha tehlikeli olduğunun” iddia edildiğine dikkati çeken Yalçın, “Hakimlere, savcılara, gazetecilere kümeler halinde Genelkurmay’da brifingler verildi. Nasıl yayın yapmaları gerektiği öğretildi. Nasıl karar vermeleri gerektiği ezberletildi.” dedi.
Brifing alan gazetecilerin her türlü algı operasyonunun aparatı haline dönüştüğünü, “camiye gidenler sanki bir suç işliyormuş” gibi haberler yapıldığını, manşetlerle, köşe yazılarıyla ayrımcılığın en açık örneklerinin sergilendiğini belirten Yalçın, şöyle devam etti:
“Bu bakımdan 28 Şubat herhangi bir cuntanın bir silahlı darbesinden ibaret değildir. 28 Şubat devasa bir vesayet mekanizmasının toplumun içerisindeki tüm uzantılarıyla örgütlü ve sistemli biçimde toplumun koca bir bölümünü ezip yok etmek için kurgulanmış bir plandı. Klasik darbelerde darbeciler devleti ele geçirip kendi çıkarları çerçevesinde bir siyaset dayatmaya çalışır. Klasik darbelerde topluma müdahaleler genelde sonradan gelir. Ancak 28 Şubat toplumu ezerek, sindirerek dönüştürmeyi ta ilk baştan kafaya koymuş hain ve faşist bir zihniyetti. O nedenle darbeciler 1000 yıl süreceğini düşünüyordu. Dindar insanların oy verdiği partiler kapatılarak dindar insanların siyaset yapmasının önü kapanacaktı. Gençliğin üniversitelere girişi engellenerek bir nesil kırılacak, eğitimsiz kalacak, devlet kademelerinde, bürokraside rol alamayacaktı. Toplumun geri kalanı da medyada yapılan algı operasyonlarıyla baskı altına alınacak Müslüman olduğunu bile söyleyemez hale getirilecekti. İnsanları camiye bile gitmekten çekinecek hale getirmek için uğraşıyorlardı.”
“Ülkeyi vesayetçiler yönetmeye devam edecekti”
Dinin kamu alanından uzaklaşmasından kastın dinin toplumda baskı altına alınması olduğunu ve bu sayede vesayetin kendi diktasını sürdüreceğini vurgulayan Yalçın, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Siyasetçiler seçim kazanacak ama ülkeyi vesayetçiler yönetmeye devam edecekti. Bütçeden neye ne kadar kaynak aktarılacağı bile onların tercihlerine bağlı olacaktı. Bankalar kolayca hortumlanacaktı. Seçmene hesabı sandıkta siyasetçiler verse bile vesayetçiler siyasetçiler üzerindeki hegemonyalarını sorunsuz sürdüreceklerdi. Dindar insanlar devletten dışlanacak toplumsal olarak baskı altına alınacak ve sistemin dışında tutulacaktı. Plan buydu. İşte bütün bunların hepsine kısaca ‘vesayet düzeni’ diyoruz. ve 1000 yıl süreceği iddia ediliyordu. Sürmedi. Bu milletin bağrından çıkan bir yiğit yine milletiyle beraber planları da bozdu, vesayeti yıktı. 28 Şubat bir darbeci/muhtıracı grubun demokrasimiz üzerindeki son hamlesi olarak kaldı. Vesayetle topyekun bir mücadelenin miladı haline geldi. Bir toplum, bir siyasi hareket ve hepsine öncülük eden bir siyasi lider o günden itibaren bıkmadan usanmadan yılmadan yorulmadan bu vesayetle mücadeleye başladı.”
“Hepsini çökertmeyi başardık”
Yalçın, okuduğu bir şiir bahane edilerek hapse atılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın toplumda organik bir biçimde doğan bu mücadele ruhunun doğal lideri haline geldiğini, bu ruhla milletin kalbinde kendine ayrıcalıklı bir yer edindiğini, bir toplumsal sözleşmeyi arkasına alarak AK Parti teşkilatlarıyla beraber her türlü tehdide karşı dik durduğunu ve eğilmediğini dile getirdi.
Vesayet dağlarını sırasıyla teker teker aştıklarını belirten Yalçın, “Vesayet mekanizmasının bir engelini aşınca karşımıza yepyeni bir engel çıkardı. ‘Ne kadar da çok aktörü, aparatı varmış’ demekten kendimizi alamadık. Ama bir kardeşlik türküsü söyler gibi birlik ve beraberlik duygusuyla sabırla, inatla, dirençle, dirayetle, o sıra dağları sadece geçmekle kalmadık. Hepsini çökertmeyi da başardık.” değerlendirmesinde bulundu.
Yalçın, bugün kimsenin kılık kıyafeti nedeniyle eğitim hakkından mahrum edilmediğini, iş hayatından uzaklaştırılmadığını, başı kapalı ve açık memurun aynı ofiste çalışabildiğini, başörtülü başörtüsüz hakimlerin, savcıların, kaymakam ve valilerin bulunduğunu, milletin vekillerinin milletin meclisinde başörtülü başörtüsüz beraberce görev yapabildiğini anımsattı. Yalçın, “Siyaset ve toplum 28 Şubat’tan sonra bir liderin etrafında toplanarak yıllar içerisinde bu vesayet düzenini yerle bir etti. Bu güçlü bir siyasi liderliğin, davasına inanmış bir teşkilatçılığın, iradesine sahip çıkan bir milletin zaferidir.” diye konuştu.
“Geleceğe güvenle bakıyoruz”
Birçok başarıya imza atan AK Parti iktidarlarının en köklü ve kalıcı başarılarından birinin ülkedeki vesayeti sona erdirmesi olduğunun altını çizen Yalçın, milli iradenin önündeki vesayet dağları çökertildikten sonra devlet toplum kucaklaşması yaşandığını söyledi.
Siyasi iktidarın muktedir hale geldiğini vurgulayan Yalçın, şunları kaydetti:
“O vesayet düzeni devam etseydi bugün yerli ve milli bir savunma sanayisi de bu başarıları gösteremezdi. Vesayetçiler dışarıdaki patronlarını mutlu etmek uğruna milletin iradesini hiçe saydığı gibi milli serveti de yabancı ülke ve şirketlere peşkeş çekmeye devam edebilirdi. 28 Şubat’tan sonra da darbe deneyenler yeni vesayet heveslileri oldu. Bundan sonra da bu tür darbe heveslileri çıkabilir. Fakat hem 28 Şubat sonrasında hem de 15 Temmuz’da milli iradenin her türlü vesayetçiye kararlılık dersi verdiğini düşünmeden edemiyoruz. Bu bakımdan geleceğe güvenle bakıyoruz. Bundan sonra iktidarlar gelir iktidarlar gider hatta nesiller gelir nesiller geçer ancak her ne olursa olsun artık milletin sandıkta seçtiği partilerin ve isimlerin gerçek iktidarlar olacağı bir ülkede yaşıyoruz. İşte bu büyük devrim Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde milli irade ruhuyla toplumun ve AK Parti teşkilatlarının eseri olarak kalacaktır. Tarihe düşülmüş en mühim not işte bu milli irade imzasıdır. Vesayetin kovulması, milli irade ve demokrasinin bu ülkedeki en büyük zaferidir.”
]]>Türk siyasi tarihinde 28 Şubat 1997’de “Post modern darbe” olarak gerçekleşen darbede mağdur olan Şerife Kaya, darbenin 27’inci yıl dönümünde yaşadıklarını İhlas Haber Ajansı’na anlattı. O dönemde sağlık personeli olarak çalışırken mobbing uygulanan ve işi elinden alınan Kaya, yaşadıkları mağduriyetlerin yıllar sonra telafi edilmeye başlandığını belirtti.
Aynı zamanda 28 Şubat Gönülleri Platformu Başkanı olan Şerife Kaya, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde çalışan ve içlerinde kendisinin de bulunduğu 10 sağlık personeline, başörtülü çalışmaları sebebiyle soruşturma açılmasıyla birlikte mağdur olduğunu dile getirdi. Kaya, 11 yıllık devlet memuru olarak görev yaptığı esnada işten uzaklaştırıldığını söyleyerek, “28 Şubat döneminde ben sağlık alanında yetiştirilmiş ve memuriyetinin 11’inci yılında, en verimli dönemimdeyken başörtülü çalışmaya devam ettiğim için işten uzaklaştırıldım. Daha sonra sürgün gibi bir takım sıkıntılarımız oldu, aylıktan kesme gibi cezaları da aldım. Ayrıca 1988’in Haziran ayında Orman Fakültesine bir sürgün yapıldı” diye konuştu.
“Bize ‘başınızı açarsanız istediğiniz yerde çalışacaksınız’ dediler”
Kaya, 28 Şubat döneminde bir ikna odaları varlığından da söz ederek, “Aslında 28 Şubat döneminde Nur Sertel’in üniversite kazanan öğrenciler için oluşturulan özel bir mekanı vardı, ikna odaları diye. Ama aslında bulunduğunuz her yer bir ikna odasına dönüşebiliyordu. Orman fakültesinin o dönemdeki Dekanı bize şöyle bir ikna yoluna gitti, ‘çocuklar istediğiniz yerde istediğiniz imkanlarla istediğiniz şartlarda ve istediğiniz konumda çalışacaksınız, yeter ki başınıza açın’ diye bize böyle açık çek verdi. Bu okulların açılmasıyla birlikte bu defa Gökçeada’da Su Ürünleri Fakültesinin bir birimi vardı. Biz oraya sürüldük. Ondan sonra da yaklaşık 2 ay sonunda da ihraç kararımız geldi” ifadelerini kullandı.
“1 lira bulamadığım için dışarı çıkamadığım zamanlar oldu”
Kaya, yaşanan mağduriyetlerin sonucunda uzun yıllar işsiz ve parasız kaldıklarını söyleyerek, “13 yıl sürdü devlet memuriyetim. 13 yıl boyunca ayakları üzerinde duran eve ekmek parası götüren bir şahısken, birdenbire parasız pulsuz kaldım. O dönemler 1 milyon liraydı bir abonman bileti, bugünün parasıyla bir lirayı bulamadığım için dışarıya çıkamadığım çok zaman oldu. 8 yıl doğru düzgün işim olmadı. Çok farklı sektörlerde çalışmak zorunda kaldım.
“Rahşan Affı’ndan yararlanamadık”
Yaşanan mağduriyetlerin ardından haklarını savunmak için mahkemeye başvurup davalar açtıklarını da sözlerine ekleyen Kaya, “2000 yılında bir Rahşan affı çıkmıştı. Rahşan affından o dönem içerisinde terörle iltisaklı onlar tecavüzcüler, katiller herkes yararlandı. Fakat biz o genel aftan bizde yararlanıp kendi görev kurumumuza geri dönmek için başvuruda bulunduğumuzda, kurumumuz ‘siz af kapsamında değilsiniz’ dedi. Biz de Danıştay’a dava açtık. Danıştay tabi ki af kapsamında değildir demedi sonuçta devletin bir kurumuyuz, çelişecek. Ama başka bir hukuku ayaklar altına alan bir karar imza attı, ‘siz ah kapsamındasınız fakat idare takdir yetkisini kullanmıştır’ dedi” açıklamasında bulundu.
Kaya, bağlı oldukları idarenin takdir yetkisini 14 yıl sonra kullandığını söyleyerek, 2012 yılının aralık ayında işine yeniden kavuştuğunu dile getirdi. – ANKARA
]]>***
Türk siyasi hayatında önemli bir kırılma noktası olarak 28 Şubat darbesi, başörtüsü yasağının, katsayı uygulamasının, muhafazakar iş insanlarına yönelik baskıların, neredeyse toplumun her kesimine verilen askeri brifinglerin bin yıl sürecek söyleminin miladıydı. 28 Şubat süreci, gönüllü işbirlikçiler ve medya eliyle demokrasimize önemli hasarlar veren kutuplaşmalar ve nefret söylemlerini zerk etti. 28 Şubat’ta derinleşen laik-şeriatçı tartışması zaman zaman hala ülkenin gündemini işgal ediyor. Kimi çevrelerce hala başörtüsü-türban ayrımı yapılıyor. Hatta 28 Şubat bir darbe olarak sadece muhafazakarları ilgilendiren bir konu olmalıymış gibi, bazı çevreler bu darbenin anlatılmasından, konuşulmasından dahi rahatsız oluyor. 28 Şubat gündem olduğunda “Yine mi mağduriyet?”, “Sorunlar çözülmedi mi?” tarzında yaklaşımlarla toplumsal muhasebenin de önüne geçilmek isteniyor.
28 Şubat’ın aktörleri
Bu muhasebenin asıl muhatabı, elbette 4 Şubat 1997’de Sincan’da tankların yürütülmesi ile başlayan süreçten sorumlu ve o dönemde siyasetin üzerinde önemli bir vesayet kurumu olan ordu mensuplarıdır. Diğer sorumlular arasında başta üniversite rektörleri, savcılar, yüksek mahkeme mensupları, bürokratlar, üniversite hocaları gibi 28 Şubat döneminde topluma karşı hizmet görevini belli bir kesime zorbalık etmek üzerinden icra eden devlet memurları geliyor. Bu aktörlerin elini rahatlatan, onlara adeta yol açıp algıyı yöneten 28 Şubat medyası da darbeci zihniyetle beraber anılıyor. Bütün bu aktörlerin yanında devletçi-seçkinci refleksleri ve indirgemeci tavırları ile her konuda mutlak bir Batıcılığı benimsemiş, kendisini Türk halkından üstün ve ayrıcalıklı kabul eden bir zümre de onlara eşlik ediyor. Toplumun geniş bir kesimini kutuplaştıran 28 Şubat darbesine gönülden destek veren bu zümrenin en belirgin muhatabı ise maalesef sokakta ve medyada genellikle daha kolay hedef olabilen başörtülülerdi. Bazı örnekleri hatırlamak gerekirse, İstanbul Üniversitesinde uygulanan, başörtülü öğrencilere karşı psikolojik bir işkence metodu olan ikna odaları, Nur Serter’in projesi olarak hayata geçmişti. Nur Serter, daha sonra ana muhalefet partisi CHP’den iki dönem milletvekilliği yaptı ve kutuplaştırıcı söylemlerine Meclis çatısı altında devam etti. O dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel başörtülülerin Suudi Arabistan’a gitmesi gerektiğini söylerken, Siyaset Meydanı, A Takımı gibi o dönemin önemli tartışma programlarına çıkan konuşmacılar sık sık başörtülüleri hedef alıyor ve belli menfaatler çerçevesinde başörtüsü taktıklarını dile getirip “İrancılıkla” ve “tarikatçılıkla” suçluyorlardı. CHP’li Canan Arıtman ise Sümerlerde “fahişe” rahiplerin örtündüğünü söylemişti ve bu argüman uzun süre başörtüsü takan bireylere karşı bir suçlama halini aldı. O yıllarda başörtüsü ve türban ayrımı ortaya atılarak, Anadolu’nun başı yazmalı kadınlarının “başörtülü”, üniversitedeki kadınların ise siyasal bir simge olan “türbanlı” olduğu iddia edildi. “Türban siyasal simgedir.” argümanı uzun yıllar Türkiye’nin gündemini meşgul etti.
Gerçekten de postmodern bir darbe mi?
On yıllardır 28 Şubat üzerine yorumlar, çerçevelendirmeler, tanımlamalar içeren bir düşünce pratiği içindeyiz. 28 Şubat neden meydana geldi, sebepleri, sonuçları nelerdi, hangi uluslararası bağlamda ortaya çıktı? Bu tanımlamalardan en yaygın kabul göreni ise 28 Şubat’ın postmodern bir darbe olduğudur. Bu tanım literatüre de geçmiş ve epey kabul görmüştür. Baudrillard, Foucault, Derrida, Lacan gibi düşünürlerin öncülüğünde bir modernizm-modernite-modernlik tartışması ve bir anlamda eleştirisi olan postmodernizm, 20. yüzyılın düşünce akımları içinde kendine has bir yere ve olumlu bir algıya sahiptir. 28 Şubat’ın ise postmodern bir darbe olmasının bu bağlamda bir karşılığı yoktur. Bu, seçilmiş hükümetlere karşı onları destekleyenlerin bastırılması ve cezalandırılması yoluyla anayasal düzene müdahaledir. 28 Şubat darbe gibi bir darbedir. 1980 darbesinin yıkıcılığına sahip olmamasının sebebi, 28 Şubat’ın muhatabı olan kitlelerin 80 darbesinin muhatabı olan kitlelerden “şiddetin kullanımı açısından” farklılığı olabilir. 28 Şubat’ın faaliyet alanı olan “engellemek, yasaklamak, kamusal görünürlüğü yok etmek” gibi fiiller “postmodern” falan değildir. Tam tersine 28 Şubat’ın yaptığı uygulamalara bakılırsa rijit modernleşmeci, aşırı pozitivist, patriarkal ve indirgemeci olduğu apaçıktır. Bu uygulamalar devlet söylemi üzerinden büyük bir seçkinci anlatı kurar ve bu hali ile büyük anlatılara karşı çıkan postmodernite ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Postmodern darbe, kelimenin teori içindeki yerini ve anlamını bilmeyenler için bir hoşluk barındırırken, aslında bağlam itibarıyla da bir relativite barındırarak bizleri “sana göre, bana göre” gibi muğlak bir tanıma da sevk ediyor. Meseleyi olduğundan hafife indirgiyor. Halbuki 28 Şubat da tıpkı kendinden önceki darbeler gibi Türk demokrasisine büyük bir hasar vererek birkaç kuşak devam edebilecek önemli bir kırılmaya sebep oldu. Üstüne üstlük yasaklar ve engellemeler kaldırılmış olsa da o dönemde kullanılan itibarsızlaştırıcı ve kutuplaştırıcı dil bugünlere miras kaldı. Bu kutuplaştırıcı dil ise toplumsal birlikteliğin önündeki en büyük engellerden biri olmaya devam ediyor.
[Meryem İlayda Atlas, gazetecidir.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>ÖNDER İmam Hatipliler Derneği tarafından Fatih’teki dernek binasında 28 Şubat sürecinde yaşananları anlatmak ve tanıklıkları dinlemek amacıyla “Şubat Hep 28” sloganıyla program düzenlendi.
Programın açılışında konuşan Ceylan, üzerinden çeyrek asır geçmiş bir acının, bir dönemin tekrardan konuşulacağını söyledi.
Bugün itibarıyla 27 yılın geride bırakıldığını belirten Ceylan, şunları kaydetti:
“28 Şubat, hayatlarımızda mağduriyetler, çok ciddi acılar, çok büyük hatıralar, çok derin izler bıraktı. Bizler açısından Türkiye’nin 100 yıllık tarihinde çok önemli bir kırılma noktasıydı. O dönemin belki yoğun bir şekilde siyasi çıktılarını, siyasi sonuçlarını konuşuyoruz ama günün sonunda baktığımızda psikolojik, sosyolojik, ekonomik olarak ve eğitim camiası açısından çok önemli sonuçları vardı. 28 Şubat’ın bugüne tesir eden, belirleyen çok önemli çıktıları oldu.”
Bugün gün boyu 28 Şubat’ın konuşulacağını aktaran Ceylan, “Eğitim camiası açısından, o dönemin en büyük mağduru olan imam hatip okullarımızı, imam hatip neslini dünüyle bugünüyle ve geleceğiyle konuşacağız. Sadece 28 Şubat’a bundan 25 yıl öncesine takılıp kalmadan bugünleri ve Türkiye’nin yeni yüzyılını da beraberinde konuşmuş olacağız.” ifadelerini kullandı.
Ceylan, bugün aynı zamanda ski Başbakanlardan merhum Necmettin Erbakan’ın vefat yıl dönümü olduğunu dile getirerek, Erbakan’ı, o dönem imam hatip okulları için, bu ülkenin gençleri ve geleceği için verdiği mücadelesiyle her daim yad ettiklerini belirtti.
Ülkede 28 Şubat zihniyetinin bitmediğini anlatan Ceylan, “28 Şubat’tan 15 Temmuz’a gelen sürecin birbiriyle bağlantılı olduğuna ve Gezi sürecinin yine aynı zihniyetin ürünü olduğuna inanıyoruz. Bugünlere geldiğimizde de bunların tekrardan yaşanmaması için imam hatip gençliği olarak dimdik ayakta durmaya, ülkemizi bir adım öteye taşımak için mücadele edeceğimizi bir kez daha beyan etmek istiyoruz.” diye konuştu.
“Şubat bizler için ‘hep 28’ olarak kalacak.” diyen Ceylan, 28 Şubat’ı gençlerin nazarında unutmamak ve unutturmamak için bu mücadeleyi sürdüreceklerini anlattı.
28 Şubat’ı tanıkları anlattı
Programda konuşan Avukat Cihat Gökdemir, 28 Şubat sürecinin ilk döneminin öğrenciliğine, son döneminin ise avukatlığının ilk yıllarına denk geldiğini söyledi.
Gökdemir, 28 Şubat döneminde ülkede yargı bağımsızlığının kalmadığını, bunu bizzat mahkemelerde yaşayarak gördüklerini ifade etti.
Avukat Gökdemir, hem o dönemde hem sonraki devam eden süreçlerde “brifing yargısı” diye isimlendirdikleri bir yargı sürecinde insanların cezaevlerine gönderildiğini kaydetti.
Şair Ahmet Mercan ise 28 Şubat’ın “postmodern darbe” denilen bir darbe türü olduğunu anlatarak, “Bunu diğer darbelerden ayrılan tarafıyla milletin bir kısmını, milletin bir kısmına düşman etme. Daha açıkçası da İslam’ın sadece cenaze törenlerine indirgenmesini sağlayabilecek ve bin yıllık mücadeleyi göze alan bir anlayıştır.” diye konuştu.
O dönemde çok yönlü bir mücadele içerisinde olduklarını belirten Mercan, “Bu mücadelede sanatın da önemli bir işlevi vardı. Bu konuda çeşitli şair arkadaşlar da şiirler yazdılar. Benim yazdığım ‘Meryem gibi’ şiiri, özellikle o başörtülü kızların durumunu ifade etmesi açısından önemli.” ifadesini kullandı.
Programda, “Direnişe Can Veren Şiirler ve Ezgiler”, “Darbeler Tarihi”, “ÖNDER ve 28 Şubat”, “28 Şubat ve İliştirilmiş Gazetecilik”, “Yurt Dışında Eğitim”, “27. yılında 28 Şubat” başlıklı konular ele alındı.
]]>