Önce arkadaşlarından sipariş alarak yemek yapan, sonra belediyenin hanımeli pazarında yemek yapıp satan, ardından küçük bir dükkanda çeyizinden kalan küçük tencere ve küçük tüp ile yemek üretimini devam ettiren kadın şimdi açtığı yemek fabrikasında 25 kişilik istihdamı ile günlük 2 bin kişiye yemek yapıyor.
Aksaray Eğitim ve Araştırma Hastanesinde radyoloji memuru olarak çalışırken memleketi Hatay’ın yemeklerini iş arkadaşlarına ikram ederek tattıran Nuriye Akar, bir süre sonra arkadaşlarının ısrarı üzerine ücret karşılığında sipariş almaya başladı. Arkadaşlarından aldığı siparişlerini evde hazırlayarak satan Nuriye Akar (54), memuriyetten emekli olduktan sonra Aksaray Belediyesi tarafından açılan Hanımeli Pazarı ile tanıştı. Yine belediye tarafından verilen yemek kurslarına katılarak başarıyla tamamladıktan sonra haftada 1 gün semt pazarında tezgah açan Nuriye Akar, Hatay mutfağına ait yemekleri satmaya başladı. 2018 yılından 2022 yılının sonuna kadar Hanımeli Pazarında ürün satan Nuriye Akar, orada edindiği tavsiyeler üzerine küçük bir dükkan tutarak piknik tüpü ve çeyizinde sakladığı tencere ile öğrencilere yemek yapıp satmaya başladı. Bir süre sonra dükkanını büyüten Akar, işini de büyütme kararı aldı. Organize Sanayi Bölgesinde açtığı yemek fabrikası ile endüstriyel yemek ve tabildot yemek satışına başlayan Nuriye Akar, fabrika bünyesinde 25 kişiyi istihdam ederek günlük 2 bin kişiye yemek yapıyor. Alışılagelmiş menülerle yapılan endüstriyel yemek servisinden ayrı hizmet veren Akar, tamamen doğal ürünlerle ev yemekleri yaparak bu servis anlayışını da değiştirdi. Şimdi ise okullar, fabrikalar ve kamu kurumlarına yemek üreten Nuriye Akar, Hanımeli Pazarında emek veren kadınlara da örnek oluyor.
25 çalışanıyla günlük 2 bin kişiye yemek pişiriyor
Memurluktan yemek fabrikası serüvenine geçiş sürecini anlatan Nuriye Akar, her şeyin arkadaşlarına olan ikramıyla başladığını söyledi. İkramın ardından iş arkadaşlarından yoğun bir talep aldığını diye getiren Akar, “Devlet memurluğundan emekli oldum. Çalıştığım dönemlerde de sürekli bir şeyler üretiyordum. Memleketim Hatay olduğu için biberli ekmek, içli köfte, humus yapıyordum. Bunları iş yerindeki arkadaşlarıma ikram ederken baktım ki maliyeti çok yüksek olacak. Sonrasında arkadaşlarım da üzüldü ve biz satın alalım dediler. Böyle başladı ufak ufak. Hiç ticareti bilmezken, yani memur zihniyeti ile baktığımız için sonrasında emekliliğim yakındı ve emekli oldum. Sonra Aksaray Belediyesinin Hanımeli Pazarı açtığını duydum. Oraya müracaat ettim ve 3 aylık kursuna katıldım. Sonra da bana yer verdiler. Orada tezgah açtım ve kendi ürettiğim salça, baharatlar, yöresel ürünlerimi sergiledim. Çok da güzel bir tanıtım oldu ve oranın bana müşteri olarak çok faydası oldu. Sonrasında hanımeli bana yetmez olunca ticareti bilmediğim için önce cesaret edemedim ama küçük bir dükkan kiraladım. Burada çeyizimden kalmış küçük bir tencere, elimdeki tüm paramı da dükkan kirasına verdiğim için tencerem ve küçük tüpüm ile başladım. Küçük tencerem ve küçük tüpüm hala durur, onlar benim uğurum. Okul öğrencilerine yemek yaptım, yiyenler memnun kaldığı için onlar etrafa söylediler. Sonra ilk olarak kuruma 9 kişilik yemek siparişi aldım. Elim ayağıma dolaştı nasıl yapacağım diye. Lezzetimden hiçbir korkum yoktu ama sistemi bilmediğim için endişe duydum. Sistemi kısa sürede öğrendim. Yemekleri tamamen el emeği, mutfak lezzeti tadında ürettim. Hanımeli pazarı ve ardından dükkan ve 1,5 yıl dükkan işletmeciliğinden sonra bu fabrikaya yolcuğum böyle başladı. Şu anda fabrikada 25 kişi istihdam ediyorum. Şu anda geldiğim konum bin 800 – 2 bine yakın müşteriye yemek veriyorum. İlk işçi aldığımda maaşları nasıl öderim diye tedirgin oldum ama lezzetime güvendiğim için kısa sürede iyi bir yere geldim. Fabrika yemeği çıkarıyorum ama yemeğin içine işçilik katarak ev yemeği lezzetinde yapıyorum. Dışarıdan hazır ürün almadan tamamen kendimiz burada üretiyoruz. Salçasından baharatına kadar, pastamız ve tatlılarımız tamamen kendi doğal üretimimiz” dedi. – AKSARAY
]]>Soykırımda binlerce kişi can verirken birçok masum insan da yaralandı. Katliamda kimi aile yakınlarını kimi de komşularını kaybetti.
Soykırıma maruz kalarak ailesini kaybeden ve kendisi de yaralanan Judence Kayitesi, yaşadığı travmayı atlayamayan binlerce Ruandalı arasında yer alıyor.
Ruanda’nın başkenti Kigali şehrinde bir ilçe olan Gasabo’da doğan ve beş çocuklu bir ailenin kızı olan Judence Kayitesi, şu anda 3 çocuk annesi olarak Almanya’nın Karlsruhe kentinde yaşıyor.
Soykırım başladığında 11 yaşında olan Kayitesi, o gece bir milis tarafından başına aldığı bir darbesiyle konuşma yetisini kaybetti ve yıllarca tedavi gördü. Kayitesi, soykırımda yedi kişilik ailesinden sadece iki küçük kardeşiyle hayatta kalmayı başardı.
Judence Kayitesi, Ruanda’da Tutsilere yönelik soykırım sırasında ve sonrasında yaşadıklarını AA muhabirine anlattı.
Soykırımda yaşadıkları nedeniyle binlerce Ruandalı gibi travmayı atlatamadığını dile getiren Kayitesi, “Tutsi olduğumu çok sonra öğrendim. Bu nedenle ilkokulda bazı öğretmenler tarafından tacize uğradım ve dayak yedim.” dedi.
Aynı zamanda Ruanda’da Tutsilere yönelik soykırımın unutulmaması için “Kırık bir hayat: Kayıp bir ailenin ve mutluluğunu peşinde” (A broken life: In search of lost parents and lost happiness) adlı kitabı yazan Kayitesi, soykırım öncesinde Ruanda’da Tutsilere yönelik bir nefret söyleminin olduğunu çocuk yaşta öğrendiğini ifade etti.
Kendisine yönelik ayrımcı yaklaşımları paylaşan Kayitesi, “İlkokulda, öğretmenim bir keresinde tuvalete gitmeme izin vermediği için altıma yapmak zorunda kalmıştım ve diğer çocuklar bana çok gülmüştü. Hiç unutmuyorum. Babamdan beni düzenli olarak döven öğretmenlerimden biriyle konuşmasını istedim. Babam bana onunla konuşacağını söyledi ama gözlerinde çaresiz olduğunu ve hiçbir şey yapmayacağını gördüm.” ifadelerini kullandı.
Katliamlar radyo anonsuyla başladı
6 Nisan 1994’te tarihin gördüğü en kanlı katliamlardan birinin radyoda yapılan anonslarla başladığını belirten Kayitesi, o gün Hutu olan devlet başkanının uçağının düşürülmesiyle başlayan kaostan faydalanmaya çalışan Hutu (Interahamwe) üyelerinin ülkede kıyıma başladığını hatırlattı.
Soykırım başladığında tatil nedeniyle teyzesinin evine gittiğini söyleyen Kayitesi, o gece 18 kişilik aileden 8 kişinin kurtulduğunu, yaralı birinin ise daha sonra hayatını kaybettiğini anlattı.
8 Nisan’da yüzlerce kişiyle Nyamirambo’daki bir camiye sığındıklarını dile getiren Kayitesi, şöyle devam etti:
“En yakınımızdaki camiye sığındık. Teyzemin evinde çalışan Hutu bir kadın eve gidip bize yemek yapıp getiriyordu. Bazen saatlerce bize yiyecek bir şeyler getirmesini beklerdik. 13 Nisan günü Hutu milisler ve askerler ciplerle camiye geldi ve bizi dışarı çıkardılar. Aramızda askerden korkan muhalif partilerden Hutular da vardı. Camiye giren milisler ve askerler Hutuları ve Tutsileri ayırdı. Bizi ayırdıktan sonra Hutuların gitmesini söylediler. Camiden çıkarıldıktan sonra başka bir eve götürüldük ve aralarında yakın akrabalarımın da olduğu yüzlerce kişi öldürüldü.”
Kayitesi, çocuk olmasına rağmen kafasına pala ile vurulduğunu ve bilincini kaybederek yıllarca konuşamadığını kaydetti.
Bir evde kuzeniyle saklanırken kendilerini Kızılhaç yetkililerinin Kiyovu’daki ofise götürdüklerini belirten Kayitesi, “Kızılhaç doktorları öleceğimi düşündükleri için tedavi etmeyi ret ediyordu. Üç gün geçmişti ve hala hayattaydım. Bunu görünce tedavi etmeye başladılar.” diye konuştu.
Kayitesi, “Kurtlar boynumda geziniyordu, ellerimle onları alıp atıyordum. sağlık ekipleri anestezi yapmadan yaramı diktiler. Bunu asla unutmuyorum, canım çok acımıştı. Tüm vücudumda öyle bir acı hissettim ki bir daha asla böyle bir acı yaşamadım.” ifadelerini kullandı.
Sürgündeki Tutsilerin 1987’de kurduğu Ruanda Yurtsever Cephesi (RPF) üyelerinin Kigali’ye girmesiyle kurtulduklarına dikkati çeken Kayitesi, anne ve babası öldürüldüğü için teyzesinin yanında yaşamaya başladığını bildirdi.
Kafasına palayla vuran adamı okulda gördü
Kayitesi, soykırımdan sonra 1995 yılında Ruandalı mültecilerin geri dönmeye başladığını, gelenlerin okula yakın bir yere yerleştirilmeye başlandığını anlattı.
Okul yakınlarında bir adam gördükten sonra yere düştüğüne dikkati çeken Kayitesi, “Bana ne olduğunu sorduklarında o adamı gösterdim ve kafama vuran bu adamdı dedim. Kafama pala ile vurulduğundan beri ilk defa ağzımdan bir kelime çıkmıştı, ilk defa konuşmuştum. Herkes çok şaşırmıştı. O milis tutuklandı ve cezaevine götürüldü.” dedi.
“Yıllarca annemi aradım”
Kayitesi, soykırımdan sonra uzun bir süre annesini aramaya devam ettiğini ve onu beklemenin yükünü yıllarca üzerinde taşıdığını vurguladı.
Yıllar sonra annesinin öldüğüne ikna olduğunu söyleyen Kayitesi, “Yıllarca annemi aradım. Onu otobüs duraklarında bekliyordum. Arkadan ona benzeyen kadınların yanına gidiyordum o olmadığını büyük bir acıyla fark ediyordum. İlk doğumuma gelmedi. İkinci doğumuma mutlaka gelir diye bir sürü yemekler pişirdim. Onu bekledim. Ama annem gelmedi. O gün annemin gerçekten öldüğünü ve onu beklemem gerektiğini onsuz yaşamak zorunda olduğumu anladım.” şeklinde konuştu.
Bir rehabilitasyon merkezinde uzun süre terapi gördüğünü dile getiren Kayitesi, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Terapistler bana çok yardımcı oldu bu süreçte. Çok şey konuşmak istiyordum sessiz kaldığım yıllardan sonra. Soykırım sırasında yaşadıklarım, kaybettiğim ailem. Bu terapi başıma gelenleri kabullenmeme yardımcı oldu. Çünkü yeni bir hayata başlamak ve çocuklarımı büyütmem gerekiyordu. Bu terapi o gücü bana verdi.”
Tutsilere yönelik soykırımın üzerinden 30 yıl geçtiğini, hayatta olduğunu ve her şeye rağmen umutlu olduğunu belirten Kayitesi, sözlerini şöyle tamamladı:
“Zorlu bir yolculuk olsa da toparlanmayı başardık. Ebeveynlerimiz bugün artık hayatta olmasa da çocuklarım onların torunları hayatta. Bu bana, bize güç veriyor. Tutsi oldukları gerekçesiyle öldürülen insanlar için bir şeyler yapmak bana yaşama gücü veriyor. Onlar benim yaşama sebebim gibi hissediyorum.”
Soykırımda her iki tarafın da sorumluluğu bulunuyor
Soykırım başladığında küçük bir çocuk olduğunu kaydeden Urujeni Genty de soykırımda her iki tarafın da sorumluluğu olduğunu ifade etti.
Urujeni Genty, yaşadıklarını şu ifadelerle paylaştı:
“Soykırım, bir tarafta hayal edilemeyecek insan vahşetine, diğer tarafta ise yardımseverliğe sahne oldu. Bununla birlikte Ruanda soykırımının çoğunlukla Batılı çokuluslu şirketlerin bölgedeki, özellikle Kongo’daki kaynaklara erişmesine izin veren daha büyük bir küresel vekalet savaşının parçası olduğunu artık anlıyorum. Açgözlü yerel lider ise sivillere karşı soykırım da dahil olmak üzere acımasız savaşlara ve vahşete girişti. Bu tür liderler, kaynaklara erişim sağlamak için insanları şiddetle yerinden eden bir kukla görevi görüyor. Bu durum, Ruanda ve Uganda’nın Kongo’da devam eden saldırganlık savaşının da gösterdiği gibi halen devam etmektedir.”
Soykırım nedeniyle travmayla yaşayan bir neslin büyüdüğünü vurgulayan Genty, işledikleri suçlardan dolayı cezasız kalan liderlere gerekli cezaların verilmesi çağrısı yaptı.
]]>Google’a göre yapay zekada CPU kullanımı GPU kullanımının önüne geçti
Yapay zeka teknolojisi 2023 ortalarında ChatGPT ile bir anda büyük bir sıçrama ile karşımıza çıktı. Ardı ardına gelen yapay zeka araçları ve büyük şirketlerin milyar dolarlık bütçeleri buraya ayırması tüm dengeleri alt üst etti. Yapay zekanın bu ilk çağında ise Nvidia ve HX100 GPU birimleri öne çıktı. Özellikle OpenAI ve Microsoft yapay zeka sunucularında Nvidia H100 GPU birimlerine yer verdi.
GPU birimleri bugün halen yapay zekanın öğrenim sürecinde çok daha etkili konumda. Ancak şu an yapay zeka sektöründe asıl yükü yapay zeka çıktıları almaya başladı. Bu çıktıların daha sağlıklı ve hızlı olması için ise CPU öne çıkmaya başladı. Google Cloud ürün müdürü Brandon Roya, katıldığı TechFieldDay etkinliğinde CPU’ların yapay zeka teknolojisindeki rolünü anlattı.

GPU yani grafik işlemciler genel olarak işlemcilere göre çok daha fazla çekirdek sayısına sahip. Bu da grafik kartlarının çok daha fazla işi yapabilmesine imkan veriyor. Brandon Roya, yapay zeka eğitim sürecinde bu çoklu görevi aynı anda gerçekleştirme becerisinin önemine vurgu yaptı.
Yapay zeka, Türkiye şehirlerini çizdi! Malatya bildiğimiz gibi…
Ancak iş yapay zeka çıktısı almaya gelince grafik kartları işlemcilere göre odaklanma konusunda daha zayıf. İşlemciler çoklu işlemlerde grafik kartları kadar başarılı olmasa da tek bir işleme odaklanmak konusunda çok daha yüksek bir işlem gücüne sahip.
Brandon Ray, özellikle yapay zeka çıktıları için işlem hızının ve verimin çok daha önemli olduğunu aktardı. Grafik kartları işlemin daha optimize ilerlemesini sağlasa da işlem hızında geride kalıyor. Bu anlamda da sektör, yapay zeka çıktıları için yapay zeka destekli işlemcilere yöneldi.
Yapay zeka çıktıları için işlemcilerin yükselişe geçmesinin bir diğer nedeni ise maliyet. Sunucu işlemcileri H100 gibi yapay zeka destekli sunucu GPU birimlerine göre daha ucuz ve ulaşılabilir durumda. Özellikle yapay zeka furyası sonrası Nvidia H100 ve daha üst seviye GPU birimlerine ulaşmak daha da zorlaştı.
Bu anlamda yapay zeka sunucuları daha hızlı sonuçlar almak için yapay zeka işlemcilerini tercih etmeye başladı. Bu tercihin Nvidia’yı koltuğundan edip etmeyeceği de merak konusu. Hali hazırda Intel AVX-512 işlemcileri yapay zeka sunucularında kullanılıyor. Ayrıca Meta yapay zeka işlemcisi için çoktan kollarını sıvadı ve AMD ve Microsoft’un da bu konuya büyük bir yatırım yapma hazırlığında. Ayrıca OpenAI CEO’su Sam Altman’da yapay zeka işlemcisi geliştirmek için 5 ile 7 milyar dolar gibi devasa bir yatırım toplamaya çalışıyor.
]]>Bodrum FK, Trendyol 1. Lig’in 24. haftasında 24 Şubat Cumartesi günü saat 13.30’da deplasmanda Çorum FK’ya konuk olacak. Yalıçiftlik İsmail Altındağ Tesisleri’nde zorlu karşılaşmanın hazırlıklarını sürdüren yeşil-beyazlı ekip, play-off hattındaki çıkışını sürdürmek için galibiyete kenetlendi. Bodrum temsilcisinde, sakatlıkları bulunan Erkan, Süleyman ve Ali Eren maçta forma giyemeyecek. Bodrum FK, ligde play-off hattında 42 puanla 4. sırada bulunuyor.
“Sakat vermeden yolumuza devam edeceğiz”
Antrenman öncesinde basın mensuplarına açıklamalarda bulunan Bodrum FK Teknik Direktörü İsmet Taşdemir, “İyi bir gidişat var ama oynanmamış daha 11 maç var. Özellikle zorlu maçların başladığı periyottayız. Bizim için her maç zor, her maçın üstesinden gelmek için uğraşıyoruz. Sakatlarımızdan Kenan geri döndü, kalecimiz Sousa idmanlara başladı. Süleyman, Erkan ve Ali Eren’in sakatlıkları devam ediyor ve 1-2 hafta daha aramızda olamayacaklar. İnşallah sakat vermeden yolumuza devam ederiz. Çünkü zorlu haftalara giriyoruz. Çorum deplasmanı zor olacak. Çorum FK, çıktığı ilk senesinde doğru işler yapan çok iyi yerlere gelen bir takım. Son 2-3 haftadır biraz ritim kaybettiler. Zorlu bir rakibe karşı oynayacağız, ona göre hazırlıklarımızı sürdürüyoruz. Bizim eksikleri kendi içimizde giderme gibi bir misyonumuz oluştu. Arkadaşlarımızın ekstra performansları eksik kaldığımız yerlerde devreye girdi” diye konuştu.
“Aldığınız skora göre hedef değişiyor”
Ligde galibiyet ve mağlubiyete göre konumlarının değişebileceğini söyleyen Taşdemir, “Baktığımız zaman Gökdeniz dalgalı bir performans sergiledi. Geçen verdiği etkiyi bu sene ilk yarı itibariyle verememişti. İkinci yarıya iyi başladı ve iyi devam ediyor. Gökdeniz Bayrakdar için herkes farklı şeyler bekliyor ama daha 2001 doğumlu genç bir arkadaşımız. Gökdeniz’in her geçen gün daha iyiye gideceğini düşünüyorum. Pedro sakatlığından sonra iyi geldi. Takıma yeni katılan genç arkadaşlarımız uyum sağladı ve işin içerisine girmeye başladı. Arkadaşlarımız her geçen gün o açığı kapatıyor. Futbol öyle bir şey ki aldığınız skora göre hedef değiştirebiliyorsunuz. Dolayısıyla şu anda bulunduğumuz konum itibariyle herkes ikincilik, üçüncülük hedefleri kovalamaya başladı. İşin kötü tarafı 2 mağlubiyet aldığında 36 puandaki rakip seni yakaladığında belki de play-off dışında kalma riski oluyor. Her şeyi barındıran konumdayız. 1-2 mağlubiyette play-off’un dışına çıkma şansımız da yüksek, 1-2 galibiyetle ilk ikiye oynama şansımız da yüksek. Bunu zaman ve maçlar gösterecek” ifadelerini kullandı.
Takımın tecrübeli oyuncularından Ondrej Celustka ise, “Takımın bulunduğu konum için inanılmaz mutluyum ve gururluyum bunu hep beraber başardık. Çok çalışıyoruz, emeğimizin karşılığını aldığımız için bu konumdayız. Bireysel performans konuşmayı sevmem, bu tamamen takım başarısıdır. Gol denemeleri yapmak da işlerimizden biri, son maçta kaçırdım. İnşallah bir sonraki maçlarda gol atarım” şeklinde konuştu. – MUĞLA
]]>İSTANBUL,
Halk arasında şeker hastalığı denilen tip2 diyabet rahatsızlığına rağmen Mardin’de düzenlenen Mezopotamya Yarı Maratonu’nda 21 km yaş grubunda 1’inci olan 42 yaşındaki Özcan Bos, “2013 yılında halk arasında şeker hastalığı denilen tip2 diyabet rahatsızlığıyla yüzleşmek zorunda kaldım. Doktorum bana bundan sonra hareketli bir hayat sürmemem, beslenme alışkanlıklarımı tümüyle değiştirmem gerektiğini söyledi. Ben de günün her saati açık havada yapabileceğim, benim için en uygun olan sporun hafif tempoyla koşmak olduğunu düşündüm. Böylelikle koşu serüvenim başlamış oldu” dedi.
Edirne’de yaşayan 42 yaşındaki Özcan Bos, halk arasında şeker hastalığı denilen tip2 diyabet rahatsızlığı olduğunu öğrendikten sonra koşulara başladı ve Mezopotamya Yarı Maratonu’nda 21 km yaş grubunda 1’inci oldu. Sporcunun şimdiki hedefi ise İstanbul Yarı Maratonu’nda kendi yaş grubunda ilk 3’e girmek.
Özcan Bos’un soru-cevap şeklindeki röportajı şöyle;
– Kendinden bahsederek başlayalım. Nerede doğdun büyüdün, ne iş yaparsın? Profesyonel olarak hangi sektördesin?
“1982 yılında Edirne’nin Lalapaşa ilçesi Çömlekakpınar köyünde doğdum ve büyüdüm. Ticaret meslek lisesinden mezun olup, askerliği yaptıktan sonra Edirne Merkez’de bulunan bir akaryakıt istasyonunda çalışmaya başladım ve o yıllardan beri aynı sektörde yönetici olarak çalışıyorum.”
– Koşma fikri ne zaman başladı? Bir kırılma anı var mı? Yoksa ‘fırsat bulursam koşmaya başlarım’ mı dedin?
“Ortaokul yıllarımda amatörce okul takımında koştuğum zamanlar oldu ama asıl 4 yıl önce başladım diyebilirim. Aslında başlamamın bir dönüm noktası. 2013 yılında halk arasında şeker hastalığı denilen tip2 diyabet rahatsızlığıyla yüzleşmek zorunda kaldım. Doktorum bana bundan sonra hareketli bir hayat sürmemem, beslenme alışkanlıklarımı tümüyle değiştirmem gerektiğini söyledi. Ben de günün her saati açık havada yapabileceğim, benim için en uygun olan sporun hafif tempoyla koşmak olduğunu düşündüm. Böylelikle koşu serüvenim başlamış oldu.”
– İlk yarıştan, kürsü gördüğün ana kadar yaşadığın deneyimler nelerdi?
“İlk yarışımı 2019 Nisan ayında yaşadığım şehir Edirne’de koştum. İlk kez kürsüye 2022 yılı Kasım ayında Gelibolu’da yaş grubumda 1. olarak çıktım. İlk yarışımla ilk kürsüye çıkma zamanım arasında yaklaşık 3,5 yıl kadar bir süre var. Bu süre içerisinde pandemi dönemi de var. Sokağa çıkma yasaklarında bile koşmaya devam ettim. İlk başladığım zamanlar 10 dakika bile koşamıyordum. Tekrar tekrar aynı koşuları yapmaya devam ettikçe bu süreler uzamaya başladı. Hatta bir gün beraber koştuğumuz arkadaşlar “Bugün 21 km koşacağız sen de gel” dediler. Ben o zamana kadar hayatımda 21 km hiç koşmamıştım. Başladık koşmaya tabii ben 21 km’yi koşarak tamamlayamadım. Bacaklarımda her çeşit ağrı ve kasılmalara maruz kaldım. Ama bu olay beni asla durdurmadı ve koşamadığım bu mesafeyi 2 yıl sonrasında 26 Kasım’da Mardin’de yapılan Mezopotamya Yarı Maratonu’nda 21 km yaş grubunda 1’inci olarak tamamladım.”
– Bu yola girdiğinde ailenden ve çevrenden nasıl geri dönüşler aldın?
“Eşim bu yolda benim gerçekten en büyük destekçim oldu. O bu denli destek olup arkamda durmasaydı ben şu anki başarılarıma ulaşamazdım diye düşünüyorum. Sonuçta her gün devamlı zaman ayırmanız gereken bir durum var. Hem işte çalışıyorsun, hem zaman ayırman gereken ailen var. Bir yerden biri eksik kalıyor. Bazen bu dengeyi kurmakta zorlandığım zamanlar da olmadı değil, hatta çocuklarla daha fazla zaman geçirmek için bazen gece onlar uyuduktan sonra koşmaya gittiğim bile oldu. Çoğu zaman çevremdekilerden çok fazla koştuğum için olumsuz yorumlar aldığım oldu. Tabii ki bazen sırf bu yorumlara maruz kalmamak için koştuğumu gizlediğim zamanlar da oldu ama her şeye rağmen beni destekleyenlerin sayısı az değildi. Benim kendimce gerçekleştireceğim hedeflerim olduğu için olumsuz olan her yoruma kulaklarımı tıkadım ve motivasyonumu kaybetmedim.”
– Koşu maceranda olumlu/ olumsuz sende iz bırakan en önemli olay neydi?
“Benim gibi bu sporu düzenli olarak yapanların en büyük korkusu sakatlanmaktır. Çok şükür şu ana kadar böyle bir olumsuzlukla karşı karşıya kalmadım. Fakat başladığım günden şu zamana kadar önce sağlığıma hızla kavuştum diyebilirim. Sigara ve alkol kullanıyordum, zaman içerisinde daha iyi koşabilmek için hepsini bıraktım. Bedenen yapılan bir spor olmasına rağmen her antrenmandan sonra sanki bedenime karşı borcumu ödemişçesine ruhsal olarak da bir değişim içerisine girdiğimi fark ettim. Yarışmalar için gittiğim yerlerde her ne kadar rakiplerim olsalar da iz bırakan arkadaşlık kazanımlarım oldu. Yarışma için gittiğim yerleri bu vesile ile tanımış ve gezmiş olmanın avantajını da söylemeden geçmek olmaz.”
– Geri dönsen, bu macerada değiştirmek istediğin şey ne olurdu?
“Ben bu spora 38 yaşımda başladım. Başladığımda “Yarışlara katılırım, kürsüye çıkarım” gibi hedeflerim yoktu. Şimdi bugün geriye dönme fırsatım olsa daha genç yaşta bu spora başlamak isterdim. Kim bilir belki profesyonel olur, bu alanda iyi bir kariyer yapma fırsatı yakalardım. Yani içimde geç kalmışlığın burukluğu yok değil.”
Bu hikaye nerede bitecek? Nihai hedefin ne? Ne kadar daha? ya da neyi gerçekleştirdiğinde bırakacaksın?
“Bu hikaye sanırım sağlığım el verdiği sürece devam edecek gibi, katıldığım yarışmalarda 70’li 80’li yaşlarda halen devam edenleri gördükçe bu inancım daha da güçleniyor. Bu yüzden şunu da gerçekleştireyim, bu başarı da olsun bırakırım gibi bir düşüncem hiç olmadı. Fakat önümde uzun bir yol olduğunun farkındayım. Gerçekleştirmek istediğim başarılarım ve hedeflerim tabi ki var, İstanbul Yarı Maratonu’nda yaş grubumda ilk 3’e girmek istiyorum ve benim için zor bir hedef olduğunun da farkındayım. Fakat koşuya ilk başladığımda da yarı maraton koşmak benim için zordu. İstemek ve çalışmak bir araya gelince hedefler daha yakın oluyor sanki. Bir de kendimi hazır hissettiğimde 3 saatin altındaki sürede 1 kere tam maraton 42.195 metre koşmak istiyorum.”
– Yaşadığın şeyi tam olarak nasıl tanımlarsın? Bir ispat çabası mı? Seni mutlu eden şeyi yapmak mı? Başka bir şey mi?
“Hayatım boyunca yapığım bir işten dolayı çevremdekilere bir şeyleri ispat etmek gibi bir çabam olmadı. Koşuda da aynı şey geçerli aslında. Yarışlarda her ne kadar rakiplerimizle yarışıyor, kendimizi ispatlıyor gibi görünüyor olsak da ben her yarışanın ilk önce kendisi ile yarıştığını düşünenlerdenim. Koşmak şu an için hayatımın beni mutlu eden bir parçası, bir tutku benim için. İnşallah hayatımın bundan sonraki dönemlerimde bu tutkum hep aynı sıcaklığını korur.”
– Hayatı boyunca hiç koşmamış ama içinde koşmaya dair cesaret kırıntıları olan insanlara ne söylemek istersin?
“Benim bu konuyla alakalı çok sevdiğim biz söz var. “Koşmak istiyorsanız hemen çalışmaya başlayın, hayatınızı keşke yapabilseydim diye harcamayın.’ Geç kaldım dediğinde başlasan bile hiç başlamayanların önünde olduklarını fark etmeliler bence. Tek dikkat edilmesi gereken konu doğru materyal ile koşmaktır: Bunların en önemlisi ayakkabı olmalıdır. Doğru ayakkabı ile koşulmadığı takdirde ortopedik sakatlanmalara maruz kalma riski yüksek olacaktır.”
]]>Kahramanmaraş merkezli depremlerden Osmaniye de etkilenmiş ve insanların hayatı değişmişti. Asrın felaketine kent merkezinde bulunan evlerinde yakalanan Çardak ailesinin evleri de ağır hasar almış ve ardından yıkılmıştı. Ailenin 10 yaşındaki evladı Medet Mahmut Çardak’ın hayatı da depremle değişti. Evlerinin bahçesine kurdukları çadırda hobi amaçlı resim çizmeye başlayan küçük çocuk, bu hobisini adeta tutkuya dönüştürdü. Medet Mahmut, 17 yaşındaki ablasının yardımıyla çıktığı bu yolda, yaptığı resimlerle sergi açmayı hedefliyor.
“30’un üzerinde tablo yaptım, çevremdeki insanlar çalışmalarımı beğendiği için onlara hediye ettim”
Deprem psikolojisinden uzaklaşmak için resim çizmeye başladığını belirten Medet Mahmut Çardak, “6 Şubat depreminde evimiz ağır hasarlı çıktı ve yıkıldı. Sonra çocukluğumdan beri resme ilgim olduğunu fark ettim çünkü bir problem oldu mu canım acıdığında hep resim çizdim. Ayşe ablam bu konuda beni çok destekledi ben de içimdeki yeteneği keşfettim. Onunla beraber hep resim çizdik mesela çok yakın bir zaman önce de onunla resim çizmiştik, bu beni çok eğlendirmiş, mutlu etmişti. Depremde okul olmadığı için resim çizmeye daha fazla merak sardım, hep resim çizdim. Depremden sonra ablamla bol bol vaktimiz oldu resim çizdik beraber çizimler öğrendik ve bana bildiği birkaç şeyi anlattı. Çadırdayız ama aile bireylerim çok yardımcı oluyorlar bana. Özellikle annem, babam ve Ayşe ablam benim resim kursuna gitmemi, içimdeki yeteneğimi keşfetmemi istediler ve resim kursuna gittim. Orada öğretmenim ilk günden çok güzel davrandı bana çok hoşuma gitti kursun ikinci günü elma çizdim, ilerlemeye başladım, sonunda tablo yapmaya başladım. 30’un üzerinde tablo yaptım, çevremdeki insanlar çalışmalarımı beğendiği için onlara hediye ettim. En büyük hayalim bir sergi açmak, insanların resimlerimi görmesini çok istiyorum” dedi.
“Çadırda kalıyoruz ama kardeşimin sanata karşı sevgisi hiç bitmiyor”
Çadırda yaşamanın kardeşinin hayallerine son vermediğini belirten Ayşe Çardak, “Resimle küçüklüğümden beri ilgiliyim, ilk başta kreşteki çizimlerim hocalarım tarafından beğenildiği için resim üzerindeki ilgim arttı ve daha fazla resim çizmeye başladım. Bu da yeteneğimin ortaya çıkmasını, keşfedilmesini ve gelişmesini sağladı. Çocukluk döneminden beri resim çizdiğim için aileden birinin de resimle uğraşmasını istedim daha sonra benden 8 yaş küçük erkek kardeşim dünyaya geldi. Konuşmaya, yürümeye başladıktan hemen sonra çocuğun resme ilgisi olduğunu fark ettim. Özellikle benim resimlerime benimle beraber oturup karalama yapmaya resim çizmeye başladı. Kardeşim ilkokula başladı, ilkokulda daha da geliştiğini fark ettim ve bu konuda ona destek olmaya çalıştım. 6 Şubat depreminde bizim evimiz ağır hasarlı olarak kayda geçti ve yıkıldı. Çadır hayatına geçtik ve okul olmadığı için kardeşimle daha fazla vakit geçirebiliyordum. O yüzden ikimiz beraber resim çizmeye başladık ve kardeşimin benden daha yetenekli olabileceğini fark ettiğim için aileme bu konuda destek alabileceğine dair bir fikir beyan ettim, onlar da kabul ettiler. Okullar açılar açılmaz okulunda bir resim kurgusu başladı ve öğretmeniyle iyi anlaşıyorlardı. Öğretmeni onun gelişimine en büyük katkı sağlayan insanlardan birisi, öğretmeninin sayesinde pek çok çizim tekniği öğrenerek yeteneğini daha da geliştirdi ve bazı yerlerde beni bile geçecek noktaya geldi. Yeteneğinin daha da geliştirilmesi durumunda gayet başarılı olabileceğini düşünüyorum. Biz çadırda kalıyoruz ama kardeşimin sanata karşı sevgisi ve yönelimi hiç bitmiyor, daha fazla yapmaya çalışıyor ve kendini sürekli o yönde motive ediyor. Kötü bile çizse asla demiyor ki ben kötü çizdim bir daha çizmeyeceğim demiyor. Her zaman içinde bir umut, bir sevinç var ve bunları da tablolarına yansıttığını düşünüyorum” diye konuştu. – OSMANİYE
]]>