Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emrah Çeltikçi ve Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sedat Gündoğdu tarafından yapılan bilimsel çalışma, Kanada’da hazırlanan belgeselde yer aldı ve The New York Times’da makale olarak yayımlandı.
Çeltikçi, mikroplastiklerin sağlık üzerindeki etkisine ve gerçekleştirilen bilimsel çalışmaya ilişkin, AA muhabirine açıklama yaptı.
Günlük yaşamda kullanılan hemen her şeyin içinde plastik bulunduğuna dikkati çeken Çeltikçi, kumaşlardan araba direksiyonuna, asfalttan su şişesi ve saklama kaplarına, tıbbi uygulamalarda kullanılan damar yolu aparatından ilaç kutularının kapaklarına kadar birçok üründe plastik olduğunu söyledi.
Çeltikçi, yaklaşık 100 yıldır insanların plastiklerle iç içe olduğuna işaret ederek, “Örneğin, plastik bir şişeye su konulduğunda, küçük plastik parçaları ayrılmaya başlıyor ve ayrılan parçaların çoğu nano diye isimlendirilen gözle görülemeyecek kadar küçük parçalardan oluşuyor. Böylece, vücudun herhangi bir yerine engelsiz şekilde geçebiliyor. Bunlar mikroplastik olarak isimlendiriliyor.” diye konuştu.
Mikroplastiklerin sağlığa etkisine ilişkin ilk çalışmaların deniz ürünleri üzerinde başladığını ve balık hücrelerinde plastik tespit edildiğini anımsatan Çeltikçi, daha sonra insan dokularındaki etkilerinin incelendiğini anlattı. Çeltikçi, bu çalışmaların bazılarında mikroplastiklerin kolon kanseri hücrelerinde ve plasentada görüldüğünü ortaya konulduğunu hatırlattı.
Çeltikçi, 2022’de Mikroplastik Çalışma Grubu ile temas kurduğunu ve bu alanda yapılan çalışmaları incelediğini aktararak, dünya literatür taramalarında çevresel faktörlere bağlı beyinde mikroplastiklerin bulunup bulunmadığını gösteren bir çalışmanın olmaması üzerine bu konuya yöneldiğini anlattı.
“Beyin hücrelerinin her yerinde mikroplastiklerin olduğunu belirledik”
Beynin diğer organlardan çok farklı olduğunu dile getiren Çeltikçi, çalışma sürecine ilişkin şu bilgileri verdi:
“Beyinde kan beyin bariyeri var. Kandaki her şey beyne aynen geçmiyor. Örneğin, karaciğerde damarlarla karaciğer arasında bir bariyer yok ama beyinde var. Beyinde kanın iletiminde bile filtreleme var. Çünkü, beyin hücreleri doğrudan kanla temas ettiğinde, yani sağlıklı kan bile ulaştığında beyne zarar veriyor. Dolayısıyla, mikroplastikler beyne geçiyor mu, kan beyin bariyeri bunu engelliyor mu diye bakmak istedik.”
Bu kapsamda Doç. Dr. Sedat Gündoğdu ile çalışma başlattıklarını belirten Çeltikçi, şunları kaydetti:
“Ön çalışmayla, beynin kendi ürettiği tümörlerden 4. evre olanların MR görüntülerini inceledik. Bu tümörler, normalde kan beyin bariyerini bozarak harap eder. Kan beyin bariyerini bozan tümör ile kan bariyerinin bozuk olmadığını gösteren MR görüntülerini belirledik. Ameliyatta, hastanın beynindeki kan beyin bariyerinin bozuk olduğu ve bozuk olmadığı bölgelerden örnekler aldık ve bunların içinde mikroplastik bulunup bulunmadığını inceledik. İncelemeler sonucunda, hasar gören ve hasar görmeyen beyin hücrelerinin her yerinde mikroplastiklerin olduğunu belirledik. Çalışma kapsamında şu anda örnek toplamaya devam ediyoruz ve 50 ayrı örnekte tek tek çalışacağız.”
Çeltikçi, araştırmanın sonuçlarının farklı uzmanlık alanlarında da ayrı ayrı çalışmaları beraberinde getireceğini ifade ederek, “Şu an beyin hücrelerinde mikroplastiklerin bulunduğunu biz gösterdik. Asıl soru, acaba devam edecek çalışmalarla mikroplastikler, demans, MS, Alzheimer gibi hastalıklara neden oluyor mu? Ayrıca beyin kanamaları, inme üzerinde etkisi var mı? Çalışmalar bunlara ışık olacak.” değerlendirmesinde bulundu.
Birçok ülkeden teklif
Çeltikçi, Kanada’da plastiklerin etkileri üzerine belgesel hazırlayan bir grubun, çalışmayı duyarak kendileriyle iletişime geçtiklerini söyledi.
Türkiye’ye gelen ekibin, belgeselde Türk bilim insanlarınca yürütülen bu araştırmaya da yer verdiklerini anlatan Çeltikçi, belgeselin Kanada’da izleyiciyle buluştuğunu belirtti.
Çeltikçi, bu sürecin ardından Türkiye’de yapılan çalışmanın hızla dünyada duyulmaya başladığını ve ABD, Kanada başta olmak birçok ülkeden AR-GE çalışmalarının devamının ülkelerinde yapılması için tekliflerin geldiğini dile getirdi.
Araştırmanın ön sonuçlarının bilimsel makale olarak tamamlandığını ve uluslararası tıp dergisinde yayımlanmak üzere gönderildiğini vurgulayan Çeltikçi, “Çalışmamız daha başında Kanada’da plastiklerin zararına ilişkin farkındalığın artırılması için çekilen ‘Plastic People’ isimli belgeselde yer aldı ve hemen ardından da The New York Times’ta makale olarak yayımlandı. Makalede, plastiklerin artık beynin içine kadar girdiğinin Türkiye’de yapılan çalışmaya ortaya konduğu belirtildi.” ifadelerini kullandı.
]]>Sonuçları uluslararası makaleyle duyurulacak araştırma bulgularına göre, stres, zaman algısı bakımından beynin yürütücü kontrolünü bozarken, dopamin düzeyi yüksek bireyler zamanı daha doğru algılıyor.
Çalışmanın, zaman algısı bozukluğuna neden olan depresyon, şizofreni ve parkinson gibi hastalıkların gizeminin anlaşılmasında, tanı ve tedavilerinin izlenmesinde yeni ufuklar açması bekleniyor.
Nörobilim ve Nöroteknoloji Ortak Uygulama ve Araştırma Merkezi (NÖROM) İnsan Nörogörüntüleme Laboratuvarı sorumlusu Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metehan Çiçek, TÜBİTAK destekli “Sosyal Stresin Zaman Algısı Üzerine Etkisi: Epigenetik ve Beyin Görüntüleme Çalışması” başlıklı bilimsel projenin sonuçlarına ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulundu.
ABD’de çeşitli üniversitelerde sinir bilim üzerine yaptığı çalışmaların ardından Türkiye’ye dönen ve yaklaşık 30 yıldır beynin üst düzey işlevlerinin nasıl gerçekleştiğiyle ilgili çalışmalar yapan Çiçek, bu çalışmalarında beyin görüntüleme yöntemlerini kullandığını anlattı.
Çiçek, son araştırmasına ilişkin, “Öteden beri şunu merak ederdim; geçirdiğim bir kaza sırasında saniyeler sanki dakikalar gibi geçti, zaman bir türlü geçmedi. Acaba bu sürede beynimde ne oluşmuştu? Yani stres altındayken ya da duygusal yoğunluğu olan dönemlerde zaman neden yavaş geçiyordu? İşte bu soruyu merak ettiğimden çalışmalara başladım.” diye konuştu.
Bu konunun iki doktora öğrencisinin tezinde yer aldığını aktaran Çiçek, bunlardan ilkinde sosyal stresin zaman algısı üzerindeki etkisini araştırdıklarını söyledi.
TÜBİTAK destekli yürüttükleri çalışmalarında etik kurul onayı alınmış iki deney yaptıklarını belirten Çiçek, şöyle devam etti:
“İlk deneyde manyetik rezonans (MR) görüntüleme tekniği altında 45 sağlıklı yetişkine sosyal stres yaratan, ‘başarısızlık’ duygusu veren görüntüler izlettirdik. Bu durumda beyinlerinin görüntülemesini yaptık. Gördük ki sosyal stres, zaman algısında değişikliklere neden oluyor. Deney sonuçları, normal şartlarda bireylerin zamanı olduğundan daha hızlı geçiyormuş gibi algıladığını, ancak stres altında zamanı doğruya yakın algılamalarının bir yavaş çekim etkisi oluşturduğunu gösterdi. Yani beyindeki bazı bölgeler, zaman algısı görevi yaparken stresle karşılaşırsanız aktivitesini kaybediyor. Stres, zaman algısı bakımından beynin yürütücü kontrolünü bozuyor. Beyin stres anında, zamanı istemeden de olsa adeta yavaş çekime alıyor yani ve hayat kurtarabilecek kararları almak için sanki zaman penceresi genişliyor.”
Depresyon hastalarındaki
Çiçek, yine aynı çalışmanın ikinci deneyinde 44 sağlıklı bireyin tükürük örneklerinden DNA metilasyonu incelemesi yaptıklarını ifade ederek, “Bu inceleme sonucunda beyinlerinde dopamin düzeyi yüksek bireylerin zamanı daha doğru algıladığı gösterildi. Yani stres hallerinde dopamin seviyesi yükseliyor ve beyin zamanı daha doğru algılıyor.” dedi.
Dopaminin aslında ödülle ilişkili olduğuna işaret eden Çiçek, “Örneğin yemek yediğimizde, takımımız bir maç kazandığında dopamin sistemi aktive oluyor. Farklı bireylerde zaman algısı niye farklı? Bu dopamin seviyesi yani ödül sistemiyle ilgili. Öte yandan beyin dopamin düzeyleri yüksek olan bireylerin zaman algısı görevi sırasında beyin aktivasyonlarının adeta daha verimli hale geldiği görüldü. Bu bulgu da stres altında zamanın daha yavaş geçtiğini hissetmemizi açıklayabilir. ” açıklamasında bulundu.
Prof. Dr. Metehan Çiçek, araştırma sonuçlarının nerede kullanılacağına ilişkin soruyu yanıtlarken şunları kaydetti:
“Daha önceki araştırma sonuçlarımızla birleştirirsek zaman algısı depresyon hastalarında bozuluyor. Zaten depresyon hastaları ödülden fayda sağlamıyorlar, hiçbir şey onları mutlu etmiyor. Yani dopamin sisteminde bir sorun var. Dolayısıyla dopamin sisteminde sorun olan durumlarda zaman algısının bozulması daha mantıklı geliyor. İki çalışmadan elde edilen sonuçlarla, insanda stres altında zamanın neden farklı algılandığını açıkladık. Araştırma bulgularının, zaman algısı bozukluğuna neden olan parkinson, şizofreni gibi hastalıkların gizeminin anlaşılmasında tanı ve tedavilerinin izlenmesinde yeni ufuklar açmasını bekliyoruz. Sonuçlar, özellikle depresyon hastalarındaki zaman algısı bozukluğunun nedenini anlamak açısından da yararlı olacak.”
Çalışma sonuçlarının Dr. Güvem Gümüş Akay tarafından fizyoloji ve Dr. Gözde Vatansever tarafından sinirbilim doktora tezleri olarak yazıldığını aktaran Çiçek, ayrıca bilimsel dergiye gönderilmek üzere uluslararası makalelerinin hazırlık aşamasında olduğunu sözlerine ekledi.
]]>ELAZIĞ – Her yürüme bozukluğu ve idrar kaçırma olayının demans veya normal basınçlı hidrosefali (beyinde sıvı birikmesi) olmadığını belirten Op. Dr. Mehmet Koparan, “Bunların hepsinin içerisinde ayrıcı tanılarının çok net olarak yapılması gerekiyor. Tedavinin de ona göre planlanması gerekiyor” dedi.
Elazığ Medilines Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi uzmanı Op. Dr. Mehmet Koparan, demans, hidrosefali, alzheimer ve parkinson hakkında önemli bilgiler verdi.
Demansın nörolojiyi ilgilendiren bir olay olduğunu aktaran Op. Dr. Koparan, “Beyin cerrahisini ilgilendiren kısmı ise demans yapan nedenlerden bir tanesinin yüzde 20 bir oranda normal basınçlı hidrosefali tablosu ortaya çıkıyor. Vakanın serüvenine bakıldığı zaman yüzde 21.9’luk bir oran söz konusu. Beyne genel olarak bakıldığı zaman total vücut ağırlığının yaklaşık yüzde 2’si, kan akımının yüzde 15’ini ve oksijenin ise yaklaşık olarak yüzde 20’sini kullanıyor. Kuru ağırlığı 1400 gram. Fakat beyin günde 3 kez olmak üzere her seansta 150 cc ve toplam yarım litre kadar su üretimi söz konusudur. Bu sular ventrikül dediğimiz yapıların içerisinde toplanıyor. 3 tane ventriküler yapıdan geçiyor. Beyin içerisinde dolaşan bu su sayesinde 1400 gram olan ağırlık yaklaşık 50 gramlara kadar düşüyor. Eğer bu suyun yapımında artma veya emiliminde bir azalma gibi durum olursa beyinde su toplanma başlanıyor. Bu tablo özellikle çocuklarda çok daha belirgin oluyor. Fakat yaşlanmaya birlikte beyinde küçülmelerle ventiküler yapılarda genişlemeler ortaya çıkıyor” dedi.
Çocuklarda su toplamasının yüksek basınca neden olurken erişkinlerde böyle bir durum gözükmediğini dile getiren Koparan, “Çünkü beyin yapı olarak daha küçülmüş olduğu için çok belirgin fark edilmiyor. Bu hastalara alzheimer, demans veya Parkinson tanısı konuluyor. Bu hastalar demans tedavisi altına alınıyor. Halbuki bu hastanın normal basınçlı hidrosefali olduğu anlaşılsa uygulanacak bir şant ile su, karın içerisine verilebilecek. Böylece hastalar normal yaşantılarına dönebilirler. Normal basınçlı hidrosefali hastalarında genellikle ilk bulgu yürüme bozukluğu ile ortaya çıkıyor. Daha sonra demans tablosu ortaya çıkıyor. Diğer alzheimer ve Parkinson gibi hastalıklardan en önemli ayırıcı tanısı budur. Nörolojik olarak demansın önce çıkıp yürüme bozukluğu sonra çıkıyorsa biz bunlarda alzheimer ve Parkinson gurubu hastalıkları düşünürüz. Hastalığın ileri safhalarında idrar tutamama gibi şikayetler orta çıkıyor. Bunlar yaşlı hastalar olduğu için erkeklerde prostatla ve kadınlarda rahim sarkması gibi nedenlerle bağdaştırılıp ona yönelik işlemler yapılıyor. Halbuki bu hastalar normal basınçlı hidrosefalidir. Tedavi yaklaşımları da normal basınçlı hidrosefaliye göre yapılırsa tedaviden fayda görürler. Her yürüme bozukluğu, idrar kaçırma ve demans, normal basınçlı hidrosefali veya demans gurubu değildir. Bunların hepsinin içerisinde ayrıcı tanılarının çok net olarak yapılması gerekiyor. Tedavinin de ona göre planlanması gerekiyor” diye konuştu.
]]>