AHMET ÜN
Diyarbakır’da İnsan Hakları Derneği’nce düzenlenen ve 2 gün sürecek ‘Kürt Meselesinin Çözümü ve Barış Konferansı’ başladı. İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, “Esasen bir Türk ve Türkiye meselesi olan Kürt meselesi artık bölgesel bir sorun ve çözümsüzlük işleri daha da karmaşık bir hale getiriyor” dedi.
İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi’nce Diyarbakır’da düzenlenen ‘Kürt Meselesinin Çözümü ve Barış Konferansı’ başladı. 2 gün sürecek konferansa CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, AKP Milletvekili Galip Ensarioğlu, DEM Parti Milletvekili Ayşegül Doğan, gazeteciler, akademisyenlerin yanı sıra İrlanda’nın siyasi hareketi Sinn Fein Milletvekili Francie Molloy ve Avrupa’daki Filistinli Topluluklar ve Örgütler Birliği Başkanı George Rashmawi de katıldı.
“KÜRT MESELESİ ARTIK BÖLGESEL BİR SORUN”
İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, dünyada devam eden bölgesel ve yerel savaşlar ile çatışmaların tüm dünya insanlarını derinden etkilediğine dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır süren Suriye iç savaşı ve Rojava’da halen barışçıl çözüm bulunamamıştır. Haklara ve özgürlüklere dair ne varsa ağır saldırı altında. Uluslararası ölçekte faşizm yükseliyor. Bölgesel çatışmalar adeta yeni bir dünya savaşının provası görünümünde. Ukrayna, üçüncü dünya savaşının ön kapışması gibi sürüp giderken İsrail’in Gazze’de hiçbir sınır tanımadan sürdürdüğü dehşet, yalnızca çocukları ve kadınları değil izleyen herkesin zihninde ve yüreğinde yer alan ‘yeter’ diyebilme refleksini de öldürüyor. Kafkasya’dan Balkanlar’a bölgemizdeki bütün ülkeler hem kendi içinde hem de komşularıyla çatışma halinde ve burada, bu güzel topraklarda halkların geçmişini ve geleceğini rehin alan savaş, kırkıncı yılında. Kırk yıldır atılmayan adımlar işleri daha da karmaşıklaştırdı, savaşı daha da derinleştirdi. Esasen bir Türk ve Türkiye meselesi olan Kürt meselesi artık bölgesel bir sorun ve çözümsüzlük işleri daha da karmaşık bir hale getiriyor.
“ARTAN IRKÇI SALDIRILARDA YÜKSELİŞ EĞİLİMİ DEVAM EDİYOR”
Türkiye, Kürt meselesi gibi temel meselelerini diyalog ve müzakereye dayalı çatışma çözüm yöntemleri kullanarak çözememiş bir ülke. Tam da bu nedenle silahlı çatışmalar ülke içi ve ülke dışında devam ediyor ve her gün canımızı yakmaya, yaşamlarımızda her geçen gün daha fazla kayba neden oluyor. Coğrafyayı daha fazla insansız, ormansız, doğasız kılıyor. Kürt sorununun çözümsüzlüğü ve yeniden başlayan silahlı çatışmalar nedeni ile yaşamını yitirenler ile ilgili oldukça ağır bir bilanço ile karşı karşıyayız. Çatışma ve savaş ortamı ile birlikte genel baskı ortamında şiddetin öne çıkması ve beraberinde nefret dilinin zehrini akıtması kaçınılmaz oluyor. Nefret saiki ile artan ırkçı saldırılarda ise yükseliş eğilimi devam ediyor. Bu ortam; asgari insani ve ahlaki kuralların işletilmesini rafa kaldırıyor ve insan cenazelerinin torbalarda ailelerine teslim edilmesi hukuksuzluğun yanı sıra vicdanları yaralıyor, toplumsal barışa zarar veriyor.
“OLUMSUZLUKLARDAR KURTULMAMIZ BARIŞ İLE MÜMKÜN”
Savaş, halklara daha fazla yoksulluk ve daha fazla vergi olarak geri dönüyor. Bütün bu olumsuzluklardan kurtulmamız barış ile mümkün. Kürt sorununun inkarından vazgeçilmesi ve bu sorunun kabul edilmesi toplumsal barışın sağlanması için zorunludur. Kalıcı bir çatışmasızlık için Kürt meselesinin çözümünde önemli bir aktör olan Abdullah Öcalan’ın ailesi ve avukatları ile görüşmesinin bir an önce önü açılmalıdır. Müzakere ile uzlaşı yolu açılmalı ve bu süreçlere siyasal ve toplumsal kesimlerin katılması sağlanmalıdır. Türkiye’nin siyasi partileri ve toplumsal muhalefeti barışa odaklandığı taktirde yeni bir barış sürecinin önü açılacaktır. Bu ülkenin tüm halklarının, emekçilerinin, yoksullarının, kadınların, gençliğin, çocukların yani hepimizin barışa ihtiyacı var. İHD olarak düzenlediğimiz bu iki günlük konferansı tam da bu ihtiyaca karşılık verebilmesi için düzenliyoruz.”
LEYLA ZANA’DAN YAZILI MESAJ
Konferansa katılması beklenen Leyla Zana, başka bir programı nedeniyle konferansta yer alamayacağını bildiren yazılı mesaj iletti. Zana, mesajında şu ifadelere yer verdi:
“Kürtler bir taraftan Newroz’u karşılamanın coşkusunu yaşarken diğer yandan kabuk bağlamamış, derin yaramız Halepçe’nin kavurucu acısını yaşıyor. Bir yandan acılarımız diğer yandan umutlarımız tazeleniyor. Tüm bu gündemlere Kürtlerin ve kadınların iradeleri açısından çok önemli bir seçim yoğunluğu da eklenince ne yazık ki sizlerle buluşamadık. Anlayışla karşılamanızı umuyorum. Başta İHD Genel Merkezi olmak üzere, yıllardır binbir zorluğu göğüsleyerek insan hakları mücadelesi veren, bunun için ısrarlı bir duruşa sahip olan tüm yaşam hakkı savunucularını, bu konferansın emektarlarını ve katılımcıları sevgi ve saygıyla selamlıyorum. 21 Mart’ta Diyarbakır Newroz alanında buluşmak dileğiyle. Dostluk ve dayanışma duygularımla.”
“BİZLER, FİLİSTİN’DE TAM BİR ULUSAL TUTUM SAĞLAYAMADIK”
Avrupa’daki Filistinli Topluluklar ve Örgütler Birliği Başkanı George Rashmawi ise “Birliktelik, zafere gidilen yolda çok önemlidir. Bizler, Filistin’de tam bir ulusal tutum sağlayamadık. Barış için ulusal dayanışmayı sağlamalıyız, birlikte çalışmalıyız. Ancak birlikte değiştirebiliriz; özgürlüğü ve barışı birlikte getirebiliriz” ifadelerini kullandı.
Sinn Fein Milletvekili Francie Molloy, Kürt meselesiyle benzer sorunlar yaşadıklarını belirterek, “Barış talebimiz sizlerle aynıdır. Kürt meselesi ile bizim meselemiz bazı açılardan benzerlik göstermektedir. Bizler de barış için 25 yıl mücadele ettik. Barış meselesi bir süreçtir; bu süreçler kapsayıcı ve bütün tarafların yer alabileceği bir şekilde olmalıdır. Türk hükümeti de barış meselesinde bunu öncelemelidir. Barışa giden yolda birçok zorlukla karşılaşabiliriz. Özellikle bizler de bu süreçte hapishanelerde kaldık. Barış süreçlerinde siyasi tutukluların serbest bırakılması ön açıcı olabilmektedir. Bizler her daim Kürt halkının mücadelesini desteklemekteyiz” diye konuştu.
Konferans, açılış konuşmalarının ardından basına kapalı devam etti.
]]>
Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Forumu 2024’te m?oderatörlüğünü Avrupa Barış Enstitüsü Direktörü Michael Keating’in üstlendiği panele Sudan Dışişleri Bakan Vekili Ali es-Sadık, Vatikan Devletlerle İlişkiler Sekreteri (Dışişleri Bakanı) Başpiskopos Paul Richard Gallagher, eski Slovenya Cumhurbaşkanı Borut Pahor, Avrupa Birliği (AB) Belgrad-Priştine Diyaloğu Özel Temsilcisi Miroslav Lajcak ve ABD Barış Enstitüsü Başkanı Lise Grande katıldı.
Eski Slovenya Cumhurbaşkanı Pahor, ciddi sorunlar yaşanan arabuluculuğun zayıflık olarak görülmeye başlandığını anlattı.
Çatışan taraflar arasında güven ve diyalog oluşmadığından arabuluculuk faaliyetlerinin sekteye uğradığını dile getiren Pahor, “Eskiden arabuluculuk bir güç göstergesi olarak görülüyordu fakat şu anda uluslararası siyaset tamamen değişti. Ülkeler arasında diyaloğun ortadan kalkması, güvensizliğe neden olurken ortak bir gelecek inşa etme olasılığını da yok ediyor.” şeklinde konuştu.
Pahor, diyalog, uzlaşı ve güven sorunları yaşanmasının başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere birçok uluslararası kurum ve kuruluşun varlığının sorgulanmasına yol açacağına dikkati çekti.
Dünyanın birçok bölgesinde çatışma ve felaketlerin yaşandığını dile getiren Pahor, “BM ve diğer uluslararası kuruluşların kendilerini yeniden inşa etmeleri, yeniden etkin hale gelmeleri için yeni bir felakete ihtiyaç yok. Halihazırda yeterince felaket var.” dedi.
Pahor, kriz bölgelerinde çözümün sağlanması amacıyla arabuluculuk dahil her türlü uzlaşma yolunun açılması için klasik diyalog yöntemlerine dönülmesi gerektiğini belirtti.
Dünyadaki savaşların, çatışmaların ve krizlerin çözüme kavuşturulması amacıyla herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini ifade eden Pahor, arabuluculuk ve barışçıl uzlaşma çabalarına sivil toplum kuruluşlarının da mutlaka dahil edilmesi gerektiğini söyledi.
“Barış için çabalarımız sonuçsuz kaldı”
Sudan Dışişleri Bakan Vekili Sadık, iç savaşın devam ettiği Sudan’da ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasındaki arabuluculuk görüşmelerinin sonuca ulaşmadığını söyledi.
Sudan hükümetinin tüm müzakere çağrılarına rağmen milislerin anlaşmaya yanaşmadığını belirten Sadık, “Hiçbir devlet, topraklarında iki ordunun varlığına izin vermez. Milisler, orduya ve hükümete yönelik ayaklanma başlattı. İç çatışmalardan bir ay sonra müzakere kanallarını açtık ve milislerin orduya entegre olması çağrısında bulunduk. Barış için gösterdiğimiz çaba ve müzakere çağırılarımız da maalesef sonuçsuz kalıyor.” diye konuştu.
Her türlü askeri çatışmanın müzakere masasında ve diplomasi yoluyla çözülebileceğine inandıklarını ifade eden Sadık, ülkede barışın bir an önce tesisi için uluslararası arabuluculuk kanallarını açık tuttuklarını söyledi.
Sadık, “Biz ülkenin normale dönmesi, iç savaşın bitmesi için Suudi Arabistan, ABD ve birçok Afrika ülkesiyle arabuluculuk yöntemi ile müzakereler yürüttük. Barış görüşmeleri defalarca sekteye uğradı ve sonuç alınamadı. Alınan bazı kararları ise milisler reddetti. Eğer müzakerelerde alınan kararlara uyulsaydı belki bugün farklı şeyler konuşuyor olacaktık.” ifadelerini kullandı.
Uluslararası aktörlerin Sudan’daki iç çatışmayı bitirmek için yeterince çaba sarf etmediğini vurgulayan Sadık, hükümetin ve ordunun barış müzakereleri için açık bir yol bıraktığını dile getirdi.
“Gazze’de acil bir müdahale gerekiyor”
Vatikan Devletlerle İlişkiler Sekreteri (Dışişleri Bakanı) Başpiskopos Gallagher, kriz bölgelerinde arabuluculuğun müzakerelerin kolaylaştırılmasında önemli bir etken olduğunu söyledi.
Gallagher, çatışan tarafların müzakere istediklerini ancak gereken ödünleri vermekten kaçınmaları sonucu birçok görüşmenin sonuçsuz kaldığını anlattı.
Arabuluculukta tarafların bunu içtenlikle gerçekleştirmediğini ifade eden Gallagher, “Arabuluculuk görüşmelerinde taraflar, daha çok karşıdakinin pozisyonunu aşındırmaya çalışıyor çünkü taraflar devletleri, hükümetleri ya da grupları adına bir noktaya odaklanıyor ve kendi taleplerinden vazgeçmiyor ya da fedakarlıkta bulunmuyor. Dolayısıyla bir konuda müzakere sağlanması isteniyorsa taraflar karşılıklı olarak tutarlı olmalı ve ödün vermeye hazır olmalıdır.” diye konuştu.
Gallagher, çatışma bölgelerinde krizlerin çözülmesi için müzakere masasına çok sayıda uluslararası düzeyde arabulucunun katılması gerektiğine dikkati çekti.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılardaki görüntülerin korkunç gerçekliği gözler önüne serdiğini belirten Gallagher, “Gazze’de tüm bu yaşananlar bizi ciddi bir kayıtsızlığa sürüklüyor. Bu savaş aylardır devam ediyor. Mutlak ve acil bir şekilde müdahale edilmesi gerekiyor.” dedi.
“Dünya genelinde kabul edilebilir kuralları müzakere etmeliyiz”
AB Belgrad-Priştine Diyaloğu Özel Temsilcisi Lajcak, dünyanın tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru gittiğini, bunun da birtakım riskler barındırdığını söyledi.
Evrensel değerler doğrultusunda bir model inşa edilmediği takdirde dünyanın felakete doğru gideceği uyarısında bulunan Lajcak, şunları dile getirdi:
“Bir felaket beklememeliyiz. Masa başına dönmek ve muhtemel felaketten sağ kurtulmak için dünya genelinde kabul edilebilir kuralları müzakere etmeliyiz. Bu konuda siyasi liderlere baskı uygulamalıyız. Uluslararası kurumları yeniden güçlendirmemiz lazım.”
Lajcak, kriz ve savaş bölgelerinde arabuluculuğun kesin sonuç vermesi için diyalog ve uzlaşının zorunlu olduğunu ifade etti.
“Türkiye, çatışma bölgelerinde arabuluculuk için liderlik yapıyor”
ABD Barış Enstitüsü Başkanı Grande, savaş ve kriz bölgelerinde sorunların çözümü için bölge ülkelerinin önemli bir rolünün olduğunu söyledi.
Türkiye’nin çatışma bölgelerinde arabuluculuk ve uzlaşı için ciddi temaslar yürüterek liderlik yaptığını ifade eden Grande, bu bölgelerde çözüm konusunda tüm dünyanın ısrarcı olması gerektiğini dile getirdi.
Grande, dünyada savaş türlerinin değiştiğini, farklı silahların kullanılmaya başlandığı bir süreçte barışın sağlanması için çok daha inovatif çözümler üretilmesi gerektiğini belirterek, şunları ifade etti:
“Son 60 yıldır ilk defa nükleer güçlerin karşı karşıya gelme ihtimali bu kadar yükseldi. Bunu göz ardı edemeyiz. Sanırım en büyük önceliğimiz bu olmalı. Çatışmaların seviyesini indirmeye yönelik mekanizmaları hayata geçirmek zorundayız.”
Çok kutuplu bir dünyaya giderken sorumluluk üstelenecek mekanizmalara ciddi ihtiyaç olduğunu söyleyen Grande, mevcut mekanizmaların dünyadaki sorunları çözmeye yönelik yaptırım gücünün yetersiz olduğunu anlattı.
]]>Üniversiteden yapılan açıklamaya göre, 2000-2008 yılları arasında BM’ye bağlı en önemli barışı koruma operasyonunu yöneten Columbia Üniversitesi SIPA Kent Global Liderlik Programı Profesörü Jean-Marie Guehenno, Sabancı Üniversitesi Tuzla kampüsünde özel bir konuşma gerçekleştirdi.
“Çatışmaların Dönüşümü ve Barış İnşasının Geleceği” başlıklı etkinlikte Guehenno, uluslararası ilişkiler alanında 21. yüzyılda yaşanan dönüşüme ve bu dönüşümde gelişen yeni teknolojilerin etkisine ışık tuttu.
Açıklamada etkinlikteki konuşmasına yer verilen Prof. Guehenno, dünyada yaşanan çatışma sayısının soğuk savaştan bu yana en yüksek seviyeye ulaştığına dikkati çekerek, “Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre, 2022 yılında, ortalama 8 ila 11 yıldır devam eden 55 aktif çatışma yaşandı. Bunun 10 yıl öncesinde ise ortalama süresi 7 yıl olan 33 aktif çatışma söz konusuydu. Dünyada durumun kötüleştiği ve soğuk savaşın sona ermesiyle beliren iyileşmenin ardından çatışmaların arttığı açık bir şekilde görülebilir.” ifadelerini kullandı.
Savaş ile barış arasındaki ayrımın giderek görünmez hale geldiğini ve dünyadaki denge politikasından çıkarı bulunan birçok aktör bulunduğunu kaydeden Guehenno, “Çatışmaların önlenmesi, bugünün dünyasında mutlak öncelik olmalı. Devletler ve uluslararası örgütler tek başlarına bunu başaramaz. Çatışmayı önlemenin başarılı olabilmesi için, iş dünyası ve sivil toplumun da çözümün bir parçası olması gerekiyor.” değerlendirmesinde bulundu.
“Kendine güvenin olduğu bir çağda değiliz”
Guehenno, bugünün baskın klişesinin, dünyanın yeni bir soğuk savaş döneminin başlangıcında olduğu ve dünya ekonomisinin, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana hiç olmadığı kadar çok kutuplu ama aynı zamanda bütünleşik hale geldiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Soğuk savaş büyük ölçüde ideolojik bir karşılaşmaydı. Her kamp, ideolojisinin meşruiyetine ikna olmuştu. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, Batı ülkeleri, dünya çapında algıları şekillendirmeyi amaçlayan ‘batı evrenselciliği’ anlatısını dayatmak için büyük çaba harcadı. Bu, demokratikleşmenin, barış ve refaha öncülük eden bir anlatısıydı. Üçü de el ele gitmeliydi ve bu, geri kalan dünya için çekici bir modeldi. Bu anlatı, demokratik görünen ülkelerin demokratik olmayan bir şekilde saldırgan davranması ve demokratik olmayan Çin’in istikrarlı ekonomik ilerleme sağlamasıyla, anlamını yitirmeye başladı. Batı’nın zafer kazanan anlatısının sona ermesi, yerini alternatif bir anlatıya bırakmadı. Artık kendine güvenin olduğu bir çağda değiliz. Akışkan, çok katmanlı, kararlaştırılmış bir yapısı ve tanımlayıcı bir prensibi olmayan bir çağdayız.”
Guehenno, teknolojinin gelişimiyle yaşanan veri devriminin, önceki yüzyıllarda matbaanın keşfi ve sanayi devriminin yarattığı toplumsal dönüşümden çok daha büyük ve hızlı bir etkiye sahip olabileceğini, bireyler, bilimsel kurumlar, işletmeler, devletler gibi veri devriminden potansiyel olarak fayda sağlayan birçok farklı çıkar grubu olması nedeniyle taraflar arasında yaşanabilecek güçlenmenin risk teşkil ettiğini belirtti.
Sabancı Üniversitesi Uluslararası Danışma Kurulu Üyesi Muhtar Kent ise Columbia Üniversitesi SIPA Kent Global Liderlik Programı Uluslararası Çatışma Çözümü Merkezinin “Altın Üçgen” anlayışıyla hareket ettiğine işaret ederek, “Devletlerin, iş dünyasının ve sivil toplumun bir araya gelerek son 20-30 yılda yaşadığımız toplumsal sorunları çözmeye çalışmasını yansıtan ‘Altın Üçgen’ anlayışına gerçekten inanıyorum. Çünkü biliyoruz ki, bu sorunları devletler, iş dünyası ya da sivil toplum tek başına çözemez.” açıklamasında bulundu.
]]>İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) tarafından İsrail askerleri tarafından 15 Aralık’ta Gazze Şeridi’nde öldürülen İsrailli esirler Yotam Haim, Samer Talalka ve Alon Lulu Shamriz hakkında yürütülen soruşturma tamamlandı. Yayınlanan raporda, ordunun bölgede esirler olabileceğine dair istihbarata sahip olmasına rağmen sahadaki güçlerin, Hamas’ın elindeki esirlerle karşılaşma ihtimali konusunda “yeterli farkındalığa” sahip olmadığı belirtildi.

İSRAİL ASKERLERİ ESİRLERİN YARDIM ÇIĞLIKLARINI PUSU GİRİŞİMİ OLARAK DEĞERLENDİRDİ
Raporda, olaydan önce 10 Aralık’ta İsrail askerlerinin Şucaiyye’de bir tünel kuyusunun yanında İbranice “Yardım edin” yazılı bir not ile yanında bir Hamas ajanına ait bir kimlik kartı bulunduğu belirtildi. Notun Şucaiyye’de esirlerin varlığıyla bağlantılı olduğuna dair bir bilgi bulunmadığı ve askerlerin bunun Hamas’ın kendilerini pusuya düşürme girişimi olduğunu değerlendirdiği aktarılan raporda, Şucaiyye’de aynı gün Hamas ve İsrail askerleri arasında bir binada çıkan çatışmada askerlerin İbranice “İmdat” ve “Rehineler” diye bağırıldığını duyduğu ancak askerlerin bunu Hamas’ın kendilerini pusuya düşürme girişimi olduğunu değerlendirdiği ifade edildi.
Raporda, askerlerin 18 Aralık’ta çatışmanın yaşandığı binayı taradığı ve çatışmada ölen Oketz adlı köpeğin üzerindeki kameranın üç esirin yardım çığlıklarını kaydettiğini fark ettikleri aktarılarak, çatışmanın ardından esirlerin binadan kaçtıklarının değerlendirildiği ifade edildi.

Raporda, 14 Aralık’ta esirlerin öldürüldüğü yere yaklaşık 200 metre mesafedeki bir binanın yan tarafında İbranice “SOS” ve “Yardım edin, 3 rehine” yazılarının dron görüntülerinde tespit edildiği belirtilerek, “Binanın yakınında, güçlerin Şucaiyye bölgesinde karşılaştığı, genellikle bubi tuzaklı alanlarda bulunan mavi variller görüldü. Bu nedenle bunun bir tuzak olduğundan şüphelenildi” denildi.
Esirlerin bulunduğu her iki bina hakkında da herhangi bir istihbarat olmadığı ifade edilen raporda, “Konuyla ilgili değerlendirmelerin bir parçası olarak, özel kuvvetler tugayları her çatışma bölgesinde, bir kuvvetin içinde esirler bulunan bir bina tespit etmesi halinde müdahale için derhal hazır olacak şekilde hazırlanmıştır” denildi.

Sahadaki güçlerin esirlerle karşılaşabilecekleri konusunda yeterli farkındalığa sahip olmadığı belirtilen raporda, “Olaya karışan IDF askerleri olaydan önceki günlerde karmaşık çatışma durumları yaşamış ve bir tehdide karşı yüksek alarm durumundaydılar. Çatışmalar sırasında düşmanın aldatmacalarıyla ve onları patlayıcılarla donatılmış kuyulara ve binalara çekme girişimleriyle karşılaştılar” denildi.
“İSRAİL ORDUSU BU OLAYDA BAŞARISIZ OLMUŞTUR”
İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Herzi Halevi yaptığı açıklamada, “IDF bu olayda esirleri kurtarma görevinde başarısız olmuştur. Tüm komuta zinciri bu zor olaydan kendini sorumlu hissetmekte, bu sonuçtan üzüntü duymakta ve üç esirin ailelerinin acısını paylaşmaktadır” dedi.

İsrailli esirlerin vurulmasının “önlenebileceğini” ancak “olayda kötü niyet olmadığını ve askerlerin o anda olayı en iyi şekilde anlayarak doğru eylemi gerçekleştirdiklerini” söyleyen Halevi, “Esirlere ateş açılmamalıydı, bu ateş risk ve durumla örtüşmüyordu. Bununla birlikte, bu ateş karmaşık koşullar ve uzun süreli bir tehdit altında yoğun çatışma koşullarında gerçekleştirildi” dedi.
Acil bir tehdit veya düşman tanımlamasının yapılmadığı durumlarda ateş etmeden önce inceleme yapılması gerektiğini aktaran Halevi, “Bu eylem, diğer hususların yanı sıra, kuvvetlerimizin kuvvetlerimize ateş açmasını önlemek için gereklidir. Bu olayda, üç esir tehditkar bir şekilde hareket etmemiş ve beyaz bayrak kaldırmışlardır. Baskı ve operasyonel ortam askerlerin bu hususları uygulamasını zorlaştırdı” dedi.

Halevi ayrıca, tüm komutanlara soruşturmayı gözden geçirmeleri ve kuvvetleri arasında esirlerle ilgili farkındalığı artırmaları talimatını verdi.
İSRAİLLİ 3 ESİRİN ÖLDÜRÜLMESİ OLAYI
Gazze Şeridi’nde 15 Aralık’ta Şucaiyye bölgesinde İsrailli bir asker, tehdit olarak tanımladığı İsrailli 3 esire ateş açarak 2’sini öldürmüştü. 3’üncü esir ise yakındaki bir binaya kaçarak saklanmıştı. Olay yerindeki komutanlar, üçüncü kişinin kimliğinin tespit edilebilmesi için askerlere ateşi kesmeleri emrini vermiş, yaklaşık 15 dakika sonra komutanlardan biri binadan İbranice “Yardım edin” ve “Bana ateş ediyorlar” diye bağırdığını duymuştu. Komutan binadaki kişiye de “binadan çıkmasını” söylemiş ancak yakındaki bir tanktan gelen gürültü nedeniyle komutanın emrini duymayan iki asker İsrailli esiri vurarak öldürmüştü.

IDF, açılan ateşin ardından vurulan kişilerin esir olduklarından şüphelenerek, cesetleri kimlik tespiti için İsrail’e nakletmişti. İsrailli esirlerin, olay sırasında yarı çıplak olduğu ve ellerinden beyaz bayrak taşıdığı ortaya çıkmıştı.
]]>