İBB, İMAR PLANLARININ İPTALİNE KARAR VERDİ
Yerel seçimlerde CHP’nin adayı Sinem Dedetaş’ın kazandığı Üsküdar Belediyesi, dikkat çeken bir karara imza attı.Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından Medipol Üniversitesi için imar planı hazırlanmıştı. Bakanlık, Medipol Üniversitesi Çamlıca Hastanesi’nin hemen yanında yer alan 4 bin 164 metrekarelik alanı konut alanı ve ortaöğretim tesisleri alanı statüsünden “yükseköğretim tesisi alanına” dönüştürmüştü.
İmar planı raporunda plan değişikliğinin Medipol Üniversitesi için yapıldığını belirtildi. Alanın yapılaşma koşulu ise zemin+5 kat olarak belirlendi. İstanbul 12. İdare Mahkemesi ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) başvurusuyla, 31 Ocak 2024’te imar planlarının iptaline karar verdi.
KANUNSUZ İNŞAATI ÜSKÜDAR BELEDİYESİ DURDURDU
Birgün’den İsmail Arı’nın haberine göre, planları iptal edilen arazide devam eden inşaat ise kısa süre önce Üsküdar Belediyesi tarafından durduruldu. Emre Özipek isimli yurttaş, plansız kalan alanda devam eden inşaatın kanunsuz olduğunu belirterek Üsküdar Belediyesi’ne başvurdu. Üsküdar Belediyesi ise yapılan kontrol ve incelemenin ardından inşaatın durdurulduğunu bildirdi.

“BABAM ARSAYI OKUL YAPILMASI İÇİN BAĞIŞLADI”
Emre Özipek isimli vatandaş, Medipol’ün otopark olarak kullandığı alanın babası tarafından okul yapılması için kamuya bağışlandığını belirterek dava açmıştı. İstanbul Anadolu 31’inci Asliye Hukuk Mahkemesi’nin hazırlattığı bilirkişi raporunda arsanın 1994’te ortaokul alanı olarak kullanılmak üzere Maliye Hazinesi’ne bağışlandığı ancak amacına uygun kullanılmadığı vurgulandı.
Özipek ise arsanın 2016’nın sonuna kadar atıl bırakıldığına ardından da Medipol Üniversitesi Çamlıca Hastanesi tarafından otopark olarak kullanılmaya başladığına dikkat çekti. Ayrıca arsanın 1994 ile 2017 yılları arasında atıl bırakıldığını belirtti. Amacına uygun kullanılmayan arsanın kendilerine iade edilmesini talep etti.
OKUL YAPILACAK ALAN HASTANEYE OTOPARKI OLDU
İl Milli Eğitim Müdürlüğü, arsanın Henza Akın Çolakoğlu Anadolu İmam Hatip Lisesi bahçesi olarak kullanıldığını, ayrıca arsaya 32 derslikli bir ek bina yapılacağını iddia ederek davanın reddini istedi. Dava kapsamında bir inşaat mühendisiyle bir hukukçu tarafından arazide keşif yapılarak bilirkişi raporu hazırlandı.
Raporda, Milli Eğitim Müdürlüğü’nün beyanının gerçeği yansıtmadığı, arsanın Medipol Üniversitesi Çamlıca Hastanesi tarafından otopark olarak kullanıldığı vurgulandı. Ancak tüm bunlara rağmen yargı süreci sonuçlandırılmadı.
DAVANIN HAKİMİ DEĞİŞTİ, İNŞAAT DEVAM ETTİ
Dava çok önemli bir aşamaya gelmişken birden mahkemenin hâkimi değişti. Yeni atanan hâkim 2021’de “zamanaşımını” gerekçe göstererek davaya ilişkin “ret kararı” verdi. Arsanın varisi Özipek kararı istinafa (Bölge Adliye Mahkemesi’ne) taşıdı. Mahkeme, ret kararını kaldırarak dosyayı davanın yeniden görülmesi için 2023’ün son günlerinde ilk mahkemeye gönderdi. Hukuk mücadelesine devam eden Özipek, “Davanın bile isteye sürüncemede bırakıldığını, davanın yıllarca sürdürüleceğini” vurgulayarak yargı sürecinin devam etmesine rağmen Medipol’ün hızla inşaata başladığını açıkladı.
]]>İzmit’te yaşayan Faruk (44) ve Serpil Gürdal (40) çifti, 2016’da ikinci kez bebek bekledikleri dönemde hamilelik süreciyle ilgili destek almak için ilçedeki özel bir hastaneye başvurdu. Gürdal çiftinin iddiasına göre dörtlü tarama testi talepleri doktorun, “Bana güvenmiyor musunuz? Bebeğiniz gayet sağlıklı, bu işin uzmanıyım” söylemleriyle gerek görülmemesi üzerine reddedildi. Hamilelik sürecinin 7’inci ayına giren Serpil Gürdal, bebeğin karnında hareket etmemesi sebebiyle eşi Faruk Gürdal ile hastanenin yolunu tuttu. Yapılan incelemenin akabinde Serpil Gürdal, bebekte bağırsak enfeksiyonunun yaşandığı öne sürülerek ameliyata alındı. Sezaryen ile dünyaya gelen erkek bebeğin yapılan tetkiklerin ardından down sendromlu olduğu belirlendi. Bunun üzerine Gürdal çifti konuyu mahkemeye taşıyarak, doktor ve hastaneden şikayetçi oldu.
21 milyonluk tazminat
Kocaeli 1’inci Tüketici Mahkemesi’nde açılan dava 8 yılın ardından karara bağladı. Mahkeme, aileye 21 milyon 89 bin 691 TL maddi, 200 bin TL de manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
“İlk taramadan sonraki tahlillerimiz yapılmadı”
Süreci anlatan Faruk Gürdal, “İlk çocuğumuzu Allah 8 yıl sonra nasip etti, sonrasında tüp bebek yaptık. İkinci çocuğumuz doğal yollardan geldi, hamilelik sürecinde üzerinde çok durduk. Özel bir hastaneye gitmek istedik. Aslında maddi durumumuz çok da iyi değildi, işsizdim. Özel hastanede insanlar özel ilgi bekler. 15 günde bir gidersiniz ense yapısı, kalp atışına bakarlar, fakat bunların hiçbiri fark edilmedi. Hamilelik sürecinin 7’nci ayında annenin mide bulantıları, düşük tehlikesi süreçlerini yaşadık. Çocuğun hiç kıpırdamadığını öğrendik. Tahlillerin tamamını yaptırmak istedik fakat ilk taramadan sonraki tahlillerimiz yapılmadı. Biz yapılmasını istemiş olmamıza rağmen yapılmadı. Doktorumuz ‘Bana güvenmiyor musunuz? Ben size ne söylüyorsam odur. Gerek yok bebeğiniz gayet sağlıklı’ dedi. ‘Hocam bu tarz sorunlar yaşıyoruz, problem olmaz mı?’ dediğimizde ise ‘Hayır ben bu işin uzmanıyım. Bana güvenmeniz gerekiyor’ dedi” ifadelerini kullandı.
“8 yılın sonunda dava lehimize sonuçlandı”
Eşinin hamileliğinin 8’inci ayında doğuma alındığını kaydeden Gürdal, “Sebebini sorduğumuzda bağırsak enfeksiyonu yaşadığını, ölüm tehlikesi olduğu için bir an önce alınması gerektiğini söyledi. İşin ucunda ölüm olduğu için biz de kabul ettik. 1 gün sonrasında ameliyata alındı ve down sendromlu olduğunu öğrendik. Biz down sendromunun ne olduğunu bilmiyorduk. Yoğun bir psikolojik baskı yaşadık. Psikolojik ve maddi süreci nasıl atlatırız diye çok düşündük. İyi bir aile bireyi olamam, iyi bir çocuk yetiştiremem düşüncesiyle dava açmaya karar verdik. 8 yılın sonunda dava çok şükür lehimize sonuçlandı” diye konuştu.
“Emsal olmaktan mutluyum”
Emsal niteliğinde bir karar çıktığını söyleyen Faruk Gürdal, “Karar lehimize sonuçlandı. Miktarı biz belirlemedik, maddiyatta gözümüz yok. 21 milyon TL lehimize sonuçlandı. Çok heyecanlıyım, çok mutluyum. Çocuğuma güzel bir gelecek hazırlayacağım için çok mutluyum. Türkiye’deki ailelere emsal olmaktan mutluyum. Çocuğumun eğitimi için harcayacağım. 8 yaşına geldi, hala bezleniyor. Konuşamıyor, çok geç yürüdü. 3,5 yaşında yürümeye başladı. 36 günlük yoğun bakım süreci vardı. Bu süreç bizi çok etkiledi. 35 gün yavrumuza kavuşamadık. Annesi boğazından hortum salarak beslemişti. Bu süreçler bizi çok yıprattı. O benim evladım, down sendromlu olduğu için bu davayı açmadım. Çocuğumun hakkı olduğu için bu davayı açtım” dedi. – KOCAELİ
]]>(MANİSA)- Manisa’nın Soma ilçesinde 10 yıl önce 301 madencinin hayatını kaybettiği maden faciasına ilişkin 28 kamu görevlisinin yargılandığı davanın ilk duruşması, bugün Soma 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Dava 12 Eylül 2024 tarihine ertelendi.
Soma’da 301 işçinin yaşamanı kaybettiği Soma Kömür İşletmeleri A.Ş.’ye ait maden ocağında meydana gelen facianın 10’uncu yılında kamu görevlilerinin yargılanmasına başlandı. Soma 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen, 28 kamu görevlisinin yargılandığı davanın ilk duruşması yapıldı. 28 sanıklı davanda sanıklar M.G ve E.B ile diğer sanık müdafileri, İzmir Barosu ve Manisa Barosu temsilcileri, faciada yaşamını yitirenlerin aileleri ile avukatları katıldı.
SANIK M.G “BEN NİYE BURADAYIM, ANLAMIŞ DEĞİLİM”
Duruşmada savunmasını yapan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Müfettişi M.G Soma Kömür İşletmeleri A.Ş.’ye ait maden ocağında 2011 yılında iş verenin isteğiyle teftişte bulunduğunu söyledi. Bilirkişi raporunun 2012 yılında değişen 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanuna göre hazırlandığını ifade eden M.G, kendisinin denetimlerinde söz konusu maden oacağında bir eksikliğin yer almadığını belirterek “Ben niye buradayım, anlamış değilim” dedi. M.G’nin bu sözü üzerine duruşma salonunda bulunan bulunan aileler tepki gösterirken mahkeme başkanı aileleri sessiz olmaları konusunda uyarıda bulundu.
SANIK E.B BERAATINI İSTEDİ
Savunmasını yapan bir diğer isim olan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Müfettişi E.B ise Soma Kömür İşletmeleri A.Ş.’ye ait maden ocağında son denetimini 2014 yılının şubat ayında yaptığını belirterek mevzuata uygun olarak denetimlerini yaptığı kaydederek teftişinde maden ocağında mevzuata aykırı bir durum tespit etmediğini söyledi. Yaptığı teftişlerde görevini layığıyla yaptığını belirten E.B, üzerine atılı suçları kabul etmediğini ifade ederek beraatını istedi. E.B ardından söz alan bazı sanık vekilleri ise davanın zaman aşımına uğradı yönünde savunmada bulundu.
“BU BİR ALELADE BİR İŞ CİNAYETİ DEĞİL”
Ailelerin avukatları ise davaya katılım talebinde bulunarak söz konusu davasının görevsizlikle Soma Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesini istedi. Davaya Manisa Barosu olarak müdahil olmak istediklerini belirten Manisa Barosu Başkanı Ümit Rona ise “Bu bir alelade bir iş cinayeti değil, iş kazası değil bu büyük bir katliamdır. Vicdani ve tarihsel sorumluluğumuz var. Manisa Barosu Başkanlığı olarak Avukatlık Kanunun 76. maddeden aldığımız güçle insan haklarını korumak ve savunmak ve aynı zamanda hukukun üstünlüğünü savunmak ve korumak görevi barolara kanunla verilmiş olduğundan dolayı Manisa Barosu Başkanlığı olarak bu davanın tarafı olmak istiyoruz. Katliamda hayatını kaybedenlerin yakınları olan ailelerin burada katılma taleplerinin de kabul edilmesi gerekir” dedi.
Dosyanın suç tanımlamasının dosyanın içeriğiyle uyuşmadığını da belirten Rona, dosya ile ilgili verilecek cezanın ağır ceza mahkemesinin görev alanına girdiği ve mahkemenin görevsizlik kararı vermesini talep etti.
Duruşmada söz faciada yaşamını kaybedenlerin yakınları ise 10 yıldan bu yana adaleti bulamadıklarını belirterek davaya müdahil olmak istediklerini söyledi.
BAROLARIN KATILIM TALEBİNE RET
Mahkeme heyeti Manisa Barosu, İzmir Barosu ve Bağımsız Maden İş Sendikasını’nın müdahil olma taleplerini ret ederek ailelerin davaya müdahil olma ve davanın görevsizlikle Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine ilişkin taleplerin ise incelenerek değerlendirilmesine karar vererek davayı 12 Eylül 2024 tarihine erteledi.
GÖRÜNTÜ DÖKÜMÜ
SOMA ADLİYESİ’NDEN DETAY
]]>(ANKARA) – Pandemi döneminde tam kapanma tedbirlerine alkollü içki satışı yasağının da eklenmesini yargıya taşıyan ve sonuç alamayan Çanakkaleli tekel bayi sahibi Deniz Öztürk, bu sefer de “hak ihlali” iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
Türkiye’de Covid-19 ile mücadele kapsamında alınan 17 günlük tam kapanma sürecinde alkol satışı yasaklanmıştı. İçişleri Bakanlığı’nca 81 il valiliğine gönderilen genelgeye dayanarak, Çanakkale Valiliği İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu da “Tam kapanma döneminde tekel büfelerinin kapalı olmasına, market, bakkal, büfe gibi yerlerde de alkol ürünü satılmaması” kararı vermişti. Bu karar nedeniyle 17 günlük süreçte tekel büfesini kapatmak zorunda kalan Deniz Öztürk, Çanakkale İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu’nun alkollü içki satışı yasağını yargıya taşımıştı.
Deniz Öztürk, “kişilerin özel hayatına, yaşam tercihlerine, tüketim alışkanlıklarına, kültürüne yönelik hukuka aykırı bir müdahale niteliğindeki alkollü içki satış yasağını düzenleyen Çanakkale İl Umumi Hıfzısıhha Kurulu kararının iptali ve yürütmenin durdurulması talebiyle dava açtı. Öztürk, alkol satış yasağının bilimsel ve tıbbi dayanağı olmadığını belirtti.
900 TL PARA CEZASI KESİLDİ
Deniz Öztürk’ün dava açmasının basında yer alması sonrasında iş yerinin kolluk tarafından takip edildiği iddia edilirken, Öztürk’ün ikamet ettiği evinin zemin katında bulunan iş yerine giderek bilgisayarını almak istediği ve bu sırada polislerin gelerek pandemide konulan yasağı ihlal ettiği gerekçesiyle 900 TL para cezası kesildiği öne sürüldü.
ÇANAKKALE 2. SULH CEZA HAKİMLİĞİ “PARA CEZASI HUKUKA AYKIRI” DEDİ
Bu sırada Çanakkale 1. İdari Mahkemesi ise yürütmenin durdurulması istemini reddetti. Bunun üzerine Deniz Öztürk, Çanakkale Valiliği İl Emniyet Müdürlüğü’nün para cezasına Çanakkale Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’ne de itiraz etti. Çanakkale 2. Sulh Ceza Hakimliği, Öztürk’ün itirazını kabul etti ve Çanakkale Valiliği İl Emniyet Müdürlüğü tarafından verilen idari yaptırım kararının hukuka aykırı olduğunu ve olayın kanunda bahsi geçen yasak ve zorunlulukları getiren tedbirlerden olmadığı kanaatine varıldığı ifade edildi ve para cezası iptal edildi.
KISMEN İPTAL, KISMEN EHLİYET NEDENİYLE RET KARARI
Söz konusu kararı, Çanakkale 1. İdari Mahkemesi’ne sunan Öztürk’ün ilk duruşmasında mahkeme dava konusu Çanakkale İl Hıfzısıhha Kuru kararının “Tam kapanma döneminde tekel büfelerinin kapalı olmasına ve ‘büfe gibi yerlerde de alkol ürünü satılmamasına yönelik kısmının iptaline; ‘market ve bakkallarda alkol ürünü satılmamasına’ yönelik kısmı yönünden ise davanın ehliyet yönünden reddine karar verdi.
Taraflar Çanakkale 1. İdari Mahkemesi’nin söz konusu kararını istinafa taşıdı. Deniz Öztürk, büfesinde diğer temel gıda ürünleri ve gündelik ihtiyaçlara yönelik ürünlerin satışını yapamadığını ve dolayısıyla yoksun kaldığı bir gelir ve ürünleri satamamaktan dolayı uğradığı zararlar söz konusu olduğunu belirtti.
İSTİNAF REDDETTİ
Bursa Bölge İdare Mahkemesi Üçüncü Dava Dairesi, Öztürk’ün istinaf başvurusunu kabul ederken, Çanakkele Valiliği’nin Çanakkale 1. İdare Mahkemesinin kararının iptale ilişkin kısmının kaldırılmasına, dava konusu işlemin “tam kapanma döneminde tekel büfelerinin kapalı olmasına” ve ” büfe gibi yerlerde de alkol ürünü satılmamasına” yönelik kısmı yönünden davanın reddine karar verdi.
Kararı temyiz eden Deniz Öztürk, Bursa Bölge İdari Mahkemesi’nin kararının temel hak ve hürriyete, hukuka aykırı olduğunu beyan ederken, davanın reddedilmesinin yerinde olmadığını ehliyet hususundaki istinaf başvurusunun reddedilmesinin hukuka aykırı olduğunu belirtti. Çanakkale Valliği de temyiz isteminin reddi talebinde bulundu.
AYM’YE BİREYSEL BAŞVURU
Danıştay 4’üncü Dairesi, Bursa Bölge Mahkemesi Üçüncü Dava Dairesi’nin kararının onanmasına kesin olarak karar verdi. Deniz Öztürk, kararın kesinleşmesinin ardından bu sefer de Anayasa Mahkemesi’ne “hak ihlali” iddiasıyla bireysel başvuruda bulundu.
]]>CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, yaptığı yazılı açıklamada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını bile uygulamayan iktidarın şimdi uluslararası yargı yetkisini tanımadığı UAD’deki davaya müdahil olmasının tümüyle içe dönük siyasi propaganda olduğunu iddia etti. Toprak, müdahillik kararının bir kez daha gözden geçirilmesini istedi. Toprak, savaş sona erip barış geldiğinde, İsrail-Filistin anlaştığında, kendi ülkesinde bile protestolara maruz kalan Başbakan Netanyahu iktidardan gittiğinde de bu dava dosyasının Türkiye için bağlayıcı olacağın, İsrail ve destekçisi Yahudi lobilerinin, Rum ve Ermeni lobileriyle iş birliği yapıp UAD’de Türkiye’ye karşı sözde soykırım davaları açabileceklerine dikkat çekti.
Toprak açıklamasında şunları ifade etti:
“Gazze’de 7 Ekim’den bu yana Filistinlilere insanlığın tanık olduğu en acımasız katliamları sürdüren İsrail ile ticari ilişkilerin kesilmesi çağrılarına yedi ay kulak tıkadıktan sonra adım atmak zorunda kalan iktidar, şimdi de Güney Afrika Cumhuriyeti’nin geçen yıl 23 Aralık’ta UAD’de açtığı soykırım davasına beş ay sonra müdahil olmaya karar verdi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın davaya müdahillik konusunda ‘siyasi bir karar’ verdiğini, kendilerinin de bunun hukuki altyapısı için hazırlıklara başladıklarını açıkladı. Şu ana kadar davaya müdahillik yönünde hukuki bir hazırlık olmadığı, Cumhurbaşkanının ‘müdahil olalım’ talimatıyla hukuki çalışmanın başlatılması, devlet yönetimi açısından ciddi bir tutarsızlıktır.
Öncelikle Türkiye bu adımla; Hamas-İsrail ateşkes müzakereleri, Filistin devletinin uluslararası alanda tanınması, Hamas ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasındaki ayrılıkların giderilmesi, İsrail’in ateşkes ve barışa ikna edilmesi vb. pek çok konuda çözümün parçası olma, kurulması muhtemel barış masasında yer alma şansını yitirmektedir. UAD’deki davayı açan Güney Afrika Cumhuriyeti ve daha önce müdahillik başvurusunda bulunan Kolombiya ve Nikaragua Orta Doğu’ya çok uzak coğrafyalardaki ülkeler. İsrail lehine müdahil olmak isteyen Almanya dışında ne Batılı bir ülke ne GAC dışında bir Afrika ülkesi ne de Mısır, Ürdün, BAE, Katar vb. yıllardır doğrudan Filistin sorununun içinde yer alan Arap ülkeleri davaya müdahil oldu. Aksine İsrail ile Abraham anlaşmalarını imzalayan Arap ülkeleri, Gazze katliamına rağmen İsrail ile siyasi-diplomatik-ekonomik ilişkilerine bir şey olmamış gibi devam ediyor. Arap Birliği de müdahillik talebinde bulunmadı. Suudi Arabistan, ABD ile stratejik ortaklık, savunma iş birliği ve İsrail ile Abraham anlaşmalarına dahil olma müzakerelerine devam ediyor. Türkiye bölgede ve dünyada ağırlığı olan bir ülke. Hala savaşın sonlanmasında çok önemli siyasi ve diplomatik rol oynayabilir. UAD’deki soykırım davasında sergilenecek tavır resmi olarak dava dosyasına girecektir.
Savaş sona erip barış geldiğinde, İsrail-Filistin anlaştığında, kendi ülkesinde bile protestolara maruz kalan Başbakan Netanyahu iktidardan gittiğinde de bu dava dosyası Türkiye için bağlayıcı olacak, İsrail’le ilişkileri gölgeleyecektir. İsrail ve destekçisi Yahudi lobileri, Rum ve Ermeni lobileriyle iş birliği yapıp UAD’de Türkiye’ye karşı sözde soykırım davaları açabilirler. Türkiye UAD’nin uluslararası yargı yetkisini tanımasa bile uzun yıllar bu tür davalarla uğraşmak zorunda kalabilir. İsrail, küresel finans kurumlarını, lobileri Türkiye’ye karşı harekete geçirebilir, ticari-ekonomik ve siyasi amaçlı karşı hamlelerde bulunabilir. İçe dönük siyasi hesaplarla atılan bu adımda, tüm bu ihtimallerin göz ardı edilmemesi, ulusal çıkarlarımızın yanı sıra gerek uluslararası gerekse bölgesel ağırlık ve saygınlığın korunması açısından elzemdir.”
]]>EBYÜ’de öğrenim gören öğrenciler ile akademik ve idari personelin yanı sıra çok sayıda Erzincanlı vatandaş, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarını protesto etmek ve aynı amaçla ABD ile Avrupa’daki üniversitelerde yapılan eylemlere destek vermek amacıyla EBYÜ kampüsünde toplandı. Program, İlahiyat Fakültesi öğrencilerinden Eyüp Budak’ın okuduğu Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başladı.
Daha sonra öğrenciler, İngilizce ve Türkçe, “Gazze’de katliam var, sesini yükselt”, “Bugünün Nazi’si işgalci İsrail”, “Kudüs için, ilk kıblemiz Mescid-i Aksa için, Filistin için” yazılı pankart açtı.
Özgür Filistin eylemlerine destek olmak amacıyla gerçekleştirilen programda EBYÜ öğrencileri adına basın açıklamasını Furkan Çoban okudu.
Açıklamada şu metne yer verildi:
“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir. Bir asırdır Filistin’i işgal etmeye çalışan Siyonist terör şebekesi yaklaşık 210 gündür Gazze halkına zalimce saldırmaya devam ediyor. Filistin’de göğe yükselen bebeklerin ve çocukların feryadı, katledilen binlerce masum çocuğun mazlumiyeti; arşı alayı titretti ve arştan arza, yeryüzü şeytanlarının ve zalimlerin fermanı olarak indi. ve dünyanın dört bir tarafında yeryüzünün vicdan ehli insanları, bataklığa düşmüş insanlığın onurunu ayağa kaldırmak adına bir devrim ateşini tutuşturdular. Bu devrim ateşi elden ele tüm ülkelerin ve milletlerin ufkunu aydınlatmaktadır. Filistin davasına destek amaçlı yapılan bu eylemler Siyonizm’in temsil ettiği küresel şeytani düzene karşı haklı bir isyandır. Başta Amerika ve Fransa olmak üzere, Batı dünyasının birçok yerinde en saygın kabul edilen üniversitelerde gönüldaşlarımız ayağa kalkarak isyan ateşine destek vermiş ve küresel intifadanın bir parçası olmayı tercih etmiştir. Birçok akademisyen ve öğrenci, bu davaya destek olmuştur. İntifada ateşi, sinelerinde yürek taşıyan herkesi etkisi altına almıştır. Tüm tedbir ve baskılara rağmen, onurlu gençlerin ve akademisyenlerin isyanları engellenememektedir. Binlerce öğrenci ve akademisyenin tutuklanması, sonucu değiştirmemiştir.
Buradan zulme sessiz kalmayan bu onurlu akademisyenleri ve öğrencilerini selamlıyoruz. Ey vicdanlı ve aziz halkımız; sizler de kalkın ve bu insanlık zincirinin halkalarını oluşturun. Bu insanlık devrimine siz de iştirak edin. Gönülleriniz bu dava için atsın, Diliniz bu davayı konuşsun ve kalemleriniz bu davayı yazsın. İnsanlığın ikiye ayrıldığı bir zamanda aziz ve özgür insanların saflarında yer alın ve küresel intifadanın şerefini bir madalya olarak taşıyın. Bu şeref sizden sonraki nesillere de aktarılsın. Küresel intifadaya ve bu intifadayı kuşanan özgür ruhlu cesur yüreklere selam olsun. ve buradan tekrar hatırlatıyoruz: Ehli Vicdan, Ehli iman olan ve kalbinde zerrece İnsanlık taşıyan herkese diyoruz ki küresel boykot mallarını almayın-aldırmayın. Unutmayın ki alınan her boykot malı bir bomba, bir tank veya bir füzedir. Ümmetin ve insanlığın izzet örtüsüne dokunan Siyonist eller varsa, onlara karşı çıkan yiğitler, Sütçü İmamlarda vardır elbet. Nihayetinde Şanlıurfa’dan bir yiğit çıktı adı Hasan saklanan idi. İmanı gayreti cesareti kabul etmedi bu zilleti ve canını Rabbi Rahmana teslim etti. Rabbimizden niyazımız şehidimizin attığı bu adımın zulmün tahtını sarsması ve İslam dünyasının bu zelilce seyirciliğine son vermesidir. Gazze’yi unutmama ve unutturmama adına elimizden ne geliyorsa yapacağız, insanlık ve Müslümanlığın bağrına hançer saplanmış iken buna seyirci ve ilgisiz kalmak elbette mümkün değildir.
Son olarak buradan tüm dünyaya haykırıyoruz: Kudüs ve Mescidi Aksanın kurtuluşu için yapılacak olan her türlü meşru eylemin yanındayız, tarafıyız ve destekçisiyiz. Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi öğrencileri.”
Basın açıklaması sonrasında yapılan yürüyüş ile program nihayete erdi. – ERZİNCAN
]]>Bakan Yardımcısı Mammadov, Ermenistan’ın, daha önce işgali altında bulunan Karabağ’da, 1991’den itibaren çeşitli ihlallerde bulunması ve karıştığı suçların soruşturulması amacıyla süreci uluslararası mahkemelere taşıdıklarını belirtti.
Azerbaycan tarafından, Uluslararası Adalet Divanı (UAD) nezdinde “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme”nin ihlal edildiği iddiasıyla Ermenistan’a karşı açılan dava duruşmasında konuşan Mammadov, süreci ve Divan’dan beklentilerini AA muhabirine değerlendirdi.
Mammadov, “2. Karabağ Savaşı’ndan sonra Azerbaycan, kendi egemenliğinde kabul edilen bu topraklarda, Ermenistan’ın işlediği çeşitli suçlardaki sorumluluğu sebebiyle uluslararası mahkemelerde bazı davalar açtı. Bunlardan biri de Eylül 2021’de Ermenistan’a karşı Uluslararası Adalet Divanında 1965 tarihli ‘Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme’ kapsamında açtığı dava.” dedi.
Ermenistan’ın, Azerbaycanlılara karşı etnik temizlik politikaları
Ermenistan’ın, uzun süren işgal sürecinin tamamında işlediği suçları ele alan davaya ilişkin itirazlarda bulunduğunu ifade eden Mammadov, “İlk turda Ermenistan tarafı itirazlarını sundu sonra Azerbaycan bu itirazlara ilişkin cevabını sunacak. Daha sonra da ikinci tur sunumlar yapılacak. İlk olarak Ermenistan, daha sonra Azerbaycan meseleye ilişkin cevaplarını Mahkeme’ye sunacak.” diye konuştu.
Azerbaycanlılara karşı soykırım ve etnik temizlik politikaları uyguladığı gerekçesiyle Ermenistan’ı dava ettiklerini anlatan Mammadov, “Ermenistan’ın, bu topraklarda bir daha Azerbaycanlıların yaşamaması ve sadece Ermenilerin yaşamasını sağlamaya yönelik planları vardı.” değerlendirmesinde bulundu.
Mammadov, açtıkları davayla Ermenistan’ın bu zamana kadarki ihlallerinin UAD tarafından tespit edilmesi ve Azerbaycanlıların Karabağ’daki topraklarına geri dönüşleri sürecinde Ermenistan’ın yükümlülüklerine uymasını sağlamayı amaçladıklarını ifade etti.
Mammadov, 2. Karabağ Savaşı’ndan sonra buradan sürülen Azerbaycanlıların yeniden topraklarına dönmesine yönelik programlarının devam ettiğini kaydetti.
Tazminat ve Karabağ’a dönüş
Ermenistan’ın işlediği ihlaller sebebiyle UAD tarafından tazminata mahkum edilmesini talep ettiklerini aktaran Mammadov, Divan’ın yargı yetkisine sahip olduğuna karar vermesinin ardından davanın esası aşamasında Azerbaycan’ın taleplerini ele alacağını aktardı.
Mammadov, Ermenistan’ın toprağa yerleştirdiği mayınları, Azerbaycanlılara yönelik etnik temizlik politikasının bir unsuru olduğunu Divan yargıçlarına anlattıklarını belirterek “Mahkeme bu haftaki sunumların ardından henüz temizlenmemiş mayınlara ilişkin de bir değerlendirme yapacak. Bizim değerlendirmemiz göre Ermenistan, Azerbaycanlılara karşı yaptığı ırk ayrımcılığında farklı araçlar kullandı ve bunlardan biri de döşediği mayınları Azerbaycanlıların dönüşünü engellemek için kullanması.” ifadelerini kullandı.
Mayınların temizlenmesi
2. Karabağ Savaşı’ndan sonraki süreçte, Ermenistan’ın işgal döneminde döşediği mayınların patlaması nedeniyle 352 Azerbaycanlının yaralandığını veya yaşamını yitirdiğine işaret eden Bakan Yardımcısı Mammadov, bundan önceki duruşmalarda olduğu gibi bu haftaki duruşmalarda da Ermenistan’ın kullandığı mayınları Divan’ın dikkatine sunacaklarını belirtti.
Mammadov, şöyle devam etti:
“Ermenistan, uzun süre bu arazilerdeki mayınların yerini gösteren haritaların kendisinde olmadığını iddia ediyordu. Daha sonra uluslararası baskıların neticesinde bu haritaların kendisinde olduğunu kabul etti. Son üç yılda bu haritaları parça parça verdiler. Bunların yaklaşık yüzde 25’lik doğruluk oranı bulunuyor ve bunlar da bizim için bir şey ifade etmiyor. Bu da Azerbaycanlılara olan nefretin bir göstergesidir.”
Ermenistan’ın mayın meselesinde gerektiği gibi işbirliğine gitmediğini ve uluslararası yükümlülüklerine uygun davranmadığını vurgulayan Mammadov, “Bu bakımdan, bizim için bu meseleleri uluslararası mahkemelere taşımaktan başka yol kalmıyor.” dedi.
Azerbaycan’ın gerekçeleri
Azerbaycan, Ermenistan’ın, “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye Edilmesine Dair Uluslararası Sözleşmesi”ni etnik temizlik, kültürü yok etme, çevresel saldırı ile nefret söylemi ve dezenformasyon yapmak suretiyle 4 farklı şekilde ihlal ettiğini bildiriyor.
Azerbaycan ilk olarak, Ermenistan’ın, 1987’den 2020’ye kadar “ulusal ve etnik köken” temelinde eskiden işgal ettiği topraklarda ve Ermenistan’da yaşayan Azerbaycanlılara karşı “etnik temizlik” yaptığını ve bu “etnik temizlik politikasının” Karabağ’da sadece Ermeni etnisitesine mensup kişilerden oluşan bir devlete ulaşmak amacıyla uyguladığını ifade ediyor.
Azerbaycan, en üst düzeyindeki devlet kademesinden itibaren tüm Ermenistan makamlarının ırkçı ve nefret söylemlerinde bulunduğunu beyan ediyor.
Azerbaycan, Ermenistan’ın işgal ettiği topraklarda yaşayan yaklaşık 1 milyon Azerbaycanlıyı topraklarından sürerek Azerbaycan şehirlerini, kasabalarını ve kültürel mirasını tahrip ettiğini belirtiyor.
Azerbaycan son olarak Ermenistan’ı, Azerbaycanlıları temel kaynaklardan mahrum bırakmak, işgal altındaki topraklarda doğal kaynakları sömürmek ve çevreyi tahrip etmekle suçluyor.
Azerbaycan’ın UAD’den talepleri
Azerbaycan, Divan’dan, Ermenistan’ın devlet organları, temsilcileri ve hükümet yetkisini kullanan veya yönlendirmesi altında hareket eden diğer kişi ve kuruluşlar aracılığıyla Irk Ayrımcılığı Sözleşmesi’nin 2, 3, 4, 5, 6 ve 7. maddelerini ihlal ettiğinin tespitini;
Ermenistan’ın, diğer kişi, grup ve kuruluşlar tarafından yürütülen Irk Ayrımcılığı Sözleşmesi’yle bağdaşmayan faaliyetlere yardım, destek ve sponsorluk yaparak Sözleşme’yi ihlal ettiğini;
Azerbaycanlılara yönelik her türlü etnik temizlik politikası ve uygulamasından derhal vazgeçmesini;
Mayın sahalarının yerlerine ilişkin kapsamlı ve doğru haritalar ve diğer bilgilerin sağlanması, Azerbaycan topraklarında kara mayınlarının döşenmesinin durdurulması ve mayın temizleme operasyonları için Azerbaycan’la işbirliği yapmasını;
Azerbaycanlıların doğal kaynak ve kültürel miraslarına erişim hakkına yönelik engelleri kaldırmasını;
Azerbaycanlılara yönelik ırk ayrımcılığının engellenerek bunlara karışanların cezalandırılmasını ve Ermenistan’ın ihlalleri sonucunda uğradığı zarar için Azerbaycan’a tazminat ödenmesine hükmedilmesini istedi.
İki ülke arasındaki karşılıklı dava
İki ülke birbirine karşı karşılıklı aynı davayı açtı.
Ermenistan, 16 Eylül 2021’de “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme”nin ihlal edildiği iddiasıyla Azerbaycan aleyhine UAD’de dava açtı.
Ermenistan’ın Azerbaycan aleyhine iddiaları, Azerbaycanlıların “Vatan Muharebesi” dediği, Eylül 2020’de başlayarak 44 gün süren 2. Karabağ Savaşı ve sonrasında yaşananları kapsıyor.
Azerbaycan, 21 Nisan 2023’te, mahkemenin yargı yetkisine ilişkin ön itirazlarda bulundu ve bu itirazlar hakkında verilecek karara kadar davanın esası hakkındaki yargılamanın askıya alınmasını istedi.
Divanın, 15-19 Nisan tarihlerinde her iki ülkenin de yargı yetkisine ilişkin sözlü beyanlarının alındığı duruşmalarda Azerbaycan, mahkemenin yargı yetkisinin bulunmadığını, Ermenistan’ın gerekli kabul edilebilirlik şartları oluşmadan siyasi amaçla dava açtığını ve UAD nezdindeki dava açma amacını kötüye kullandığını belirterek davanın reddini istemişti.
22 Nisan’da başlayan duruşmalar ise Azerbaycan’ın 23 Eylül 2021’de, yine aynı sözleşmenin ihlal edildiği iddiasıyla Ermenistan aleyhine açtığı davaya ilişkin bulunuyor.
Ermenistan, 21 Nisan 2023’te Azerbaycan’ın açtığı davada mahkemenin yargı yetkisine ilişkin ön itirazlarda bulundu ve bu itirazlara ilişkin bugün başlayan duruşmalar 26 Nisan’da sona erecek.
]]>Hüseyin Julood, Irak’ta BP tarafından işletilen bir petrol sahasındaki gazın yakılması nedeniyle oğlu Ali’nin lösemi hastası olduğunu iddia ediyor.
Ali’nin petrol sahası içinde yer alan köyünde, BBC’nin 2022 yılında yaptığı bir araştırma, gaz yakma (flaring) işleminden kaynaklanan ve kansere neden olan kirleticilerin yüksek düzeyde bulunduğunu ortaya koydu.
BP “endişeleri anlıyoruz” dedi ve değişimi desteklediklerini belirtti.
İlk kez bir birey tarafından büyük bir petrol şirketine karşı yakma uygulamaları nedeniyle dava açıldığına inanılıyor.
BBC’nin gördüğü dava dilekçesinde, Irak’ın güney doğusundaki “Rumaila petrol sahasından kaynaklanan zehirli emisyonların” Ali’nin lösemisine ve ardından ölümüne neden olduğu ve BP’nin ana müteahhit olarak kısmen sorumlu olduğu iddia ediliyor.
Julood, oğlunun kemoterapi ve kemik iliği nakli de dahil olmak üzere yurtdışındaki tıbbi tedavi masrafları, kazanç kaybı, cenaze masrafları ve oğlunun “manevi kaybı” için tazminat talep ediyor.
“BP’nin sesimi duymasını ve durumumu dikkate almasını umuyorum. Ben sadece kendimi değil, burada yaşayan ve kirlilikten mustarip olan yoksul insanları da temsil ediyorum.”
Julood’u temsil eden Hausfeld & Co avukatlık şirketinden Wessen Jazrawi, davayı “önemli bir çevre davası örneği” olarak niteledi ve “Bu tür şirketler özellikle Küresel Güney’de meydana gelen zararlı çevresel uygulamaları genellikle cezasız bir şekilde gerçekleştirebiliyor” dedi.
Gaz yakma (flaring) petrol çıkarılırken açığa çıkan gazın yakılmasıdır; gaz, benzen gibi kansere neden olan zararlı kimyasalların karışımını içerebileceğinden insan sağlığı için tehlikelidir.
BBC’nin Dünya Bankası rakamları üzerinden yaptığı analize göre, Rumaila petrol sahası dünyada belgelenmiş en yüksek gaz yakma seviyesine sahip.
Hüseyin Julood, daha fazla ailenin acı çekmemesi için düzenli gaz yakmanın durdurulmasını hedeflediğini belirtiyor.
Ali’ye akut lenfoblastik lösemi teşhisi konulduğunda 15 yaşındaydı ve kemoterapi, ilik nakli ve radyoterapi de dahil olmak üzere iki yıl tedavi gördü.
Bir süre sonra hastalığı nüksetti ve geçen yıl Nisan’da hayatını kaybetti.
2021 yılında BBC Arapça Servisi, Rumaila petrol sahasında ilk kirlilik izleme çalışması yaptı. Sonuçlar, yüksek düzeyde benzen ve diğer kanserojen maddelere maruz kalınması nedeniyle bölge halkının yüksek lösemi riski altında olduğunu gösterdi.
Rumaila petrol sahasının sahibi Irak hükümeti; ancak BP ile Çin’in PetroChina şirketi ROO adlı bir konsorsiyumda ortaklık halinde sahanın yönetiminde ana işletici konumunda.
BP’nin de imzaladığı ROO’nun işletme standartlarına göre “Ulusal sınırları aşan kirlilik seviyelerinden etkilenenler yasal olarak tazminat alma hakkına sahip”.
Söz konusu faaliyet Irak’ta gerçekleşmiş olsa da, BP’nin merkezi İngiltere’de olduğu için Julood İngiltere mahkemelerinde dava açabiliyor.
BBC’nin yorum talebine yanıt olarak BP, Rumaila sahasının işletmecisi olmadığını, ancak ROO’nun “gaz yakma ve emisyonları azaltma konusunda yardımcı olmak için yaptığı çalışmalarda ana işletmeci olan Basra Energy Company Limited’i (BECL) aktif olarak desteklemeye devam ettiğini” belirtti.
O dönemin bir yetkilisi ROO’nun gaz yakmayı azaltmaya çalıştığını ve “toplum sağlığı girişimleri için fon desteği sağladığını” söylese de, Julood neredeyse her gün gaz yakımı ve siyah duman gördüğünü söylüyor.
“Bunlar sahte vaatler. Hiçbir gelişme yok. Çevre nefes alamayacak kadar kirlenmiş durumda” diyor.
Julood ayrıca Ali’nin ölümünden bu yana, biri genç bir çocuk olmak üzere dört ya da beş kişinin kanserden öldüğünü söyledi.
Julood’un avukatları BP’nin tazminat konusunda müzakerelere başlayabileceğini ya da iddiayı reddedebileceğini belirtiyor.
BP’nin talebi reddetmesi halinde bir sonraki adım Julood’un mahkemeye başvurması olacak ve dava İngiltere’deki yargıçlar önünde görülebilecek.
]]>Azerbaycan tarafından, Uluslararası Adalet Divanı (UAD) nezdinde “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme”nin ihlal edildiği iddiasıyla Ermenistan’a karşı açılan davada, Divan’ın yargı yetkisine ilişkin duruşmalar sürüyor.
Birleşmiş Milletlerin (BM) yargı organı UAD’nin Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan Barış Sarayı’ndaki yerleşkesinde yapılan duruşmalarda, Azerbaycan Dışişleri Bakan Yardımcısı Elnur Mammadov, Ermenistan’ı Azerbaycan Türklerine karşı etnik temizlik yapmakla suçladı.
Mammadov, Divan yargıçları karşısındaki sunumunda “Ermenistan, 1991’deki yasa dışı işgalinin ardından, daha önce işgal ettiği topraklardaki Azeri nüfusa ve kültürüne yönelik 30 yıllık etnik temizlik ve buna bağlı kültürel yok etme kampanyası yürütüyor.” dedi.
Ermenistan’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) birçok kararına açıkça meydan okuduğunu belirten Mammadov, “Ermenistan, Azerbaycan Türklerini atalarının evlerinden sürmek, yerlerine tek etnikli bir Ermeni nüfusu yerleştirmek ve Azerbaycanlıların geri dönmelerini engellemek için sistematik bir kampanya yürütmüştür.” ifadelerini kullandı.
Mammadov, Ermenistan’ın Karabağ’da kasıtlı olarak kara mayınları ve bubi tuzakları yerleştirdiğini anlatarak, “Azerbaycan’ın sunduğu gerçekler ve kanıtlar, bu sistematik, ırkçı motivasyonlu kampanyanın sadece bir parçasını oluşturmaktadır.” şeklinde konuştu.
Ermenistan’ın, BMGK’nin birçok kararında, Azerbaycan egemenliğindeki topraklardaki güçlerini “derhal, tamamen ve koşulsuz” olarak çekmesi çağrısına uymadığından bahseden Mammadov, Ermenistan’ın uluslararası ve insan hakları mahkemelerinin kararlarına da karşı hareket ettiğini aktardı.
Mammadov, sunumunda, Ermeni ırkçı hareketinin ana liderlerinden biri haline gelen Garegin Nzhdeh’in sadece Ermeni ırkından oluşan ve Ermenistan toprakları dışındaki bölgelere de yayılmayı hedefleyen tek uluslu devlet ideolojisinin bugünkü Ermenistan’da giderek daha yaygın ve görünür hale geldiğini anlatarak, bu ideolojinin Azerbaycan Türklerine karşı yapılan ırkçı ve ayrımcı saldırılara kaynaklık ettiğini vurguladı.
Azerbaycan Türkleri topraklarına geri dönmek istiyor
Ermenistan işgali öncesinde, Karabağ’daki birçok noktada Azerbaycan Türklerinin nüfusun büyük bölümünü oluşturduğunu fakat işgal süresince bu durumun tersine döndürüldüğünü aktaran Mammadov, Ermenistan tarafından sürülen Azerbaycan Türklerinin topraklarına geri dönme hakkı talep ettiğini söyledi.
Mammadov, Ermenistan’ın mayın ve bubi tuzakları yerleştirerek, Azerbaycan Türklerinin topraklarına dönüşünü engellediğini ifade etti.
Mammadov, Ermenistan’ın kasıtlı olarak mayınların yer aldığı haritaları Azerbaycan’a vermediğini ve bunun yanında Azerbaycan Türklerine karşı yürütülen nefret söylemini ve dezenformasyonu engellemediği gibi, sorumluları cezalandırmadığını vurguladı.
Ermenistan’ın Azerbaycan Türklerine yönelik ırkçı uygulamaları
Azerbaycan’ın avukatlarından Stephen Fietta, Ermenistan’ın Azerbaycan Türklerine yönelik ırkçı uygulamalarını anlatarak, Ermenistan tarafının iddia ettiğinin aksine Divan’ın yargı yetkisi olduğunu ve davayı esastan incelemesi gerektiğini belirtti.
Fietta, UAD’nin söz konusu davaya ırk ayrımcılığı sözleşmesi kapsamında bakmaya yetkili olduğunu vurguladı ve bu sebeple davanın esasına girerek Azerbaycan’ın Ermenistan’a yönelik iddialarını incelemesini talep etti.
Azerbaycan’ın avukatlarından Uluslararası Hukuk Profesörü Stefan Talmon ve Profesör Vaughan Lowe, Ermenistan’ın itirazlarının hukuken geçerli olmadığını anlatarak, Azerbaycan’ın, Ermenistan’a karşı açtığı davanın konu ve zaman bakımından Divan’ın yetkisine uygun olduğunu belirtti.
Azerbaycan’ın avukatlarından Samuel Wordsworth, Ermenistan’ın, savunma amaçlı değil, aksine Azerbaycan Türklerine yönelik ırkçı saiklerle mayınları yerleştirdiği ve geri dönmelerini engellemek için kullandığını dile getirdi.
Cenevre Üniversitesinden Uluslararası Hukuk Profesörü Laurence Boisson de Chazournes, Ermenistan’ın, 1991’den Karabağ’ın kurtarılmasına kadar devam eden süreçte, Azerbaycan Türklerine yönelik kültürel unsurları bilinçli şekilde yok ettiğini ve bunu yaparken çevreye ağır tahribat verdiğini vurguladı.
Ermenistan suçlamaları reddetti
Ermenistan avukatları, dün yapılan duruşmada UAD’nin davaya bakmaya konu ve zaman bakımından yetkisi olmadığını belirterek, Azerbaycan’ın açtığı davanın yetkisizlik sebebiyle düşürülmesini istemişti.
Duruşmalar yarın Ermenistan, 26 Nisan Cuma günü ise Azerbaycan tarafının yapacağı ikinci tur sunumların ardından sona erecek.
İki ülke arasındaki karşılıklı dava
İki ülke birbirine karşı karşılıklı aynı davayı açtı.
Ermenistan, 16 Eylül 2021’de “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme”nin ihlal edildiği iddiasıyla Azerbaycan aleyhine UAD’de dava açtı.
Ermenistan’ın Azerbaycan aleyhine iddiaları, Azerbaycanlıların “Vatan Muharebesi” dediği, Eylül 2020’de başlayarak 44 gün süren 2. Karabağ Savaşı ve sonrasında yaşananları kapsıyor.
Azerbaycan, 21 Nisan 2023’te, mahkemenin yargı yetkisine ilişkin ön itirazlarda bulundu ve bu itirazlar hakkında verilecek karara kadar davanın esası hakkındaki yargılamanın askıya alınmasını istedi.
Divanın, 15-19 Nisan’da her iki ülkenin de yargı yetkisine ilişkin sözlü beyanlarının alındığı duruşmalarda Azerbaycan, mahkemenin yargı yetkisinin bulunmadığını, Ermenistan’ın gerekli kabul edilebilirlik şartları oluşmadan siyasi amaçla dava açtığını ve UAD nezdindeki dava açma amacını kötüye kullandığını belirterek, davanın reddini istemişti.
Bugün başlayan duruşmalar ise Azerbaycan’ın, 23 Eylül 2021’de, yine aynı sözleşmenin ihlal edildiği iddiasıyla Ermenistan aleyhine açtığı davaya ilişkin.
Ermenistan, 21 Nisan 2023’te Azerbaycan’ın açtığı davada mahkemenin yargı yetkisine ilişkin ön itirazlarda bulundu ve bu itirazlara ilişkin bugün başlayan duruşmalar 26 Nisan’da sona erecek.
]]>Azerbaycan tarafından, “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme”nin ihlal edildiği iddiasıyla 2021’de Ermenistan aleyhine açılan davada, Ermenistan “ırk ayrımcılığı” yaptığı iddialarını reddetti
Hollanda’nın Lahey kentinde yer alan Birleşmiş Milletlerin yargı organı UAD’de, bugün başlayan duruşmalarda Ermenistan, bu iddialara karşı çıkarak UAD’den davayı düşürmesini talep etti.
Ermenistan avukatları, Ermenistan’ın, 1987’den 2020’ye kadar, eskiden işgali altındaki topraklarda ve Ermenistan’da yaşayan Azerbaycan Türklerine karşı “ulusal ve etnik köken” temelinde ırk ayrımcılığı yaptığına dair suçlamaları reddederek, “zaman bakımından yetkisi olmadığı” gerekçesiyle Divan’dan davayı, esasına girmeden reddetmesini talep etti.
Azerbaycan’ın davasına dayanak teşkil eden Irk Ayrımcılığı Sözleşmesi’nin iki ülke arasında 15 Eylül 1996’dan itibaren yürürlüğe girdiğini savunan Ermenistan avukatları, Azerbaycan’ın Ermenistan’a yönelik iddialarının 1987’de ve sonrasındaki olayları da kapsadığını belirterek, sözleşmenin geriye dönük uygulanamayacağını öne sürdü.
Ermenistan tarafından Karabağ ve çevresindeki illerde geçmişte döşenen mayınların savunma amaçlı olduğunu iddia eden avukatlar, Azerbaycan’ın asıl amacının Ermenistan’ın UAD’de Azerbaycan aleyhine açtığı davaya karşı koymak olduğunu savundu.
Azerbaycan’ın Divan’a yeterli delil sunmadığını iddiasında bulunan avukatlar, söz konusu iddiaların, Irk Ayrımcılığı Sözleşmesi’nin kapsamında yer almadığını ileri sürdü.
26 Nisan’da sona erecek duruşmaların ardından Divan hakimlerinin birkaç yıl içerisinde karar vermesi bekleniyor.
Azerbaycan’ın iddiaları
Azerbaycan, Ermenistan’ın, “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye Edilmesine Dair Uluslararası Sözleşmesi”ni, etnik temizlik, kültürü yok etme, çevresel saldırı ile nefret söylemi ve dezenformasyon yapmak suretiyle 4 farklı şekilde ihlal ettiğini savunuyor.
Azerbaycan ilk olarak, Ermenistan’ın, 1987’den 2020’ye kadar “ulusal ve etnik köken” temelinde eskiden işgal ettiği topraklarda ve Ermenistan’da yaşayan Azerbaycanlılara karşı “etnik temizlik” yaptığını ve bu “etnik temizlik politikasının” Karabağ’da sadece Ermeni etnisitesinden olanlardan oluşan bir devlete ulaşmak amacıyla uyguladığını ifade ediyor.
Azerbaycan, en üst düzeyindeki devlet kademesinden itibaren tüm Ermenistan makamlarının ırkçı ve nefret söylemlerinde bulunduğunu ileri sürüyor.
Azerbaycan, Ermenistan’ın işgal ettiği topraklarda yaşayan yaklaşık bir milyon Azerbaycanlıyı topraklarından sürerek Azerbaycan şehirlerini, kasabalarını ve kültürel mirasını tahrip ettiğini belirtiyor.
Azerbaycan son olarak Ermenistan’ı, Azerbaycanlıları temel kaynaklardan mahrum bırakmak, işgal altındaki topraklarda doğal kaynakları sömürmek ve çevreyi tahrip etmekle itham ediyor.
İki ülke arasındaki karşılıklı dava
İki ülke birbirine karşı karşılıklı aynı davayı açtı.
Ermenistan, 16 Eylül 2021’de “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme”nin ihlal edildiği iddiasıyla Azerbaycan aleyhine UAD’de dava açtı.
Ermenistan’ın Azerbaycan aleyhine iddiaları, Azerbaycanlıların “Vatan Muharebesi” dediği, Eylül 2020’de başlayarak 44 gün süren 2. Karabağ Savaşı ve sonrasında yaşananları kapsıyor.
Azerbaycan, 21 Nisan 2023’te, mahkemenin yargı yetkisine ilişkin ön itirazlarda bulundu ve bu itirazlar hakkında verilecek karara kadar davanın esası hakkındaki yargılamanın askıya alınmasını istedi.
Divanın, 15-19 Nisan’da her iki ülkenin de yargı yetkisine ilişkin sözlü beyanlarının alındığı duruşmalarda Azerbaycan, mahkemenin yargı yetkisinin bulunmadığını, Ermenistan’ın gerekli kabul edilebilirlik şartları oluşmadan siyasi amaçla dava açtığını ve UAD nezdindeki dava açma amacını kötüye kullandığını belirterek, davanın reddini istemişti.
Bugün başlayan duruşmalar ise Azerbaycan’ın, 23 Eylül 2021’de, yine aynı sözleşmenin ihlal edildiği iddiasıyla Ermenistan aleyhine açtığı davaya ilişkin.
Ermenistan, 21 Nisan 2023’te Azerbaycan’ın açtığı davada mahkemenin yargı yetkisine ilişkin ön itirazlarda bulundu ve bu itirazlara ilişkin bugün başlayan duruşmalar 26 Nisan’da sona erecek.
]]>Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinin Sarılar köyü yakınlarında 8 Temmuz 2018’de meydana gelen, 7’si çocuk 25 kişinin hayatını kaybettiği, 300’den fazla kişinin de yaralandığı tren faciasına ilişkin yargılamanın 19’uncu duruşmasında da karar çıkmamıştı. Duruşmanın ertelenmesine aileler ve avukatları tepki göstermişti.
25 Nisan’a ertelenen karar duruşması öncesinde kazada hayatını kaybeden Oğuz Arda Sel’in annesi Mısra Öz, Emel ve Derya adlı kardeşleri ile 6 aylık yeğeni Beren’i ve 14 yaşındaki kızı Bihter’i kaybeden Zeliha Bilgin ANKA Haber Ajansı’na konuştu. Mısra Öz konuşmasında “Ne yazık ki bir karar veremiyor. Savcılık ve bununla ilgili olarak işte en son duruşmamızda bir üye hakimin iki günlük bir rapor alması sebebiyle davamız 25 Nisan’a ertelendi. Bizim artık bir tahammülümüz kalmadı” diyerek şunları söyledi:
]]>
(ANKARA) – Eski Tetkik Hakimi Önder Tekin, “TÜİK’in 2023 yılının ilk altı aylık enflasyon verilerinin emekli aylığını doğrudan ilgilendirdiği ve gerçek dışı tüketici fiyat endeksi açıklamaları ile halkı yoksullaştırdığı” gerekçesiyle açtığı davanın reddedilmesinin ardından, bu defa bireysel başvuru yoluyla konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.
Eski Tetkik Hakim Önder Tekin, Tüketici Fiyat Endeksi’nin altı aylık periyotlar dönemindeki artış oranlarının doğrudan emekli aylığının artışında etken olduğunu gerekçe göstererek 2023 yılı ilk altı aylık enflasyon artış oranına ilişkin işlemin iptali istemiyle Ankara İdare Mahkemesi’nde dava açtı.
Ankara 4. İdare Mahkemesi, davayı görev yönünden reddederek, dava dosyasını Danıştay 10. Dairesi’ ne gönderdi. Danıştay 10. Dairesi de davayı görevden reddederek, yeniden Ankara 4. İdare Mahkemesi’ ne gönderdi. Ankara 4. İdare Mahkemesi ise idari davaya konu edilebilecek bir işlem bulunmadığına yönelik karar verdi.
Bu kararın ardından Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunan Hakim Önder Tekin, mahkemeye erişim hakkının, adil yargılanma hakkının ve mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasında bulundu ve “Geçen yıl da TÜİK’in 2021 yılı ikinci altı aylık enflasyon oranının iptali istemiyle açtığım davanın reddi kararının kesinleşmesi üzerine Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştum. Her iki başvurum bireysel başvuru olsa da Anayasa Mahkemesi’nce hak ihlali kararı verilmesi durumunda milyonlarca kamu görevlisi ile emeklinin bu karardan olumlu etkilenecek olması nedeniyle bu bireysel başvuruların biran önce sonuçlandırılmasında kamu yararı vardır. Anayasa Mahkemesi’nin kamu yararı olan bireysel başvuruları biran önce ele alarak karar vermesini bekliyorum” dedi.
“TÜİK’E KARŞI AÇILAN BU DAVADA HAKLIYIZ”
“Emeklilerin açlık ve yoksulluk sınırında aylığa mahkum edilmelerinin nedeni TÜİK’in enflasyonu düşük açıklamasıdır” diyen Tekin, şunları söyledi:
“Hak ihlali kararı verilmesi durumunda yeniden davayı ele alacak olan İdare Mahkemesi’nin alanında uzman kişilerden oluşturacağı bilirkişilerin yapacağı inceleme sonucunda davada haklılığım anlaşılacaktır. Sabahattin Ali’nin yıllar öncesinde söylediği gibi ‘Anayasa Mahkemesi ve mahkemelerden beklediğim adalet, vermekle yükümlü oldukları da adalettir.’ TÜİK, enflasyonun artış oranının emeklilerin aylıklarının artışında doğrudan etkisini bulunmadığı kanaati ile davayı reddeden yargıçların aylıklarının alım güçlerinin yüksek enflasyon nedeniyle erimesini kısmen de olsa TÜİK enflasyon artış oranı ile giderilmiştir. Aynı yargıçların geçimini sağladığı, aylığının alım gücünü koruyabilmek için TÜİK enflasyon oranı doğrultusunda artış yapılmasına itirazı olmaz, aylığına yapılan artışı harcarken aynı enflasyon oranının iptali istemiyle açılan davada TÜİK enflasyonunun emekli aylığına doğrudan bir etkisinin olmadığı gerekçesi ile davayı reddetmesi tam bir çelişkidir. TÜİK enflasyonu yargıç aylık alırken ‘in’, yargıç karar verirken ‘out.’ Enflasyonu TÜİK ezmektedir. TÜİK’in ezdiği enflasyonun gerçeği de emekliyi, memuru ezmektedir. Yıllardır bilinçli bir şekilde TÜİK eliyle yoksullaştırılan kamu görevlileri ve emeklilerinin adalet talepleri insanca yaşama isteklerinin mahkemelerce dikkate alınmasını istiyoruz. TÜİK’e karşı açılan du davada haklıyız, hakkımızın ihlal edilmemesini istiyoruz.”
]]>“SARI SAÇLI OLDUĞU İÇİN ONA ‘SENİN BABAN UĞUR DÜNDAR’ DEMİŞLER”
Dün Akşam Sözcü TV’ye konuk olan Uğur Dündar, dava süreciyle ilgili şunları söyledi: “Bu dava 2022 yılında başladı. Dava dilekçesine baktığımda güya 1985 yılında İzmir’de tanışmışız. Ben o zaman bekarım. Bir süre beraber yaşamışız ve 1986 yılında da benden bir çocuğu olmuş. Davayı açan kişi de benden olduğunu iddia eden hanımefendi. Kendimden o kadar emindim ki… Metin Akpınar ‘Bir gecelik hikaye’ diyor ama bizim bir süre birlikteliğimiz olmuş. İnsan muhakkak hatırlar, ben böyle bir isimle asla birlikte olmadım. Kendimden çok eminim. Anadolu’da bir şehirde oturuyorlar ben o eve gidip ben sizin babanız değilim diyebilirdim. Hanımefendi evli, 2 çocuğu var. İkna da ederdim. Yetiştirme yurdunda büyüyen çocukların yaşadıkları travmaları çok iyi bilirim, onlara böyle hikayeler anlatılır. Anladığım kadarıyla da kızın sarı saçlı olduğunu gören bir kişi ‘Senin baban Uğur Dündar’ demiş ve onu inandırmış. Bu duruma kızmadım, içerlemedim ve empati yaptım. Kız çocuğunun ne kadar ıstırap çektiğini düşünebiliyorum.”

“BİZ KAMERA ÖNÜNDE SAÇ VE KAN ÖRNEĞİ VERDİK”
“Ben konuşmak yerine dava yoluna gitmeyi tercih ettik. Gizlilik kararı olduğu için ne ben ne de hanımefendi bir açıklama yapmadı. Ablası benim ismimi verdi. DNA raporunun doğruladığını bildiği halde haberi yokmuş gibi çıktı. Kendimden emin olduğum için eşime ve çocuklarıma da endişe etmemeleri gerektiğini söyledim. Biz hastanede kamera önünde kan ve saç örneği verdik, rapor 7 ay sonra geldi. Bu rapor 15-20 gün önce geldi. Raporda benim, kızın babası olmadığımı söyleniyor.”
“DUYGU NEBİOĞLU’NUN BİLMEDEN KONUŞTUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM”
Duygu Nebioğlu’nun “Adli Tıp raporunun manipüle edildiğini düşünüyoruz” sözlerine de cevap veren Dündar, “Bunun bilmeden söylenen ifadeler olduğunu düşünüyorum. Hiç kimse Adli Tıp Kurumu’nun raporunu tarif edemez. O raporun altında imzası bulunan saygı değer bilim insanlarına da hakaret kabul ederim. Onların da bu konuda suç duyurusunda bulunma hakkı doğdu” dedi.

“ANNE VE BABASINI BULMASI İÇİN ELİMDEN GELENİ YAPARIM”
Kızı olduğunu iddia eden Dilara G. ile konuştuğunu söyleyen Uğur Dündar,”Son derece terbiyeli, iyi aile terbiyesi almış biri. Ben onların yaşadığı şehre dedikodu olabilir yuvası etkilenebilir diye gitmedim. Hanımefendiye her şeyi anlattı. Annesini tanımadığımı ve ilişki yaşamadığımızı söyledi. Anne ve babasını bulma konusunda da elimden geleni yapacağımı söyledim. Onun adına çok üzülüyorum adına asla dava açmayacağım. Zor şekilde büyüdüğünü biliyorum. Haziran ayında karar davası olacak ve mahkemenin bizim haklılığımızı ortaya çıkaracağını biliyorum. İzmir’de birlikte olduğumuzu söylemiş ben İzmir’e o dönem gitmedim. Ben eşimle evlendikten sonra 1993 yılından sonra İzmir’e gitti. Benden hamile kaldığını söylediği dönem ben Hürriyet’te çalışıyordum, hamile kalan biri gelip işyerime hesap sormaz mı, rakip kanala gidip bunu anlatmaz mı? Dava sonuçlandığında bizim de karşı dava açma hakkımız doğacak ama ben çocuklara dava açmam. Onlara kızamam. Elimden gelen yardımı da yapmaya hazırım. Sonuçta onlara da öyle anlatmışlar” ifadelerini kullandı.
NE OLDU?
Sabah’a röportaj veren Duygu Nebioğlu, Bir ablamın da babası medya dünyasından çok ünlü bir isim “Annemin 6 çocuğu var. İkisi Almanya’daki evliliğinden. 4 kardeşim de benimle aynı kaderi yaşadı. Evlilik dışı ilişkiden dört çocuğu var annemin. Bir ablamın da babası çok ünlü bir isim ve medya dünyasından. O da dava açtı, hukuk mücadelesi veriyor” dedi. Nebioğlu’nun bahsettiği kişinin Uğur Dündar olduğu ortaya çıktı.
UĞUR DÜNDAR’DAN AÇIKLAMA: ADLİ TIP KURUMU BİYOLOJİK BABALIK İDDİASINI REDDETTİ
Hakkındaki iddianın ardından sabaha karşı X hesabından bir açıklama yapan Uğur Dündar, davanın devam ettiğini ve gizlilik kararı olduğunu belirterek şunları söyledi: “Bugünkü bir gazetede hakkımda babalık davası açıldığı ve haziran ayında karara bağlanacağı açıklanmış. Bugüne kadar mahkemenin aldığı gizlilik kararına titizlikle uyduk ve hep sustuk. Ama mademki karşı taraftan biri konuştu; kısaca net bir cevap vereyim: Mahkemenin her iki tarafı sevk ettiği ve son söze söyleyecek kurum olan Adli Tıp Kurumu DNA incelemesini bitirdi ve biyolojik babalık iddiasını reddetti. Benim ve Avukatım Murat Ergün için konu kapanmıştır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur” ifadelerini kullandı.
]]>Kahramanmaraş’ta 6 Şubat 2023’te meydana gelen depremlerin ardından 72 kişiye mezar olan Adıyaman Grand İsias Otel’de evlatlarını kaybeden Ruşen Karakaya ve Pervin İpekçioğlu, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ile görüştü. ANKA Haber Ajansı’na konuşan Ruşen Yücesoylu Karakaya, “İsias, Türkiye’de emsal bir dava olacak. Bir emsal karar çıkacak ve çocuklarımızı kaybetmemizin bedelini katiller ödeyecek. Adalet bakanımıza da yanımızda olduğu için, destek olduğu için, davamızı takip ettiği için sonsuz teşekkürlerimizi iletiyoruz” dedi. Pervin İpekçioğlu ise “Biz evlatlarımızı kaybettik ama dimdik ayaktayız. Çünkü bu kişilerden hesap soracağız. Bunun bir bedeli var, bunu ödeyecekler” diye konuştu.
Kahramanmaraş merkezli depremlerde KKTC’li sporcuların ve tur rehberlerinin de aralarında bulunduğu 72 kişiye mezar olan Adıyaman’daki Grand İsias Otel davasının ikinci duruşması 26 Nisan’da Adıyaman 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.
Duruşma öncesi kızı Selin’i kaybeden Ruşen Yücesoylu Karakaya ile kızı Serin’i kaybeden Pervin İpekçioğlu, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ile görüştü. Aileler görüşme sonrası ANKA Haber Ajansı’na konuştu.
“DAVADA SON GELİŞMELERLE İLGİLİ BİLGİ VERDİK”
Ruşen Yücesoylu Karakaya, şöyle konuştu:
“Biz bugün burada Adalet bakanımızla görüşmek için geldik. Biz Kıbrıslı aileler olarak, Adıyaman’da Grand İsias Otel’de 35 canımızı kaybettik. Çocuklarımızı, canlarımızı, en değerlilerimizi kaybettik. 14 aydır adalet mücadelesi veriyoruz. Kıbrıs’ta Şampiyon Melekleri Yaşatma Derneği’ni kurduk. Bir çatı altında tüm aileler adalet mücadelemizi çok güçlü bir avukat ekibimizle devam ettiriyoruz.
Ona davada yaşanılanları, davada son gelişmelerle ilgili bilgi verdik. Zaten kendisi davaya çok hakimdir, davamızı takiptedir. Yılmaz Bey’in kendisi de Kıbrıs’a gelip çocuklarımızı, kayıplarımızı ziyaret edip bize taziyelerini bildirmişti. Bugün bizi kabul etmesi bizim için, Kıbrıslılar için önemli bir değerdir. Adalet mücadelemiz sonuna kadar devam edecek. İsias, Türkiye’de, Adıyaman’da emsal bir dava olacak. Bir emsal karar çıkacak ve çocuklarımızı kaybetmemizin bedelini katiller ödeyecek. Adalet bakanımıza da yanımızda olduğu için, destek olduğu için, davamızı takip ettiği için sonsuz teşekkürlerimizi iletiyoruz. Aileler olarak bu davanın peşini bırakmayacağız. Her sorumlunun, bu otelin yapımında yanlış yapan, usulsüzlükle hareket eden herkesin en ağır cezayı alması için mücadelemize devam edeceğiz.”
“BAKANA ADALET İSTEĞİMİZİ TEKRARLADIK”
Pervin İpekçioğlu ise şunları kaydetti:
“Bugün, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç Bey’le görüşmek üzere Ankara’dayız. Bakan beyle görüştük, davada geldiğimiz noktayı, gelişmeleri aktardık. Tabii ki hep bir ağızdan, omuz omuza Kıbrıs-Türkiye halkı olarak adalet isteğimizi tekrarladık. Kıbrıs’ta adalet isteğimiz çığ gibi büyüyor. ve bunu 26 Nisan’da hep birlikte güçlü bir şekilde orada olarak dile getireceğiz. Adalet isteğimizi hep tekrarlıyoruz ama bu adalet kavramının içini doldurmak gerekir. Adil bir karar çıkması gerekir. Çünkü İsias’ta Kıbrıs geleceğini kaybetti. 11-16 yaş arasındaki çocuklarımızı kaybettik. Bu çocuklar Kıbrıs Türk toplamına şekil verecek, yön verecek kapasiteye sahip zeki çocuklardı.”
EFE BOZKURT VE HALİL BAĞCI’NIN TAHLİYE EDİLMESİNE TEPKİ
Mahkemeye, Gazi Üniversitesi’nden bilirkişi raporu geldiğini hatırlatan İpekçioğlu, “Mahkeme heyeti, bu rapora dayanarak Efe Bozkurt’u ve Halil Bağcı’yı tahliye etti. Tabii her ikisi de aslında tahliye kararı verilmeyecek olan kişiler. Çünkü Efe Bozkurt, İsias şirket ortaklarından biri, Halil Bağcı ise 3 sayfalık raporla apartmandan otele çevrilen ve eksik evrakı tamamlayan imza sahibi olan fenni mesul. Bu kişinin kusursuz olması zaten mümkün değil. Çünkü Halil Bağcı’nın 3 sayfalık raporu olmasaydı apartmandan otele çevrilecek olan belge tamamlanmamış olacaktı ve yapı ruhsatı alınamayacaktı. Göz göre göre Gazi Üniversitesi, Halil Bağcı’yı nasıl kusursuz addetti bunu gerçekten hukuki anlamda yorumlamak mümkün değil” ifadelerini kullandı.
“BU KİŞİLERDEN HESAP SORACAĞIZ”
İpekçioğlu, şöyle konuştu:
“Türkiye’de 6 Şubat’ta binlerce insan öldü, binlerce masum can aslında arsız insanlar yüzünden hayatını kaybetti. Biz İsias’ın emsal bir dava olması için uğraşıyoruz. Çünkü bizim canlarımız gitti, gidenler gitti geri gelmeyecek ama bundan sonra böyle bir felaket yaşanmaması için uğraşıyoruz. Bakan Yılmaz Tunç da bizimle birlikte olduğunu, yanımızda olduklarını söylediler. Tabii ki bu bize güç verir. Gücümüze güç katar. Zaten güçlüyüz. Biz evlatlarımızı kaybettik ama dimdik ayaktayız. Çünkü bu kişilerden hesap soracağız. Bunun bir bedeli var, bunu ödeyecekler.”
“ADALETE IŞIK TUT” YÜRÜYÜŞÜ GERÇEKLEŞTİRECEKLER
19 Nisan tarihinde Kıbrıs’ta “Adalete Işık Tut” yürüyüşü gerçekleştireceklerini hatırlatan Ruşen Yücesoylu Karakaya, “Bütün Kıbrıs halkı tek yürek bir şekilde bu davayı her gün bizimle birlikte takip ediyorlar. Her gün bizim çocuklarımızla yatıp, bizim çocuklarımızla kalkıyorlar. Biz yine ‘Adalet Işık Tut’ diyerek meşalelerimizle bir adalet yürüyüşü gerçekleştireceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerine güvendiğimizi, Türkiye Cumhuriyeti’nden adalet istediğimizi çığlıklarımızla onlara duyuracağız. Bu davanın peşinde olduğumuzu tekrar bu mesajı vereceğiz.” diye konuştu.
“YARGI DOĞRU ŞEKİLDE İŞLERSE EMSAL KARARLAR ÇIKACAKTIR”
“Adıyaman halkı sonuna kadar yanımızda” diyen Karakaya, şöyle devam etti:
“Adıyaman halkı bizimle birlikte mahkemeye geliyor, bizimle birlikte saatlerce mahkemeyi dinliyor, bizimle birlikte ağlıyorlar, Adıyaman halkına bize destek oldukları için buradan çok teşekkür ediyorum. Sadece Adıyaman halkı da değil, Türkiye’nin her bir yerinden Ankara’dan, İzmir’den, İstanbul’dan, Manisa’dan, Antalya’dan her yerden bize büyük bir destek var. Çünkü biliyorlar ki Şampiyon Melekler aslında tüm Türkiye’de olan kayıpları simgeliyorlar. Bu dava emsal bir dava olduğunda adalet yerini bulacak. Türkiye’de bazı şeyler değişecek. Mısra Öz her zaman yanımızdaydı, biz de her zaman Mısra hanımın yanındaydık. O artık ailemizin bir parçası. O da bizimle birlikte ağlıyor, bizimle birlikte mücadele ediyor. Biz de onun davasında sonuna kadar yanındayız. Tüm deprem davaları neredeyse aynı davalar, herkesin sorunu ve derdi aynı. Raporlar, bilirkişi raporları, mahkemenin aldığı kararlar… Biz sadece yargının doğru bir şekilde uygulanmasını istiyoruz. Biz bir ayrıcalık istemiyoruz. Yargı doğru şekilde işlerse, mahkemeler doğru karar verirse zaten emsal kararlar çıkacaktır.”
NE OLMUŞTU?
Kahramanmaraş merkezli depremlerde Adıyaman’da bulunan Grand İsias Otel’de KKTC’den voleybol turnuvası için gelen aralarında sporcu, öğretmen, antrenör ve Türkiye Turist Rehberler Birliği üyelerinin de bulunduğu 72 kişi hayatını kaybetmişti.
Adıyaman Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianamede şüphelilerin “bilinçli taksirle birden fazla insanın ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan 2 yıl 8’er aydan 22 yıl 6’şar aya kadar cezalandırılmalarını talep etmişti.
3 Nisan’da görülen duruşmada mahkeme heyeti, tutuklu yargılanan Ahmet Bozkurt, Mehmet Fatih Bozkurt, Efe Bozkurt, statik proje müellifi Halil Bağcı ve fenni mesul ve statik proje müellifi Erdem Yıldız’ın tutukluluklarının devamına; tutuksuz yargılanan Bilge Açık, Seda Bozkurt Zeren, Şule Bozkurt Özbek, Ulviye Bozkurt, Hasan Aslan, Mehmet Göncüoğlu’nun ise adli kontrol tedbiriyle tutuksuz yargılanmalarının devamına karar vermişti.
Mahkeme, yapılan tutukluluk incelemesinde otelin sahibi Ahmet Bozkurt’un oğlu Efe Bozkurt ve Halil Bağcı’nın, yurt dışı yasağı ile adli kontrol şartlarıyla tahliyesine karar vermişti.
Davanın ikinci duruşması 26 Nisan 2024 Cuma günü yapılacak.
]]>Kobani Davası’nda bugün görülen 82’nci duruma öncesi Sincan Cezaevi önünde açıklama yapan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Bu katliamları sorgulayacakları yerde, bu katliamın arkasındakileri sorgulayacakları yerde, IŞİD ile mücadele edecekleri yerde IŞİD’e karşı demokratik tepkisini ortaya koymuş olan HDP’nin yargılanması, HDP’nin yöneticilerinin yargılanması Türkiye’de demokratik siyasetin temsilcilerinin yargılanması asla kabul edilemez” dedi.
Eski HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da yargılandığı Kobani Davası’nın 82’nci duruşması görülüyor. Duruşma öncesinde DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan konuştu.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Bugün aslında hem iktidar hem de mahkeme heyeti ciddi bir sorumlulukla karşı karşıya. Mahkeme heyeti aslında tarihi bir karar verebilir. Bu davayı tarihi bir fırsata çevirebilir” dedi.
Tüm arkadaşlarının haksız ve hukuksuz bir şekilde yıllardır içerde tutulduklarını ileri süren Bakırhan, “Arkadaşlarımız yıllardır IŞİD terörüne karşı duyarlı oldukları, duyarlılık çağrısı yaptıkları için, IŞİD belasını defetmek için toplumun duyarlılığına çağrı yaptıkları için yıllar sonra açılan bir davada yargılanıyorlar. Henüz karar çıkmadı. Bugün aslında hem iktidarı hem mahkeme heyeti ciddi bir sorumlulukla karşı karşıyalar. Arkadaşlarımızın beraat etmelerini bekliyoruz. Dolayısıyla bugün mahkeme heyetinin bu tarihi sorumluluğunu layıkıyla yerine getirmesini bekliyoruz” diye konuştu.
HATİMOĞULLARI: “SAHTE ONLARCA KLASÖRLÜK DAVA SİNCAN ADLİYESİ’NDE ÇÖKMÜŞTÜR”
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da arkadaşlarının serbest bırakılması ve tahliye edilmesini isteyerek, şunları söyledi:
“Türkiye’nin yakın tarihine, IŞİD’in ortaya çıktığı sonraki tarihine baktığımızda Türkiye topraklarında çok sayıda katliam gerçekleşmiştir. Bu katliamları sorgulayacakları yerde, bu katliamın arkasındakileri sorgulayacakları yerde, IŞİD ile mücadele edecekleri yerde IŞİD’e karşı demokratik tepkisini ortaya koymuş olan HDP’nin yargılanması, HDP’nin yöneticilerinin yargılanması Türkiye’de demokratik siyasetin temsilcilerinin yargılanması asla kabul edilemez. Bugün Kobani Kumpas Davası şu ana kadarki seyrine baktığımızda IŞİD’in Sincan’daki tezahürü olarak görülmektedir. Ortada sadece bir tweet söz konusu iken bir tweetten yola çıkarak düzenlenmiş sahte onlarca klasörlük dava bugün bu Sincan Adliyesi’nde çökmüştür.
Ortada isnat edilen hiçbir suç yokken bir tweetten 37 kez ağırlaştırılmış müebbet talep etmek demek, buradan zaten ölmüş olan hukuku üzerine mezarını kazmak ve gömmek ve üzerine bir yığın taş atmak demektir. Yargı geri dönebilir bu yanlışından. Süreç henüz karara bağlanmadan bütün arkadaşlarımız adil bir biçimde yargılanarak değerlendirilmeli ve sonuca bağlanmalıdır.
Bugün tutululuk incelemesi olacak ve bütün arkadaşlarımızın derhal serbest bırakılması gerektiğinin altını özellikle çiziyoruz. Bunu aynı zamanda hukuktan aldığımız güçle, dosyanın içinin boşluğuyla, isnat edilen suçlarla ilgili dinlenen tanıkların da değerlendirmesiyle yani bir hukuksal gerekçe ile de talep ediyoruz.
Türkiye’de ortak yaşamı hep birlikte inşa etmek için bu dava bir fırsattır. Bizler diyoruz ki gelin bu fırsatı birlikte değerlendirelim. Bu işe Kobani kumpas davasından başlayalım ve bu ülkede demokrasi ile ortak yaşamı hep birlikte tesis edelim. Bunu umut ettiğimizin bir kez daha altını çiziyorum.”
]]>Trump, 2016 seçimlerinden kısa bir süre önce eski porno film yıldızı Stormy Daniels’a yaptığı ödemeyi örtbas etmek için kayıtlarda tahrifat yapmakla suçlanıyor.
77 yaşındaki Trump, suçlu bulunması halinde dört yıla kadar hapis cezasına çarptırılabilir. Ancak hapis cezasından kurtulma ihtimali de bulunan Trump, bunun yerine para cezasına da çarptırılabilir.
Trump, hakkındaki suçlamaları reddediyor ve suçsuz olduğunu savunuyor.
Kasım ayında seçime gidecek ABD’de Trump, Cumhuriyetçilerin Başkan aday adaylarından birisi. Trump bu tarihi dava nedeniyle, seçimden aylar önce hüküm giymiş bir suçlu haline gelebilir.
Harvard Üniversitesi Kennedy School’da tarih ve kamu politikası profesörü olan Alex Keyssar, “Bu eşi benzeri görülmemiş bir durum. Bununla uzaktan yakından kıyaslanabilecek hiçbir şey olmadı” değerlendirmesini yaptı.
Pazartesi günü jüri seçimiyle başlayacak olan davanın altı-sekiz hafta arasında sürmesi bekleniyor.
Davanın Trump’ın eski avukatı Michael Cohen üzerinden ödeme etrafında şekillenmesi bekleniyor.
Davada 57 yaşındaki Cohen’in, Trump ile yaşadığı iddia edilen ilişki hakkında sessiz kalması karşılığında Daniels’a 130 bin dolar ödeme yapmaya yönlendirildiği yer alıyor. Savcılar ise bunu 2016 seçimlerini “yasadışı bir şekilde etkileme” girişimi olarak tanımlıyor
ABD’de sus payı ödemeleri yasa dışı değil. Ancak Manhattan Bölge Savcılığı, Trump’ın Cohen’e yaptırdığı ödemeyi yasal giderler olarak uygunsuz bir şekilde kaydederek suç işlediğini iddia ediyor.
Trump toplamda 34 kez birinci dereceden ticari kayıtlarda tahrifat yapmakla suçlanıyor. Bir karara varılması için 12 jüri üyesinin de Trump’ın belirli bir suçlamadan suçlu ya da suçsuz olduğu konusunda hemfikir olması gerekiyor.
Manhattan’daki duruşmada Cohen, Daniels ve Trump’ın skandal nedeniyle hapse giren kişisel avukatı da dahil olmak üzere birçok kişinin ifade vermesi bekleniyor.
Trump, jürili duruşmanın ertelenmesi ve ağırlıklı olarak Demokratlardan oluşan Manhattan’dan taşınması için bazı girişimlerde bulundu ancak başarısız oldu.
Trump’ın davayı defalarca siyasi amaçlı olarak nitelendirdi. Hakim ise Trump’ı tanıklar da dahil olmak üzere davayla ilgili kişiler hakkında kamuoyu önünde yorum yapmasını yasaklayan bir yayın yasağı kararına imza attı.
Trump, internet üzerinden hakimin kızını hedef alınca, yayın yasağının süresi de uzatıldı.
Trump ekibi yayın yasağının anayasaya aykırı olduğunu ve ifade özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini savundu.
Bu ceza davası Donald Trump’ın bu yıl karşı karşıya olduğu dört davadan biri. Ancak 2024 seçimlerinden önce gerçekleşecek tek duruşma olabilir.
Trump, suçlu bulunsa bile, uzmanlar hapse girme ihtimalinin düşük olduğunu söylüyor. Hapse girse bile ABD yasalarına göre hala başkan olarak görev yapabilir.
Ancak Keyssar, Trump’ın mahkumiyetinin, ilk kez bir suçlunun büyük bir partinin başkan aday adayı anlamına geleceğini söyledi.
“Bu konuda dikkat çekici olan şey, seçmenlerin önemli bir bölümünü rahatsız etmiyor gibi görünmesi” diyen Keyssar, Trump’ın popülaritesinin suç iddianamelerinin bir sonucu olarak zarar görmediğini belirtti.
Trump neyle suçlanıyor?
2016 yılında porno yıldızı Stormy Daniels farklı medya kuruluşlarını arayarak Donald Trump ile 2006’da yaşadığını iddia ettiği ilişkinin görüntülerini satmayı teklif etti.
Trump’ın avukatı Michael Cohen, Daniels’in sessiz kalması için ona 130 bin dolar ödedi.
Bu yasadışı değildi. Ancak Trump’ın Cohen’e yaptığı ödeme yasal ücretler olarak kayda geçirildi. Savcılar bunun resmi kayıtlarda sahtecilik olarak yorumlanabileceğini ve bir suç teşkil edebileceğini savunuyor.
Savcılar bunun seçim yasasını çiğnediğini de iddia ediyor. Çünkü Trump’ın Daniels’a yaptığı ödemeleri saklama girişimi, seçmenlerin porno yıldızıyla ilişkisi olduğunu bilmesini istememesinden kaynaklanıyordu.
Yanlış kayıt yaparak bir suçu örtbas etmek daha ciddi bir suçlama sayılıyor.
Geçmişte siyasetçileri, seçim kampanyası finansmanı ile kişisel harcamaları arasındaki sınırı aşmakla suçlama girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
]]>6 Şubat depremlerinde büyük yıkıma uğrayan Hatay’da, yeni mezar yerlerine ihtiyaç duyulması sebebiyle depremin ilk günlerinde haber verilmeden Yılmaz ailesinin Samandağ’daki kiralık arazisine 1000 civarında mezar kazıldı ve yüzlerce zeytin ağacı söküldü. Yılmaz ailesi konuyu mahkemeye taşıdı. Hatay Büyükşehir Belediyesi, sorumluluğun İçişleri Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve AFAD’ta olduğunu savunurken; Samandağ Kaymakamlığı da “Biz yapmadık” dedi.
6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli meydana gelen depremlerde büyük bir yıkıma uğrayan Hatay’da binlerce insanın hayatını kaybetmesi nedeniyle yeni mezar yerlerine ihtiyaç duyuldu.
1000 CİVARINDA MEZAR KAZILDI, YÜZLERCE ZEYTİN AĞACI SÖKÜLDÜ
Depremin ilk haftasında Yılmaz ailesinin kiracı olarak kullandığı zeytinlik arazisine de aileye bilgilendirme yapılamadan resmi görevlilerce 1000 civarında boş mezar kazıldı. Mezar kazılması esnasında araziye 1972 yılında dikilen ve ortalama 50 yaşında olan yüzlerce verimli zeytin ağacı söküldü.
MEZARLAR KULLANILMADI
Ancak zeytin ağaçlarının hangi kurumun talimatıyla söküldüğü ise öğrenilemedi. Bu sürede kazılan mezarların birkaçı dışında neredeyse tamamı boş kaldı ve kimse defnedilmedi. Depremin üzerinden geçen 1 yılı aşkın zaman geçmesine rağmen Yılmaz ailesi hala zeytin ağaçlarının kim tarafından kesildiğini bilmiyor.
YILMAZ AİLESİ KAYMAKAMLIĞA VE BELEDİYEYE BAŞVURDU
Yüsra Yılmaz ve ailesinin avukatı tarafından Hatay Büyükşehir Belediyesi, Samandağ Kaymakamlığı Milli Emlak Şefliği ve Samandağ Belediye Başkanlığı’na yapılan başvuruda, “3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun Uyarınca zeytinlik sahalarının daraltılamayacağının açıkça düzenlendiği, 1593 sayılı Kanun uyarınca mezarlıklar dışına defin işleminin yasak olduğu da dikkate alındığında idarenin hukuksuz eylem veya işlemi nedeniyle müvekkilin uğradığı zararın giderilmesi gerektiği açıktır” denilerek şu taleplerde bulunuldu:
“1. Müvekkillerin kiracısı bulunduğu hazineye ait tarım arazilerinin mülkiyetinin Samandağ Belediyesi’ne devredilip devredilmediği,
2. Müvekkillere ait arazilerin mezarlık yapılması konusunda bir parselasyon planına dahil olmadığı bilindiği halde neden mezarlık vasfında bulunmayan bu alanda mezar açıldığı ve defin gerçekleştirildiği,
3. Kiralanan arazilerde depremin ilk haftasında yapılan mezar kazma işleminin hangi resmi kurumun talimatıyla yapıldığı konularında idarenizden bilgi ve belge talebimiz bulunmaktadır.”
SAMANDAĞ BELEDİYESİ ‘SÖKÜMÜ BİZ YAPMADIK, VALİLİK VE KAYMAKAMLIK YAPTI’ DEDİ
Hatay Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı İhsan Çakar’ın başvuruya verdiği yanıtta, zeytinlik alanının sökümünün taraflarınca gerçekleştirilmediği ve bölgeden sorumlu Koordinasyon Valisi ve Samandağ Kaymakamı tarafından yapıldığı belirtilerek şöyle dendi:
“Mülkiyeti hazineye ait İlimiz Samandağ İlçesi Vakıflı Curet Bağdasar mevkii 907 parsel nolu taşınmaz Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nün 22.12.2022 tarih ve 5324553 sayılı yazısı ile mezarlık olarak kullanılmak üzere tarafımıza ön tahsisi yapılmıştır.
06.02.2022 tarihinde Kahramanmaraş merkezli olarak meydana gelen depremler sonrasında olağanüstü hal döneminde bölgeden sorumlu Koordinasyon Valisi ve Samandag Kaymakamı tarafından bahse konu taşınmazda bulunan ağaçların söküm işlemleri yaptırılmış olup, 2000 mezarlık alanı hazır hale getirilmiştir.
Müvekkillerinize ait kira sözleşmesinin tarafı Samandağ Kaymakamlığı Milli Emlak Şefliği olmakla birlikte, ağaç sökümleri de tarafımızca yapılmamıştır.”
“MEZARLIKLARA İLİŞKİN İŞLEMLER BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ YETKİSİNDE”
Samandağ Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü ise mezarlıklara ilişkin iş ve işlemlerin Hatay Büyükşehir Belediyesi’nin yetki ve sorumluluğunda olduğunu belirtti.
KAYMAKAMLIK DA SÖZLEŞMEYİ FESHETTİ VE ‘BİZ YAPMADIK’ DEDİ
Samandağ Kaymakamlığı Milli Emlak Şefliği tarafından verilen yanıtta ise kira sözleşmesinin feshedildiği belirtilerek zeytinlik alana herhangi bir müdahalede bulunulmadığı kaydedildi. Söz konusu yanıtta, “Sözleşmeler Kaymakamlığımızın, 7426317 ve 7426274 sayılı Olurları ile fesh edilmiştir Parsel üzerinde idaremizce herhangi bir müdahale (zeytin sökme – mezar açma vb.) yapılmamıştır” ifadeleri kullanıldı.
DAVA AÇILDI, HATAY BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ SORUMLU OLARAK BAKANLIKLARI VE AFAD’I GÖSTERDİ
Yapılan başvurulardan sonuç alınamaması ve zararın giderilmemesi üzerine Yılmaz ailesi, Hatay 3. İdare Mahkemesi’ne dava açtı. Hatay Büyükşehir Belediyesi, mahkemeye gönderdiği yazıda “Dava dilekçesinde yazılı olduğu üzere deprem ve nihayetinde sonuçlarından yetkili Bakanlık ve bağlı kuruluşları ile birlikte sair kurumlar sorumlu olacaktır. Nitekim AFAD, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığının herhangi bir deprem öncesi ve sonrası bakımından gerekli iş ve işlemleri yapmaya ilişkin görev ve sorumlulukları bulunmaktadır” denildi.
“DAVANIN REDDİ” TALEBİ
Belediye, “Bir başka husus 6 Şubat depremleri çok yüksek derecede kuvvete ve yıkım şiddetine sahip olması ile Deprem Yönetmeliklerinde belirlenen öngörülerin/ tahminlerin de önüne geçmiştir. Bu durum da İdareye bir kusuru yükletilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Davaya konu nitelendirmenin bu husus da göz önüne alınarak yapılması ve davanın reddine karar verilmesi gerekmektedir” talebinde bulundu.
KAYMAKAMLIK: “ARAZİ HAZİNEYE AİT”
Samandağ Kaymakamlığı Milli Emlak Şefliği ise Hatay 3. İdare Mahkemesi’ne gönderdiği yazıda, söz konusu arazinin Hazine’ye ait oluğunu bildirerek “Söz konusu davada idarenin hasım olarak gösterilmesinde isabet bulunmamaktadır” görüşünü bildirdi ve davanın esastan reddedilmesini istedi. Kaymakamlık ayrıca söz konusu taşınmazın 44 bin metrekarelik kısmının mezarlık olarak kullanılmak üzere Hatay Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsisinin talep edildiğini ve Bakanlığın 22 Aralık 2022 tarihli 5324553 sayısı ile tahsis işlemini gerçekleştirdiği bilgisini verdi. Öte yandan Kaymakamlık yaptıkları fesih işlemlerinin ise usule uygun olarak yapıldığını iddia etti.
]]>
BANKA MAAŞ HESABINA BLOKE KOYDU
İçtihat Bülteni’nden edinilen bilgiye göre, davacılar vekili; emekli maaş hesabının bulunduğu davalı bankadan kredi kullandığını, bankanın maaş hesabına bloke koyarak para tahsil ettiğini, promosyon vb. haklarından istifade ettirmediğini, kesintiler nedeniyle geçinemez hale geldiğini ileri sürerek hesap üzerindeki blokenin kaldırılmasını, kesintilerin durdurulmasını ve ayrıca dava tarihine kadar hesaptan kesilen tutarların davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etti. Davalı vekili; davanın reddini savundu.
İLK DERECE MAHKEMESİ DAVAYI REDDETTİ
İlk Derece Mahkemesi, davacının kullandığı kredinin teminatı olarak emekli maaşından kesinti yapılmasına muvafakat ettiği ve bu yönde virman talimatı verdiği, sözleşmedeki bu hükmün haksız şart teşkil etmeyeceği, taksitlerin maaşından ödenmesini ihtirazi kayıtsız kabul edip sonrasında iadesini talep etmenin dürüstlük kuralı ile uyuşmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verdi. İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulundu.
MAAŞTAKİ BLOKENİN KALDIRILMASI KARARI
Bölge Adliye Mahkemesi, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararını kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne, maaş hesabı üzerindeki blokenin kaldırılmasına karar verdi. Bölge Adliye Mahkemesinin kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulundu.
3. HUKUK DAİRESİ KARARI BOZDU
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, Bölge Adliye Mahkemesinin kararını bozarak bozma ilamında şu ifadelere yer verdi:
“İlk derece mahkemesince davanın reddine yönelik verilen karar usul ve yasaya, Dairemizin yerleşmiş uygulamalarına uygun olup, bir isabetsizlik bulunmadığından, bölge adliye mahkemesince yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir”
Bölge Adliye Mahkemesi, önceki gerekçe tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verdi. Bunun üzerine direnme kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulundu. Böylelikle dosya, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu gündemine taşındı.
“KESİNTİYE İTİRAZ EDEN EMEKLİ BANKADAN ÖNCEKİ TAHSİLATLARI İSTEYEMEZ”
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, temyiz incelemesi neticesinde bölge adliye mahkemesinin kararını bozdu. Bozma ilamında ise şu ifadeler yer verdi:
“Emekli maaşından başka bir gelirinin olmadığı yönündeki genel kabulden dolayı zayıf tarafı daha da zayıf hale getirmeme saiki ile korunan tüketicinin, kendi iradesi ile imzaladığı kredi sözleşmesi çerçevesinde kavuştuğu ve sosyo-ekonomik ihtiyaçları doğrultusunda harcadığı meblağı yine emekli maaşı ile ödemek zorunda olduğunu bilebilecek durumdayken, çekeceği kredinin ödeneceği ihtimalini banka gözünde kuvvetlendirir şekilde emekli maaşını mal varlığının bir parçası olarak gösterdiği, bu inançla hareket eden bankanın davacıya birden çok kez kredi tahsis ettiği, davacının başka bir yolla taksit ödemesinde bulunmadığı, en başından beri ödeme yöntemi olarak tercih ettiği virman usulüyle kredi taksitlerinin her ay düzenli tahsil edilmesine itiraz etmediği ve dava açmakla davacının bu yöndeki iradesinin ortadan kalktığını gören banka tarafından bu usulle yapılan tahsilata son verildiği gözetildiğinde söz konusu kesintilerin hukuka aykırı olduğu iddiasıyla iptalinin ve bu talebin kabulüyle bağlantılı olarak da kesilen bedellerin iadesinin istenmesi hakkın kötüye kullanılması teşkil eder ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2’nci maddesi gereğince iyi niyetle uyuşmadığından hukuk düzeni tarafından korunmamalıdır.”
]]>Vietnam’ın en sansasyonel yargılaması olarak anılan dava, dünyanın en büyük banka dolandırıcılığını yapmaktan ölüm cezasına çarptırılan 67 yaşındaki emlakçı ve inşaatçının serüvenini gözler önüne serdi.
Ölüm cezası, bu tür davalarda alışılmadık derecede ağır bir karar. Truong My Lan, Vietnam’da beyaz yaka suçlardan ölüm cezası verilen birkaç kadından biri oldu. Kararı temyiz hakkı var.
Truong My Lan, Saygon Ticari Bankası’ndan (SCB) 11 yıllık bir süreçte 44 milyar dolar kredi almaktan hüküm giydi. Savcılar, bunun 27 milyar dolarının asla geri alınamayabileceğini iddia etti. Bu miktar, ülkenin geçen yılki Gayri safi yurt içi hasılasının (GSYİH) % 6’sına eşit.
Genelde ketum davranan komünist makamlar, bu davayı açık açık kamuoyunda tartışıp, medyaya girift detayları vererek birçok kişiyi şaşırttı.
Davada 2700 kişinin ifadesinin alındığı, 10 savcının ve 200 dolayında avukatın yer aldığı açıklandı.
Kanıtlar ağırlığı 6 tonu bulan 104 kutudaydı. Suçlamaları reddeden Truong My Lan ile birlikte 85 kişi yargılandı.
Tüm sanıklar suçlu bulundu. Dördü ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Geriye kalanlar ise 20 yılla 3 yıl arasında değişen, ertelenmiş hapis cezaları aldı.
Truong My Lan’ın kocasına 9 ve yeğenine de 17 yıl hapis cezası verildi.
Vietnam’da uzun süre çalışmış olan eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi David Brown “Sanırım komünist dönemde böyle açıkça gösterilen bir dava hiç olmadı. Bu büyüklükte bir dava hiç olmadı” diyor.
Peki, bu mahkeme dramasının tam ortasındaki isim hakkında neler biliyoruz?
Zirveye çıkış
Truong My Lan’ın, Ho Şi Minh City’deki Çinli-Vietnamlı mütevazı bir aileden, bir mali skandalın merkezine uzanan yolculuğu, bir hırs ve yükseliş hikayesi.
Annesiyle birlikte pazar tezgahında satış yaparken, Vietnam’ın Doi Moi diye anılan ekonomik reform döneminde mülklere yatırım yaptı. 1990’larda büyük bir oteller ve restoranlar portföyüne sahip olmuştu. Bu durum, kurnaz iş zekasını gösteriyordu.
Ancak asıl olarak Saygon Ticari Bankası’ndaki faaliyetleriyle odak noktasına oturdu.
Savcılar, Truong My Lan’in bir dizi paravan şirket üzerinden bankanın %90’ını fiilen kontrol ettiğini ve böylece bireylerin bankalardaki payının %5’i aşmasını yasaklayan kuralların etrafından dolandığını iddia ediyordu.
Dolandırıcılık da bu bankacılık imparatorluğunda yapıldı. Truong My Lan şaşırtıcı miktarlardaki parayı, bankadan hortumladı.
Aldığı krediler, bankanın verdiği tüm kredilerin %93’ünü oluşturuyordu.
Savcılara göre Truong My Lan, Şubat 2019’dan itibaren üç yıl içinde özel şoförüne bankadan 108 trilyon Vietnam dongu (4 milyar dolar) çekmesini istedi. Parayı da evinin bodrumuna sakladı.
Hepsi Vietnam’ın en büyük banknotu olsa da bu boyuttaki paranın ağırlığı 2 tonu buluyor ve bu durum birçok Vietnamlıyı hayrete düşürdü. Bu paranın çok küçük bir kısmını kredi olarak çekmek isteyen Vietnamlılar karmaşık süreçlerden geçiyor ve hatta ipotek göstermeleri isteniyor.
Truong ayrıca, aldığı kredilerin incelemeye tabi tutulmaması için cömert rüşvetler dağıtmakla suçlandı. Aynı davada yargılanan sanıklardan biri Merkez Bankası baş denetçisiydi ve 5 milyon dolar rüşvet almakla suçlanıyordu. Bai denetçi, ömür boyu hapis cezası aldı.
‘Dünyam yıkıldı’
Zimmetine para geçirmekle suçlanan Truong My Lan, farklı suçlamalardan iki farklı davada daha yargılanmayı bekliyor. Bu suçlamalara tahvil sahteciliği de dahil.
Yaşları 27 ile 60 arasında değişen ve farklı sosyal çevrelerden gelen 42 binden fazla kişi bu sahteciliğin kurbanı oldu ve SCB’nin sattığı sahte tahvilleri aldılar.
Bunlardan biri 48 yaşındaki Dang Trong Long oldu. Ho Şi Minh City’de emlak satmak için uğraştı. Tek bir amacı vardı. Ülke dışında eğitim almasını sağlayarak, kızının geleceğini garanti altına almak.
20 yılı aşkın süre durmadan çalışarak, 1,7 milyar dong (70 bin dolar) para biriktirdi. Ortalama maaşın 330 doların biraz üzerinde olduğu ülkede, büyük bir başarıydı bu.
“Tek kızıma daha iyi bir eğitim verebilmek için her kuruşumu biriktirdim ama bu dolandırıcılığa kurban oldum. Şimdi yeniden başlamam gerek.
“Dünyam yıkıldı ve kızımın hayali suya düştü.
“Her şeyi yeniden elde etmeye sağlığım elverir mi bilmiyorum.”
Yanıtlanmayan sorular
Truong My Lan’ın ilk davası sonuçlanırken, böyle bir dolandırıcılığın 10 yıldan uzun bir süre nasıl devam edebildiği konusunda sorular gündeme geldi.
Singapur’daki Yusuf İshak Enstitüsü’nde Vietnam Araştırmaları Programı’nı yöneten Le Hong Hiep “Ben de şaşkınım” diyor.
“Çünkü bu bir sır değildi. Truong My Lan ve sahibi olduğu Van Thinh Phat Grubu’nun, en iyi yerlerdeki gayrimenkulleri toptan alabilmek için SCB’yi kendi kumbaraları olarak kullanıldığı piyasada çok iyi biliniyordu.
“Parayı bir yerlerden bulduğu açıktı. Ayrıca genel olarak yapılan bir şey. SCB bu şekilde kullanılan tek banka değil. Belki piyasada böyle benzer çok vaka olduğu için hükümet durumu kavrayamadı.”
David Brown ise, siyaset ve iş dünyasındaki güçlü isimlerin Truong My Lan’ın incelemelere karşı koruduğunu ve ülkenin bankacılık sektörünü etkileyen yaygın yolsuzluktan faydalandığını söylüyor.
Ancak iddialar ve suçlamaların ardında başka şeyler olduğunu düşünenler de var.
Buna göre dava Truong My Lan’ın işlediği iddia edilen suçlarla değil, Vietnam’daki siyaset sahnesinde yaşanan kontrol ve yetki mücadelesiyle ilgili.
Komünist Parti Genel Sekreteri Nguyen Phu Trong, bir yolsuzlukla mücadele kampanyasına önderlik ediyor. Böylece Ho Şi Minh City’deki güçlü isimlerin üzerinde otorite kurmak ve partinin Güney Vietnam’ın serbest iş yapma kültürüne hakim olmasını sağlamak istediği söyleniyor.
Yolsuzlukla mücadele kampanyası iki cumhurbaşkanını ve iki başbakan yardımcısını istifaya zorladı, yüzlerce yetkili de ya disiplin cezası aldı ya da hapsedildi.
Truong My Lan’in yargılanması bu güç mücadelesinde bir cephe oldu; Komünist Parti’nin muhafazakâr idealleri ve Vietnam’ın ekonomik amaçlarının gerçeklikleri arasındaki bir mücadele.
]]>İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıları devam ederken İsrail’e desteğini esirgemeyen ülkelere tepkiler de sürüyor. Orta Amerika ülkesi Nikaragua, Mart ayının başında İsrail’in Gazze saldırılarına siyasi, mali ve askeri destek vermekle suçladığı Almanya aleyhinde Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) dava açmıştı. Almanya’nın, İsrail’e Gazze’ye yönelik saldırıları devam ederken askeri yardım sağlayarak 1948 Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ve 1949 Cenevre Sözleşmelerini ihlal ettiğini savunan Nikaragua’nın açtığı davanın ikinci duruşması Lahey’de başladı. Nikaragua temsilcilerinin dün Almanya’ya karşı iddialarını sunmasının ardından bugün de Almanya savunmasını yaptı.
Nikaragua, UAD’den Berlin yönetiminin İsrail’e fon sağlamayı durdurması ve BM Filistinli Mülteciler Ajansı’na (UNRWA) kestiği desteği yeniden başlatması için acil önlemler almasını talep ediyor.
“Nikaragua’nın suçlamalarını kesin bir dille reddediyoruz”
Nikaragua’nın suçlarını reddeden Almanya adına açılış konuşmasını Almanya Dışişleri Bakanlığı Hukuk Genel Direktörü Tania von Uslar-Gleichen yaptı. Uslar-Gleichen, Nikaragua’nın suçlamalarının tek taraflı ve “gerçekleri ve hukuku takdir etmede başarısız” olduğunu söyledi. Uslar-Gleichen, “Almanya her zaman uluslararası insancıl hukuk kurallarını ve insani ilkeleri savunmuştur. Bu aynı zamanda Gazze’deki savaşa olan tepkimize de yön veriyor. Almanya, sorumluluklarını yerine getirmek amacıyla hem Filistin halkı hem de İsrail için elinden geleni yapıyor. Nikaragua’nın suçlamalarını kesin bir dille reddediyoruz” dedi.
Uslar-Gleichen’in ardından ise Almanya’nın yasal temsilcisi Christian Tams söz aldı. Almanya’nın İsrail ile savunma işbirliğinin yasal çerçeveye uygun olduğunu ifade eden Tams, 7 Ekim sonrasında İsrail’e sağlanan askeri ihraçtın neredeyse tamamının “savunma” amaçlı olduğunu sözlerine ekledi. Christian Tams, Almanya’nın işgal altındaki Filistin topraklarına milyonlarca euro değerindeki insani yardımları içeren Filistinlileri destekleme kararlılığı gösterdiğini dile getirerek, “Almanya, Nikaragua’nın iddiasının aksine UNRWA’ya sağlanan fonu kesmedi, UNRWA üyelerine yönelik iddiaların ardından ajansa daha fazla fon sağlamama yönünde ajansın faaliyetlerine doğrudan etkisi olmayan geçici bir karar aldı. Almanya, o zamandan bu yana işgal altındaki Batı Şeria, Ürdün ve farklı yerlerdeki UNRWA operasyonları için fon sağlamaya devam ediyor” dedi.
Alman Avukat Samuel Wordsworth ise, “İsrail’in uluslararası hukuku ihlal ettiği iddiası Nikaragua’nın başvurusunun ve talebinin temel dayanağını oluşturuyor. Ancak Nikaragua, en azından ilk bakışta mahkemenin yargı yetkisini kullanabileceğini kanıtlamalıdır” ifadelerini kullandı.
“Nikaragua, spekülasyonlar ve çıkarımlara bağlı kalmıştır”
Alman hukukçu Anne Peters, Nikaragua’nın açtığı davanın “makul olma” sınavını geçemediğini dile getirerek, “Mahkemenin geçici karar verebilmesi için öncelikle İsrail’in ihlallerde bulunduğunu tespit etmesi ve daha sonra da Almanya’nın makul ihlallerde bulunduğu belirlemesi gerekiyor. Bugün mahkemede, Almanya’nın eylemleri ile burada bulunmayan İsrail’in eylemleri arasında makul bağlantılar olduğunu bulmalı. Bir devletin eylemlerine bakarak bir başka devlete karşı geçici tedbirler alma girişimi, inandırıcılığını kırılma noktasına getiriyor. Nikaragua hukuk konusunda çok az şey söylemiş, neredeyse spekülasyonlar ve çıkarımlara bağlı kalmıştır” açıklamasını yaptı.
“Bu tür stratejik davalar bizi hedefe yaklaştırmayacak”
Peters, “Gazze’deki durum dayanılmaz. Çok sayıda hayat yok edildi. Çok sayıda yaşam planı paramparça oldu. Hepimiz bunun son bulmasını istiyoruz. Ancak bu tür stratejik davalar bizi hedefe yaklaştırmayacak” ifadelerini kullandı.
Son olarak bir kez daha açıklama yapan Tania von Uslar-Gleichen, İsrail’in güvenliğinin Almanya’nın dış politikasının “merkezinde” yer aldığını ifade ederek “İsrail’in güvenliğinin neden dış politikamızın merkezinde yer aldığının nedeni tarihimizdir” dedi. Uslar-Gleichen,
Nikaragua davasının hukuk ya da gerçeklere dayanmadığını, Almanya’nın mahkemenin Nikaragua’nın geçici önlemler alınması talebini reddetmesini talep etiğini dile getirerek, “Almanya hem Cenevre Sözleşmesini hem de uluslararası hukuku doğrudan ya dolaylı olarak ihlal etmemiştir. İsrail’in güvenlik ve meşru müdafaa hakkını desteklerken bu hakkın sınırlarına titizlikle riayet edilmesinde ısrar ediyoruz. Uluslararası insancıl hukuk ve Soykırım Sözleşmesi’nden kaynaklanan sorumluluklarımıza saygı göstermek için elimizden geleni yapmaya devam ediyoruz” dedi. – LAHEY
]]>İsrail’in Gazze’ye yönelik yıkıcı saldırılarının başlamasıyla birlikte dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Avusturya’da da düzenlenen Filistin’e destek gösterilerinde yaptığı konuşmalarla tanınan aktivist Michael Pröbsting, hakkında açılan davaya ilişkin, AA muhabirine konuştu.
Pröbsting, 7 Ekim sonrasında Avusturya’nın birçok kentinde İsrail karşıtı protestolar düzenlendiğini ve kendisinin de konuşmacı olarak bu gösterilere davet edildiğini belirterek, ocak ayında polisten bir tebligat aldığını ve bunun üzerine polis merkezine gittiğini anlattı.
“Teröre destekten soruşturma başlatılmış”
Burada yaklaşık 2 saat sorguya çekildiğini kaydeden Pröbsting, “Benim İsrail’e karşı, (Filistin) direnişe yönelik, İsrail devletine yönelik tutumum hakkında çok sayıda soru yönelttiler. Bana karşı bir soruşturma başlatılmış. Terörü desteklediğim ve terör çağrısında bulunduğum şüphesiyle bir soruşturma başlatılmış. Hakikaten Viyana savcılığı, bu nedenle 2 Mayıs’ta duruşmam olduğunu bana bildirdi.” dedi.
Pröbsting, sözde terörü desteklemek ve övmek gerekçesiyle şahsına yönelik dava açıldığını savcılığın tebligatından öğrendiğini belirtti.
Filistin direnişini desteklemek ifadesinden terörü destekleme iddiası
Birçok konuşmasında kendisi ve yakın çevresinin açık bir şekilde Filistin direnişinin yanında yer aldıklarını ve Filistin halkının direnişini desteklediklerini, “terör devleti İsrail’in” de karşısında olduklarını ifade ettiklerini belirten Pröbsting, “Bu çatışmada tarafsız kalınamaz. Biz Filistinlilerin yanındayız. Savcılık, ‘Filistin direnişi destekleme’ ifadesini ‘terörü desteklemek’ anlamına geldiği iddiasında bulunuyor.” diye konuştu.
Pröbsting, gösterilerde birçok konu üzerinde konuştuğunu belirterek, özellikle İsrail’in 7 Ekim’i, Gazze’yi yok etmek, katliamlarda bulunmak için kullanacağının başından itibaren açık bir durum olduğunu, bu nedenle katliamların önüne geçilmesi için çağrılarda bulunduğunu ifade etti.
“Apartheid devleti İsrail’e son verilerek, Filistin ve Yahudilerden oluşan ortak bir devlet kurulması ve milyonlarca Filistinli mültecinin de ülkelerine geri dönme hakkına sahip olmaları gerektiğini” konuşmalarında vurguladığını belirten Pröbsting, savcılığın suç unsuru olarak ileri sürdüğü ifadenin ise “Siyonist devlete karşıyız ve Filistin direnişinin yanındayız.” ifadeleri olduğunu aktardı.
Aktivist, 2 yıla kadar hapis cezası alabilir
Pröbsting, 2 Mayıs’ta görülecek davada suçsuz bulunmayı temenni ettiğini ancak kaybetmesi durumunda 2 yıla kadar hapis cezasına çarptırılabileceğinin altını çizdi.
Söz konusu davanın çok çeşitli hedeflerinin olduğunu belirten Pröbsting, “Gösterilerde sıklıkla konuşma yaptığım için ben ve benim gibi çok sayıda isim Filistin yanlısı hareketin tanınan yüzü ya da temsilcisi konumundayız. Doğal olarak savcılık beni susturmak isteyecektir.” diye konuştu.
“Bu dava üzerinden diğer aktivistler de susturulmak isteniyor”
Pröbsting, ancak bu davanın tamamen kendisiyle alakalı olmadığına, çok sayıda bireyin Filistin davasını desteklediğine işaret ederek, “Bu dava, tahminime göre 7 Ekim sonrasında Avusturya’da Filistin yanlısı bir aktiviste yönelik ilk dava. Savcılık bir örnek teşkil etmek istiyor. Savcılık, verilecek cezayla, benim gibi direniş ve Filistin için konuşan herkesin aynı durumu yaşayacağı ve aynı şekilde hakim karşısına çıkacağını göstermek istiyor. Bunun anlam ve amacı budur.” görüşünü paylaştı.
Bu davanın siyasi bir dava olduğunu kaydeden Pröbsting, “Bu, demokratik haklara ve düşünce özgürlüğüne yönelik bir saldırı. Bu çok tipik bir durum; İsrail’in yanında yer alanlar ya da soykırımı onaylayanlar hakkında tabi ki hiçbir şekilde dava açılmıyor, aksine tamamen Filistin’in yanında yer alanlara dava açılıyor. Neden; çünkü Avusturya, terör ve Apartheid devleti İsrail’in yakın müttefiki ve destekleyicisi.” değerlendirmesinde bulundu.
]]>Dava dilekçesinde, Hollanda’nın AB Dönem Başkanlığı sırasında Türkiye ile yapılan anlaşma nedeniyle, onbinlerce sığınmacının Yunan adalarındaki kamplarda korkunç koşullar altında mahsur kaldığı savunuldu.
Uluslararası örgütler, anlaşmayı imzalayan AB üyesi ülkeleri de, “mülteci korumasını Türkiye’ye yaptırarak, uluslararası hukuk kapsamındaki sorumluluklarından kurtulmaya çalışmakla” suçluyor.
Hollanda hükümeti, sivil toplum kuruluşlarının suçlamaları üzerine geçen yol Eylül ayında, Türkiye ile imzalanan anlaşmaya ilişkin sorumluluk kabul etmediğini açıklamıştı.
Bunun üzerine üç insan hakları örgütü, konuyu yargıya taşımaya karar verdi.
Dava, Uluslararası Af Örgütü, Tekne Mültecileri Vakfı ve Uluslararası Çocuk Savunma Örgütü (DCI) tarafından açıldı.
Dava şu gerekçelere dayandırıldı:
Davacı kuruluşlar göre, Hollanda, AB Dönem Başkanı sıfatıyla imzaladığı anlaşma nedeniyle uluslararası yasalar ve AB mevzuatını ihlal etti.
Bu nedenle Yunan adalarında yıllardır yaşanan insanlık dışı koşullardan Hollanda devleti sorumlu tutuluyor.
Hollanda’nın, zararlı sonuçlarını bile bile binlerce insan ve çocuk için affedilemez sonuçlar doğuracak bir anlaşmayı imzaladığını belirten üç örgüte göre, bu süreç, küresel mülteci koruma sistemini baltaladı ve buna benzer daha fazla anlaşma için tehlikeli bir örnek haline geldi.
Dava dilekçesinde Türkiye’nin anlaşma kapsamında, sığınmacıların Avrupa’ya gitmesini engelleyecek tedbirleri alma sözü verdiği anımsatıldı.
Bunun karşılığında AB tarafından, Türkiye’de kalan mültecileri desteklemek amacıyla 2016’da 6 milyar euro, 2021 yılında da 3 milyar euro kaynak aktarıldığına işaret edildi.
Anlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre sonra, Yunan adalarındaki durumun kontrolden çıktığını vurgulayan örgütlere göre, Midilli’de 2 bin 800 kişilik bir kampta 20 binden fazla kişi barındırıldı.
Sığınmacılar, yiyecek, barınak, tıbbi ve sıhhi eksiklikler bulunan, güvensiz ve pis kamplarda kalmaya zorlandı.
‘Açık göstergeler görmezden gelindi’
Anlaşmadan 8 yıl sonra, koşulların çok az değiştiğini ve kampların, gözaltı koşullarının geçerli olduğu, sıkı güvenlik önlemlerine sahip kapalı merkezlere dönüştürüldüğünü dile getiren örgütler,
İnsan ve çocuk hakları ihlallerine ilişkin raporlara rağmen Hollanda’nın anlaşmayı desteklemeye devam ettiğini vurguluyor.
Davacı kuruluşlara göre, belgeler, Hollanda hükümetinin, Yunanistan’ın sığınma ve kabul sistemindeki ciddi eksikliklerin farkında olmasına rağmen, anlaşmayı mümkün olduğu kadar çabuk hayata geçirmekte ısrar ettiğini gösteriyor.
Örgütlere göre, Hollanda hükümeti, Türkiye’nin anlaşmayı imzalarken “AB’nin güvenli üçüncü ülkelere dayattığı şartları yerine getiremeyeceğine dair açık göstergeleri” görmezden geldi.
Davacı kuruluşlar, Hollanda’nın anlaşmanın sonuçlarından doğan sorumluluğunu üstlenmesini ve insan hakları ihlallerine son verilmesi için gerekli çabayı göstermesini istiyor.
AB ile Türkiye arasında 18 Mart 2016’da imzalanananlaşma, Türkiye’den Yunanistan’a yönelen yasa dışı kitlesel göçe son vermeyi amaçlıyordu.
Anlaşma, Avrupa’ya yönelik sığınmacı akınının önlenmesi için düzensiz olarak Yunanistan’a geçen göçmenlerin Türkiye’ye geri gönderilmesini de öngörüyor.
Uluslararası Af Örgütü Hollanda Genel Müdürü Dagmar Oudshoorn, “AB ülkeleri ile Türkiye arasındaki bu felaket anlaşmanın bir sonucu olarak, on binlerce sığınmacı Yunan adalarında, kamplarda ve kapalı kabul merkezlerinde korkunç koşullar altında mahsur kaldı” dedi.
Tekne Mültecileri Vakfı Müdürü Esther Vonk da, Midilli’deki kliniklerinde her gün, insanların tarif edilemez acılarına tanıklık ettiklerini belirterek, “AB-Türkiye anlaşmasının gelecekteki göç anlaşmaları için bir plan olarak kullanılmasının önüne geçmeliyiz. Bu tür anlaşmalar bir daha asla yapılmamalı” diye konuştu.
]]>Lahey’de uluslararası mahkemenin bulunduğu Barış Sarayı’nda halka açık olarak yapılacak dava saat 10:00’da başlayacak.
Davanın ilk gününde, Nikaragua sözlü savunma yapacak. Duruşmanın yarınki bölümünde ise Almanya, hakkındaki iddialara yanıt verecek.
Bu dava, Uluslararası Adalet Divanı’nın baktığı, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin İsrail aleyhine açtığı davadan sonra Gazze’deki gelişmelere ilişkin ikinci “soykırım davası” olacak.
Dava neden gündeme geldi?
Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi uyarınca, taraf olan ülkerin dava açma ya da var olan davalara müdahil olma hakkı bulunuyor.
İsrail-Hamas savaşının başladığı 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’deki Filistin halkı açısından durumun giderek kötüye gittiğini vurgulayan Nikaragua’ya göre, Almanya da İsrail’in işlediği suçlara ortak oluyor.
Nikaragua, Almanya’nın Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri ile “uluslararası insani hukukun ihlal edilemez ilkeleri” kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal ettiğini savunuyor.
Almanya neyle suçlanıyor?
Davacı Nikaragua’ya göre, Almanya, İsrail’e siyasi, mali ve askeri destek sağlayarak “Gazze’deki soykırıma suç ortaklığı” yapıyor.
Nikaragua, dava dilekçesinde, Birleşmiş Milletler’e bağlı Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu’nun (UNRWA) finansmanını kesen Almanya’nın, “soykırımın işlenmesini kolaylaştırdığını” belirtiyor.
İsrail, Hamas tarafından 7 Ekim 2023’te düzenlenenen saldırılara çok sayıda UNRWA çalışanının karıştığını öne sürmesinin ardından, Almanya’nın da aralarında olduğu bazı ülkeler BM’ye bağlı Filistinli mültecilere yardım kuruluşuna mali yardımı kesmişti.
Nikaragua’nın dilekçesinde, savaşın başlamasından bu yana “Gazze Şeridi’ndeki nüfusa odaklanarak Filistin halkına yönelik bir soykırım riskinin kabul edildiğine” vurgu yapılıyor.
Nikaragua, uluslararası sözleşmeler gereği, Almanya’nın bir soykırımı önlemekle yükümlü olmasına rağmen, bu konuda çok az şey yaptığını savunuyor.
Nikaragua, mahkemeden hangi taleplerde bulunuyor?
Orta Amerika ülkesinin başvurusunda, Almanya’nın, “soykırıma ortak olma, kolaylaştırma ve göz yumma” suçları gerekçesiyle yargılanması isteniyor.
Dilekçede Almanya, “uluslararası hukuku ve diğer emredici genel normları ciddi biçimde ihlal etmekle” de suçlanıyor.
Nikaragua, dava sonuçlanana kadar, Uluslararası Adalet Divanı’nın, Gazze Şeridi’nde meydana gelen uluslararası hukuk ihlalleri ve Almanya’nın rolü konusunda acil geçici önlemler almasını istiyor.
Nikaragua daha önce Almanya, İngiltere, Hollanda ve Kanada’ya, “İsrail’e silah sağlamaya devam etmeleri halinde yasal yollara başvuracakları” uyarısında bulunmuştu.
Duruşmalardan hangi sonuç bekleniyor?
Davada bugün Nikaragua, yarın da Almanya sözlü savunma yapacak.
Mahkeme, sözlü savunmaların ardından, önümüzdeki günlerde davaya ilişkin kararını açıklayacak.
Latin Amerika’da Filistin’e destek sadece Nikaragua ile sınırlı değil. Orta ve Güney Amerika’da çok sayıda ülke, İsrail’in Gazze’deki saldırılarına tepki göstererek, Filistin’e destek çıkıyor.
Kolombiya, geçen Cuma günü BM’nin en üst yarı organı olan Uluslararası Adalet Divanı’na başvurarak, Güney Afrika’nın soykırım suçlamasıyla İsrail aleyhine açtığı davaya müdahil olmak istedi.
Brezilya Devlet Başkanı Lula Da Silva, İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonlarını eleştirerek, bunu 2. Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi Soykırımına (Holokost) benzetti. İsrail, Da Silva’ya sert tepki gösterdi.
Şili ve Meksika gibi ülkeler de, Gazze’de ve işgal altındaki Filistin topraklarında yaşanan olaylara ilişkin endişelerini sık sık dile getiriyor.
]]>Alanya’da Süleymancılar cemaatine ait yurtta, 10 çocuğu istismar ettiği gerekçesiyle hakkında dava açılan kişi, ilk kez hakim karşısına çıktı. Duruşmada, şikayetinden vazgeçen çocuklar için yargılamanın devamı amacıyla kayyım atanmasına karar verildi.
Antalya’nın Alanya ilçesinde Süleymancılar cemaatine ait Erkek Öğrenci Yurdu’nda kalan ve yaşları 10-14 arasında değişen 10 erkek öğrenciye, cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla yakalanan, ancak adli kontrol ile serbest bırakılan kişi, durumun sosyal medyada gündem olmasının ardından tutuklandı.
94 YILA KADAR HAPİS İSTEMİYLE YARGILANIYOR
Cinsel istismar faili “eğitmen” diye tanımlanan kişi hakkında 9 öğrenciye yönelik “sarkıntılık yapmak suretiyle cinsel istismar”, “çocuğa karşı cinsel taciz”, “çocuğa müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünleri vermek ya da bunların içeriğini göstermek”, 1 öğrenciye yönelik ise “basit cinsel istismar” suçlamasıyla toplam 94 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. İddianame, Alanya 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi.
MAĞDUR 5 ÇOCUK DİNLENDİ
Mağdur öğrencilerin ifadeleri, hazırlanan iddianamede yer aldı. sanığın yargılandığı davanın ilk duruşması Alanya 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmada sanık ve mağdur 10 çocuktan 5’i dinlendi.
SANIK ‘BEN SÜLEYMANCILAR CEMAATİNE MENSUBUM’ DEDİ
Duruşmada savunma yapan sanık, Süleymancılar Cemaatine mensup olduğunu söyledi ve “Buranın kendi eğitim sistemi içerisinden geçtim ve din eğitimi konusunda bana icazet verildi ve bu yurtta görevlendirildim” diyerek suçlamaları reddetti.
“FARKLI ZAMANDA AYNI EĞİTMEN İSTİSMAR ETTİ” İDDİASI
İstismara maruz kalan çocuklardan biri ise yine aynı yurtta bir başka tarihte davaya konu olan olayın dışında aynı şahsın cinsel istismarına maruz kaldığını açıkladı. Konuya ilişkin bilgi veren mağdur avukatlarından Canel Durak, “Bunun üzerine mahkeme duruşma savcısının da talebi doğrultusunda mağdurun ifade ettiği yeni istismar olayı hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu ve gerekli işlemin yapılmasına karar verdi” dedi.
3 ÇOCUĞUN AİLESİ ŞİKAYETİNDEN VAZGEÇTİ
Duruşmada dinlenilen 5 çocuktan 3’ü ise savcılıkta verdiği ifadeyi reddetti ve aileleri de şikayeti geri çekti.
Mahkeme, şikayetini çeken 2 çocuk yönünden Sulh Hukuk Mahkemesi’nden kayyum atanmasını istedi. Mahkeme sanığın tutukluluk halinin devamına karar verdi. Bir sonraki duruşma 24 Haziran’da saat 13.30’da görülecek.
“HİÇBİR FORMASYONU YOK”
Konuyla ilgili ANKA Haber Ajansı’na konuşan avukat Canel Durak, “Bu dava bize Bakanlığın bünyesinde olan, onun gözetimi ve denetimi altındaki bir yurtta Süleymancılar adı altında bir cemaate çocukların teslim edildiğini gösterdi. Sanık, hiçbir pedagojik formasyonu, eğitimi ve hoca olarak hiçbir yurtta görevli olabilecek bir formasyonu yokken sadece bir yurdun yetiştirdiği bir kişi olarak isimsiz, ne olduğu belli olmayan kişilerin cemaat adı altında icazet vermesi sonucu yaklaşık 30-40 çocuğun kendisine emanet edileceği bir düzeye getirilebiliyor. Bu başlı başına çok çarpıcı bir durum” dedi.
“TİTREYEN VE KORKAN BİR SES TONUYLA”
Bu davanın ülkedeki bu tür yapılanmalarda çocukların ve gençlerin karanlığın içine sürüklenmesinin tartışılması açısından da önemli olduğunu ifade eden Avukat Durak şunları söyledi:
“Bizler bugünkü duruşmada aileleri de dinledik. Ailelerin bir kısmı şikayetçi de oldu. Soruşturma aşamasında savcılıktaki ifadesinde sanığın kendilerine ve arkadaşlarına yönelik bir takım eylemleri yaptığına yönelik beyanları veren 3 çocuk ise bugünkü duruşmada verdikleri ifadelerde ‘hatırlamıyorum, bilmiyorum, olmadı’ şeklinde titreyen ve korkan bir ses tonuyla nasıl bir baskı altında verdiklerini açık eder vaziyette geri çekti ve aileler şikayetçi olmadı. Tutuklu olmasına rağmen belli ki halen belli bir güç ve odak baskısını devam ettiriyor.”
ANTALYA BAROSU KAMU GÖREVLİLERİ HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNMUŞTU
Öte yandan Antalya Barosu Başkanlığı yaşanan olay nedeniyle Antalya İl Milli Eğitim Müdürü, Alanya Kaymakamı ve İlçe Milli Eğitim Müdürü hakkında, savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. Dilekçede, şüphelilerin denetim-gözetim görevini yerine getirmeyerek yurtta yaşanan cinsel istismara sebebiyet verdikleri ifade edilmişti.
]]>Rize’de yaşayan Alaattin G., satın aldığı mutfak tezgahının yemeğe ve bulaşık deterjanına maruz kaldığında aşınma yaptığını ve kendisine ayıplı mal satıldığını öne sürerek tezgahı yaptırdığı kişiye dava açtı. Mahkeme, tezgahta kullanılan mermerin sıradan deterjanlarda dahi yüzeyinin bozulabilecek taşlardan olduğunu ancak kullanım hatasından kaynaklı bu duruma geldiği tespiti gerekçesiyle davanın reddine hükmetti. Alaattin G.’nin avukatı ise “Suya ve deterjana dayanıklı olmayan mutfak tezgahının ayıplı olmadığına karar verildi. Mahkeme, fıkra gibi bir karar vermiştir” dedi.
Rize’de yaşayan Alaattin G., 2022 yılında mutfağı için Halil İbrahim O.’ya tezgah yaptırdı. İddiaya göre, Alaattin G.’nin yaptırdığı yeni tezgahında en ufak bir yemek dökülme sonucu iz kaldı ve kısa bir süre içinde tezgahta aşınma meydana geldi. Bunun üzerine Alaattin G., avukatı Emrullah Gözcü aracılığıyla Pazar Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak tezgahı satın aldığı Halil İbrahim O.’ya dava açtı.
“Tezgahın ayıplı olduğu üzerine yoğurt döküldüğünde dahi leke tutmasından anlaşılır niteliktedir”
Mahkemeye sunulan dava dilekçesinde, “Mutfak için olağan kullanıma uygun, her evde kullanılan temizlik ürünleri dışında herhangi bir kimyasal madde kullanmıyorum. Tezgahımı alanında uzman bir ustaya gösterdim. Aldığım yazıda, kullanılan mermerin mutfak tezgahı olma niteliğinde ve materyalinde olmadığı ifade edildi. Tüketici olarak bu ürünü satın alırken herhangi bir leke tutmayacağı, aşınma yaşanmayacağı tarafımıza söylenmiş, kısa bir süre sonra da fotoğraflardan görüleceği üzere tezgahta aşınmalar meydana gelmiştir. Tezgahın ayıplı olduğu üzerine yoğurt döküldüğünde dahi leke tutmasından anlaşılır niteliktedir. Mahkemece uzman mühendis bilirkişi olarak görevlendirilerek tezgahın ayıplı olup olmadığının tespitini istiyorum” ifadelerine yer verildi.
Bilirkişi tezgahta kullanılan mermerin suya ve güneşe dayanıklı olmadığını ancak kişisel kullanıma bağlı bozulmalar olduğuna karar verdi
Tezgahın ayıplı olup olmadığının tespiti için dava dosyası bilirkişiye gönderildi. Hazırlanan bilirkişi raporunda, “Yapılan incelemede mutfak tezgahında kullanılan mermerin ‘verde guatemala’ adıyla bilinen Hindistan menşeli yeşil renkli bir mermer olduğu ve bu malzemenin yüzeyinin çok hassas olduğu, suya ve güneşe karşı dayanıklı olmadığı görülmüştür. Tezgahın kimyasal birleşimli malzeme değil sıradan kullanımı olan deterjanlarda dahi yüzeyinin bozulabilecek taşlardan olduğu, keşif sırasında da mermerin kenarında ve yüzeyinde matlaşma ve bozulma olduğu, bu kısımlarında kimyasal birleşimli bir maddeye maruz kaldığı gözlemlenmiştir. Mutfak tezgah mermerinin üretimden kaynaklı bir hatasının olmadığı, kişisel kullanıma bağlı olarak temizlik ürünlerinden ve malzemenin yapısından kaynaklı yüzeyinde bozulmalar meydana gelmiştir” denildi.
Dava reddedildi: “Kullanım hatasından dolayı bu duruma geldiği tespit edilmiştir”
Kararını açıklayan Pazar (Rize) 1. Asliye Hukuk Mahkemesi, ürünün ayıplı mal olmadığı gerekçesiyle Alaattin G.’nin davasını reddetti. Mahkeme gerekçeli kararında, “Bilirkişi, tezgah için kullanılan mermerin suya ve güneşe karşı dayanıklı olmadığı, sıradan deterjanlarda dahi yüzeyinin bozulabilecek taşlardan olduğu ancak bazı kısımların kimyasal birleşimli bir maddeye maruz kaldığı ve üretimden kaynaklı bir hata olmadığı yönünde görüş vermiştir. Mutfak, tezgah mermerinin kişisel kullanıma bağlı temizlik ürünlerinden ve malzemenin yapısından kaynaklı yüzeyinde bozulmalar meydana gelmiştir. Mahkemece yapılan inceleme sonucunda ürünün ayıplı mal niteliğinde olmadığı, cinsi gereği kullanım hatasından dolayı bu duruma geldiği tespit edildiğinden davanın reddine karar verilmiştir” ifadelerine yer verdi.
“Fıkra gibi bir karar”
Karara itiraz eden Alaattin G.’nin avukatı Emrullah Gözcü, “Suya ve deterjana dayanıklı olmayan mutfak tezgahının ayıplı olmadığına karar verildi. Devletimiz reform üstüne reform yapsın, kanunu uygulayanlar düzelmedikçe sonuç adaletsizlik. Mahkeme, fıkra gibi bir karar vermiştir” dedi. – RİZE
]]>Yol kenarı otoparklarından para alınması kararını mahkeme yıllar önce iptal etti ama Eskişehir’de vatandaşlar ödemeye devam ediyor
Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen otopark davasında zaman aşımından beraat etti
Avukat Pınar Turhanoğlu Gücüyener: “Karara bir gün dahi uymadılar”
ESKİŞEHİR – Eskişehir’de mahkeme kararına uymayarak yol kenarı otoparklarından para alınması nedeniyle görevi kötüye kullanma suçundan hakkında dava açılan Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in davası zaman aşımından düştü.
Eskişehir Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Ekrem Birsen, 2012 yılında evinin bulunduğu Sakarya Caddesi’nin otopark olarak kullanılması kararının iptali talebi ile idare mahkemesine dava açtı. Açılan davada mahkeme “yürütmeyi durdurma” kararı verdi. UKOME’nin mevzuata göre mahkeme kararını uygulaması gerekiyordu.
Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen başkanlığındaki UKOME kararı ile Sakarya 1 Caddesi’nin otopark olarak kullanılması kararı iptal edildi. Ancak bir gün sonra tekrar toplanan UKOME, yeniden caddenin otopark olmasını kararlaştırdı. Ekrem Birsen, yapılanın yargı kararını uygulamamak anlamına geleceği gerekçesiyle duyurusunda bulundu. Bunun üzerine açılan davada Büyükerşen, Yakup Çolak, Mahmut Korhan Koyuncu, Selattin Arpacı, Ümit Güney, Soner Özkan, Nedret Coşkun, Ali Bircan Süzen, Erkan Kırcı, Remziye Eser, Niyazi Solak, Mithat Arslan, Ahmet Kahraman beraat etti. Beraat kararını Ekrem Birsen’in avukatı Pınar Turhanoğlu Gücüyener, “Yargı Kararını Fiilen İşlevsiz Kılmak Suretiyle” suçun işlendiği gerekçesiyle üst mahkemeye taşıdı. Yargıtay’a giden dosya hakkında, “yürütmenin durdurulmasına konu kararı iptal ettikten sonra aynı konuda karar almak suretiyle anılan yargı kararını fiilen işlevsiz kılmak suretiyle atılı suçu işledikleri” gerekçesi ile beraat kararının bozulmasına oy birliği ile karar verildi. Dosya, yeniden görülmesi için 4. Asliye Ceza Mahkemesine gönderildi. Mahkeme heyeti, görülen son duruşmada ise dosyanın zaman aşımına uğraması nedeniyle dosyanın düşmesine karar verdi.
“Biz artık kamu vicdanına bırakıyoruz”
Dava hakkında konuşan Avukat Pınar Turhanoğlu Gücüyener, yaşanan süreç ve gelişmeler hakkında şunları söyledi:
“Bugün bu davanın son duruşması yapıldı. ve sanıklar beraat etti. Yılmaz Büyükerşen ve bürokratları, 12 yıllık bir yargılamadan sonra zaman aşımı nedeniyle beraat ettiler. Bildiğiniz gibi yol kenarı otoparkının iptali ve vatandaşların bu yönde artık ödeme yapmamasıyla ilgili bir karar vermişti İdare Mahkemesi. Yılmaz Büyükerşen ve bürokratları bir gün saat 11.30’da toplanıp bu kararı uygulama yönünde karar aldılar. Ertesi günü saat 11.30’da toplanıp kararın uygulanmasına fiilen olanaksız hale getirerek caddeyi tekrar otopark olarak ilan ettiler. 2012 yılında şikayet ettik, 2024 yılı içindeyiz. Geldiğimiz yılda artık yargılama hala devam ettiği için Yargıtay’ın ‘görevi kötüye kullanma nedeniyle suçlular. Buna karşın beraat kararı verilemez’ demesine rağmen bu kimseler hakkındaki dava düştü. Uzun yargılama nedeniyle davanın düşmüş olması ve vatandaşların geçtiğimiz bu yıllarda otopark nedeniyle para ödüyor olmuş olmasını biz artık kamu vicdanına bırakıyoruz.”
“Karar bir gün dahi uygulanmadı”
Bölge İdare Mahkemesinin cadde otoparkını iptal etme kararına bir gün dahi uyulmadığına dikkat çeken Gücüyener, “Eskişehir’de Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Ekrem Birsen’in açtığı davayla biz bugünkü duruma gelmiştik. Yol kenarı otoparkı iptal edilmişti. Ama karar bir gün dahi uygulanmadı. Kararı uygulamayanlar bunun karşılığında bir ceza da görmediler. İçinde bulunduğumuz durum bu. Vatandaşlar hala ödeme yapmaya devam ediyorlar. ve haktan, hukuktan, adaletten bahseden insanlar zaman aşımı nedeniyle cezasız kalırken, bununla ilgili topluma herhangi bir hesap verme zorunluluğu da hissetmiyorlar.
]]>Eskişehir Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Ekrem Birsen, 2012 yılında evinin bulunduğu Sakarya Caddesi’nin otopark olarak kullanılması kararının iptali talebi ile idare mahkemesine dava açtı. Açılan davada mahkeme “yürütmeyi durdurma” kararı verdi. UKOME’nin mevzuata göre mahkeme kararını uygulaması gerekiyordu.
Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen başkanlığındaki UKOME kararı ile Sakarya 1 Caddesi’nin otopark olarak kullanılması kararı iptal edildi. Ancak bir gün sonra tekrar toplanan UKOME, yeniden caddenin otopark olmasını kararlaştırdı. Ekrem Birsen, yapılanın yargı kararını uygulamamak anlamına geleceği gerekçesiyle duyurusunda bulundu. Bunun üzerine açılan davada Büyükerşen, Yakup Çolak, Mahmut Korhan Koyuncu, Selattin Arpacı, Ümit Güney, Soner Özkan, Nedret Coşkun, Ali Bircan Süzen, Erkan Kırcı, Remziye Eser, Niyazi Solak, Mithat Arslan, Ahmet Kahraman beraat etti. Beraat kararını Ekrem Birsen’in avukatı Pınar Turhanoğlu Gücüyener, “Yargı Kararını Fiilen İşlevsiz Kılmak Suretiyle” suçun işlendiği gerekçesiyle üst mahkemeye taşıdı. Yargıtay’a giden dosya hakkında, “yürütmenin durdurulmasına konu kararı iptal ettikten sonra aynı konuda karar almak suretiyle anılan yargı kararını fiilen işlevsiz kılmak suretiyle atılı suçu işledikleri” gerekçesi ile beraat kararının bozulmasına oy birliği ile karar verildi. Dosya, yeniden görülmesi için 4. Asliye Ceza Mahkemesine gönderildi. Mahkeme heyeti, görülen son duruşmada ise dosyanın zaman aşımına uğraması nedeniyle dosyanın düşmesine karar verdi.
“Biz artık kamu vicdanına bırakıyoruz”
Dava hakkında konuşan Avukat Pınar Turhanoğlu Gücüyener, yaşanan süreç ve gelişmeler hakkında şunları söyledi:
“Bugün bu davanın son duruşması yapıldı. ve sanıklar beraat etti. Yılmaz Büyükerşen ve bürokratları, 12 yıllık bir yargılamadan sonra zaman aşımı nedeniyle beraat ettiler. Bildiğiniz gibi yol kenarı otoparkının iptali ve vatandaşların bu yönde artık ödeme yapmamasıyla ilgili bir karar vermişti İdare Mahkemesi. Yılmaz Büyükerşen ve bürokratları bir gün saat 11.30’da toplanıp bu kararı uygulama yönünde karar aldılar. Ertesi günü saat 11.30’da toplanıp kararın uygulanmasına fiilen imkansız hale getirerek caddeyi tekrar otopark olarak ilan ettiler. 2012 yılında şikayet ettik, 2024 yılı içindeyiz. Geldiğimiz yılda artık yargılama hala devam ettiği için Yargıtay’ın ‘görevi kötüye kullanma nedeniyle suçlular. Buna karşın beraat kararı verilemez’ demesine rağmen bu kimseler hakkındaki dava düştü. Uzun yargılama nedeniyle davanın düşmüş olması ve vatandaşların geçtiğimiz bu yıllarda otopark nedeniyle para ödüyor olmuş olmasını biz artık kamu vicdanına bırakıyoruz.”
“Karar bir gün dahi uygulanmadı”
Bölge İdare Mahkemesinin cadde otoparkını iptal etme kararına bir gün dahi uyulmadığına dikkat çeken Gücüyener, “Eskişehir’de Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Ekrem Birsen’in açtığı davayla biz bugünkü duruma gelmiştik. Yol kenarı otoparkı iptal edilmişti. Ama karar bir gün dahi uygulanmadı. Kararı uygulamayanlar bunun karşılığında bir ceza da görmediler. İçinde bulunduğumuz durum bu. Vatandaşlar hala ödeme yapmaya devam ediyorlar. ve haktan, hukuktan, adaletten bahseden insanlar zaman aşımı nedeniyle cezasız kalırken, bununla ilgili topluma herhangi bir hesap verme zorunluluğu da hissetmiyorlar.” – ESKİŞEHİR
]]>Ankara’da yaşayan Süleyman Yılmaz, iki sene önce trafik kazası geçirdi. Geçirdiği trafik kazası sonrası dişlerini kaybeden ve implant yaptırmaya karar veren Yılmaz, 34 bin lira karşılığında bir ağız ve diş sağlığı merkezi ile anlaştı. Daha sonra ise merkez tarafından Yılmaz’ın çene ölçüleri alındı ve protezleri yapıldı. Protezlerinin takılmasının ardından eve giden Yılmaz, ekmek yediği sırada implantın kırıldığını görünce şok oldu. Tekrar ağız ve diş sağlığı merkezine giden Yılmaz, tam 4 kere aynı sorunu yaşadı. Bunun üzerine yaşadığı mağduriyetini gidermek için dava açmaya karar veren Yılmaz, avukat danışmanlık ücretinin fazla olduğunu düşünerek dava dilekçesini arzuhalciye yazdırdı. Açılan dava sonrası ise Yılmaz, bin 800 lira ödediği arzuhalcinin yazdığı yanlış dilekçe nedeniyle hem davayı kaybetti hem de karşı tarafın avukatlık masrafını ve yaklaşık 18 bin liralık adli para cezasını ödemek zorunda kaldı.
Mağdur Süleyman Yılmaz, İHA muhabirine yaptığı açıklamada, iki sene önce trafik kazası geçirdiğini ve kaza sonrası dişlerini kaybettiğini dile getirerek, “Birkaç dişim kalmıştı ama onları da çektirdim. Trafik kazası sonrası aldığım tazminat ile de dişimi yaptırmak istedim. Bizim oturduğumuz yerde var olan merkez tanıdık diye oraya yaptırmak istedim. Konuştuk, anlaştık ve 34 bin liraya tamam dedik. Ameliyat ettiler ve implantları taktılar. Protezin ölçüsünü alıyorlar, dişleri takıyorlar, eve gidiyorum ve ekmek yerken diş kırılıyor. Bunu söylediğimde ‘tamam hallederiz’ diyorlar. Dört kere oldu bu ve en sonunda bizim yapabileceğimiz bir şey yok dediler. Bana da implantlar için 10 sene garantili olduğunu söylediler” dedi.
Dava açmaya karar verdiğinde dilekçe yazdırması gerektiğini öğrenen Yılmaz, “Orada arzuhalciler ile karşılaştım. Onlardan bir tanesi de bana ‘ben sana bir dilekçe yazayım, hiç sıkıntı yaşamazsın’ dedi. Onun yazdığı dilekçe yüzünden davayı kaybettim, üstüne bir de adli para cezası ödedim. Avukat pahalı diye gitmedim. Halbuki arzuhalciye verdiğim parayı zaten avukata verebilirmişim” diye konuştu.
Mağdur Süleyman Yılmaz’ın durumunu değerlendiren Avukat Selim Ünal ise şu ifadeleri kullandı:
“Mağdurumuzun dişleri döküldüğü için implant yaptırmaya karar veriyor ve implant için de başvuru yapıyor. ‘Evet biz bunu yapabiliriz, bir miktar ücret ödersiniz. Bunun karşılığında da sizin dişlerinizi yaparız ve eski haline getiririz’ diyorlar. Sonrasında bizim müvekkilimiz gidiyor ve dişlerini yaptırıyor. 4 kere yapıyorlar olmuyor hatta ‘tekrar yapalım, olmamış bizim hatamız diyorlar’. Sonrasında da ‘bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yok, gidin isterseniz dava açın’ diyorlar. Vekilimiz de sonrasında da arzuhalcilere dilekçe yazdırıyor ve dava açıyor. Arzuhalciye bin 800 lira bir ücret ödüyor. Bin 800 liralık ücreti ödedikten sonra da tüketici mahkemesinde implantı yapan şirkete karşı dava açıyor.”
Davanın reddedildiğini dile getiren avukat Ünal, “Reddedilmesiyle de kalmıyor ve 17 bin 900 liralık ücret ödemek zorunda kalıyor. Vatandaşlarımız avukatlara 2 bin 300 liralık danışmanlık ücreti vermiyor ama arzuhalciye gidiyor. Bunda da çok daha büyük hak kayıplarına uğruyorlar. Arzuhalcilerin kapanması ile ilgili Türkiye Barolar Birliği ve Ankara Barosu savaş açtı ama bir türlü kapatılmıyor. Hatta adliyenin baş köşesinde kendilerinin yazıhaneleri bile var” diye konuştu. – ANKARA
]]>CHP, 18.06.2020 tarihli ve 7247 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 5. maddesiyle 5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun’a eklenen Geçici 1. Madde’nin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapmıştı. AYM, söz konusu düzenlemenin mülkiyet hakkına aykırı olduğu gerekçesiyle iptaline karar verdi. AYM’nin gerekçeli kararı bugünkü Resmi Gazete’de yayımlandı.
Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun’a eklenen Geçici 1. Madde ile özellikle büyükşehir belediyeleri sınırları içinde kalan belirli sit alanlarının, koruma alanlarının restore edilmesiyle ilgili kamulaştırma ve maliklerin kamulaştırma işleminin iptaline ilişkin hükümleri düzenliyordu.
Söz konusu düzenlemeyle; 26.6.2020 tarihinden önce alınan kamulaştırma kararları için Asliye Hukuk Mahkemesi kamulaştırma bedelini tespit edip taşınmazın idare adına tescil edilmesine karar verebilmesi hükmü getiriliyordu. Taşınmaz maliki tarafından kamulaştırma işleminin iptali için idare aleyhine idari yargıda dava açılacak ve kamulaştırma işleminin de idare mahkemesi tarafından iptal edilmesi hükme bağlanıyordu. Malike, idarece ihlal edilen mülkiyet hakkını yeniden tesis etmek ve mevcut hak kayıplarını gidermek amacıyla idare aleyhine dava açabilme hakkı tanınıyordu. Ancak malik, söz konusu kamulaştırma bedelini yasal faiziyle birlikte mahkeme veznesine (dava açarken veya dava açarken depo etmemişse mahkemece verilecek iki haftalık kesin süre içinde) depo etmekle yükümlü kılınıyor, aksi takdirde dava açılmamış sayılacağı hükmü yer alıyordu.
CHP’nin yaptığı iptal başvurusunu inceleyen Anayasa Mahkemesi, söz konusu yasanın Geçici 1. Maddesi ile getirilen hükmü Anayasa’nın mülkiyet hakkını düzenleyen 35 ve 40. maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle iptaline karar verdi.
“MÜLKİYET VE ETKİLİ BAŞVURU HAKLARI İHLAL EDİLMİŞTİR”
AYM’nin gerekçeli kararında şu ifadelere yer verildi:
“… Kanun hükümleri uyarınca geçici 1. maddenin yürürlük tarihinden önce tesis edilmiş kamulaştırma işlemlerinin iptal edilmesi nedeniyle idare aleyhine açılacak davaların kamulaştırma bedelinin mahkeme veznesine depo edilmeden görülmesine imkan tanımayan kurallar anılan bedelin idarece tahsil edilmesini sağlamaya yöneliktir. Bu bağlamda kuralların idari yargı mercileri tarafından iptal edilen kamulaştırma işlemine konu taşınmaz için ilgililere ödenen kamulaştırma bedelinin idarece tahsil edilebilmesini güvence altına almak suretiyle idarenin bütçesini ve genel anlamda Hazineyi korumak amacıyla öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Bununla birlikte idarenin gerçekleştirmesi gereken tahsilatın temelinde esas itibarıyla idari yargı tarafından verilen iptal kararından önce taşınmazın idare adına tescil edilmiş olması yatmaktadır…
Bu itibarla kamulaştırma bedelinin yasal faiziyle mahkeme veznesine depo edilmeden davanın görülmesine imkan tanımayan kurallar anılan yapısal sorunun bir görünümü niteliğindedir. Başka bir deyişle idareye tahsilat kolaylığı sağlamak amacıyla kurallarla malike yüklenen külfetin temelinde kamulaştırma bağlamında mülkiyet hakkını etkili şekilde güvence altına bir yöntemin mevcut olmaması yatmaktadır. Bu bağlamda idari yargıda görülen ve iptal kararıyla sonuçlanan davanın neticelenmesinden önce taşınmazın idare adına tescil edilmiş olmasında ilke olarak malike atfedilebilecek bir kusurun bulunmadığı açıktır.
İdari yargı mercilerince verilen iptal kararlarının geriye yürümesi nedeniyle iptal edilen idari işlemin tüm sonuçlarının ortadan kaldırılması idare açısından bir yükümlülüktür. Bu kapsamda Kanun hükümleri uyarınca geçici 1. maddenin yürürlük tarihinden önce tesis edilen kamulaştırma işleminin iptal edilmesinin ardından taşınmazın önceki malikine iade edilmesi ve kamulaştırma bedelinin tahsil edilmesi gerekecektir.
Anılan iptal kararı sonrasında kamulaştırma bedelinin tahsil edilebilmesi için yapılacak iş ve işlemlerin idareye belirli bir külfet getireceği açık olmakla birlikte anılan bedelin tamamının yasal faiziyle mahkeme veznesine depo edilmeden davanın görülememesi ilgililerin taşınmazı geri alabilmelerini önemli oranda güçleştirecektir. Başka bir ifadeyle kurallar bedelin tamamını yasal faiziyle peşin olarak mahkeme veznesine depo etme imkanından yoksun kişilerin taşınmazı geri alamamalarına ya da uzun bir süre sonunda geri almalarına neden olabilecek niteliktedir.
Bu itibarla hukuka aykırı kamulaştırma işleminin tesis edilmesinde ve bu işlemin iptali talebiyle açılan dava neticelenmeden taşınmazın idare adına tescil edilmesinde ilke olarak herhangi bir kusuru bulunmayan malikin kamulaştırma bedelinin tamamını yasal faiziyle mahkeme veznesine depo etmeden dava açmasına imkan tanınmamasının mülkiyet hakkının ihlal edildiği ileri sürülmek suretiyle yargı yoluna başvurabilmesini önemli ölçüde güçleştirdiği gözetildiğinde kuralların mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkını ihlal ettiği sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan nedenle kurallar, Anayasa’nın 35. ve 40. maddelerine aykırıdır, iptali gerekir.”
]]>
Manisa’nın Şehzadeler ilçesinde 6 Eylül 2022 tarihinde meydana gelen olayda Manisa’daki bir sürücü kursunda eğitmenlik yapan Önder Lafçı (45), daha önce direksiyon eğitimi verdiği Hilal Sultan Kırgöz’ün (21) evinin önüne gelerek Kırgöz’ün evden çıktığı sırada kaçırmaya çalıştı. Direnerek Lafçı’nın elinden kaçan Kırgöz, Lafçı tarafından tabancayla vurularak ağır yaralandı. Merkezefendi Devlet Hastanesine kaldırılan Hilal Sultan Kırgöz, buradaki ilk müdahalenin ardından da Manisa Celal Bayar Üniversite Hastanesine sevk edildi. Kırgöz, burada bir hafta yoğun bakımda tedavi gördükten sonra taburcu edildi. Kırgöz’ün sırtındaki kurşun ise Şehzadeler ilçesindeki bir özel hastanede yapılan ameliyatla çıkartıldı. İkinci kez taburcu edildikten sonra evde fenalaşan Kırgöz’un tedavisine Merkezefendi Devlet Hastanesinde devam edildi. Kırgöz, olaydan 48 gün sonra 23 Ekim’de yaşamını yitirdi.
Öte yandan, direksiyon eğitmeni Önder Lafçı’nın olayın ardından İzmir’in Buca ilçesindeki saklandığı evde yakalanırken kendisine yardım eden arkadaşları Muhammed Ç. ile Cumali C. de gözaltına alındı. Lafçı ve Muhammet Ç. tutuklanırken Cumali C. tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Davada bilirkişi raporu mahkemeye ulaştı
Önder Lafçı tarafından vurulan Hilal Sultan Kırgöz’ün 48 gün sonra yaşamını yitirmesi olayıyla ilgili mahkeme tarafından adli tıp kurumundan istenen bilirkişi raporu mahkemeye ulaştı. Raporda Hilal Sultan Kırgöz’ün vurulmasının üzerinden 48 gün sonra yaşamını yitirmesine rağmen ölümüyle saldırı arasında illiyet bağı kurulduğu belirtildi. Mahkeme raporun bir üst kurula gönderilerek teyit edilmesini istedi.
Öte yandan Hilal Sultan Kırgöz’ü vuran Önder Lafçı’nın, Kırgöz’ü kurtarmaya çalışan Beyti Ç. isimli mahalle sakinine de silah doğrultarak tetiğe bastığı ancak silahın patlamamasıyla Beyti Ç.’nin olaydan yara almadan kurtulduğu belirtilirken Beyti Ç.’yi öldürmeye teşebbüs suçundan da Önder Lafçı’ya ayrı bir dava açıldı. Açılan dava Hilal Sultan Kırgöz davasıyla birleştirilirken mahkeme Beyti Ç.’yi ifade vermek üzere bir sonraki duruşmaya çağırdı.
Dava 7 Mayıs 2024 tarihine ertelendi.
Adliye önünde gerginlik
Duruşma sırasında sanık ailesi ile Kırgöz ailesi arasında tartışma yaşandı. Davanın ertelenmesi sonrası Kırgöz’ün ailesiyle sanık ailesi arasında mahkeme salonunda başlayan gerginlik dışarı taştı. Adliye önünde sanık ailesinin üzerine yürümek isteyen Kırgöz’ün ailesi polis ekipleri tarafından güçlükle sakinleştirildi. Polis ekiplerinin elinden bir anlığına kurtulan Kırgöz’ün avukatı Yalçın Arcak ise sanık yakınlarıyla tartışarak üzerine yürümeye çalıştı. Polis ekipleri avukat Arcak’ı güçlükle sakinleştirdi.
“Herkes sevdiklerine gidecek ben mezara gideceğim”
Davanın ardından gözyaşlarına hakim olamayan anne Zeynep Kırgöz, “Herkes bayramda sevdikleriyle buluşacak, ben mezara gideceğim. Herkes sevdikleriyle dışarda dolaşıyor. Ama benim bayramım yok. Ben kızımı toprağa verdim. Bir bez parçasının içinde toprağa koydum. O cani açık görüşte sevdikleriyle buluşup kucaklaşacak. Ben mezara gideceğim. Adalet yerini bulsun istiyorum. Ben cehennemi yaşadım. Onların bedelini istiyorum. Adalet varsa o adaletten ben de istiyorum” dedi. – MANİSA
]]>İSTANBUL – ‘maNga’ grubunun solisti Ferman Akgül’ün, kendisini siyasi bir oluşumun içindeymiş gibi göstererek linçe maruz bıraktıkları iddiasıyla Redd Grubu’nun 2 üyesi ile sanatçı Aylin Aslım’a açtığı manevi tazminat davasında karar çıktı. Mahkeme, Akgül’ün açtığı davanın reddine karar verdi.
‘maNga’ grubunun solisti Ferman Akgül’ün, kendisini siyasi bir oluşumun içindeymiş gibi göstererek linçe maruz bıraktıkları iddiasıyla Redd Grubu’nun üyeleri Doğan Duru ve Güneş Duru ile sanatçı Aylin Aslım’a açtığı 300 bin liralık manevi tazminat davasında karar çıktı. İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen duruşmaya Ferman Akgül ile Redd Grubu’nun üyeleri Doğan Duru ve Güneş Duru katılmadı. Duruşmada her iki tarafı da avukatları temsil etti.
Duruşmada söz alan Ferman Akgül’ün avukatı davanın kabulünü istedi. Davalılar Doğan Duru ile Güneş Duru’nun avukatları ise davanın reddini talep etti.
Davanın reddine hükmedildi
Kararını açıklayan mahkeme, gerekçesi sonradan açıklanmak üzere Ferman Akgül’ün davasının reddine karar verdi.
Olayın geçmişi
İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’ne açılan davaya göre Redd Grubu’nun solisti Doğan Duru, sosyal medya üzerinden sanatçı Ferman Akgül ile ilgili olarak, ‘Teknofestlerde sahneye çıkanı, pandemide müzisyenler intihar ederken iş tutan grubun solistini alkışlayan insanlar olmasını geçtim. Yahu siz grupsunuz, biriniz adamın yüzüne tükürmedi mi? Biriniz de sanatçı nedir söylemedi mi? Yuh size be kardeşim.. Omurgasız sürüngen gibi her yerde olmak’ şeklinde paylaşımlar yaptı. Redd Grubu’nun gitaristi Güneş Duru da, ‘Çakma rock starlardan biri tanıtımı için bir iki milyon alır, vatandaş altına yatar’ şeklinde paylaşım yaptı. Diğer sanatçı Aylin Aslım ise, “Kaç milyon aldığını bilmem, bilemem. Türk rock camiası. Kol kırılır yen içinde kalır’cıdır. Ama burada bahsedilen kişi yıllardır AK Parti ile iş birliği yapan Manga’nın solisti Ferman Akgül’dür. Biz on yıldan fazla zamandır kara listelerdeyken, bu niye bilinmesin? Her şey bir yere kadar’ şeklinde paylaşım yaptı.
Dava dilekçesinde 3 sanatçının istikrarlı ve sistematik olarak müvekkiline yönelik bir karalama kampanyası başlattığını belirten Akgül’ün avukatı Ufuk Kök, “Müvekkil, 20 yılı aşkın kariyeri boyunca hep sanatçı kimliğini ön planda tutmuş, hiçbir siyasi oluşumun içinde yer almamıştır. TOGG ile poz veren müvekkilin bu tanıtımdan 2 milyon lira aldığı şeklindeki yalan iddialar üzerine de müvekkil linç edilmiş, özel hayatının sınırları ihlal edilmiştir. Üç sanatçının saldırıları nedeniyle müvekkil ve ailesinin huzur ve sükunu bozulmuş, sosyal gelişim çağındaki çocukları bu durumdan etkilenmiş ve sosyal çevrelerinde bu durumdan zarar görme ihtimali söz konusudur. Müvekkil, sosyal medyanın da hedefi haline gelmiş, ‘yalaka Manga’, ‘yandaş grup’ gibi hakaretlere maruz kalmıştır. Üç sanatçının, kamuoyu önünde halkı kin ve düşmanlığa tahrik ederek başlattığı linç kampanyası yüzünden müvekkilin şeref ve itibarı ağır şekilde zarara uğramıştır. Bunun korunmasını istiyoruz. Büyük elem ve üzüntü duyan müvekkilin, hedef ve taraf haline getirilerek bir siyasi figür olarak yuftalanmasına ve ayrımcılığa uğramasına neden olan davalıların 300 bin lira manevi tazminata hükmedilmesini istiyoruz” ifadelerini kullandı.
]]>‘maNga’ grubunun solisti Ferman Akgül’ün, kendisini siyasi bir oluşumun içindeymiş gibi göstererek linçe maruz bıraktıkları iddiasıyla Redd Grubu’nun üyeleri Doğan Duru ve Güneş Duru ile sanatçı Aylin Aslım’a açtığı 300 bin liralık manevi tazminat davasında karar çıktı. İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen duruşmaya Ferman Akgül ile Redd Grubu’nun üyeleri Doğan Duru ve Güneş Duru katılmadı. Duruşmada her iki tarafı da avukatları temsil etti.
Duruşmada söz alan Ferman Akgül’ün avukatı davanın kabulünü istedi. Davalılar Doğan Duru ile Güneş Duru’nun avukatları ise davanın reddini talep etti.
Davanın reddine hükmedildi
Kararını açıklayan mahkeme, gerekçesi sonradan açıklanmak üzere Ferman Akgül’ün davasının reddine karar verdi.
Olayın geçmişi
İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’ne açılan davaya göre Redd Grubu’nun solisti Doğan Duru, sosyal medya üzerinden sanatçı Ferman Akgül ile ilgili olarak, ‘Teknofestlerde sahneye çıkanı, pandemide müzisyenler intihar ederken iş tutan grubun solistini alkışlayan insanlar olmasını geçtim. Yahu siz grupsunuz, biriniz adamın yüzüne tükürmedi mi? Biriniz de sanatçı nedir söylemedi mi? Yuh size be kardeşim.. Omurgasız sürüngen gibi her yerde olmak’ şeklinde paylaşımlar yaptı. Redd Grubu’nun gitaristi Güneş Duru da, ‘Çakma rock starlardan biri tanıtımı için bir iki milyon alır, vatandaş altına yatar’ şeklinde paylaşım yaptı. Diğer sanatçı Aylin Aslım ise, “Kaç milyon aldığını bilmem, bilemem. Türk rock camiası. Kol kırılır yen içinde kalır’cıdır. Ama burada bahsedilen kişi yıllardır AK Parti ile iş birliği yapan Manga’nın solisti Ferman Akgül’dür. Biz on yıldan fazla zamandır kara listelerdeyken, bu niye bilinmesin? Her şey bir yere kadar’ şeklinde paylaşım yaptı.
Dava dilekçesinde 3 sanatçının istikrarlı ve sistematik olarak müvekkiline yönelik bir karalama kampanyası başlattığını belirten Akgül’ün avukatı Ufuk Kök, “Müvekkil, 20 yılı aşkın kariyeri boyunca hep sanatçı kimliğini ön planda tutmuş, hiçbir siyasi oluşumun içinde yer almamıştır. TOGG ile poz veren müvekkilin bu tanıtımdan 2 milyon lira aldığı şeklindeki yalan iddialar üzerine de müvekkil linç edilmiş, özel hayatının sınırları ihlal edilmiştir. Üç sanatçının saldırıları nedeniyle müvekkil ve ailesinin huzur ve sükunu bozulmuş, sosyal gelişim çağındaki çocukları bu durumdan etkilenmiş ve sosyal çevrelerinde bu durumdan zarar görme ihtimali söz konusudur. Müvekkil, sosyal medyanın da hedefi haline gelmiş, ‘yalaka Manga’, ‘yandaş grup’ gibi hakaretlere maruz kalmıştır. Üç sanatçının, kamuoyu önünde halkı kin ve düşmanlığa tahrik ederek başlattığı linç kampanyası yüzünden müvekkilin şeref ve itibarı ağır şekilde zarara uğramıştır. Bunun korunmasını istiyoruz. Büyük elem ve üzüntü duyan müvekkilin, hedef ve taraf haline getirilerek bir siyasi figür olarak yuftalanmasına ve ayrımcılığa uğramasına neden olan davalıların 300 bin lira manevi tazminata hükmedilmesini istiyoruz” ifadelerini kullandı. – İSTANBUL
]]>‘Manga’ grubunun solisti Ferman Akgül, kendisini siyasi bir oluşumun içindeymiş gibi göstererek lince maruz bıraktıkları iddiasıyla Redd Grubu’nun üyeleri Doğan Duru ve Güneş Duru ile sanatçı Aylin Aslım’a açtığı 300 bin liralık manevi tazminat davasını kaybetti.
İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’ne açılan davaya göre Redd Grubu’nun solisti Doğan Duru, sosyal medya üzerinden sanatçı Ferman Akgül ile ilgili olarak, ‘Teknofestlerde sahneye çıkanı, pandemide müzisyenler intihar ederken … iş tutan grubun solistini alkışlayan insanlar olmasını geçtim. Yahu siz grupsunuz, biriniz adamın yüzüne tükürmedi mi? Biriniz de sanatçı nedir söylemedi mi? Yuh size be kardeşim.. Omurgasız sürüngen gibi her yerde olmak’ şeklinde paylaşımlar yapmıştı. Redd Grubu’nun gitaristi Güneş Duru da, ‘Çakma rock starlardan biri tanıtımı için bir iki milyon alır, vatandaş altına yatar’ şeklinde paylaşım yaptı. Diğer sanatçı Aylin Aslım ise, “Kaç milyon aldığını bilmem, bilemem. Türk rock camiası. Kol kırılır yen içinde kalır’cıdır. Ama burada bahsedilen kişi yıllardır AKP ile iş birliği yapan Manga’nın solisti Ferman Akgül’dür. Biz on yıldan fazla zamandır kara listelerdeyken, bu niye bilinmesin? Her şey bir yere kadar’ şeklinde paylaşım yaparak Ferman Akgül hakkında iddialarda bulunmuştu.
“YALAKA MANGA, YANDAŞ GRUP GİBİ HAKARETLERE MARUZ KALDI”
Üç sanatçının istikrarlı ve sistematik olarak müvekkiline yönelik bir karalama kampanyası başlattıklarını dava dilekçesinde anlatan Ferman Akgül’ün avukatı Ufuk Kök, “Müvekkil, 20 yılı aşkın kariyeri boyunca hep sanatçı kimliğini ön planda tutmuş, hiçbir siyasi oluşumun içinde yer almamıştır. TOGG ile poz veren müvekkilin bu tanıtımdan 2 milyon lira aldığı şeklindeki yalan iddialar üzerine de müvekkil linç edilmiş, özel hayatının sınırları ihlal edilmiştir. Üç sanatçının saldırıları nedeniyle müvekkil ve ailesinin huzur ve sükunu bozulmuş, sosyal gelişim çağındaki çocukları bu durumdan etkilenmiş ve sosyal çevrelerinde bu durumdan zarar görme ihtimali söz konusudur. Müvekkil, sosyal medyanın da hedefi haline gelmiş, ‘yalaka Manga’, ‘yandaş grup’ gibi hakaretlere maruz kalmıştır. Üç sanatçının, kamuoyu önünde halkı kin ve düşmanlığa tahrik ederek başlattığı linç kampanyası yüzünden müvekkilin şeref ve itibarı ağır şekilde zarara uğramıştır. Bunun korunmasını istiyoruz. Büyük elem ve üzüntü duyan müvekkilin, hedef ve taraf haline getirilerek bir siyasi figür olarak yuftalanmasına ve ayrımcılığa uğramasına neden olan davalıların 300 bin lira manevi tazminata hükmedilmesini istiyoruz” dedi.
“SANATÇININ AĞIR ELEŞTİRİLERE TAHAMMÜL ETMESİ GEREKİR”
Davaya cevap veren Redd Grubu üyeleri Doğan Duru ile Güneş Duru ise, kamuoyuna mal olmuş bir sanatçı olan Ferman Akgül’ün ağır eleştirilere tahammül etmesi gerektiğini belirterek davanın reddini istedi. Doğan Duru ile Güneş Duru’nun sanatçı Ferman Akgül’ün kişilik haklarına saldırıda bulunmadıklarının belirtildiği cevap dilekçesinde, “Ferman Akgül, ne şekilde zarar gördüğünü belirtmemiştir. Kendisinin siyasi bir partiye yakın durmasından hareketle, özellikle geçmişteki muhalif parçaları göz önüne alındığında, dinleyiciler ve sanat camiasından eleştirel paylaşımların yapılması ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmelidir. Yapılan yorumlar, kişilik haklarına zarar verici nitelikte değildir. Bu nedenle davanın reddini istiyoruz” dedi.
MAHKEME DAVAYI REDDETTİ
İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davanın karar duruşmasına Ferman Akgül ile Redd Grubu’nun üyeleri Doğan Duru ve Güneş Duru katılmadı. Duruşmada her iki tarafı da avukatları temsil etti. Duruşmada söz alan Ferman Akgül’ün avukatı davanın kabulünü istedi. Davalılar Doğan Duru ile Güneş Duru’nun avukatları ise davanın reddini talep etti. Kararını açıklayan mahkeme, gerekçesi sonradan açıklanmak üzere Ferman Akgül’ün davasını reddetti.
]]>Adalet Partisi Genel Başkanı Vecdet Öz, Fethullahçı Terör Örgütü tarafından yasa dışı olarak yapılan dinlemeler nedeniyle açılan davada mağdur olarak yer aldığını belirterek, yargılama aşamasında sona gelinen davaya ilişkin değerlendirmelerde bulundu. “Dava neticelendiğinde, FETÖ’nün siyasi ayağı dahil karanlıkta kalan bir çok konu aydınlığa kavuşmuş olacaktır” diyen Öz, “Bir zamanlar gidişatı iyi görmeyip duruma müdahil olan yurtsever vatandaşları kendileri için tehlikeli görerek takibe alan, fişleyen ve AKP iktidarı döneminde ele geçirdikleri devlet gücüyle kumpasa maruz bırakanların bir kısmı şimdilerde yaptıklarının hesabını vermeye başlamışlardır. Umarım basın konuya müdahil olur ve davanın içeriği konusunda kamuoyunu aydınlatır” ifadelerini kullandı.
FETÖ İÇİN YARGILAMA SÜRECİ BAŞLATILMIŞTI
Fethullahçı Terör Örgütü’nün siyasetçilerden iş insanlarına, devlet görevlilerinden sanatçılara kadar birçok kişinin yasa dışı bir şekilde ortaya çıkmış ve bunun sonucunda dava açılmış ve kamuoyunda ‘VİP dinleme davası’ olarak nitelendirilmişti. Dava, aradan yıllar geçmesine rağmen sürüyor, 2019’da 210 sanığı bulunan davada kimi beraat ve cezalandırma kararları da çıksa da henüz tamamlanmadı.
‘VIP dinleme’ soruşturmasında, 19 Eylül 20216’ya gelindiğinde, birçok kişinin iki davada da sanık olması nedeniyle birleştirme yapılmasıyla birlikte sanık sayısı 145’e ulaştı. FETÖ’nün “VIP dinleme” davası, 210 sanıklı olarak 14 Ekim 2019’da Ankara’da görüşmeye başlandı. 2021’e gelindiğinde ise, 167 sanığın bulunduğu davada karar çıktı ve kararda, ‘Silahlı terör örgütü yöneticiliği ve üyeliği’, ‘Askeri ve siyasal casusluk’, ‘Usulsüz dinleme’, ‘Belgeleri hukuka aykırı yok etme’, ‘Resmi belgede sahtecilik’ ve ‘Nitelikli dolandırıcılık’ suçlarından 130 sanığın mahkumiyet ile 37 sanığın ise beraat kararı onandı. Sanıklardan 37’sinin beraatına hükmeden mahkeme, aralarında firarilerin de bulunduğu 43 sanığın ise dosyasını ayırdı. Şimdi dava dosyaları üst mahkemede temyiz bekliyor.
DOSYA YARGITAY’DA BEKLİYOR
Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesince, ‘silahlı terör örgütü yöneticiliği ve üyeliği’, ‘askeri ve siyasal casusluk’, ‘usulsüz dinleme’, ‘belgeleri hukuka aykırı yok etme’, ‘resmi belgede sahtecilik’ ile ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçlarından 130 sanığın mahkumiyetine, 37 sanığın ise beraatına karar verildiği dosyanın kanun yolu incelemesi, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesince tamamlanmıştı. Kararda, yerel mahkemenin verdiği mahkumiyet ve beraat hükümlerinde usul ve esas yönünden hukuka aykırılığın bulunmadığı, yargılama aşamasında eksiklik olmadığı ve ispat bakımından değerlendirmenin yerinde olduğu vurgulanmıştı. Delillerin hukuken geçerli ve elverişli olduğu, sanıklara yönelik ceza artırımı ve indiriminin yasal gerekçeye dayandığı belirtilen kararda, Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesinin hükmünün yerinde olduğu kaydedilmişti. Bu kapsamda sanık ve avukatlarının istinaf başvurusunu esastan reddeden ceza dairesi, tutuklu sanıkların bu halinin devamını kararlaştırmıştı. Dosya, temyiz incelemesi için Yargıtay 16. Ceza Dairesine gönderilmişti.
DAVADAKİ SANIKLAR
Ceza alanların arasında 17/25 Aralık kumpas soruşturmalarını yürüten emniyet müdürlerinin yanı sıra kamuoyunun bildiği bazı isimler de yer alıyor. Bunlardan eski Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek, ‘silahlı terör örgütü yöneticiliğinden’ 18 yıl, ‘usulsüz dinlemeden’ 7 yıl 10 ay 15 gün, ‘resmi belgede sahtecilikten’ 13 yıl 1 ay 15 gün, “belgeleri hukuka aykırı yok etmek” suçundan ise 6 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Eski İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı Gürsel Aktepe, söz konusu suçlardan 27 yıl 4 ay 15 gün, eski Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Lokman Kırcılı 22 yıl 6 ay, istihbarattan sorumlu eski Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Hami Güney 28 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Daha önce İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesince 25 yıla mahkum edilen eski emniyet müdürü Yurt Atayün ile aynı mahkemede 16 yıl 6 ay hapis cezası alan Ali Fuat Yılmazer de “resmi belgede sahtecilik” suçundan 7 yıl 6’şar ay hapis cezasına çarptırıldı.
“Silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan mahkum edilen sanıklardan Hasan Ali Okan, İlyas Tekin, Özgür Öztürk, Seyit Gölcük, Fatih Doğan ve Ertan Aslan’a ayrıca “siyasi ve askeri casusluk” suçlarından 16’şar yıl hapis verildi.
MAĞDURLAR ARASINDA SİYASETÇİLER DE VAR
Sanıkların usulsüz dinledikleri mağdur ve müştekiler arasında Adalet Partisi Genel Başkanı Vecdet Öz de bulunuyor. Vecdet Öz’ün mağdur sıfatıyla yer aldığı dava dosyasında Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Yalçın Topçu, eski Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş, eski bakanlar Koray Aydın, Abdullatif Şener ve Namık Kemal Zeybek, emekli Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan, AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş’un eşi Sevgi Kurtulmuş, bazı bakanlar, gazeteciler, iş insanları, bürokratlar ve emniyet mensupları bulunuyor.
]]>Atakum’un İncesu Mahallesi’nde 2017 yılında yürüyüşe çıkan aile hekimi F.T, bölgede bulunan köpekten korkarak komşusuna ait evin istinat duvarına çıkarken düşüp diz kapağını kırdı.
Diz kapağındaki kırık nedeniyle yaklaşık 1 yıl tedavi gören F.T, Bülent ve Nuran Petek çiftinin sahibi olduğu golden retriever cinsi köpeğin kendisine saldırdığını öne sürerek 2018 yılında Samsun 1. Asliye Hukuk Mahkemesine maddi ve manevi tazminat davası açtı.
Mahkeme, yaklaşık 6 yıl süren dava sonucunda Bülent ve Nuran Petek çiftinin F.T’ye 285 bin 441 lira maddi, 30 bin lira da manevi tazminat ödemesine hükmetti.
Petek çiftinin Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesine itirazı da kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu kanaatine varılması nedeniyle reddedildi.
Bülent Petek, gazetecilere, 10 yıl önce iş yerinin önüne gelen golden retriever cinsi köpeği sahiplendiğini söyledi.
Köpeğe “Kont” adını verdiklerini belirten Petek, “Bu hayvan 10 yıldır hiç kimseye saldırmadı. Ben bu hayvana baktığım için mahkeme bana ceza veriyor, nasıl veriyor, anlamış değilim.” ifadesini kullandı.
Olay günü F.T’nin gece komşusuna giderken köpekten korkup kendini duvardan atarken ayağının kırıldığını anlatan Petek, “Sesi duyup dışarı çıktık. Sesin geldiği yere doğru gittiğimizde komşunun bahçesinin kenarında ayağı kırık şekilde bir bayan duruyordu. Köpeğim bahçemde bağlı şekilde duruyordu. Şahidim de vardı. Bir sene sonra, ‘Sizin köpeğiniz bana saldırdı, beni ısırdı’ diye bize dava açtı.” dedi.
Köpeğinin kimseyi ısırmayacağını ve saldırmayacağını dile getiren Petek, şunları kaydetti:
“Dava sonucunda yasal faizlerle bize yaklaşık 700 bin lira ceza verdiler. Benim bu parayı ödemem mümkün değil. Bu dava yüzünden hesaplarıma haciz geldi. Biz Atakum ilçesinin yazlıklarının olduğu yerde otuyoruz, olay da orada meydana geldi. Herkesin bahçesinde köpeği var, ayrıca o bölgede başıboş bir sürü de köpek var. Kış ayında saat 21.30’da benim köpeğimin olduğunu nasıl gördüler, anlamadım. Isırdığına dair rapor versinler. Yüce adalete sığınmıştım. Hayvan sevgim başıma bunların gelmesine neden oldu. Halen köpeğe bakmaya devam ediyorum.”
Bülent Petek’in kardeşi Cemil Petek ise köpeklerinin kör ve sağırlara yardımcı olan bir tür olduğunu vurgulayarak, şunları söyledi:
“Karşı taraf Kont için, ‘Beni ısırdı, bana saldırdı’ diyor. Isırıldığına dair bir rapor yok. Bizi dava eden kişi 6 kez iş göremezlik raporu almış. Bize 30 bin lira manevi, 285 bin lira da maddi tazminat cezası verildi. Şu anda bu, yasal faizleriyle 677 bin lira gibi bir rakam oldu. Avukatımız bir üst mahkemeye dört emsal karar sunmasına rağmen bu ceza verildi. Sokaklarda sahipsiz köpekler de havlasın, vatandaş da gitsin ayağını kırsın, belediyeyi mi şikayet edeceğiz? Köpeğin doğasında var havlamak.”
]]>Köpekten korkup düşen doktor ayağını kırdı, mahkeme köpeğin sahibine 700 bin TL’ye yakın ceza verdi
SAMSUN – Samsun’da bir doktor, kendisine havlayan golden cinsi köpekten korkup düşerek ayağını kırdı. Doktorun şikayeti üzerine mahkeme, köpeğin sahibini 700 bin TL’ye yakın maddi ve manevi para cezasına çarptırdı.
Samsunlu 61 yaşındaki esnaf Bülent Petek, 10 yıl önce dükkanının önünde pitbull saldırısına uğrayan golden cinsi yavru köpeği tedavi ettirip sahiplendi. Dükkanında ve evinde yanından ayırmadığı ‘Kont’ ismini verdiği köpek, yıllar sonra başına iş açtı. İddiaya göre köpek, 29 Ağustos 2017 tarihinde yazlık evlerinde komşularına misafirliğe gelen Dr. Ferda Turutoğlu’na havladı. Korkup kaçmaya çalışırken düşen doktor, ayağını kırdı. Kadın doktor, köpeğin sahipleri Bülent ve eşi Nuran Petek’ten şikayetçi oldu.
Samsun 1. Asliye Hukuk Mahkemesi, Dr. Ferda Turutoğlu’nun açtığı maddi ve manevi tazminat davasında lehine karar verdi. Mahkeme davacıyı haklı bularak Petek çiftini 285 bin 441 TL maddi tazminat, 30 bin TL manevi tazminat, 21 bin TL karar-ilam harcı gideri, bin 668 TL harç yargılama gideri, 6 bin 515 TL yargılama gideri, 44 bin 816 TL vekalet ücreti ve 17 bin 900 TL vekalet ücretinin yasal faizleri ile birlikte toplam 465 bin 976 TL para cezasına çarptırdı.
Petek çifti kararı istinafa taşıdı. Petek ailesinin talebi Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi tarafından da bozulmadı. İstinaf kararında davalı tarafın istinaf başvurusunun ‘esastan reddine’ hükmedildi. Bölge Adliye Mahkemesi’nin 29 Şubat 2024 tarihinde verdiği kararında “Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda 6100 sayılı HMK’nın 362/1 maddesi gereğince kesin olmak üzere oybirliği ile karar verildi” denildi. Kararın kesinleşmesinin ardından davacı tarafından, davalıya toplam 549 bin 310 TL’lik haciz gönderildi. Yasal faizleri ile birlikte yaklaşık 700 bin TL cezaya mahkum edildiğini belirten davalı Bülent Petek, yaptığı basın açıklamasında mahkemenin verdiği kararları eleştirdi.
“Benimle alakası olmayan bir köpek davasından başıma gelmeyen kalmadı”
Söz konusu olayda kendisinin bir suçu ve ihmalinin olmadığını, tekrar yargılanmak için yetkililerden yardım istediğini ifade eden Bülent Petek, “Komşuya gelen bir misafir, köpeğimden korkup kendini duvardan atıp ayağını kırmış. Biz bir ses duyunca el feneri ile mahallede gezdik. Ağacın dibinde ayağı kırılmış bir şekilde yatan Ferda Turutoğlu’nu gördük. Olay anında benim köpeğim bahçede bağlı şekilde duruyordu. Misafirim de şahidim de var. Olayın ardından 1 yıl geçmesinden sonra 2018 yılında davacı olundu. Karşı taraf, ‘köpek ısırdı’ diye dava açtı. Bu köpeğin kimseyi ısırması ve kovalaması mümkün değil. Hakimler dava sonucunda bize 700 bin TL civarında bir ceza kesti. Benim bu cezayı ödeme şansım yok. Tüm hesaplarıma haciz geldi. Her alandan kilitlendim. Bundan sonraki süreçte Allah bize yardım etsin. Davacı tarafla bugüne kadar bir görüşmem olmadı. Çünkü olayın benimle bir alakası yok. Yazlık yer, herkesin kapısında köpek var. Kış akşamı saat 21.00’de bu hayvanın olduğunu nasıl gördü? Golden cinsi köpeklerin hepsi birbirine benzer. Bir iftiraya uğradığımı düşünüyorum. Bizim ne suçumuz var? Benimle alakası olmayan bir köpek davasından başıma gelmeyen kalmadı. Ağır kalp hastasıyım. Hala daha köpeğime bakıyorum, bakmakla da sorumluyum. Çok hayvanseverim. Sokak hayvanlarını dahi veterinerlere götürürüm. Bu cezayı ödeme şansım yok. Adaletin yerine gelmesini ve tekrar dava açılmasını istiyorum” dedi.
“Köpeğin ısırdığına ya da saldırdığına dair bir rapor yok”
İstinaf mahkemesinin verdiği kararın emsal teşkil edebileceğini, sokak köpeğinden kaçarken ayağını kıran bir başka vatandaşın belediyeleri mahkemeye vererek tazminat talep edebileceğini ifade eden Bülent Petek’in kardeşi Cemil Petek ise, “Bu golden cinsi köpek dünyada engellilere yardım eden ‘rehber köpek’ olarak kullanılıyor. Davacı taraf, ‘beni ısırdı, saldırdı’ diyor. Böyle bir ısırma ya da saldırdığına dair rapor yok. Bizi dava eden kişi aile hekimi olduğundan 6 kez iş göremez raporu almış. Bundan dolayı bize 30 bin TL maddi, 285 bin TL de manevi tazminat cezası verildi. Bu rakam şu anda faiziyle 677 bin TL oldu” diye konuştu.
“Bu hayvanın saldırganlaşabileceğini hiç sanmıyorum”
Arastada esnaf olan Mithat Ulcay ise, “Kont adındaki golden cinsi köpek bir esnaf ağabeyimizin köpeği. Yıllardır bu arastada bizimle birlikte yaşıyor. 5-6 yıldır Kont’u tanıyorum. Ne bir insana saldırdığını ne de bir kediyi kovaladığını gördüm. Büyük ihtimal bir yanlış anlaşılmadan dolayı böyle tatsız bir olay gerçekleşti. Ben de bir köpek sahibiyim. Bu hayvanın saldırganlaşabileceğini hiç sanmıyorum” şeklinde konuştu.
Davacı avukatı Kılıçoğlu: “Müvekkilimde olay sonrası yüzde 3,4 oranında maluliyet oluştu”
Söz konusu dosyanın kalıcı olarak kendileri lehine sonuçlandığını açıklayan davacı Ferda Turutoğlu’nun avukatı Barış Kılıçoğlu, “İstinaf lehimize sonuçlandı. Müvekkilim köpeğin saldırması sonucu duvardan düşüyor. Düşme sonucunda da dizinden ameliyat oluyor. Bacağında platinler var. Bununla ilgili tazminat davası görüldü, lehimize sonuçlandı. Karar, istinaftan da geçerek kesinleşti. Konuyla ilgili yargılama aşaması tamamlandı. Köpek, davalı tarafın köpeği. Bununla alakalı bir inkarları da olmadı. Dava da bu haliyle kesinleşti. Bundan sonra karar kesin olduğu için bir daha dava görülmeyecek. Dosya da icra aşamasında. Doktor Ferda Turutoğlu’nun olayın ardında yüzde 3,4 oranında maluliyeti var. Ayrıca dava karara çıktıktan kısa bir süre sonra davalı taraf üzerine kayıtlı taşınmazı yakın bir tanıdığına devretti. Bununla ilgili de dava açtık. Taşınmaza tedbir uygulandı. Tasarrufun iptali davası da ayrıca devam etmektedir. O davanın da yargılama aşamasının başındayız. Bu olayda ‘hayvan idare edenin tazminat sorumluluğu’ var. Dava özü itibarıyla hayvan idare edenin tazminat sorumluluğudur. Konunun başka alanlara çekilmesinin manası yok. Başıboş köpeklerle alakalı konularda idarenin sorumluluğu var. Orada kamu hizmeti işlememiş ya da kötü işlemiştir. Orada belediyenin sorumluluğu vardır. Bizim konumuzda ise hayvan sahibinin yasadan doğan sorumluluğu vardır. Bunların birbirine emsal teşkil etmesi konusunda birinde idarenin sorumluğu, diğerinde hayvan sahibinin sorumluluğu var. Özü itibarıyla aynı şeyler olsa da sorumluluk makamları farklıdır” ifadelerini kullandı.
]]>Kulübesini ateşe vererek Pitbull cinsi köpeği öldüren caninin cezası 4 yıl hapse çıkarıldı
İZMİR – İzmir’de Şila adlı Pitbull cinsi köpeğin kulübesini ateşe vererek öldüren sanığın cezası artırıldı. ‘İyi hal’ indirimi ile 1 yıl 8 ay hapis cezası alıp tutuklu kaldığı 72 günün ardından tahliye edilen Ömer Faruk Baki’nin cezası, istinaf mahkemesinde 4 yıla çıkarıldı, sanığın tutuklanmasına karar verildi.
İzmir’in Seferihisar ilçesinde, ‘Şila’ isimli 2,5 yaşındaki pitbull cinsi köpeğin kulübesini ateşe vererek öldürdüğü suçlamasıyla yargılandığı davada ‘iyi hal’ indirimi ile 1 yıl 8 ay hapis cezası alıp tutuklu kaldığı 72 günün ardından tahliye edilen Ömer Faruk Baki (57), kararın istinafa taşınmasının ardından yeniden yargılandı. Baki, bu kez 4 yıl hapse çarptırıldı.
11 Ekim 2022’de, Turabiye Mahallesi Necat Hepkon Caddesi’nde meydana geldi. Furkan Pınar’ın sahibi olduğu 2,5 yaşındaki Pitbull cinsi ‘Şila’ isimli köpek, eve 10 metre mesafedeki demir kafes içindeki ahşap kulübesinde, yanıcı madde dökülerek yakıldı. İhbar üzerine gelen itfaiye ekipleri, alevleri söndürdü. Kafesin kapısı kapalı olduğu için dışarı çıkamayan köpek yanarak öldü. Kulübe alev alev yanarken, o anlar bazı kişiler tarafından görüntülendi. Polisin yaptığı çalışmada, yangını çıkaranın Ömer Faruk Baki olduğu tespit edildi. 13 Ekim’de gözaltına alınan ve ifadesinde suçlamaları reddeden Baki, sevk edildiği adliyede tutuklandı.
Seferihisar 2’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nde 19 Ocak 2023’te görülen davada; Baki’ye, 2 yıl hapis cezası verildi. Ardından mahkeme, sanığın duruşmadaki iyi halini gözeterek cezayı 1 yıl 8 ay hapse indirdi. 72 gün cezaevinde kalan tutuklu sanık tahliye edildi.
İtiraz edildi
Cumhuriyet savcısı ve Şila’nın sahibi, davaya müdahil olan Hayvan Hakları ve Etiği Derneği, Bursa, Antalya ve İzmir baroları ve Hayvanlara Adalet Derneği ile sanık avukatları ilk derece mahkemesinin kararına karşı istinafa başvurdu.
Savcının istinaf gerekçesinde sanığın, sokakta yaşayan arkadaşı M.E.’ye ait eşyaları yakması sebebi ile ‘mala zarar verme’ suçunu işlediği, kulübede yangın oluşabileceğini öngörmesine rağmen yangını çıkardığı, Şila’nın ölümünde olası kastının bulunduğu ve bu sebeple üzerine atılı suçlardan ayrı ayrı cezalandırılması gerektiği belirtildi. İstinaf başvurusunu karara bağlayan İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesi de sanık hakkında, M.E.’ye yönelik ‘yakarak mala zarar verme’ eylemi nedeniyle kamu davası açılması gerektiği ve bu davaların birleştirilerek yargılama yapılması gerektiğine dikkat çekti. Bu hususun eksik bırakılarak hüküm kurulduğunu belirten mahkeme, sanık hakkında ‘eksik ceza tayini’ gerekçesiyle hükmün bozulmasına ve dosyanın hükmü veren ilk ceza mahkemesine gönderilmesine oy birliğiyle karar verdi.
4 yıl hapis cezası ve tutuklama kararı
Seferihisar 2’nci Asliye Ceza Mahkemesi’ne iade edilen dosyada, dava tekrar görülmeye başlandı. Bugünkü duruşmaya tutuksuz sanık Ömer Faruk Baki katılmazken; Şila’nın sahibi Furkan Pınar, avukatı, müdahil derneklerin temsilcileri ve avukatları salonda hazır bulundu. Görülen davada sanığa Şila’nın ölümü için 2 yıl, Furkan Pınar’a ait yanan kulübe nedeniyle ‘mala zarar vermekten’ 1 yıl 6 ay, M.E.’ye ait eşyaları yakması nedeniyle de yine ‘mala zarar vermek’ suçundan 6 ay olmak üzere toplam 4 yıl hapis cezası ve tutuklama kararı verildi.
]]>İzmir’in Seferihisar ilçesinde, ‘Şila’ isimli 2,5 yaşındaki pitbull cinsi köpeğin kulübesini ateşe vererek öldürdüğü suçlamasıyla yargılandığı davada ‘iyi hal’ indirimi ile 1 yıl 8 ay hapis cezası alıp tutuklu kaldığı 72 günün ardından tahliye edilen Ömer Faruk Baki (57), kararın istinafa taşınmasının ardından yeniden yargılandı. Baki, bu kez 4 yıl hapse çarptırıldı.
11 Ekim 2022’de, Turabiye Mahallesi Necat Hepkon Caddesi’nde meydana geldi. Furkan Pınar’ın sahibi olduğu 2,5 yaşındaki Pitbull cinsi ‘Şila’ isimli köpek, eve 10 metre mesafedeki demir kafes içindeki ahşap kulübesinde, yanıcı madde dökülerek yakıldı. İhbar üzerine gelen itfaiye ekipleri, alevleri söndürdü. Kafesin kapısı kapalı olduğu için dışarı çıkamayan köpek yanarak öldü. Kulübe alev alev yanarken, o anlar bazı kişiler tarafından görüntülendi. Polisin yaptığı çalışmada, yangını çıkaranın Ömer Faruk Baki (57) olduğu tespit edildi. 13 Ekim’de gözaltına alınan ve ifadesinde suçlamaları reddeden Baki, sevk edildiği adliyede tutuklandı.
Seferihisar 2’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nde 19 Ocak 2023’te görülen davada; Baki’ye, 2 yıl hapis cezası verildi. Ardından mahkeme, sanığın duruşmadaki iyi halini gözeterek cezayı 1 yıl 8 ay hapse indirdi. 72 gün cezaevinde kalan tutuklu sanık tahliye edildi.
İtiraz edildi
Cumhuriyet savcısı ve Şila’nın sahibi, davaya müdahil olan Hayvan Hakları ve Etiği Derneği, Bursa, Antalya ve İzmir baroları ve Hayvanlara Adalet Derneği ile sanık avukatları ilk derece mahkemesinin kararına karşı istinafa başvurdu.
Savcının istinaf gerekçesinde sanığın, sokakta yaşayan arkadaşı M.E.’ye ait eşyaları yakması sebebi ile ‘mala zarar verme’ suçunu işlediği, kulübede yangın oluşabileceğini öngörmesine rağmen yangını çıkardığı, Şila’nın ölümünde muhtemel kastının bulunduğu ve bu sebeple üzerine atılı suçlardan ayrı ayrı cezalandırılması gerektiği belirtildi. İstinaf başvurusunu karara bağlayan İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesi de sanık hakkında, M.E.’ye yönelik ‘yakarak mala zarar verme’ eylemi nedeniyle kamu davası açılması gerektiği ve bu davaların birleştirilerek yargılama yapılması gerektiğine dikkat çekti. Bu hususun eksik bırakılarak hüküm kurulduğunu belirten mahkeme, sanık hakkında ‘eksik ceza tayini’ gerekçesiyle hükmün bozulmasına ve dosyanın hükmü veren ilk ceza mahkemesine gönderilmesine oy birliğiyle karar verdi.
4 yıl hapis cezası ve tutuklama kararı
Seferihisar 2’nci Asliye Ceza Mahkemesi’ne iade edilen dosyada, dava tekrar görülmeye başlandı. Bugünkü duruşmaya tutuksuz sanık Ömer Faruk Baki katılmazken; Şila’nın sahibi Furkan Pınar, avukatı, müdahil derneklerin temsilcileri ve avukatları salonda hazır bulundu. Görülen davada sanığa Şila’nın ölümü için 2 yıl, Furkan Pınar’a ait yanan kulübe nedeniyle ‘mala zarar vermekten’ 1 yıl 6 ay, M.E.’ye ait eşyaları yakması nedeniyle de yine ‘mala zarar vermek’ suçundan 6 ay olmak üzere toplam 4 yıl hapis cezası ve tutuklama kararı verildi. – İZMİR
]]>Daire, Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Dr. Engin Arık ile 5 bilim insanının da arasında olduğu 57 kişinin ölümüyle sonuçlanan olay sonrası, Isparta 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 9 Mart 2021’de sanıklar Doğaner ile Erbilgin yönünden karara bağladığı dava dosyasına ilişkin temyiz incelemesini tamamladı.
Buna göre, yargılandıkları ana dava dosyasında beraatlerine karar verilmesi sonrası haklarındaki hüküm Yargıtay tarafından bozulan ve yeniden yargılandıkları davada “taksirle öldürme” suçundan 5 yıl 10’ar ay hapis cezasına çarptırılan Doğaner ile Erbilgin hakkındaki hükümler onandı.
Kararla birlikte, 2007’de meydana gelen kazaya ilişkin dava dosyası, 17 yıl sonra kapandı.
Olayın geçmişi
İstanbul’dan Isparta’ya gelen Atlasjet Havacılık AŞ yolcularını taşıyan Dünyaya Bakış (World Focus) Hava Taşımacılığı AŞ şirketine ait yolcu uçağı, 30 Kasım 2007’de Isparta’nın Keçiborlu ilçesi yakınlarındaki Türbetepe mevkisinde düşmüş, kazada 7’si mürettebat 57 kişi ölmüştü.
Kazada hayatını kaybedenler arasında, “Türk Hızlandırıcı Merkezi” projesinin Isparta Süleyman Demirel Üniversitesinde düzenlenen 4. Çalıştayına katılmak üzere yola çıkan proje üyesi Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Dr. Engin Arık, Doğuş Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Fen Bilimleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Şenel Boydağ, Doç. Dr. İskender Hikmet ile araştırma görevlileri Mustafa Fidan, Özgen Berkol Doğan ve yüksek lisans öğrencisi Engin Abat da bulunuyordu.
Uçak kazasıyla ilgili kamu davası, 16 Haziran 2009’da açıldı. World Focus Hava Yollarında görev yapan bazı üst düzey ve teknik personelden oluşan 10 kişinin yargılanacağı davanın ilk duruşması, 28 Temmuz 2009’da Isparta Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü. Yargılamalar sırasında sanık sayısı önce 12’ye, ardından 20’ye yükseldi.
Isparta 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Ocak 2015’te hükmünü açıkladı. Mahkeme, sanıklardan 8’ine, 11 yıl 8 ay ile 1 yıl 8 ay arasında değişen süreli hapis cezası verdi, aralarında Doğaner ile Erbilgin’in de bulunduğu 12 sanığın beraatini kararlaştırdı.
Temyiz üzerine dosya Yargıtaya geldi. Yargıtay 12. Ceza Dairesi, uçağın Atlasjet tarafından kiralandığı Dünyaya Bakış Hava Taşımacılık AŞ ortağı Yavuz Çizmeci, Genel Müdürü Aydın Kızıltan ve Teknik Müdürü İsmail Taşdelen’in 11 yıl sekizer ay, Bakım Müdürü Fikri Zafer Dinçer’in 5 yıl 10 aylık hapis cezasını onamış, dönemin Atlasjet Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve Genel Müdürü Tuncay Mustafa Doğaner ile uçuş işletme sorumlusu Mehmet Şerif Erbilgin hakkındaki beraat kararını bozmuştu. Daire, diğer sanıklara verilen beraat kararlarını da onamıştı.
Dairenin kararında, Doğaner ile Erbilgin’in kazada “tali kusurlu” oldukları belirtilmiş, bu yönden yeniden yargılanmaları gerektiği kaydedilmişti.
Yeniden yargılama yapan Isparta 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 2021’de sanıklara “taksirle öldürme” suçundan 5 yıl 10’ar ay hapis cezası verilmesini kararlaştırmıştı.
]]>Hilton Bosphorus Otel’de gerçekleştirilen 2024 yılı 1. olağan divan kurulu toplantısında konuşan Arat, göreve geldikleri 95 günlük süre içinde yaptıklarının video sunumunu gerçekleştirdi.
Arat, siyah-beyazlı kulübün olağanüstü seçimli genel kurulu öncesinde Beşiktaş’ın bir yol ayrımına geldiğini söylediğini hatırlatarak, “Son 23 yılda kurumsal birikimimizi bitiren anlayışa son vermemiz gerektiğini vurgulamıştım. Bugün az bile söylediğimizi fark ettik. 3 Aralık’taki seçimle Beşiktaş’ın kaderini değiştirdiniz. Beşiktaş üzerinden nüfuz kurma dönemi bitmiştir. Camia uyanık ve aktif olursa benzer durumlara asla düşmeyiz. Beşiktaşlılar kulübe sahip çıkmalı ve gelişmeleri yakın ilgiyle takip etmeliler.” diye konuştu.
Siyah-beyazlı kulübün yaklaşık 1 milyar 400 milyon lira faiz gideri olduğunu kaydeden Arat, Beşiktaş’ın yeni kaynaklar üretmesi gerektiğini söyledi.
Göreve başladıktan sonra CAS davalarıyla karşılaştıklarını aktaran Arat, “Victor Ruiz ile 2019’da 3 yıllık sözleşme imzalanıyor. 489 bin avro maaşını süresinde alamadığı için tek taraflı feshediyor ve CAS’a gidiyor. Beşiktaş, 2 milyon 728 bin avro ceza ödüyor. Bu, bir aylık futbol takımı maaşına denk geliyor. Bu cezayı ödedik ve dosyayı kapattık. Tyler Boyd da dava açtı. CAS’ta dava görülüyor. 425 bin avroluk bir dava. 1 milyon avroluk bir riski var. Bir sporcumuzun locası var, locası nedeniyle kulübü icraya veriyor. Sonra kulüp, o sporcuyla jübile yapmak üzere sözleşme imzalıyor. Şu anda o oyuncuya 500 bin lira para ödeniyor.” diye konuştu.
Emrecan Uzunhan ve Kerem Atakan Kesgin transferlerine değinen başkan Arat, “Yüzde 50 bedeli 2 milyon avro olan bir oyuncu, 5 yıllığına transfer ediliyor. Toplam 270 dakika oynamış. 2 milyon avronun 840 bin avrosunu biz ödedik geldiğimizde. Niye alındı, kimse bilmiyor. Bir oyuncumuz bize karşı oynarken yedek kulübesinde sarı kart gördü. 5 yıllık sözleşme imzalanmış ikisiyle de. Bunların hepsini ödeyeceksiniz, ödememe şansınız yok. Hem kiralık veriyorsunuz hem de üstüne para veriyorsunuz. Besar Gudjufi diye bir oyuncu var. 5 yıllığına 600 bin avroluk anlaşma yapılmış, kim olduğunu kimse bilmiyor. Her ay maaşını alıyor. Neden, nasıl alındığını bilen yok.” ifadelerini kullandı.
“Menajerlerin kulübe girişini yasakladık”
Teknik direktör Fernando Santos’un takımın başına geldiği süreci anlatan Arat, şunları kaydetti:
“Antrenör değişikliği yaptık ve bizi paramparça ettiler antrenör gelmedi diye. 15 antrenörle görüştük ve Santos’ta karar kıldık. Santos’u getirdikten sonra transfer dönemi girdi. Avrupa’daki gelişmeleri izledik. Avrupa’da son derece kısıtlı imkanlar vardı ara dönem olduğu için. Bize önerilen oyuncuları söylediğimizde Santos, ‘Ben onları oynatmam. Semih, Demir Ege onlardan daha iyi.’ dedi. Menajerlerle görüştük, çok nahoş cevaplar almaya başladık. Menajerlerle ilişkimizi sordum, ‘İyi değil.’ dediler. Menajerlere 10 milyon avroya yakın borcumuz varmış, çoğu bizimle çalışmak istemediğini söyledi. Vida’nın menajeri dava açtı biz geldikten sonra. İnanılmaz ilişkiler ve çelişkiler var. Menajerlerin kulübe girişini yasakladık. İlk önce sosyal medyaya isim atıyorlar. O sosyal medyada ismi yazılan oyuncular ertesi gün gazetelerde yer alıyor. Oyuncuların fiyatı yükseliyor. Menajerler her şeyi organize ediyor ve Beşiktaş’ı oyuncuyu almak zorunda bırakıyorlar.”
Kadro dışı bırakılan oyuncularla ilgili o dönemki teknik direktörün haberinin olduğunu söyleyen Arat, “Karar sonrası çok eleştirildik, hocanın haberi vardı. Bunu yapmak zorundaydık. Çünkü Beşiktaş’ta disiplin bitmişti. Büyük sıkıntı vardı. Bir oyuncu, diğer oyuncuya ‘Şu maçta oynama.’ diyebiliyordu. Kadro dışı bırakınca menajerleri devreye girdi, Bailly’i hemen yolladık ve 3,5 milyon avro karımız oldu. Onana ile 4 yıllık anlaşma yapmışız, 10 milyon avro maliyeti var. Rosier’i kiraladık. Bu 3 kişiden 5 milyon 375 bin avro tasarruf oldu. Oyuncuları affetmek gibi bir durumda bulunmadık, hoca ‘Faydalanabilirim.’ dedi ve oynamaya başladılar.” şeklinde konuştu.
Türkiye Futbol Federasyonunun (TFF), kulübün haklarını koruma çabalarına ceza ile karşılık verdiğini belirten Arat, “Galatasaray maçı sonrası yaptığımız açıklamadan dolayı bana ve kulübe ceza kestiler. Bizim kullandığımız lisanda bir şey yok. ‘Colley’e VAR’dan çağırıp kırmızı veriyorsunuz, Cenk’in pozisyonunda niye çağırmıyorsun?’ diyoruz. Ben kulübün hakkını arayamayacak mıyım? Hakkımızı arayınca ceza üzerinde duruyorlar. Beşiktaş hakkını aramaya devam edecek, hiçbir şekilde geri adım atmayacağız.” ifadelerini kullandı.
Eski yönetimin görevden ayrılmadan önce tüm alacaklarını tahsil ettiğini söyleyen Hasan Arat, “İki gün kala tüm yönetim kurulu, alacaklarını almış. Sayın başkan da almış 2 milyon 970 bin lirasını. O senetlerden arkadaşlara paralar verilmiş. Hiçbir yöneticiye kur farkı hariç borcu kalmamış.” dedi.
Ernst and Young ve KPMG raporları
Siyah-beyazlı kulüpte eski dönemleri inceleyen denetleme raporları ile ilgili konuşan siyah-beyazlı kulübün başkanı, şunları kaydetti:
“Ernst and Young raporu, KPMG raporu verildi mi, dedim. Hiç cevap veremediler. ‘Bu rapor başkanda ve ikinci başkanda.’ denildi. Bu rapor ortada yok. ‘Bize böyle bir rapor gelmedi.’ dendi kulüpten. Ernst and Young’a ‘Raporu yollayın.’ dedik, ’10 yıl geçti imha ettik.’ dediler. Beşiktaş Kulübünde rapor yok. ’80 bin doları aldın, raporu kime teslim ettin?’ diye soruyoruz, cevap yok. 10 seneden beri uyutulduk. Ernst and Young raporu olmadığı gibi Yargıtayın kararları sonrasında eski başkan ve TFF başkanıyla helalleşme sözleşmesi imzalandı. Beşiktaş, bütün haklarından vazgeçiyor. Bunları açıklamak zorundayım. Hem rapor yok hem mahkeme kararlarını bilmiyorsunuz bir de eski başkanla feragata birlikte imza atıyorsunuz. Beşiktaş’ta bu işler bitecek. Bunların takipçisi olacağız. KPMG raporunu İçişleri Bakanlığı müfettişleri inceliyor. Yeni yasayla bu raporlar Spor Bakanlığına gidiyor. Bir önceki başkan ve yönetimine davalar açılıyor. Davaların çoğu zaman aşımına uğruyor. Ne olduğu belli değil.”
Siyah-beyazlı kulübün meşhur ‘Fulya davası’ ile ilgili de konuşan Arat, şunları aktardı:
“Stadın çatısı konusu var. Ne çatıymış bu çatı. Neler var neler. Sesin neden içeride kalmadığını öğrendik. Çatıda orijinal kullanılması gereken malzeme yerine ucuz malzeme kullanılmış ama biz aynı parayı ödemişiz. Ortada firma yok, danışmanlık verenler de yok. Fulya’nın elektriği ağustostan beri ödenememiş. Üç gün sonra ödemezseniz keseceğiz diye ihtarname geldi ama elektrikler kesiliyordu edebiyatı yapmadık. Aşçıoğlu’nu kulübe davet ettim, bir toplantı yaptık. Kira artışı söz konusuydu. ‘Kira artışı istemiyoruz, çıkmanızı istiyoruz.’ dedim. ‘O bina, bizim binamız.’ dedim. Demirören burayı 25 senelik kiralamış, parasını almış. ‘Bize bu binayı geri verin, Beşiktaş’ta artık Fulya meselesi bitsin.’ dedim. Bana mesaj yolladı, ‘Çıkmak dahil her şeyi konuşabiliriz.’ dedi.”
Arat ayrıca genç golcü Semih Kılıçsoy’u divan kurulu üyelerine alkışlattı.
]]>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haliç Üniversitesi’nin konferans salonunda düzenlenen İlim Yayma Vakfı 53. Olağan Genel Kuruluna katıldı. Kurulda yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına tepki gösterdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ülkemizin en köklü güçlü geleneğe sahip teşekküllerinin başında İlim Yayma geliyor. Vakfımız ulu bir çınar misali ilim ve hizmet yolcularını kuşatmaya devam ediyor. Vakfımız yarım asırdan fazla süredir çalışıyor. Memleket dahilinde ilim yaymayı teşvik için koşturan tüm vakıf mensuplarına şükranlarımı sunuyorum. Ebediyete ulaşan vakıf insanlarımızı hürmetle yad ediyorum. 4 yıl önce kaybettiğimiz dava arkadaşımız emektarlarından Yücel Çelikbilek’i özellikle şükranla anmak istiyorum. Allah’ın izniyle bu ocak tütmeye devam ettikçe, vakfımız emektarlarının amel defteri kapanmayacaktır. Biz de iyilik neferlerini hiçbir zaman unutmayacağız. Elbette bunu yaparken minnet borcumuzu vakfımızı çok daha ileriye taşıyarak ödeyeceğiz. Daha fazla öğrenciye destek vereceğiz. Ortaöğretimden başlayarak ihtiyaç sahibi evlatlarımızın yanında olacağız. İlim hazinemizin zenginleşmesini sağlayacağız. Vatana millete faydalı evlatlar yetiştirmek vizyonuyla çalışan her bir çalışana teşekkür ediyorum. Milletimiz yetki verdikçe bizler de sizlerin daima yanında olacağız. Yeter ki sizler davasına sadık kuşakların yetişmesi için emek vermeye devam edin. Sağına soluna bakmadan ben varım diyen bir gençlik için çaba gösterin. Gerisi sadece bir zaman meselesidir. Uğruna ömrümüzü adamaktan şeref duyduğumuz davamızın yeryüzünde adaleti tesis etme davasının, medeniyetimizi ihya etme davasının sahibi, Yüce Allah’tır. Biz niyetimizi temiz tuttukça önümüzü kimse kesemez” açıklamasında bulundu.
Ramazan’ı karşılamaya hazırlandıklarını ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İlk sahurumuza kalkacak inşallah ilk orucumuzu tutacağız. Tüm İslam alemi ve milletimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Bu mübarek ayı hep birlikte en güzel şekilde idrak etmeye çalışacağız. Ancak Ramazan ayını başta Gazze olmak üzere pek çok bölgede ciddi inşanı dramlarla karşılıyoruz. Gazze’de yaşananlar artık tahammül sınırını aşmıştır. Terör devleti olan İsrail, batılıları arkasına alarak tam anlamıyla bir soykırım politikası uygulamaktadır. 32 binden fazla Filistinli şehit oldu. 2 milyon insan evlerini terk etmek zorunda bırakıldı. Bir barbarlıkla karşı karşıyayız” ifadelerini kullandı.
“Netanyahu günümüzün canisidir”
Netanyahu’ya günümüzün canisidir şeklinde tepki gösteren Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Netanyahu ve gözünü kin bürümüş yönetimi, günümüzün Nazileri olarak isimlerini modern dönem canilerinin yanına ekletmişlerdir. Bu katliamcıların Uluslararası Hukukta hesap vermeleri için gerekeni yapıyoruz. 155 günde gerçekten yüreklerimizi dağlayan, bir insan olarak yüzümüzü kızartan pek çok hadiseyle karşılaştık” dedi.
“İslam alemi kardeşlik görevini tam manasıyla yerine getiremedi”
İnsan Haklarının nasıl sadece bir kağıt parçasına dönüştüğüne hep beraber şahit olduk. İslam dünyasının ortak hareket etme, zulmü engelleme noktasında halen çok önemli eksiklerimiz vardır. 2 milyar nüfuslu İslam alemi kardeşlik görevini tam manasıyla yerine getiremedi. Elbette çok uğraşıldı. Diplomatik açıdan çaba harcandı. Fakat Gazze’lilerin bombalarla katledilmesine mani olunamadı. Bu durumun pek çok sebebi bulunuyor. Türkiye bize biçilen bu role itiraz etmektedir. İsrail’in saldırılarının ilk gününden itibaren Filistin halkı için tüm imkanlarımızı seferber ettik. Tüm görüşmelerimizde Filistin meselesini gündeme getirdik. Katıldığımız tüm toplantılarda Gazze’nin sesi olduk. Topraklarını savunan Filistinlilerin davasına sahip çıktık. Mısır makamlarıyla son dönemde iyileşen ilişkileri yardım ulaştırmak için kullandık. Yardımlarımız 40 bin tonu buldu. 3 bin tonluk yardım taşıyan bir gemi daha yarın ulaşacak. Gıda, su, hijyen ve barınma malzemelerinin yanında ambulans, sahra hastanesi, çadır bulunuyor. Ramazan ayı boyunca yardımı daha da artıracağız. Ülkemize getirdiğimiz kardeşlerimizin tedavileri de devam ediyor. Hamas ve Filistinli gruplarla yakın diyalog halindeyiz” şeklinde konuştu.
“Filistinlilerin davasına en üst seviyede sahip çıkan ülke tartışmasız şekilde Türkiye’dir”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Elimizin uzandığı gücümüzün yettiği kadar tüm imkanlarımızla yardımcı olmaya çalışıyoruz. En yakın şahidi Filistinli kardeşlerimizdir. Şunu çok net ifade etmek isterim. Filistinlilerin davasına en üst seviyede sahip çıkan ülke tartışmasız şekilde Türkiye’dir. Tüm dünya çok iyi biliyor Tayyip Erdoğan 15 sene önce katillerin yüzlerine karşı “one minute” diye haykırırken nerede duyuyorsa bugün de aynı yerde durmaktadır. En fazla hassasiyet gösterdiğimiz bir konuda bize haksızlık edenleri kendini sorgulamaya davet ediyorum. Mücadelemiz ortadadır. 21 yıl önce, genel başkan olarak Amerika’ya yaptığım ilk ziyarette bana orada Hamas’ı sordular. Terör örgütü dediler. Ben orada onlara Hamas, terör örgütü değil, bir direniş örgütüdür demiştim. O zaman başbakan değildim. Şimdi kimse bize kalkıp da Hamas için terör örgütü ifadesini kullandırtamaz. Hamas’ın liderleriyle çok açık ve net her şeyi konuşup onların arkasında dimdik duran bir ülke Türkiye. Filistin davasına gönül verenler olarak birbirimize ok atmak yerine asıl bu habis zihniyetle mücadele etmeli bunlara zemin kazandırmamalıyız. Türkiye’nin olağanüstü çabalarını görmezden gelme yerine her konuşmalarında işgalci İsrail’e selam çakanların foyasını ortaya dökmeliyiz.
Gençlere nasihatlerde bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ülke olarak güçlendikçe inşallah çok daha fazlasını da yapacağız. Rabbim bizlere o günleri görmeyi de nasip eylesin. Sizler bizim aydınlık yarınlarımızın teminatısınız. Mübadele bayrağını bizden siz devralacak, onu yüceltecek, sizden sonra gelen nesile teslim edeceksiniz. Hep söylüyorum. Ne yapıyorsak sizler için, sizin istikbaliniz için yapıyoruz. Sizlerden de kendinizi en donanımlı, şuurlu, ahlaklı ve özgüvenli bir şekilde yetiştirmenizi bekliyoruz” açıklamasında bulundu. – İSTANBUL
]]>Gizli fon dolandırıcılığı davası bugün İstanbul 41. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye devam edecek. Futbolcular ve iş insanlarını yaklaşık 26 milyon dolar dolandırmakla suçlanan eski bankacı Seçil Erzan 4. kez hakim karşısına çıkacak.
Erzan’ın da aralarında bulunduğu 7 sanık önceki duruşmalarda savunma yapmıştı. Dolandırıldıklarını iddia eden 11 kişi de müşteki sıfatıyla mahkemeye ifade verdi.
200 SAYFALIK RAPOR DAVA DOSYASINDA
3’üncü duruşmanın ardından Erzan’a ait cep telefonlarında yapılan bilirkişi incelemesine ilişkin 200 sayfalık rapor da dava dosyasına dahil edildi. Erzan’la banka yetkilileri arasındaki yazışmaların da yer aldığı raporda Fatih Terim ve Arda Turan’ın kredileri hakkında konuşmaları dikkat çekmişti.
TURAN, BELÖZOĞLU, MUSLERA VE İNAN’IN DURUŞMAYA KATILMASI BEKLENİYOR
Yaklaşık 7,5 milyon dolar dolandırılan Arda Turan, 3 duruşmaya da katılmayan isimler arasında. Turan’la birlikte mazeret bildirip duruşmaya gelmeyen eski futbolcular Emre Belözoğlu, Selçuk İnan ve kaleci Fernando Muslera 4. duruşmada müşteki olarak dinlenecek. İstanbul Adliyesi’ne ilk gelen isimse Galatasaraylı futbolcu Muslera oldu. Bu isimlerin duruşmaya gelmemeleri durumunda haklarında zorla getirme kararı çıkarılacak.
ERZAN HAKKINDA 252 YILA KADAR HAPİS CEZASI İSTENİYOR
Sanık Erzan’ın “özel belgede sahtecilik” ve “tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında, kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında nitelikli dolandırıcılık” suçlarından 69 yıldan 226 yıla kadar hapsi istenen ana iddianamenin ardından hazırlanan yeni iddianameyle Erzan hakkında istenen hapis cezası da yükseldi.
Erzan’ın, 77 yıldan 252 yıla kadar hapsinin talep edildiği iddianamede, sanıklar Ali Yörük, Kerem Can, Hüseyin Eligül, Nazlı Can, Atilla Yörük ve Asiye Öztürk’ün ise aynı suçlardan 3 yıl ile 85 yıl arasında hapisle cezalandırılması isteniyor.
NE OLMUŞTU?
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, sanık Seçil Erzan’ın, bir bankanın Levent’teki şubesinde müdür olarak çalıştığı ve müşteki Bülent Çeviker’den kişisel güven ilişkisine dayalı 2 milyon dolar alarak yüksek kar vaadiyle yeniden kendisine iade edeceğini bildirdiği kaydediliyor.
İddianamede, müşteki Çeviker’e para karşılığında yazılı evrak verildiği, ancak daha sonra Çeviker’in Erzan’a ulaşmaya çalışsa da ulaşamadığı, durumu bankaya bildirdiği, banka tarafından araştırma yapıldığı, Erzan hakkında suç duyurusunda bulunulduğu ifade ediliyor.
Sanık Erzan’ın bu yöntemle futbolcular, iş insanları ve çeşitli meslek gruplarından müştekilere, yüksek kar getirisi olan güvenilir bir fon bulunduğunu ve yine kamuoyunda tanınan Fatih Terim ve Hakan Ateş gibi isimlerin bu fona dahil olduğunu söyleyerek, müştekileri bu fona para yatırmaya ikna ettiği anlatılan iddianamede, gerçekte ise böyle bir fonun hiç olmadığının tespit edildiği belirtiliyor.
İddianamede, Erzan’ın, müştekilerin verdiği paralara ilişkin sahte belgeler oluşturup, bu belgelere bankanın kaşesini ve ıslak imzasını atıp müştekilere teslim ettiği ve dolandırıcılık kastıyla hareket ettiği kaydediliyor.
]]>***
“Şimdi Almanya’nın duracağı tek bir yer var, o da İsrail’in yanıdır. İsrail’in güvenliğinin Almanya’nın varlık nedeni olduğunu söylediğimizde kastettiğimiz budur.” Almanya Şansölyesi Olaf Scholz (12 Ekim 2023)
Geçen günlerde Avrupa Birliği (AB) Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB üyesi devletlerin İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü saldırganlığa yönelik tutumlarını eleştirirken “Çok fazla insanın öldürüldüğünü söylemeye devam etmek biraz çelişkili. ‘Lütfen insanlarla ilgilenin. Lütfen öldürmeyin.’ demeyi bırakın ve bir şeyler yapın.” demişti. “Bir şey yapmak” derken İsrail’in askeri kapasitesini diri tutmayı sağlayan büyük ölçekte askeri teçhizat ihracatının ve yardımların kastedildiğini tahmin etmek güç değil. Mart ayının ilk gününde ise Avrupa’dan İsrail’e tüm hızıyla devam eden askeri yardımı sadece bir sitem konusu yapmayıp hukuki sorumluluk meselesi haline getirecek önemli bir adım atıldı. Avrupa’yla da Filistin’le de arasında koca bir okyanus bulunan Orta Amerika ülkesi Nikaragua, AB blokunun lokomotifi Almanya’ya karşı UAD’de, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği uluslararası hukuk ihlalleri sebebiyle dava açtı.
Malum, Aralık 2023’te Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali gerekçesiyle başlattığı dava, ardından ise 2023’ün başında talep edilen ve İsrail’in Filistin topraklarındaki uygulama ile politikalarının hukuka aykırılığının ele alındığı danışma görüşü sürecine ilişkin sözlü sunumların yapılması vesilesiyle UAD’de Filistin’e ilişkin yürüyen süreçler dünya kamuoyunun gündeminde büyük yer tutuyordu. Nikaragua’nın attığı bu adımla beraber hem Filistin Divan gündemdeki yerini koruyacak hem de İsrail’in Filistin’de 5 aydır sürdürdüğü soykırım niteliğindeki eylemlerin uluslararası yargıya taşınmasında yeni bir perde açılacak gibi gözüküyor. Çünkü Filistin’deki zulmün failleri yelpazesinin yeni aktörlerle genişlemesi söz konusu ve İsrail’in yarattığı vahşeti destekleyenler de artık spot ışığının altında. Tarihsel olarak soykırım kavramının uluslararası hukuka girmesine yolu açan devlet olan Almanya’nın dönüp dolaşıp bu suçlamayla karşı karşıya kalması ayrıca manidar. Ancak daha önemlisi, hukuki açıdan bakınca bu davayla birlikte soykırıma dair devletlerin sorumluluk sınırlarının ne kadar genişleyebileceğine dair önemli içtihatlar ortaya konması ihtimali doğdu. Zira sadece Soykırım Sözleşmesi’nde yasaklanan eylemleri işleyenlerin değil, bunların işlenmesine destek sağlayanların da taşıyacağı sorumluluk dava konusu ediliyor.
Nikaragua, Almanya’yı hangi gerekçelerle dava ediyor?
Nikaragua Hükümeti bir basın açıklaması yaparak Almanya’yı İsrail’e desteği sebebiyle uluslararası hukuk çerçevesinde sorumlu tutacağını 1 Şubat 2024’te duyurmuştu. Bu sebeple er veya geç böyle bir dava açma hamlesinin gelebileceği tahmin ediliyordu. Ancak tahmin etmesi daha güç olan husus, Almanya’nın sorumluluğunun bu denli çeşitli gerekçelerle ileri sürülmesiydi. Zira Nikaragua, Almanya’nın sadece Soykırım Sözleşmesi kaynaklı soykırımı önleme ve cezalandırma yükümlülüklerini ihlali sebebiyle sorumluluğunu iddia etmiyor; buna ek olarak Gazze başta olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarında meydana gelen uluslararası insancıl hukuk ihlallerini hiçe saymak suretiyle hem 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerinin ve 1977 tarihli Ek Protokollerinin hem de uluslararası teamül hukuk kaynaklı temel kurallara saygı gösterme yükümlülüğünün ihlal edildiğini iddia ediyor. Dahası Nikaragua, Filistin’de devam eden hukuka aykırı işgal ve saldırıların sürdürülebilmesine destek sağlamak suretiyle uluslararası hukukun emredici kurallarının (jus cogens), özellikle de apartheid rejimini, ırk ayrımcılığını ve halkların kendi geleceklerini tayin hakkının gasbedilmesini yasaklayan kuralların ihlal edildiğini öne sürüyor. Zira uluslararası toplumun, genel olarak İsrail’in 7 Ekim sonrasında tepki gösterme ve uyruğundaki kişileri koruma gerekliliğine gösterilen anlayışın İsrail’in uluslararası hukuka aykırı hareket etmesi ve aykırılıkları sürdürmesi için bir mazeret olamayacağının altı çiziliyor. Dolayısıyla diğer devletler de İsrail’in maksadı aşan ve hukuka aykırı eylemlerini desteklemek için herhangi bir gerekçeye sahip değil.
Ancak Almanya Hükümeti’nin İsrail’in mevcut saldırganlığının başladığı tarihten bu yana tüm hukuk ihlallerinin farkında olmasına rağmen İsrail’in eylemlerine olan desteğini kararlı bir şekilde devam ettirdiği belirtiliyor. Almanya’nın mali ve siyasi desteğine de değinilse de asıl vurgu askeri desteğe yapılıyor. Özellikle İsrail’in soykırım başta olmak üzere diğer ihlal niteliğindeki eylemleri gerçekleştirirken Almanya tarafından adeta daha hızlandırılmış bir şekilde temin edilen tanksavar silahlardan makineli tüfekler için mühimmat, patlayıcılar ve itici gazlar gibi askeri malzemelerden cephe hattına ve depolara yapılan ikmaller ve teknolojiden faydalandığının altı çiziliyor. Almanya’nın özel olarak itham edildiği bir diğer konu ise Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansına (UNRWA) yapılan yardımı kesme kararı. BM Genel Kurulu tarafından 1949 yılında kurulduğundan bu yana milyonlarca Filistinli mülteciye yardım götüren resmi bir kuruluş olan UNRWA fonlarının yüzde 90’ından fazlası devletlerin maddi katkısından oluşuyor. Almanya ise 2’nci en büyük bağışçı konumundaydı. Haliyle buraya sağlanan finansmanın kesilmesi İsrail’in işlediği zulmün mağduru konumdaki yüzbinlerce Filistinlinin açlık, kıtlık ve hastalığa mahkum edilmesi anlamına geliyor. Nikaragua’ya göre bir taraftan İsrail’in ihlallerine destek olurken öbür taraftan UNRWA’ya böyle bir darbe vurulması, İsrail’in soykırım başta olmak üzere tüm insancıl hukuk ihlallerinin kolaylaştırılmasına katkıda bulunması anlamına geliyor.
Nihayetinde Soykırım Sözleşmesi’ne taraf her bir devlet, soykırımın işlenmesini önlemek için mümkün olan her şeyi yapmakla yükümlü olup önleme yükümlülüğü bir devletin soykırım işlenebileceğine dair ciddi bir riskin varlığını öğrendiği anda ortaya çıkar. Divan’ın Güney Afrika’nın açtığı davada verdiği ihtiyati tedbir kararlarında da teyit ettiği üzere Ekim 2023’ten bu yana Filistin halkına yönelik bir soykırım riski olduğu açık olsa da Almanya hem İsrail’e sağladığı mali, siyasi ve askeri destekle hem de UNRWA’ya finansmanı keserek soykırımı önlemek için üzerine düşen “her şeyi” yapmaktan imtina ediyor. Benzer şekilde, 1949 Cenevre Sözleşmelerinin ve Ek Protokollerinin bir tarafı olarak Almanya, Cenevre Sözleşmelerinin ortak 1. maddesinde yer alan insancıl hukuka saygı gösterilmesini sağlama, silahlı çatışmaların tarafları tarafından insancıl hukukun ihlal edilmesini teşvik etmeme ve bu tür ihlalleri durdurmak için mümkün olduğu ölçüde nüfuzunu kullanma yükümlülüklerini de İsrail’e sağladığı desteklerle ihlal ediyor.
Güney Afrika’nın öne sürdüğü argümanlardan farkları
Nikaragua’nın Almanya’ya karşı yönelttiği iddiaların, söz konusu ihlallerin birincil faili olan İsrail’e karşı Güney Afrika’nın yönelttiği iddialardan dahi geniş olmasının sebebi Divan’ın yetkisi meselesiyle alakalı. Divan’ın devletler arasındaki bir uyuşmazlığa bakabilmesi için tarafların bu konuda ortak rızası gerekiyor. Güney Afrika ile İsrail arasındaki davayı açabilmeyi mümkün kılan tek yol Soykırım Sözleşmesi’ne başvurulmasıydı, çünkü onun tarafları sadece Sözleşme çerçevesindeki uyuşmazlıklar için Divan’ın yetkisini peşinen tanıyor. Ancak Nikaragua’nın 2001’den, Almanya’nın ise 2008’den bu yana kendilerinin taraf oldukları uyuşmazlıklarda bazı istisnalar hariç olmak üzere Divan’ı genel olarak tek taraflı yetkilendirmesi söz konusu. Bu sebeple Nikaragua sadece belli uluslararası anlaşmalara değil, uluslararası teamül hukuku ve uluslararası hukukun emredici kuralları gibi daha soyut normların ihlalini dahi gerekçe olarak öne sürebiliyor. İki devlet de Soykırım Sözleşmesi’ne taraf olduğu için o Sözleşme’den kaynaklanan Divan yetkisi zaten paralelde varlığını sürdürüyor. Nikaragua, iddia ettiği ihlallerden doğrudan zarar görmediği halde bu davayı açabilmesini ise aynı Güney Afrika veya daha önce Myanmar’a aynı gerekçeyle dava açan Gambiya’nın yaptığı gibi söz konusu ihlallerin tüm uluslararası toplumu ilgilendiren ve herkesçe ileri sürülebilen (erga omnes) yükümlülüklerle ilgili olmasına bağlıyor. Son olarak belirtmek gerekir ki Nikaragua, ihtiyati tedbir talebinde de bulundu. İki devlet arasındaki silah ticaretinin ivedi bir şekilde kesilmesi dahi istenen tedbirler arasında. Divan, muhtemelen birkaç hafta içinde bu talebi değerlendirecek.
Nikaragua’nın Almanya’ya açtığı davadaki iddiaların hepsinin kabul edilebilmesinin önünde bir başka yazının konusu olacak teknik engeller var. Bu denli geniş çaplı bir gerekçe yelpazesi ve kimi noktalarda çok soyut kurallara dayanarak ortaya atılan iddialardan yüzde yüz isabet yakalamak zaten oldukça zor. Ayrıca asıl fail konumundaki başka bir devletin eylemlerine katkı yapan devletin sorumluluğunun iddia edildiği bu tip davalarda verilen destek ile ihlaller arasındaki nedensellik bağlarını kurmak kolay değil. Bu konuda Divan’ın da engin bir içtihat geçmişi olduğu söylenemez. Bu sebeple davada yoruma açık birçok nokta mevcut ve Divan bunları ele almaktan kaçınmazsa emsal nitelikte içtihatlar ortaya konmuş olacak. Esasında, Nikaragua’nın bu davayı açarken sadece hukuki bir kazanımı değil, uluslararası kamuoyu üzerinde bir farkındalık yaratmayı hedeflediğini tahmin etmek zor değil. Bu sebeple Divan’ın içtihatları ne yönde gelişirse gelişsin hedefin pek uzağında kalınmayacak.
[Deniz Baran, İstanbul Üniversitesi Milletlerarası Hukuk Bölümü Öğretim Üyesidir.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>İstanbul 51. Asliye Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, tutuksuz sanık Kemal Kılıçdaroğlu katılmazken, avukatları hazır bulundu.
Mahkeme hakimi, müşteki Erdoğan Bayraktar’ın avukatınca şikayetten vazgeçildiğine dair dilekçe sunduğunu tutanağa yazdırdı.
Söz verilen Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik, Anayasa’nın 83. maddesi gereğince, TBMM’de yapılan konuşmaların soruşturma ve kovuşturma konusu yapılamayacağını belirterek, davada düşme kararı verilmesini talep etti.
Bu davanın en başından beri açılmaması gereken bir dava olduğunu kaydeden Çelik, mahkemelerce daha önceden verilen düşme ve durma kararlarına rağmen, halen yargılamanın sürdüğünü aktardı.
Çelik, yargılamadaki bu uzun sürecin hukuksuzluğun devamını getirdiğini savundu.
Ara kararını açıklayan mahkeme, dava dosyanın mütalaasını hazırlaması için cumhuriyet savcısına gönderilmesine karar vererek, duruşmayı erteledi.
İddianame ve davanın geçmişi
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Özel Suçlar Soruşturma Bürosunca hazırlanan iddianamede, 61. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın avukatının şikayeti üzerine Kılıçdaroğlu hakkında soruşturma başlatıldığı belirtildi.
İddianamede, şikayet dilekçesinde Kılıçdaroğlu’nun 26 Kasım 2014’te CHP’nin Beşiktaş’ta düzenlediği İstanbul Bölge Toplantısı’nda 17-25 Aralık operasyonlarıyla ilgili kullandığı sözlerde eleştiri boyutlarını aşarak hakaret içerikli ifadeler kullandığı aktarıldı.
Bu kapsamda Kemal Kılıçdaroğlu’nun “kamu görevlisine karşı görevinden dolayı alenen hakaret” suçunu işlediği belirtilen iddianamede, 3 ay 15 günden 2 yıl 4 aya kadar hapisle cezalandırılması istendi.
İddianameyi kabul eden İstanbul 51. Asliye Ceza Mahkemesi, 23 Şubat 2018’te yaptığı duruşmada, Anayasa’nın 83. maddesi gereğince, Kılıçdaroğlu’nun sarf ettiği sözleri daha önce Meclis çalışmaları ile CHP Grup Toplantıları’nda söylemiş olması, Meclis çalışmalarında söylenen sözler ve ileri sürülen düşünceleri Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulmasının o oturumdaki Başkanlık Divanı’nın teklifi üzerine Meclisçe yasaklanması şartına bağlanmış olması sebebiyle davanın düşürülmesine karar verdi.
Erdoğan Bayraktar’ın avukatının itirazı üzerine dosyaya bakan İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 23. Ceza Dairesi, 8 Nisan 2021’de yerel mahkemenin kararını bozdu.
Üst mahkemenin kararında, yerel mahkemenin davayı karara bağlanmasının ardından, 24 Haziran 2018’de yapılan 27. Dönem Genel Seçimleri’nde, Kılıçdaroğlu’nun yeniden İzmir milletvekili olarak seçildiği, yeniden milletvekili seçilen bir kişinin Anayasa uyarınca dokunulmazlık kazandığı belirtildi.
Kararda, bu nedenle yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dava şartı sürecinin sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi zorunluluğunun bozmayı gerektirdiği kaydedildi.
Yeniden görülmesine 17 Eylül 2021’de başlanan davaya tarafların avukatı katılırken, dosya esas hakkındaki mütalaasını hazırlaması için cumhuriyet savcılığına gönderildi.
Mahkeme, yapılan yargılama sonucunda bu davada durma kararı verdi.
28. Dönem Milletvekili Genel Seçimi’ne katılmayan Kılıçdaroğlu, aday olduğu Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’ni de kaybetti.
Cumhurbaşkanlığı, hakkında fezleke hazırlanan ve yeni yasama döneminde milletvekili seçilenlerin dosyasını yeniden Meclis’e, milletvekili seçilemeyenlerin dosyalarını ise Adalet Bakanlığına gönderdi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Parlamenter Suçları Soruşturma Bürosunca CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da aralarında bulunduğu yeni yasama döneminde milletvekili seçilemeyenlere ait 350 suç dosyası 20 Haziran 2023’te işleme konuldu.
Bu kapsamda Bakanlık üzerinden İstanbul 51. Asliye Ceza Mahkemesi’ne ulaşan evrakta Kılıçdaroğlu’nun yasama dokunulmazlığının kaldırıldığı belirtildi.
Bunun üzerin mahkeme, dava dosyasını yeni bir esasa kaydederek, duruşma günü verdi.
]]>Dokunulmazlığı kalkan CHP 7. Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hakkında, 17-25 Aralık yolsuzluk iddiaları sürecinde, iddiaları gündeme getirip eleştirirken eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’a hakaret ettiği suçlamasıyla açılan davada dosya mütalaaya gönderildi.
İstanbul 51. Asliye Ceza Mahkemesi, Kılıçdaroğlu hakkındaki yasama dokunulmazlığı nedeniyle daha önce durma kararı verilen bir dosyaya yeni bilgi ve belgelerigerekçe göstererek yeni bir esasa kaydetmişti.
Bu kapsamda yeniden başlayan yargılamada mahkeme, Kılıçdaroğlu’nun ifadesinin alınması için ikamet adresi dikkate alınıp Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’ne talimat göndermişti. Kılıçdaroğlu’nun avukatlarının dilekçe sunması üzerine tebligat 51. Asliye Ceza Mahkemesi’ne geri gönderildi. Duruşmaya Kılıçdaroğlu’nun avukatları katıldı. Erdoğan Bayraktar’ın avukatı şikayetten vazgeçme dilekçesi sunduğu görüldü.
Mahkemede savunma yapan Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik mahkemedeki savunmasında söz konusu konuşmanın mecliste yapıldığına dikkat çekerek şunlara değindi:
“BU UZUN SÜREÇ HUKUKSUZLUĞUN DEVAMINI GETİRMEKTEDİR: Öncelikle anayasanın 83. Maddesi gereğince mecliste yapılan konuşmaların soruşturma ve kovuşturma konusu yapılmaması maddesi gereğince düşme kararı verilmesini talep ediyoruz. Bu dava en başından beri açılmaması gereken bir davaydı. Mahkeme tarafından verilen düşme kararı ve devamında düşme kararının kaldırılması nedeniyle hala yargılama yapılmaktadır. Yargılamada yapılan bu uzun süreç hukuksuzluğun da devamını getirmektedir. CMK 223/8 maddesi gereğince düşme kararı verilmesini talep ediyoruz.
SÖZ KONUSU KONUŞMA KOMİSYONUN GERÇEKLERİN YAYINLANMASINI ENGELLEMESİ NEDENİYLE YAPILAN KONUŞMADIR: Müvekkil tarafından yapılan değerlendirmelerin haklı olduğunu ispat yolunda gideceğiz. İspatlanabilir niteliktedir. Bu hak karşı tarafın rızası olmaksızın kullanılabilir. Delillerin toplanmasını talep ediyoruz. Yolsuzluk gerçeğini açığa çıkaran ses kayıtlarının tamamı doğrudur. Savunmamıza dayanak olan ses kayıtları üzerine bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle gerçek olup olmadığına yönelik tespit istiyoruz. Davanın konusu 17-25 Aralık döneminde yaşananların meclis soruşturma komisyonunun gerçeklerin yayınlanmasını engellemesi nedeniyle yapılan konuşmadır. Müşteki vekilinin şikayetten vazgeçme dilekçesine karşı diyeceğimiz bir şey yoktur.”
DOSYA MÜTALAAYA GÖNDERİLDİ
Mahkeme dosyayı mütalaayı hazırlaması için duruşma savcısına gönderilmesine karar vererek duruşmayı 2 Mayıs’a erteledi.
DAVANIN GEÇMİŞİ
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Özel Suçlar Soruşturma Bürosunca hazırlanan iddianamede, 61. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın avukatının şikayeti üzerine Kılıçdaroğlu hakkında soruşturma başlatıldı. Şikayet dilekçesinde Kılıçdaroğlu’nun 26 Kasım 2014’te CHP’nin Beşiktaş’ta düzenlediği İstanbul Bölge Toplantısı’nda 17-25 Aralık operasyonlarıyla ilgili kullandığı sözlerde eleştiri boyutlarını aşarak hakaret içerikli ifadeler kullandığı ileri sürüldü. Soruşturma sonucunda Kılıçdaroğlu hakkında “kamu görevlisine karşı görevinden dolayı alenen hakaret” suçlamasıyla 3 ay 15 günden 2 yıl 4 aya kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
İddianamenin gönderildiği İstanbul 51. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 23 Şubat 2018’te yapılan duruşmada, Anayasa’nın 83. maddesi gereğince, Kılıçdaroğlu’nun sarf ettiği sözleri daha önce meclis çalışmaları ile CHP Grup Toplantıları’nda söylemiş olması, meclis çalışmalarında söylenen sözler ve ileri sürülen düşünceleri meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulmasının o oturumdaki Başkanlık Divanı’nın teklifi üzerine meclisçe yasaklanması şartına bağlanmış olması sebebiyle davanın düşürülmesine karar verildi. Erdoğan Bayraktar’ın avukatı bu karara ilişkin olarak üst mahkeme olan İstanbul Bölge Adliye Mahkemesine başvurdu. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 23. Ceza Dairesi, 8 Nisan 2021’de yerel mahkemenin kararını bozdu. Üst mahkemenin kararında, yerel mahkemenin davayı karara bağlanmasının ardından, 24 Haziran 2018’de yapılan 27. Dönem Genel Seçimleri’nde, Kılıçdaroğlu’nun yeniden İzmir milletvekili olarak seçildiği, yeniden milletvekili seçilen bir kişinin Anayasa uyarınca dokunulmazlık kazandığı bildirildi. Karara, bu nedenle yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dava şartı sürecinin sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi zorunluluğunun bozmayı gerektirdiği belirtildi. Yeniden görülmesine 17 Eylül 2021’de başlanan davaya tarafların avukatı katılırken dosya esas hakkındaki mütalaasını hazırlaması için cumhuriyet savcılığına gönderildi.
DURMA KARARI VERİLMİŞTİ
28. Dönem Milletvekili Genel Seçimi’ne katılmayan Kılıçdaroğlu, aday olduğu Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’ni kaybetti. Cumhurbaşkanlığı, hakkında fezleke hazırlanan ve yeni yasama döneminde milletvekili seçilenlerin dosyasını yeniden Meclis’e, milletvekili seçilemeyenlerin dosyalarını ise Adalet Bakanlığına gönderdi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Parlamenter Suçları Soruşturma Bürosunca CHP 7. Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da aralarında bulunduğu yeni yasama döneminde milletvekili seçilemeyenlere ait 350 dosya 20 Haziran 2023’de işleme konuldu. Bu kapsamda Bakanlık üzerinden mahkeme heyetine ulaşan evrakta Kılıçdaroğlu’nun yasama dokunulmazlığının kaldırıldığı belirtildi.
]]>İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, tutuksuzlar sanık Ogün Samast ve Ersin Yolcu, Trabzon 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla bağlandı. Ali Fuat Yılmazer ve Ramazan Akyürek’in de aralarında bulunduğu bazı tutuklu sanıklar da tutuklu bulundukları cezaevlerinden duruşmaya SEGBİS aracılığıyla katıldı.
Dink ailesinin avukatı ve sanık avukatlarının hazır bulunduğu duruşmada ayrılan dava kapsamındaki ilk savunmasını yapan sanık Samast, iddianameye konu eylemleri daha önceki yargılandığı davada anlattığını, olayın üzerinden yaklaşık 19 sene geçmesi nedeniyle cinayete ilişkin sanıklar Erhan Tuncel ve Yasin Hayal arasında geçen konuşmaları hatırlamadığını iddia etti.
“Arkamız sağlam’ konuşmalarını duydum”
Erhan Tuncel’in evine 2-3 kez gittiğini, burada Tuncel ve Yasin Hayal arasında “arkamız sağlam” konuşmalarını duyduğunu aktaran Samast, şu savunmayı yaptı:
“Ben bu olayı Erhan’ın bildiğini bilmiyordum. Biz Erhan’ın evine sohbet için gidiyorduk. Bir taraftan Yasin de beni tehdit ediyordu. ‘İşten vazgeçersen sen de bedel ödersin.’ diyordu. Bu olayı yapmamın en büyük sebebi Yasin’in beni tehdit etmesi. Yasin sıradan vatandaş değil. Bir sürü eylemi var. Hiç istemediğim olaya Yasin yüzünden dahil oldum.”
Mahkeme heyeti başkanının, “Yasin Hayal seni askerden, jandarmadan, polisten herhangi biriyle tanıştırdı mı, herhangi bir kuruma gittiniz mi?” sorusunu yanıtlayan Samast, “Hayır tanıştırmadı ve gitmedik.” dedi.
“Karman çorman bir dava oldu bu”
Erhan Tuncel’in evinde geçen konuşmaları net hatırlamadığını da öne süren Samast, “Olaydan sonra panik havası oldu. Ben de, ‘Trabzon’a gideyim ne olacaksa olsun.’ dedim. Karman çorman bir dava oldu bu. Biz örgütten de ceza aldık.” diye konuştu.
Sanık Samast, Ramazan Akyürek’in avukatının “Ramazan Akyürek’le daha önce tanıştınız mı ve Hrant Dink’i öldürmeniz için doğrudan talimat aldınız mı?” sorusuna karşılık da, tanışmadıkları ve talimat almadığı yanıtını verdi.
Duruşmada söz verilen diğer sanıklar ise bir diyeceklerinin olmadığını beyan etti.
Ara kararını açıklayan mahkeme heyeti, dosyanın, mütalaasını hazırlaması için savcılığa gönderilmesine ve sanık Samast hakkında uygulanan yurt dışı çıkış yasağı yönündeki adli kontrol tedbirinin devamına karar verdi.
Tanık Ali Fuat Akdağ hakkında zorla getirme emri düzenlenmesini kararlaştıran heyet, sanıklar Tuncel ve Hayal’in avukatlarının olay yerinde keşif yapma talebini ise reddetti.
Duruşma 29 Mayıs’a ertelendi.
Davanın geçmişi
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, Dink cinayetine ilişkin kararını 26 Mart 2021’de açıklamıştı.
Bazı sanıklara değişen oranlarda hapis cezası veren heyet, aralarında FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’in de bulunduğu 13 sanığın dosyasını ayırmış, ölen sanık Şeref Ateş hakkındaki davanın ise düşmesine karar vermişti.
Heyet, kararda bazı sanıklar hakkında başkaca suçlardan işlem yapılması için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasına hükmetmişti.
Mahkemenin suç duyurusu üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, 15 sayfalık yeni bir iddianame hazırlanmıştı.
İddianamede, Hrant Dink’in, azmettiriciler Yasin Hayal ve grubunca tasarlanıp tetikçi Ogün Samast tarafından öldürüleceğinden sanıklar Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmazer, Faruk Sarı, Yahya Öztürk ve Adem Sağlam’ın önceden haberdar oldukları, görev, yetki ve konumları gereği cinayeti önleme yükümlülükleri bulundukları, cinayeti işleyecek örgüte operasyon yapmayıp Dink’e şahsi, fiziki ve mekansal koruma sağlamayıp FETÖ’nün yıkıcı emelleri doğrultusunda hareket ettikleri belirtiliyor.
Sanıkların cinayetin önlenmesi ve müdahale edilmesi noktasında yetki ve sorumlulukları bulunmasına rağmen olay tarihine kadar görevlerini yerine getirmekte kasıtlı olarak ihmalli davrandıkları ve cinayetin işlenmesini sağladıkları anlatılıyor.
İddianamede, dönemin Trabzon Terörle Mücadele (TEM) Şube Müdürü sanık Yahya Öztürk ve komiser yardımcısı sanık Adem Sağlam’ın “anayasayı ihlal”, “belli bir yükümlülüğün ihmaliyle kasten öldürmeye neden olmak” ve “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlarından ayrı ayrı ağırlaştırılmış müebbet ve 22 yıl 6’şar aydan 35’er yıla kadar hapisleri talep ediliyor.
Sanıklar Ramazan Akyürek, Faruk Sarı ve Ali Fuat Yılmazer’in “anayasayı ihlal” suçundan ayrı ayrı ağırlaştırılmış müebbet hapisleri öngörülen iddianamede, sanıklar Yasin Hayal, Zeynel Abidin Yavuz, Tuncay Uzundal, Erhan Tuncel, Ersin Yolcu, Ahmet İskender’in “terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” suçundan 5’er yıldan 10’ar yıla kadar hapisleri isteniyor.
Samast hakkındaki yeni dava 11 sanıklı dosyayla birleşti
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca cinayetin tetikçisi Ogün Samast hakkında hazırlanan iddianamede de Arat, Delal, Hasrof ve Rahil Dink ile Sera Dink Nazarıan “müşteki” olarak yer alırken, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin suç duyurusunda bulunduğu kaydediliyor.
Yasin Hayal’in “suç örgütü yöneticisi olmak”, Erhan Tuncel ve Ogün Samast’ın ise “suç örgütü üyesi olmak” suçundan ceza aldıkları ifade edilen iddianamede, Samast hakkında FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olduğuna ilişkin somut delil elde edilemediği anlatılıyor.
İddianamede, Samast hakkında ele geçirilen bir kısım delillerin örgütün yönetici ve üyeleriyle belli bir irtibatının olduğunu, bu irtibatla şüpheliler Tuncay Uzundal, Zeynel Abidin Yavuz, Erhan Tuncel, Yasin Hayal, Ersin Yolcu ve Ahmet İskender’le Samast’ın Dink cinayetini işlerken ve sonrasında örgütün çıkar ve amaçları doğrultusunda hareket ettiğini ortaya koyduğu aktarılıyor.
Ogün Samast’ın “suça sürüklenen çocuk” olarak yer aldığı iddianamede, Samast’ın FETÖ kapsamında “silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” suçundan 5 yıldan 10 yıla kadar hapsi isteniyor. Samast’ın, olay tarihinde yaşı 18’den küçük olduğu için bu suç üçte bir oranında düşürülürken, Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yapılan yarı oranındaki artırımla yine aynı cezaya çarptırılması öngörülüyor.
Samast hakkındaki bu dava, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki “anayasayı ihlal”, “belli bir yükümlülüğün ihmaliyle kasten öldürmeye neden olmak”, “silahlı terör örgütüne üye olmak” ve “terör örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” suçlarına ilişkin 11 sanığın yargılandığı dava dosyasıyla birleştirilmişti.
Samast 15 Kasım’da tahliye edilmişti
Dink cinayetinin tetikçisi Ogün Samast, İstanbul 2. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesince 25 Temmuz 2011’de Hrant Dink’e yönelik eyleminden dolayı “tasarlayarak öldürmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırılmıştı. Olay tarihinde Samast’ın 16 yaşını bitirmiş, 17 yaşını tamamlamamış olduğunu belirten mahkeme, Samast’ın cezasını üçte bir oranında indirim uygulayarak 21 yıl 6 aya düşürmüştü.
Samast’ı “ruhsatsız silah taşımak” suçundan da 2 yıl hapis ve 900 lira adli para cezasına mahkum eden mahkeme, olay tarihindeki yaşını göz önüne alarak bu cezayı da 1 yıl 4 ay hapis ve 600 lira adli para cezasına çevirmişti.
Öte yandan Samast, cezaevindeyken hakkında Silivri 3. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından cezaevindeki gardiyanlara saldırdığı gerekçesiyle açılan dava kapsamında 5 yıl 1 ay 13 gün hapis cezasına çarptırılmıştı.
Samast, Bolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan koşullu salıverilme kapsamında 15 Kasım’da tahliye edilmişti.
]]>İstanbul Okmeydanı’nda bir yakınının cenaze törenine katılmak için gittiği cemevinin avlusunda, polisin silahından çıkan kurşunla yaşamını yitiren Uğur Kurt’un ölümüne ilişkin dava yeniden görüldü. Yeniden yargılanan S. K. isimli polis memuru, 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Uğur Kurt’un eşi Narin Kurt, “Bir önceki mahkeme heyetine verdiği karardan ötürü kınamıştım. Yine kınıyorum. Bugün görülen davadaki hakim ve heyeti yine kınıyorum. Tekrar bu davayı devam ettireceğim. Asla bu sonucu kabul etmiyorum. Gerçekten vicdanlı ve adalete, hukuka göre hareket eden hakimlere denk gelmeden de bu davayı bırakmayacağım” dedi.
2014 yılında cemevi avlusunda polisin silahından çıkan kurşunla yaşamını yitiren Uğur Kurt’un ölümüne ilişkin dava, Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” kararının ardından yeniden görüldü.
İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya, daha önce 12 bin 100 lira para cezasına çarptırılan polis S. K., Ses ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katılırken, maktul Uğur Kurt’un eşi Narin Kurt ve taraf avukatları geldiler. Duruşmayı CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik de takip etti.
“ADALET İSTİYORUM”: Duruşmada söz verilen Uğur Kurt’un eşi Narin Kurt, “Öncelikle suçsuz bir insana polisin silahı ile rastgele ateş ederek, eşim Uğur Kurt’un ölümüne sebep olduğu için, Uğur Kurt için adalet istiyorum. Oğlunun acısına dayamayarak kanser olan ve hayatını kaybeden kayınvalidem ve kayınpederim için adalet istiyorum. Babasını bir daha göremeyecek olan oğlum ve ben kendim için adalet istiyorum. Sokaktaki insanların can güvenliği için adalet istiyorum” dedi.
“AMİRLERİNİN ‘SIKMA’ UYARISINA RAĞMEN ATEŞ ETTİ”: Kurt ailesinin avukatlarından Turgut Kazan, sanık polis memurunun olayın meydana geldiği tarihte deneyimli, terörle mücadele şube müdürlüğünde görev yapan, polis memuru olduğuna dikkat çekerek, bulunduğu yerden cemevindeki kalabalığı görebildiğini, amirlerinin “sıkma” diye uyarmasına rağmen ateş ettiğini söyledi. Avukat Turgut Kazan, sanık polis memurunun kullanmaması gerektiği şekilde silahını kullanarak ölüme sebebiyet verdiğini, böyle bir dikkatsizliğin ve özensizliğin kabulü mümkün olmadığını belirtti.
“KALABALIĞI GÖRÜYOR”: Kurt ailesinin avukatlarından Aslı Kazan ise “Yaşam hakkı ihlal edilen Uğur Kurt, 30 yaşında bir insandı. 2 yaşında bir çocuğun babasıydı. Bugün o çocuk babasını hiç tanımadan 12 yaşına geldi. O sokak dar bir sokak. Sanık, sokağın tepesinde durmuş, kaçmakta olan bir hedefe silahını doğrultmuş. 5 yıllık polis, 3 aydır orada görev yapıyor. Cemevinin nerede olduğunu biliyor. Orada 30 kişilik kalabalık var görüyor. Uğur’un vurulduğunu görüyor, çünkü, ‘adam vuruldu’ diyor. Sonrasında Kağıthane Emniyet Müdürlüğü’nde görevli babası olduğunu sonradan öğrendiğimiz kişi ile kamera görüntülerini inceliyor. Delilleri karartmaya çalışıyor” diye konuştu.
“TAKDİR MAHKEMENİN”: Son savunması ve son sözü sorulan polis memuru S.K., “Takdiri mahkemeye bırakıyorum. Başka da bir şey söylemek istemiyorum” dedi.
“ÖDEDİĞİMİZ PARA CEZASININ İADE EDİLMESİNİ TALEP EDİYORUZ”: Polis memuru Sezgin K.’nın avukatı Tolga Yurdakul ise şunları söyledi:
“Benim müvekkilim de orada olmak istemezdi. Bu olayda, ani bir olay gerçekleşiyor ve araçtan yanarak iniyorlar. Bundan kimse bahsetmiyor. Atılan molotof araçtan içeri giriyor. Müvekkilim ve araçtaki meslektaşları yanıyor. Müvekkil o panikle iniyor. Araca doğru bir molotof daha atılıyor. Araç ateş topuna dönüyor. Görüş açısı mümkün değil. Silahı ile bir kez şahsa doğru, diğerlerini havaya doğru ateş ediyor. Müvekkilin panik halinde olduğu sabittir. Biz aynı kararın verilmesini talep ediyoruz. AYM’nin yetki gaspı yaptığını ve karışamayacağını düşünüyoruz. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını talep ediyoruz. Müvekkilimiz daha önce verilen kararda para cezasını ödemiştir. Eğer hapis cezası verilirse daha önceki karar doğrultusunda ödediğimiz para cezasının iadesini talep ediyoruz.”
ESKİ HÜKÜM İPTAL EDİLDİ: Mahkeme heyeti, AYM’nin kararı doğrultusunda sanık polis memuru S. K. hakkında daha önce “taksirle ölüme neden olma” suçundan kurulan hükmün iptaline karar verdi.
2,5 YIL HAPİS CEZASI “Suçun vasfına göre karar verme” görevinin AYM’ye ait olmadığı dikkat çeken ve bu yönde hak ihlali kararı verilmediğini belirten mahkeme heyeti, “taksirle ölüme neden olma” suçundan S.K.’yı takdir indirimi uygulayarak 2,5 yıl hapis cezasına çarptırdı. Hapis cezasını para cezasına çevirmedi.
“BİR KEZ DAHA ÖLDÜĞÜMÜZLE BAŞ BAŞA KALDIK”
“Sokakta yürüyen herkesin can güvenini ilgilendiren bir davaydı” diyen Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, şöyle konuştu:
“Ama her davaya geldiğimizde üzülerek çıkıyoruz. Ne yazık ki adalet için adaleti arıyoruz. O noktadayız şu anda. Sevgili Uğur’u öldürenler mahkum edilmedi. Bir kez daha biz mahkum edildik. Bu şayet bir cami avlusunda olsaydı ne olurdu bilmiyorum ama bir cemevi avlusunda bir vatandaş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kendi cenazesine geldiğinde vurularak öldürülüyor. Arkasında adaleti bekliyoruz. Adalet adaletsizlikten bize tekrar yeniden ceza veriyor. Bu Türkiye’nin önemli davalarından bir tanesiydi. Sokakta yürüyen herkesin can güvenini ilgilendiren bir davaydı. Kendi evinde, oturan toplumsal eylemlere katılan veya ibadethanesine giden herkesi ilgilendiren bir davaydı. Yani ne kadar çok tehlikede olduğumuzu, ne kadar çok sıkıntı olduğumuzu gösteren bir davaydı. Türkiye’de hukukun var olup olmadığını gösteren bir davaydı. Bir kez daha hukuksuzluktan baş başa kaldık. Bir kez daha öldüğümüzle baş başa kaldık. Ama biz her şeye rağmen bu adaletsizliğe rağmen Türkiye’de birlikte yaşamayı, Türkiye’nin çeşitliliğini korumayı hep birlikte devam edeceğiz. Ta ki adaleti bulunana kadar ta ki adaletin herkese lazım olduğunu herkesin gördüğü noktaya kadar. Burada sevgili Uğur’un ailesi de yanımızda şu anda. Alevilerden ziyade Sünni yurttaşlara sesleniyorum. Bu dava sadece Alevilerin davası değildir. Bu dava sadece Uğur’un davası değildir. Bu dava Türkiye’de herkesin davası olduğunu herkesin artık görmesini istiyorum”.
“ASLA BU SONUCU KABUL ETMİYORUM HUKUKA GÖRE HAREKET EDEN HAKİMLERE DENK GELMEDEN DE BU DAVAYI BIRAKMAYACAĞIM”
“Bu sonucu kabul etmiyorum” diyen Narin Kurt, ise şunları söyledi:
“10 yıldır biz bu mücadeleyi veriyoruz. Sokaktaki herhangi bir insanın bu şekilde bizim canımızı, güvenliğimizi sağlaması gereken kişilerin aksine canımızı alması ve bunun hukuk karşısında hiçbir cezasının olmamasıyla savaşıyoruz biz. 10 yıl oldu. ve ben bir önceki mahkeme heyetine verdiği karardan ötürü kınamıştım. Yine kınıyorum. Bugün görülen davadaki hakim ve heyeti yine kınıyorum. Bir insanın masum bir insanın hayatının bir çocuğun babasız bırakılmanın, bir annenin, babanın kanser olup ölmesine sebep olmasının bir eşin, eşinin elinden alınmasının ve bir daha onu hiç kimse, hiçbir ailesi göremeyecek olmasının karşılığı bilhassa yani bir insanın masum bir insanın hayatının elinden alınmasının karşılığı 2 yıl 6 ay olamaz. Yani hepimiz tehlikedeyiz. Bence vicdanını rahatsız eden bu sonuç kimin vicdanını rahatsız ediyorsa. Herkes bu davayı üstlensin. Çünkü sokakta yürürken hangimizin başına kolluk kuvveti tarafından ne geleceği ve sonrasında ne yaşayacağını gerçekten bilemiyoruz. Tekrar bu davayı devam ettireceğim. Asla bu sonucu kabul etmiyorum. Yani bu belki daha uzun sürer, kaç yıl sürer? Ne olur bilmiyorum. Gerçekten vicdanlı ve Adalete, hukuka göre hareket eden hakimlere denk gelmeden de bu davayı bırakmayacağım” dedi.
AYM, “YAŞAM HAKKI İHLAL EDİLDİ”: Uğur Kurt’un eşi Narin Kurt eşinin polis tarafından öldürüldüğü olay hakkında etkili ceza soruşturması yürütülmediği gerekçesiyle “yaşam hakkının ihlal edildiği” iddiasıyla AYM’ye başvurmuştu. Narin Kurt’un başvurusunu kabul eden AYM “yaşam hakkının ihlal edildiği”ne karar vermişti.
]]>Kocasının görüntülü sohbet sitelerinde kadın kılığına girerek para kazandığını iddia etti
KOCAELİ – İnternet ortamındaki görüntülü sohbet siteleri 2 çocuk sahibi evli çiftin arasını bozdu. U.A. isimli şahsın para kazanmak amacıyla karısı F.A’yı bu sohbet sitelerine girmeye zorladığı, eşinin bunu kabul etmemesi üzerine “kadın” gibi davranarak kendisinin başkalarıyla görüştüğü ve karşılığında bu kişilerden para istediği iddia edildi. Eşinin baskılarına dayanamadığı için boşanma davası açtığını söyleyen F.A., “Külotlu çorap giyiyordu. Yüzünü göstermiyordu. Canlı sohbet sitelerinde bulunan görevliler ‘Erkek misin?’ diye şüphelenip aradığında eşim beni konuşturuyordu” dedi.
Edinilen bilgiye göre, İzmir’de bir anaokulunda hizmetli olarak çalışan F.A. ile Tokat’ta restoranda çalışan U.A. (37), yaklaşık 5 yıl önce sosyal medyadan tanıştı. Evlenmeye karar veren çift, bir süre Tokat’ta ikamet ettikten sonra sırasıyla İzmir, Gebze ve Sakarya’da yaşadı. Aynı zamanda çiftin bu evliliklerinden biri 3, diğeri 5 yaşlarında olmak üzere 2 kızı dünyaya geldi. 5 yıllık evli çiftin arasında taşındıkları Sakarya’da problemler başladı. İnternet ortamındaki görüntülü sohbet siteleri, U.A. ile F.A’nın arasını bozdu. U.A’nın karısı F.A’yı bu sohbet sitelerine girmeye ve başka erkeklerle konuşmaya zorladığı öne sürüldü. İddiaya göre, F.A’nın bunu kabul etmemesi üzerine U.A. farklı bir yönteme başvurdu. Kadın kılığına girdiği, sesini de değiştirerek başka erkeklerle sohbet ettiği ileri sürülen U.A’nın, bu şekilde canlı sohbet sitelerinden para kazandığı iddia edildi.
“Eşim benim telefonumdan birçok kişiyle yazıştı” iddiası
Öte yandan, 2022 yılının temmuz ayında Bursa’da yaşayan C.S. (34), iddiaya göre, sosyal medya üzerinden F.A. ile tanıştı ve ikili bir süre mesajlaştı. F.A’nın görüntülü konuşma için 100 TL istediği, C.S’nin de parayı gönderdiği öğrenildi. Bir süre sonra F.A’nın C.S’yi aralarında geçen yazışmaları yaymakla tehdit ederek, düzenli olarak para istediği iddia edildi. Şantaja dayanamayan C.S’nin ise Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına giderek şikayetçi olduğu, F.A. hakkında dava açıldığı bildirildi. Suçlamaları reddeden F.A. ise bu yazışmaları kendi telefonundan U.A’nın yaptığını, eşinin bu şekilde birçok kişiyle yazıştığını iddia etti.
2023 yılının ocak ayında Sakarya’dan Kocaeli’nin Gölcük ilçesine gelen F.A., eşi U.A’dan boşanmak için dava açtı.
“Yaşadığımız mağduriyetlerden dolayı delilleri oluşturmam iki senemi sürdü”
Yaklaşık bir yıldır eşinden ayrı yaşadığını söyleyen F.A., “Boşanma davası henüz sonuçlanmadı. 3 ve 5 yaşında 2 kızım var. Yaşadığımız mağduriyetlerden dolayı delilleri oluşturmam iki senemi sürdü. Delilleri elde ettikten sonra polise ihbar ettim ve boşanma davası açtım. Eşimle evlenirken bana restoranda çalıştığını söylemişti. Dışarıdan normal aile gibi görünüyorlardı. İnternetten tanıştık ve evlendik. Evlendikten sonra sürekli adres değiştirmeye başladık. Sürekli çevresindeki insanlara yalan söylüyordu. Daha sonra bana da yalanlar söylediğini anladım” dedi.
“Külotlu çorap giyiyordu”
Eşinin kendisine bu sohbet sitelerine girmesi için baskı yaptığını iddia eden F.A., “Sitelerde soyunmamı isteyenler oluyordu. Ben yapamadığım için para gelmiyordu. Para gelmeyince eşim bana hakaret ediyordu. Hatta bir kişi bizden şikayetçi olmuş. Hat adıma kayıtlı olduğu için adamla konuşmadığım halde bana dava açıldı. Eşim, siteden konuştuğu adamdan şantaj ve tehditle para istemiş. Bu şekilde şikayet üzerine adıma dava açıldı. Eşim aldığı paraları sürekli kumarda yiyordu. Kadın külotlu çorabı giyiyordu. Yüzünü göstermiyor, sadece bacaklarını gösteriyordu. Canlı sohbet sitelerinde bulunan görevliler ‘Erkek misin?’ diye şüphelenip aradığında eşim beni konuşturuyordu. Eşim önceden bana ne diyeceğimi söylerdi. Sözünü dinlemediğim zaman bana kızıyor, hakaret ediyordu. Eşim 2 seneye yakın bu şekilde para kazandı” ifadelerini kullandı.
(FK-HFV-BA-Y)
]]>Edinilen bilgiye göre, İzmir’de bir anaokulunda hizmetli olarak çalışan F.A. (31) ile Tokat’ta restoranda çalışan U.A. (37), yaklaşık 5 yıl önce sosyal medyadan tanıştı. Evlenmeye karar veren çift, bir süre Tokat’ta ikamet ettikten sonra sırasıyla İzmir, Gebze ve Sakarya’da yaşadı. Aynı zamanda çiftin bu evliliklerinden biri 3, diğeri 5 yaşlarında olmak üzere 2 kızı dünyaya geldi. 5 yıllık evli çiftin arasında taşındıkları Sakarya’da problemler başladı. İnternet ortamındaki görüntülü sohbet siteleri, U.A. ile F.A’nın arasını bozdu. U.A’nın karısı F.A’yı bu sohbet sitelerine girmeye ve başka erkeklerle konuşmaya zorladığı öne sürüldü. İddiaya göre, F.A’nın bunu kabul etmemesi üzerine U.A. farklı bir yönteme başvurdu. Kadın kılığına girdiği, sesini de değiştirerek başka erkeklerle sohbet ettiği ileri sürülen U.A’nın, bu şekilde canlı sohbet sitelerinden para kazandığı iddia edildi.
“Eşim benim telefonumdan birçok kişiyle yazıştı” iddiası
Öte yandan, 2022 yılının temmuz ayında Bursa’da yaşayan C.S. (34), iddiaya göre, sosyal medya üzerinden F.A. ile tanıştı ve ikili bir süre mesajlaştı. F.A’nın görüntülü konuşma için 100 TL istediği, C.S’nin de parayı gönderdiği öğrenildi. Bir süre sonra F.A’nın C.S’yi aralarında geçen yazışmaları yaymakla tehdit ederek, düzenli olarak para istediği iddia edildi. Şantaja dayanamayan C.S’nin ise Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına giderek şikayetçi olduğu, F.A. hakkında dava açıldığı bildirildi. Suçlamaları reddeden F.A. ise bu yazışmaları kendi telefonundan U.A’nın yaptığını, eşinin bu şekilde birçok kişiyle yazıştığını iddia etti.
2023 yılının ocak ayında Sakarya’dan Kocaeli’nin Gölcük ilçesine gelen F.A., eşi U.A’dan boşanmak için dava açtı.
“Yaşadığımız mağduriyetlerden dolayı delilleri oluşturmam iki senemi sürdü”
Yaklaşık bir yıldır eşinden ayrı yaşadığını söyleyen F.A., “Boşanma davası henüz sonuçlanmadı. 3 ve 5 yaşında 2 kızım var. Yaşadığımız mağduriyetlerden dolayı delilleri oluşturmam iki senemi sürdü. Delilleri elde ettikten sonra polise ihbar ettim ve boşanma davası açtım. Eşimle evlenirken bana restoranda çalıştığını söylemişti. Dışarıdan normal aile gibi görünüyorlardı. İnternetten tanıştık ve evlendik. Evlendikten sonra sürekli adres değiştirmeye başladık. Sürekli çevresindeki insanlara yalan söylüyordu. Daha sonra bana da yalanlar söylediğini anladım” dedi.
“Külotlu çorap giyiyordu”
Eşinin kendisine bu sohbet sitelerine girmesi için baskı yaptığını iddia eden F.A., “Sitelerde soyunmamı isteyenler oluyordu. Ben yapamadığım için para gelmiyordu. Para gelmeyince eşim bana hakaret ediyordu. Hatta bir kişi bizden şikayetçi olmuş. Hat adıma kayıtlı olduğu için adamla konuşmadığım halde bana dava açıldı. Eşim, siteden konuştuğu adamdan şantaj ve tehditle para istemiş. Bu şekilde şikayet üzerine adıma dava açıldı. Eşim aldığı paraları sürekli kumarda yiyordu. Kadın külotlu çorabı giyiyordu. Yüzünü göstermiyor, sadece bacaklarını gösteriyordu. Canlı sohbet sitelerinde bulunan görevliler ‘Erkek misin?’ diye şüphelenip aradığında eşim beni konuşturuyordu. Eşim önceden bana ne diyeceğimi söylerdi. Sözünü dinlemediğim zaman bana kızıyor, hakaret ediyordu. Eşim 2 seneye yakın bu şekilde para kazandı” ifadelerini kullandı. – KOCAELİ
]]>Değirmenci Göleti’nde yarım asırlık kamulaştırma zaferi
Kamulaştırma bedellerini almak torunlarına nasip oldu
EDİRNE – Edirne’de yarım asır önce DSİ tarafından köylünün tarım arazisi üzerine yapılan “Değirmenci Göleti” davasında dedelerinden kalan kamulaştırma bedelleri torunlara nasip oldu.
Edirne’nin Uzunköprü ilçesine bağlı Yeniköy, Hamitli ve Değirmenci köyleri sınırları içinde yer alan “Değirmenci Göleti ve Sulaması” projesi çerçevesinde yapılan barajla birçok köylünün arazisi 1977 yılında sular altında kaldı.
Proje alanında bulunan tarlaların sular altında kalması birçok köylüyü geçim kaynaklarından etti. Ancak köylülerin mağduriyetleri bununla sınırlı kalmadı. Kamulaştırma bedelleri de Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından köylülere ödenmedi. Köylülerin yıllarca idareye yaptığı yasal başvurular ise sonuçsuz kaldı.
Üzerinden geçen yıllar, torunları hak arayışından vazgeçirmedi. Hak sahiplerinden Turna ailesi, DSİ 11. Bölge Müdürlüğüne yazılı olarak başvurdu ve kamulaştırma bedellerini talep etti. Dedeleri gibi olumsuz cevap alan aile soluğu mahkemede aldı. Aynı mağduriyeti tarlalarından yüksek gerilim hattı geçmesi nedeniyle de yaşayan köylüler dava açtılar.
Uzunköprü Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen davalarda kamulaştırma bedellerinin hak sahiplerinin mirasçılarına ödenmesine karar verildi. Emsal karar bütün köylülere umut oldu.
İstanbul Barosuna kayıtlı avukat İbrahim Çınar, yaptığı açıklamada, adaletin geç de olsa tecelli ettiğini vurguladı.
Yarım asırlık mücadele
Avukat İbrahim Çınar, “Değirmenci Göleti ve sulama projesi çerçevesinde birçok köylünün arazisi sular altında kalmıştır. O tarihte kamulaştırma kararı alınmış olmasına rağmen kamulaştırma işlemleri günümüze kadar tamamlanmamıştır. Yaklaşık yarım asır sonra müvekkillerim mirasçılar olarak hak arayışını sürdürmüşlerdir. Uzunköprü Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından açtığımız kamulaştırmasız el atma kaynaklı tazminat davasının kabulüne, kamulaştırma bedelinin müvekkililer miras payı oranında ödenmesine karar verilmiştir” dedi.
“Adalet er geç yerini buluyor”
Müvekkillerinin mağduriyetlerini dile getiren Çınar, “Öncelikle hak sahibi olan ve davalarını kazanan müvekkillerimizi pes etmeyerek haklarını aradıkları için tebrik ediyorum. Bizlere güvendiler ve haklarını alacaklarına her zaman inandılar. Müvekkillerimizin hakları olan kamulaştırma bedellerini idareden tahsil ettik. Gönül isterdi ki 50 yıl önce dedeleri haklarını alsın ancak, kamulaştırma bedelleri bugünkü kuşağa nasip oldu. Adalet er geç yerini buluyor” ifadelerini kullandı.
“Mülkiyet hakkı anayasal bir haktır”
Müvekkillerinin başına gelen bu durumun münferit bir olay olmadığını da vurgulayan Avukat Çınar, “İlkemizde kamulaştırma kararı alınmasına rağmen kamulaştırma bedelleri ödenmeyen ya da kamulaştırma kararı olmaksızın idareler tarafından fiili ve hukuki el atılan birçok taşınmaz bulunmaktadır. Bu durum mülkiyet hakkının ihlalidir. Mülkiyet hakkı anayasal bir haktır. Mülkiyet hakkına ilişkin olan kamulaştırma davaları zamanaşımına tabi değildir. Sahipleri kamulaştırma bedelinin tahsili için her zaman dava açabilirler” diye konuştu.
“Vatandaşlarımız büyük bir mağduriyet yaşamıştır”
Edirne’nin Uzunköprü ilçesine bağlı Yeniköy Mahalle Muhtarı Onur Erkan, “Gölet yapıldıktan sonra DSİ’den parasını alamayan bir çok vatandaşımız olmuştur. Bu nedenle vatandaşlarımız büyük bir mağduriyet yaşamıştır. Şimdi istimlak parasını alan arkadaşlarımız oldu. Daha önce başvuranlara ret geliyordu ama şimdi toplu olarak hak talebi için başvurulduğunda birkaç kişi parasını almış. Su altında kalan tarlalar dedelerinden şimdiki torunlarına geçtiğinden dolayı bu torunlar haklarını aramak için hak talebi için mahkemeye başvuruyor” dedi.
“Hak sahibi hakkından vazgeçmez”
Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde Yeniköy köyünde çiftçilik ile uğraştığını ifade eden vatandaşlardan Erdoğan Bayraktar, “Yaklaşık 50 yol önce burada baraj yapımına başlandı. Bu alan tamamen ağaçlıktı. Buradaki ağaçlar kesilerek baraj yapıldı. Tabii o zamanlar ilkokul çağlarındaydık. Bu tarlaların bir kısmı hiç bedeli ödenmeden imza atıldığı söylendi. Devlet Su İşleri bu işe pek sıcak bakmadı. İnsanlar burada parasını alsın diye olumlu yaklaşmadı. Yeni nesil kişiler, bu işlere biraz daha vakıf olduğundan dolayı biz ila paramızı alacağız deyip avukatlar aracılığıyla istimlak bedellerini aldılar. Hak sahibi hakkından vazgeçmez” ifadelerini kullandı.
]]>“GAZZE’DE KATLİAM DEVAM EDİYOR”
7 Ekim’den bu yana İsrail’in Filistin’e karşı yaptığı soykırımın sona ermesi için Hür Dava Partisi – HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu ve parti yöneticileri hazırlamış oldukları Gazze Beyannamesini basın mensuplarına tanıttı.
Yapıcıoğlu, “Gerçekten 146 gündür, Aksa Tufanının başladığı 7 Ekim’den bu yana ilk günlerde neredeyse bütün dünyanın gündemi tüm televizyonların canlı yayınların Mescid-i Aksa ismiyle tufan sonrası Siyonist işgal güçlerinin yapmış oldukları katliamlar, ortay koydukları vahşetler konuşulup durdu. Fakat Gazze’de değişen bir şey yok. Orada katliam aynen devam ediyor. Hatta her gün biraz daha gerçekten kelime bulmaktan zorlanıyorum her gün ortaya konulan vahşetler katlanarak devam ediyor. Bu daha çok zorlaşıyor. Siyonist işgal çetelerinin çiğnemediği hiçbir kırmızıçizgi, çiğnemediği hiçbir kanun kuralı kalmadı” dedi.
“FİLİSTİN DAVASI İÇİN BAŞKA NELER YAPILABİLİR”İ KONUŞTUK
11 maddelik beyannamenin içeriğini anlatan Yapıcıoğlu, “Biz bu süreçte arkadaşlarımızla birlikte 32 ilde siyasetçi, kanaat önderi ve sivil toplum kuruluşlarından oluşan yüzlerce kişi ile görüştük. Yüz yüze yaptığımız görüşmeler ve kararlar sonucunda Gazze’deki mevcut durum ve Filistin – Kudüs Davası için başka neler yapılabileceği konusunda görüş alışverişinde bulunduk. Görüştüğümüz kişilerle, yapılacak olan şeylerle ilgili listeyi 11 başlık halinde topladık. 250 kişiyle yüz yüze yapılan görüşmeler sonrasında ortaya çıkan beyannamenin başlıkları: sivil toplum kuruluşları ve siyasi partilerimizin üzerine düşen görevler vardır” şeklinde konuştu.
“ALİMLERİMİZ SİYONİST İŞGALCİLERE KARŞI BOYKOT FETVASI VERMELİ”
11 maddenin birincisi olan alimlerin üzerine düşen görevleri yapmaları gerektiğini söyleyen Yapıcıoğlu, “Alimlerimiz, kanaat önderlerimiz, sivil toplum kuruluşları ve siyasi partilerimiz ile bütün kurumlarımız Kudüs’ün ortak paydamız, ortak sorumluluğumuzun şuurunda olmak. Gazze’deki işgal ve soykırım sona erene kadar bütün kurumlar arasında bir dayanışma olmalı ve sivil toplum meclisi adıyla bir ortak platform oluşturulmalıdır. Buradaki istişareler sonrasında kısa vadede, orta plan ortaya çıkarılmalı ve acilen trafiğe geçilmelidir. Alimlerimiz halkın içinde olmalı ve bu konuda mücadele etmelidir. Siyonist işgalcilere destek veren markalara karşı boykot fetvası vermeli, bunun uygulanmasını takip etmelidir. Bu vahşeti unutturmamak için etkinlikler yapılmalıdır. Mümkün olan en geniş katılımla havadan ve karadan, denizden Gazze’ye insani yardım ulaştırılmalıdır. Boykot bir tercih değil dünyevi ve uhrevi bir görev ile sorumluluktur” ifadelerini kullandı.
“HÜKÜMET İSRAİLLİ FİRMALARA TEŞVİK VE DESTEĞİ KESMELİ”
Yapıcıoğlu boykot kapsamında “Hükümet Siyonist işgalci İsrail’e destekte bulunan firmalara verilen destek ve teşvikleri kesmelidir. Resmi kurum ve kuruluşlar ile özel sektörün boykota destek vermesi sağlanmalıdır. Belediyeler, KYK yurtları, THY, okul, üniversite, hastane kantinleri, yemek fabrikaları, düğün salonları, ulusal ve yerel zincir marketler ve ilgili tüm resmi ve sivil kuruluşların boykot ürünlerine alternatif ürünleri halka arz etmeleri sağlanmalıdır.” dedi.
Yaşanan dram karşısında Müslümanların bir araya gelmesi gerektiğini ifade eden Yapıcıoğlu, “Bir diğer başlığımız eğitim ve bilinçlendirme: bize göre Aksa Tufanı ile küreselleşen gündem ile oluşan Kudüs Davasının özellikle çocuklarımıza ve gençlerimize kavratılması için bir fırsat olduğu görülmektedir.
Medyaya düşen görevler vardır. Siyonist işgalci İsrail’in Gazze’de gündemin önüne geçmesi, sosyal medya platformları üzerinden baskı kurması, medya ofis ve bürolarını bombalaması ve şu ana kadar 130’un üzerinde gazeteciyi şehit etmesi medyayı susturarak yaptığı soykırım ve vahşetin üstünü örtme çabasından kaynaklanmaktadır. Meclise ve milletvekillerine de düşen görevler var. Milletvekilleri meclisi, mecliste hükümeti harekete geçirmeye çalışmalıdır. Hükümete ve devlete de düşen görevler var. İslam ülkelerine düşen çok ciddi sorumluklar var. Ümmetin birliği esastır, fitne haramdır. Çözüm ise İttihat- ı İslam’dır. Müslümanların bir araya gelmesidir” açıklamasında bulundu.
MAVİ MARMARA BENZERİ GEMİYLE GAZZE’YE İNSANİ YARDIM
Beyannamede, Kudüs davası konusundaki etkinlikleri ve boykotları itibarsızlaştırma çabalarına karşın, Filistin direnişine ciddi katkı sağladığı bilinciyle etkinliklerin dozu ve çeşitliliğinin artırılarak devam ettirilmesi gerektiği vurgulandı. Beyannamede, bu etkinliklerle Filistin davası ve siyonizmin tehlikelerinin anlatılması, kamuoyunun bu konuda bilinçlendirilmesi gerektiği de aktarıldı.
Mümkün olan en geniş katılım ile Mavi Marmara benzeri bir uluslararası gemi filosu ile Gazze’ye insani yardım ulaştırılması, siyonist kaynaklı dezenformasyonun önüne geçebilmek ve gerçekleri dünyaya duyurabilmek için İslam ülkelerinin desteği ile ortak bir medya bilgi havuzu kurulması önerisinin yer aldığı beyannamede, Mecliste gerekli duyarlılığın oluşturulması, Türkiye’de Hamas’ın resmi büro açabilmesi için gerekli yasal zemin oluşturulması, Filistin direnişinin resmi olarak tanınması ve desteklenmesi taleplerine yer verildi.
Beyannamede, İslam ülkelerini diplomatik, ekonomik ve stratejik konularda bir araya getirmenin yollarının aranması, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile kabinesinin ve soykırım suçunu işleyen işgal kuvvetlerinin yargılanmaları için gerekli hukuki girişimlerde bulunulması gerektiği de vurgulandı.
Yapıcıoğlu’nun bu açıklamalarıyla ortaya çıkan 11 maddelik beyanname şu başlıklarla duyuruldu:
– Sivil toplum ve siyasi partilerin üzerine düşen görevler
– Alimler
– Etkinlikler
– İnsani yardım
– Boykot
– Eğitim ve bilinçlendirme
– Medya
– TBMM ve Milletvekilleri
– Hükümet ve Devlet
– İslam ülkeleri
– Uluslararası hukuk
]]>Çorlu 1. Ağır Ceza Mahkemesince Halk Eğitim Merkezi Salonu’nda görülen davanın 19. duruşmasına tutuksuz sanıklar Çerkezköy Yol Bakım ve Onarım Şefi Özkan Polat, Köprüler Şefi Çetin Yıldırım, Demir Yolu Bakım Müdürü Turgut Kurt, hat bakım onarım memuru Celaleddin Çabuk, TCDD Üst Yapıdan Sorumlu 1. Bölge Bakım Servis Müdür Yardımcısı Levent Kaytan, Altyapıdan Sorumlu 1. Bölge Bakım Servis Müdür Yardımcısı Nizamettin Aras, yol kontrolörü Burhan Ortancıl, Bakım Servis Müdürü Mümin Karasu, Bakım Servis Alanlarından Sorumlu Müdür Yardımcısı Levent Meriçli, dönemin TCDD 1. Bölge Müdürü Nihat Aslan, mühendisler Tevfik Baran Önder, Deniz Parlak ve Kubilay Başkaya, kazada ölenlerin yakınları ve yaralananlar ile tarafların avukatları katıldı.
Duruşma, mahkemeye sunulan belgelerin okunmasıyla başladı. Mahkeme heyetindeki bir hakimin mazeret izninde olması nedeniyle duruşma, 25 Nisan’a ertelendi.
Tren kazasında hayatını kaybedenlerin yakınları, bunun üzerine mahkeme heyetine tepki göstererek bir süre salondan çıkmadı.
CHP Genel Başkanı Özel, duruşmayı izledi
Bu arada, kazada yakınlarını kaybedenlerden oluşan grup, duruşma öncesinde Bulvar Yolu Santral Işıklar mevkisinde toplandı. Grup, ellerindeki dövizlerle slogan atarak Çorlu Halk Eğitim Merkezi önüne geldi. CHP Genel Başkanı Özgür Özel de gruba eşlik etti.
Kazada kızı, kardeşi ve yeğenini kaybeden Zeliha Bilgin, gazetecilere, davada artık sonuç beklediklerini söyledi.
Kazada oğlu ve eşini kaybeden Mısra Öz de davada kararın açıklanmasını beklediklerini ifade etti.
Duruşmayı izleyen CHP Genel Başkanı Özel, duruşma sonrası basın mensuplarına yaptığı açıklamada, kazada yakınlarını kaybeden annelerin dimdik ayakta adalet aradıklarını söyledi.
Özel, “Buradaki aileler 3 yaşında kolu kopan çocuğunun kolunu geri getirebileceği için gelmiyorlar buraya. ‘Benzer bir faciaya engel olayım da ben yandım başkaları yanmasın, başka canlar toprağa düşmesin’ diye geliyor. Bundan sonra ‘hiçbir ana ağlamasın’ diye burada duruyorlar.” dedi.
Bu celsede karar çıkmasını beklediklerini ancak duruşmanın ertelenmesine anlam veremediklerini ifade eden Özel, şunları kaydetti:
“Duruşma salonu ağzına kadar doluydu. Normalde bugün karar vermeyecek olsa bunu avukatlara söylerler. ‘Şöyle bir engelim var, 2 ay sonraya duruşmayı erteleyeceğim’ der. Bu insanlara bu kadar zulüm etmez. Köylerinden evlerinden kalkıp, yaşlı gözleriyle, acılarıyla, bastonlarıyla buraya gelen bu insanlara yoklamayı alıp ‘2 ay sonraya erteledim’ demeyin. Vicdansızlıktır, korkaklıktır.”
Özel, sözlerine şöyle devam etti:
“25 Nisan günü buradan size söz olsun burada 100 kişiysek 1000 kişi olacağız, 1000 kişiysek 10 bin kişi olacağız. Bu kalabalıktan korkup kaçanlar şunu bilsinler, 25 Nisan günü ben yine buradayım. Çok daha kalabalık bir şekilde ailelerin yanında, adalet arayışında olacağız. Bu adaleti bu rayların altında bırakmayacağız.”
CHP Genel Başkanı Özel, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı 25 Nisan’a ertelenen duruşmaya davet etti.
Özel, açıklamasının ardından Tekirdağ’dan ayrıldı.
Tekirdağ’daki tren kazası
Uzunköprü- İstanbul seferini yapan yolcu treninin 8 Temmuz 2018’de Çorlu yakınlarında vagonlarından bazılarının devrilmesi sonucu 25 kişi yaşamını yitirmiş, 340 kişi yaralanmıştı.
Davanın iddianamesinde “kazanın meydana gelmesinde asli kusurlu” bulundukları gerekçesiyle sanıklar Turgut Kurt, Özkan Polat, Çetin Yıldırım ve Celaleddin Çabuk’un “birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan 2 yıldan 15 yıla kadar hapisle cezalandırılması istenmişti.
Çorlu Cumhuriyet Başsavcılığınca alınan bilirkişi raporları ve değerlendirme neticesinde 9 Eylül 2022’de soruşturmanın genişletilmesine karar verilmiş, bu kapsamda aynı suçtan Nihat Aslan, Levent Meriçli, Mümin Karasu, Levent Kaytan, Nizamettin Aras, Burhan Ortancıl, Tevfik Baran Önder, Deniz Parlak ve Kubilay Başkaya hakkında Çorlu Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılmıştı.
Dava kapsamında TCDD 1. Bölge Müdürlüğünde Bakım Servis Müdürü olan Mümin Karasu 10 Ekim 2022’de tutuklanmış, tutukluluğuna yapılan itiraz üzerine Çorlu 2. Ağır Ceza Mahkemesince 25 Kasım 2022’de hakkında yurt dışına çıkış yasağı konularak tahliye edilmişti.
Davanın 17’nci duruşmasında Cumhuriyet savcısı esas hakkındaki son görüşünde, tutuksuz 13 sanığın tamamının “birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan cezalandırılmasını, Karasu, Kurt ve Polat’ın üzerlerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, üzerlerine atılı suç için öngörülen ceza miktarı dikkate alındığında adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacak olmasından tutuklanmalarını istemişti.
]]>Kaç belediye başkanı geldi geçti, bu arazi bir türlü çözüme kavuşamadı
Aziz Kocaoğlu: “Kentin başında çıban başı, kara bulut gibi”
Burhan Özfatura: “İzmir için bir utanç çukuru olarak bugüne kadar çözüme kavuşamadı”
Esnaf Ahmet Üzüm: “Utanç duvarını kaldırın”
Basmane Çukuru tonlarca molozla artık dümdüz
İZMİR – İzmir’in Konak ilçesinde, 40 yılı aşkın bir süredir kentin göbeğinde davalık olan, bir türlü çözüme kavuşturulamayan ve “Basmane Çukuru” olarak anılan arazinin hikayesi, filmlere bile konu olacak bir karmaşa olarak tarihe geçti. Yılan hikayesine dönen araziyle ilgili yoğun mücadele veren İzmir Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanlarından Aziz Kocaoğlu, “Kentin başında çıban başı, kara bulut gibi. Ben 15 sene uğraştım” derken, Burhan Özfatura da, “İzmir için bir utanç çukuru olarak bugüne kadar çözüme kavuşamadı” yorumunu yaptı.
Konak’ta, 40 yılı aşkın sürekli davalık olan, şehrin en önemli noktasında atıl vaziyette bekleyen ve “Basmane Çukuru” olarak anılan arazi, bugüne kadar ne yapıldıysa bir türlü çözüme kavuşamadı. Sayısız belediye başkanının canlandırmak için girişimde bulunduğu, mimari projelerin çizildiği; fakat yargıya takılan arazinin hikayesi, adeta filmlere bile konu olacak cinsten.
Kentin merkezinde tam bir yılan hikayesi
Kentte zaman zaman “utanç çukuru” olarak da anılan 20 bin metrekareyi aşkın büyüklüğündeki alan, 1980’li yılların sonuna kadar otobüs garajı olarak hizmet verdi. İsmet Kaptan Mahallesi’ndeki arazi, şehirlerarası garajın taşınması, bölgede hareketliliğin ve ticaretin azalmasıyla yılan hikayesine dönüştü ve süreç böyle başladı.
Meşhur Basmane Meydanı’nın hemen karşısında bulunan ve bu nedenle Basmane Çukuru olarak anılan arazi, kentin en işlek bölgesinde yer alıyor. Zamanla hisseleri devredilen ve şuan itibariyle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun yüzde 70, İzmir Büyükşehir Belediyesinin yüzde 30 hissesinin bulunduğu arazi, artık çözüm bekliyor.
Alanda hareketlilik: Tonlarca molozla dolduruldu, artık dümdüz
“İzmir’in bir sorunu” haline gelen arazi, kısa bir süre öncesine kadar ise kent merkezinde mini göleti andırıyordu. Çeşitli dönemlerde atılan temellerin üzerine yağmur sularının dolduğu arazide ise şu sıralarda hummalı bir çalışma var.
İzmir Büyükşehir Belediyesi ekipleri, aylar süren çalışmayla kamyonlar vasıtayla tonlarca molozla araziyi doldururken, 20 bin metrekarelik alan son aşamada dümdüz oldu.
Aziz Kocaoğlu: “Kentin başında çıban başı, kara bulut gibi”
2004 ve 2019 yılları arasında görev yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanı Aziz Kocaoğlu da, 15 yıllık görev süresince arazinin çözümü için uğraştıklarını belirtti. Kendi döneminde yüzde 12’lik hisseyi yüzde 30’a çıkardıklarını anlatan Kocaoğlu, arazi için, “Kentin başında çıban başı, kara bulut gibi. Ben 15 sene uğraştım. İyi niyetle ve samimiyetle tarafları birleştirdim; ama bir yere kadar aşabiliyorsunuz” dedi.
Yaşanan süreci anlatan Aziz Kocaoğlu, “Burhan Özfatura’nın ikinci döneminde, EGS Holding ve Güç Birliği Holding, bu iki şirket, Basmane Çukuru dediğimiz, eski garaj yerinde bir proje yapmak istiyorlar. Burhan Bey’de bu konuya; kentin kalkınması, gelişmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması için olur veriyor. Bir mukavele yapılıyor, burada bu sözleşmeden sonra dava süreçleri başlıyor. Dava süreçlerinin iki tarafı var; birinci tarafı belediye, diğer tarafı da 1989-1994 yılları arasında Büyükşehir Belediye Başkanlığını yapan Yüksel Çakmur Beyefendi ve meslek odaları. Biz göreve geliyoruz. Bu problemin, sorunun çözülmesi için girişimlerde bulunduk. Önce odalarla topladık. Odalar, buraya; bir alışveriş merkezi, ticaret merkezi yapılmasına karşılar; ama aynı zamanda, daha çok kamu hakkının yendiğine, kamu vicdanının bu yüzde 12 orandan rahatsız olduğu konusunda kamu davası ağırlıklı olarak açıyorlar. Yüksel Bey’de plana karşı ve buranın bu amaçla kullanılmamasını istiyor. ‘İzmir Büyükşehir Belediyesi hissesini yüzde 30’a çıkartabilir miyiz?’ diye bizim başlattığımız bir çalışma oldu. Bu çalışma, odalar tarafından da genel kabul gördü. Yüksel Çakmur Beyefendiden randevu aldım, görüştüm. ‘Yüzde 30’a çıkartırsam, dava açmazsanız bu problem çözülür, hallolur şeklinde düşünüyorum’ dedim. ‘Yüz 30 çıkar, sonra görüşelim’ dedi. Biz de şirketlerle görüştük ve 30’a çıkarttık” şeklinde konuştu.
“Yüzde 30 hisseyi çıkarınca meslek odaları sözünce durdu, Yüksel Bey dava açtı”
Şirketlerin daha sonra borçlarından dolayı TMSF’ye devrildiğini, davaların açılmasıyla sürecin kilitlendiği ifade eden Kocaoğlu, şöyle devam etti:
“Odalar, meslek odaları sözlerinde durdular ve dava açmadılar; ama Yüksel Bey’e tekrar gittim, ‘Yüzde 30 çıkartıyorum, kamu zararı telafi ediliyor. Siz de dava açmayın’ dedim. ‘Hepsini almazsanız dava açacağım’ dedi, davayı sürdürdü. İşler tıkırında gitseydi, yürüseydi, dava açılmasaydı ve Güç Birliği Holding ve EGS Holding’in durumu bozulmasa, bugün bir ticaret merkezi ortaya çıkacaktı; ama bozulunca, kamunun hissesi İzmir kamuoyunda tasvip görmeyince bu noktaya geldi.”
Çözüm yolu hakkında önerilerde bulunan ve belediyenin yüzde 30 hissesinin bulunduğu yere İzmir Büyükşehir Belediyesi hizmet binası yapılması gerektiğini ifade eden Aziz Kocaoğlu, “Bunun karşılıklı anlaşmayla çözülmesi gerekiyor. TMSF’nin tavizde bulunması gerekiyor. Çözülmeyecek diye bir şey yok. Yeter ki iyi niyetle, samimiyetle çalışılsın; kıymetli bir mülk” ifadelerine yer verdi.
Burhan Özfatura anlattı: ” Türkiye’de yargı, istemezükçülere daha fazla prim tanıyor”
1984 ve 1999 yılları arasında görev yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanı Burhan Özfatura da, arazinin İzmir ekonomisine, turizmine katkısının olabileceğini belirtti.
“İzmir için bir utanç çukuru olarak bugüne kadar çözüme kavuşamadı” diyen Özfatura, “Fuarla beraberce oraya bir canlılık kazandırılması lazım. Türkiye’de yargı, maalesef istemezükçülere daha fazla prim tanıyor ve yapılan icraatlerin de engellenmesine imkan sağlıyorlar. Binlerce insan, orada iş imkanı bulacaktı. İzmir ekonomisine, fuarla bağlantılı olarak, fuarda da yeni bir takım aktiviteler geliştirerek çok güzel bir eser kazandırılabilirdi. Buranın sorununun çözülmemesi için hiçbir gerekçe yok” diye konuştu.
Özfatura, kendi döneminde yapılan satışa ilişkin de bilgi vererek, “Biz ilk başkanlık döneminde, orada 5 yıldızlı bir otel ve ona bağlı birtakım mekanların yapılması için yaptığımız ihaleyi Asil Nadir kazanmıştı. O iş olmadı. İkinci dönem Kemal Zorlu rahmetli, bu İzmir iş adamlarının bütün birlikte yürüttükleri şirket kanalıyla orayı bizden satın aldı. Bize gerçekten çok iyi bir fiyat verdi. Daha sonra, birtakım bizim hizmetlerimizi engellemek isteyen muhalefet mensubu politikacılar, devamı olarak orayı dava konusu yaptılar. Orası böyle sürüncemede kaldı. Bütün ihale mevzuatına hepsi açık ve net. İzmir’in çıkarları açısından en küçük bir problem yoktu” dedi.
Bölge esnafı da durumdan şikayetçi: “Utanç duvarını buradan kaldırsınlar”
Etrafı çevrili Basmane Çukuru çevresindeki esnaflarda, durumdan şikayetini dile getirdi. 39 yıldır esnaflık yapan Ahmet Üzüm (64), “Ben 39 yıldır burada esnafım. Benden eski esnaf çarşıda yok. 23 yıl önce buraya bir temel atıldı. Bu utanç duvarı böyle hanımızın, iş yerlerimizin önüne örüldü. Bütün pisliğini, bütün mikrobunu biz çekiyoruz. Hangi partiden olursa olsun, ricamız; bunu ilk birinci madde olarak gündemlerine alsınlar. Şu utanç duvarını, şu İzmir’in utancını buradan kaldırsınlar” diyerek isyan etti.
Bir başka esnaf Gökçe Özdayı da, şöyle konuştu:
“İzmir’in tam göbeğinde olan bir yer burası ve artık bir çözüme ulaşması gerekiyor. 23-24 yıldır atıl vaziyette duruyor. Yazık. Çok leş bir görüntüsü var. Su varken ayrı bir pislik, şimdi doldurdular. Tozuyla, toprağıyla uğraşmak da çok zor oluyor.
]]>BOLU – Bolu’nun önemli turizm merkezlerinden Gölcük Tabiat Parkı’nda 2018 yılında yapılan ve mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı sebebiyle 6 yıldır atıl halde kalan 25 bungalov için Danıştay onay verdi.
Kente 13 kilometre uzaklıkta olan ve her yıl yaklaşık 1 milyon kişinin ziyaret ettiği Gölcük Tabiat Parkı’na 19 odalı dağ köşkü ile 25 bungalov yapımı ve göl gazinosunun özel işletmeye verilmesi için 19 Aralık 2017’de Bolu Belediyesi Meclis Salonu’nda ihale yapıldı. Yapılan ihale daha sonra Bolu Belediyesi Encümeni tarafından iptal edilerek, projenin belediye tarafından gerçekleştirilmesine karar verildi. Kararın ardından projenin içerisinde bulunan 25 bungalov evin gölden 500 metre uzaklıkta belirlenen bir alanda yapımına başlandı. Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Bolu İdare Mahkemesi’nin verdiği iptal kararına itiraz ederek davayı Ankara Bölge İdare Mahkemesine taşıdı. Ankara Bölge İdare Mahkemesi geçtiğimiz yıl mart ayında konuya ilişkin kararını açıkladı. Kararda, “Ankara Bölge İdare Mahkemesi dava konusu işlemin kısmen iptali, kısmen davanın reddi, kısmen davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığı yolunda Bolu İdare Mahkemesi’nce verilen kararın istinafa başvurulan kısmı usul ve hukuka uygun olup kaldırılmasını gerektiren bir neden bulunmadığından, istinaf başvurusunun reddine karar vermiş ve 30 gün içinde Danıştay’a temyiz yolu açık olmak üzere, 11 Mart 2020 tarihinde oy çokluğu ile karar vermiştir” denildi.
Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin kararının ardından Tarım ve Orman Bakanlığı Hukuk Müşavirliği tarafından dosya temyize taşınarak Danıştay’a itiraz edildi.
Gölcük Tabiat Parkında doğanın katledilmemesi için 6 yıldır süren davada Danıştay, 2016 yılı onaylı Gölcük Tabiat Parkı Gelişme Planı Revizyon Planını onayladı. Kararda, davanın 2013 yılı onaylı “Gölcük Tabiat Parkı Gelişme Planı” yönünden karar verilmesine yer olmadığının belirlendiği ifade edilerek, “2016 yılı onaylı Gölcük Tabiat Parkı Gelişme Planı Revizyonunun alanın çitle çevrilmesini öngören kısmının iptaline, planın kır evleri (bungalov) kamp alanı ile idare-konuk evi kullanım kararları dışında kalan kısımları ile kır lokantası, teleferik, dağ kızağı öngörülen kullanım kararları yönünden davanın reddine dair mahkeme kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun reddine ilişkin temyize konu Ankara Bölge İdare Mahkemesi 5. İdari Dava kararının oybirliğiyle onanmasına” denildi.
“Aykırılık bulunmadı”
Kararda, bungalov kamp alanı ile idare-konuk evinin iptali yolunda verilen mahkeme kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun reddine ilişkin kısmına da değinilerek, “Plan kararlarında yapılarda doğal malzemenin kullanılacağı, doğayla bütünlesen yerel mimariyi bozmayan malzeme seçiminin zorunlu olduğu, ağaç dokusu ve doğal bitki örtüsünün hiçbir amaç için tahrip edilemeyeceğinin belirtildiği, bilirkişi raporuna göre kır evlerinin plan kararlarına uygun olarak tek katlı projelendirildiği ve tek katlı olarak, örme tastan ayaklar üzerinde yerden yükseltilerek inşa edildiği, yine dosyada bulunan kamp alanı görüntülerinden de anlaşıldığı üzere çatı saçaklarında ve merdiven sahanlıklarında ağaçların olduğu yerde dişler oluşturularak ağaçların korunduğu, ayrıca kır evlerinin ağaç kesilmeden inşa edildiği, alana yönelik yıllar itibarıyla sürekli ve beklenenin üzerinde artan ziyaretçi sayısıyla kendini gösteren talep durumu da dikkate alındığında, alanda kır evleri (bungalov) kamp alanı yapılmasını öngören plan kararında, sürdürülebilir yasam ilkeleri açısından doğal dengenin korunarak alanın kontrollü kullanımının sağlanmasına yönelik plan amaçlarına aykırılık bulunmadığı” ifadeleri kullanıldı.
Danıştay 6 yıl sonra kararı bozdu
İdare ve konuk evi plan projesinde danışma birimi, broşür, kitap, hediyelik eşya ile yöresel ürün satış birimi, çok amaçlı salon, bilgilendirme panoları, herbaryum, tahnit ile fotoğraf sergi alanı, idari birim ve ilk yardım ünitesi alanlarının bulunacağının vurgulandığı kararda, “Bu haliyle alanın korunarak kullanılmasına yönelik temel amacın gerçekleştirilmesine idari, sosyal ve ekonomik katkı sağlanacağı, hatta alanda verilmesi zorunlu hizmetler ile mahallinde sunumu halinde etkili ve verimli olabilecek hizmet unsurlarını da ihtiva eder tarzda uygulamanın sürdürülebilirliğini sağlayacak şekilde alanın tümüne hizmet verecek idare ve konuk evinin alanda yer almasının, Gelişme Planının temel amacını oluşturan sürdürülebilir koruma işlevinin, idari ve ekonomik yönlerden gerçekleşmesini sağlayacağı sonucuna ulaşıldığından, davanın oy çokluğuyla bozulmasına, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesine gönderilmesine kesin olarak, karar verildi” denildi.
Ankara Bölge İdare Mahkemesi de Danıştay’ın bozma kararına uyarak, Bolu İdare Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne dair kararın kaldırılarak, davanın reddine dair karar verdi. Açıklanan kararda, “Danıştay 6. Dairesinin bozma kararına uyularak davalı idarenin istinaf başvurusunun kabulü ile 2016 yılı onaylı Gölcük Tabiat Parkı Gelişme Planı Revizyonunun kır evleri (bungalov) kamp alanı ile idare-konuk evi kullanım kararlarına ilişkin olarak dava konusu işlemin iptali yolunda Bolu İdare Mahkemesince verilen kararın kaldırılmasına, esastan incelenen davanın reddine” ifadeleri kullanıldı.
Kararın ardından 6 yıldır atıl şekilde bulunan 25 bungalovun bakım ve onarımları yapılarak, projenin geri kalan kısımları da tamamlanıp, tatilcilerin hizmetine sunulması bekleniyor.
]]>Cumartesi Anneleri’nin 950’nci hafta eylemi nedeniyle 20 kayıp yakını 3 yıla kadar hapis cezası talebiyle hakim karşısına çıktı. Çok sayıda diplomat, insan hakları kuruluşu ve gözlemcinin izlediği duruşmada Maside Ocak savunmasında, “En azından bir mezarı olması ve adalet talebimiz hep karşılıksız bırakıldı. Kalkanlı polisler tarafından etrafımızın sarılarak çembere alınmamız, kelepçelenerek gözaltına alınmamız, bütün bunlar sadece 5 dakika içinde oldu” dedi.
Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 950’nci hafta eylemi nedeniyle 20 kayıp yakını hakkında, “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 1 yıl 6 aydan 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmıştı.
Davanın ilk duruşması, İstanbul 39. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapıldı. Duruşmaya bazı sanıklar ve avukatları katılırken, ABD, Almanya, Çekya, Fransa, Hollanda ve İsveç konsoloslukları, AB Türkiye Delegasyonu, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH), İşkenceye Karşı Dünya Örgütü (OMCT), Paris Barosu, Tehlikedeki Avukatlar için Gözlemevi (OIAD), Uluslararası Af Örgütü, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), İnsan Hakları Derneği (İHD), Hakikat, Hafıza ve Adalet Merkezi, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı da takip etti.
EREN: “KORİDOR AÇILMADI, DERHAL GÖZALTINA ALINDIK”
İlk olarak savunma yapan İkbal Eren Yarıcı, “Dağılmamız için koridor açılmadı, derhal gözaltına alındık” dedi ve şöyle devam etti:
“AYM bizim davamızla ilgili hak ihlali kararı verdi. Sonrasında biz tekrar Cumartesi Meydanı’na çıktık. Ancak çevremiz polislerle sarıldı. Dağılmamız için bir uyarı yapılmadan gözaltına alındık. Gözaltına alınırken, darp edildik, havasız ortamda bekletildik. 29 hafta her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’na yakın nerede olursa görüldüğümüz yerde gözaltına alındık. AYM kararını göstersek de suç işlediklerini söylesek de hiçbir direnç göstermediğimiz halde gözaltına alındık. Dağılmamız için koridor açılmıyor ve derhal gözaltına alınıyorduk.”
ALİ OCAK: “SUÇ YOKTU, BİZ SUÇ İŞLEMEDİK”
Ali Ocak ise yaptıklarının suç olmadığını belirterek şu ifadelere yer verdi:
“700. hafta eylemimize polis saldırdı. Engellendi. Toplanma hakkımız engellendi. AYM bunun hak ihlali kararı olduğuna karar verdi. AYM bu kararı yetkililere de gönderdi. Bizler de AYM ile güvence altına alınan demokratik hakkımızı kullanmak için girişimlerde bulunduk. Her girişimimiz engellendi. Gözaltına alındık. Bu uygulama 29 hafta sürdü. Her hafta hakkımızda dava açılmak istendi fakat soruşturmalar düştü, suç yoktu. Biz suç işlemedik. Bu iddianamede söz konusu olan iddialara gelecek olursak hakkımızda açılan davada iddianame gerçeklerle bağdaşmıyor. Bir, kanuna aykırı bir yürüyüş yapmadık aksine demokratik hakkımızı kullandık. İkinci olarak zorla kelepçelendik. Üçüncü olarak güvenlik güçlerince dağılmamız engellendi. Bu gerçeklere o günkü kamera kayıtlarından ulaşmak mümkün. Bu iddiaları kabul etmiyorum beraatimi istiyorum.”
ALİ TOSUN: “ADALETSİZLİĞE KARŞI MÜCADELE EDERKEN ADALETSİZLİKLERE MARUZ KALMAK TRAJİKOMİK”
Ali Tosun da mahkemedeki savumasında şunlara değindi:
“Slogan olmadı açıklamamızı yaptık oradan ayrıldık. Sonra yasaklar başlayınca şiddet oldu. Adaletsizliğe karşı mücadele ederken bu adaletsizliklere maruz kalmak tirajikomik. Bu suçlamayı kabul etmiyorum.”
HANİFE YILDIZ: “BEN DAVALI DEĞİLİM DAVACIYIM”
Hanife Yıldız, mahkemedeki savunmasında davalı değil davacı olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:
“Devlete güveneceksin, adalete güveneceksin oğlunu vereceksin, sonra oğlunu vermeyecekler. Ben bunu nasıl kabul edeyim? Ben hem anneyim, ben davacıyım bunlardan. Ben davalı değilim davacıyım.”
MASİDE OCAK: “EN AZINDAN BİR MEZARI OLSUN TALEBİMİZ KARŞILIKSIZ BIRAKILDI”
Maside Ocak kayıplarının mezarları olsun yönündeki taleplerinin karşılıksız bırakıldığını söyleyerek savunmasında şunlara değindi:
“27 Mayıs 1995 günü Galatasaray Meydanında oturmaya başladık. On yıllardır biz kayıp yakınlarının sevdiklerimizle ilgili hakikate ulaşma, onların en azından bir mezarı olması ve adalet talebimiz hep karşılıksız bırakıldı.
AYM kararları herkesi bağlar ve AYM kararlarına uyularak Galatasaray Meydanı’nın açılması gerektiğini hatırlatmak için 10.06.2023 tarihinde meydana gitmek istedim. Elimde sadece kayıplarımız için Galatasaray’a bırakmak üzere karanfil vardı. Kalkanlı polisler tarafından etrafımızın sarılarak çembere alınmamız, kelepçelenerek gözaltına alınmamız, bütün bunlar sadece 5 dakika içinde oldu.
Polis memurunun elindeki yasak kararını okumamıza dahi izin verilmedi. Dağılın anonsu yapılırken polis çemberi içindeydik ve dağılmamız için koridor açılmadı. Sadece gözaltı aracına binmemiz için koridor açıldı. Araç içinde en azından yaşı 70-80’i aşmış annelerimize, kardeşlerimize takılan kelepçelerin çıkarılmasını istedik ama çıkarılmadı. Yaklaşık 5 saat gözaltında kaldık. 29 yıldır yan yana olduğum, aile olduğumuz annelerim, kardeşlerim gibi ben de anayasal bir hakkın kullanımının suç olmadığını sizlere hatırlatarak, siz mahkeme heyetini hepimiz için ayrı ayrı derhal beraat kararı vermeye çağırıyorum.”
DURUŞMA 7 HAZİRAN’A ERTELENDİ
Duruşma savcısı eksik hususların giderilmesini talep etti. Mahkeme dosyadaki görüntülerin izlenmesine karar vererek, duruşmayı 7 Haziran’a erteledi.
]]>Olay, 22 Haziran 2021 tarihinde Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde meydana geldi. İYİ Parti Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan’ın Dilovası Köseler Mahallesi’nde bulunan kaçak yapıları ile bir kısmının TOKİ arazisine kurulduğu tespit edilen çiftliğinin, tahliye kararının kesinleşmesinin ardından sabah saatlerinde bölgeye gelen Dilovası Belediyesi ekipleri, çiftliğin tahliye edilmesi için verilen sürenin sonuna geldiğini çiftlik yetkililerine bildirdi. Daha sonra çiftlikte yapılan incelemelerin ardından tahliye işlemi başlatıldı. Ertesi gün sabah saatlerinde ise çiftlikte yıkım çalışmaları yapıldı.
İHA muhabiri ağır şekilde darp edildi
Devam eden yıkım çalışmalarını takip eden İHA Muhabiri Mustafa Uslu, Lütfü Türkkan’ın öz yeğeninin de aralarında bulunduğu 4 kişinin saldırısına uğradı. Şahıslar tarafından ağır şekilde darp edilen ve kanlar içinde kalan Uslu, olay yerine çağrılan sağlık ekiplerince hastaneye kaldırıldı. Saldırganlar, Uslu’nun kamerası ve ekipmanlarını da kırdı. Şahıslar olay yerinde jandarma ekipleri tarafından gözaltına alındı. Yüzüne dikiş atılan Uslu, kendisini darp eden şahıslardan şikayetçi oldu.
Hasırcı kısa sürede serbest bırakılmıştı
Olaya ilişkin Lütfü Türkkan’ın yeğeni İbrahim Hasırcı, şoförü Çağhan Çileli, çiftliğin sorumlusu Ahmet Yılmaz ile Lütfü Türkkan’ın oğlunun arkadaşı olan ve olaya karışan Yusufcan Çapraz hakkında dava açıldı. Olaya ilişkin İbrahim Hasarcı tutuklanmış ve kısa sürede serbest bırakılmış, diğer 3 şüpheli ise adli kontrol şartıyla serbest kalmıştı.
“İbrahim Hasırcı bu çiftliğin yüzde 100 sahibi ve ortağı olur”
Olaya ilişkin duruşma Gebze Adliyesi’nde görülmeye devam etti. Duruşmaya taraf avukatları katıldı. Sanık avukatların gelecek celse tanık dinlenmesini talep etmesi üzerine mahkeme heyeti talebi kabul ederek duruşmayı erteledi. Önceki celselerde ifade veren tanık Recep Bora Dinç’nin ifadesine de ulaşıldı. Olaya ilişkin dinlenen tanık, “Ben yıkıma konu olan Nezirağa Ententegre Çiftliğinde vekaleten imza yetkilisiyim. Yıkım olayı 21 Haziran 2021 tarihinde başladı. ilk gün çiftlikteki hayvanlar barınaklarından çıkartıldı. Yıkım görevlisi olarak zabıta, belediye ve jandarma oradaydı. Olayın gerçekleştiği gün hayvanları başka çiftliğe yerleştirmek için gitmiştim. Davalılardan İbrahim Hasırcı bu çiftliğin yüzde 100 sahibi ve ortağı olur. Çağhan Çileli, Milletvekili Lütfü Türkkan’ın şoförü olur. Yusufcan Çapraz, Lütfü Türkkan’ın oğlu Mehmet’in arkadaşı olur. Davalılardan Ahmet Yılmaz da çiftliğimizin sorumlusudur. İbrahim Hasırcı olayın gerçekleştiği 22 Haziran 2021 tarihinde tutulan tutanakları imzalamak için oradaydı” diye konuştu.
10 dakika uçma kapasitesi olan dron için, “Bir saat havada kalmış” dedi
Konuşmayı sürdüren Recep Bora Dinç, “Çağhan da Lütfü Türkkan’ın oğlu Mehmet ve arkadaşı Yusufcan ile birlikte yine çiftlikte bulunan konutun önünde oturuyorlarmış. Ahmet Yılmaz da yıkım işleri ile ilgileniyordu. Olaydan bir gün önce yıkım ekibi bize yıkım sırasındaki çekimi sadece belediyenin yapacağını söyledi. Belediyenin dışında yapılan çekimin yasak olduğunu söyledi. 22 Haziran 2021 tarihinde davacı taraf çiftliğin üzerinde 1 saat kadar dron uçurmuş. Sonrasında dron bahçeye düşmüş. İbrahim Hasırcı, dronu almak için gelen Mustafa Uslu’ya hava aygıtının uçurmasının yasak olduğunu söylemiş. Bir yandan da jandarmaya haber vermişler. Ancak bu esnada İbrahim Hasırcı ile Mustafa Uslu ile aralarında itişme kakışma olmuş. Duyduğum kadarıyla dronun kırılması gibi bir olay yoktur. Dron bahçeye düşmüş ve hali ile davacı şirketin görevlisine teslim edilmiş. 2 gün boyunca davalıların hepsi orada mecburen bulunuyorlardı. Bildiğim kadarıyla davalılardan hiç birisi bu davacı şirketin çalışanının kamerasını da kırmadı” ifadelerini kullandı. – KOCAELİ
]]>Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda 19 Şubat’ta başlayan davada, Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ahmet Yıldız bugün Türkiye’nin görüşlerini dile getirecek.
Yaklaşık 30 dakika sürecek sunumda Büyükelçi Yıldız, 1967 yılından bu yana İsrail’in Filistin topraklarında sürdürdüğü hukuksuz uygulamalara ilişkin Ankara’nın görüşlerini aktaracak.
Duruşmaların son gününde Türkiye’nin yanı sıra, İspanya, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Afrika Birliği de sözlü beyanlarını açıklayacak.
Birleşmiş Milletler’in (BM) kurulduğu 1945 yılından bu yana en çok katılımcının yer aldığı davada, 52 ülke ve üç kurum, İsrail’in Filistin topraklarındaki eylemlerine ilişkin görüşlerini aktarmış olacak.
Bu dava, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin soykırım suçlamasıyla İsrail hakkında açtığı ve 26 Ocak’ta kabul edilen davadan farklı.
Dava nasıl gündeme geldi?
Davanın açılmasına, 2021 – 2022 yılları arasında Filistin topraklarındaki durumu kapsamlı bir şekilde inceleyen BM İnsan Hakları Konseyi’nin hazırladığı rapor kaynak teşkil etti.
Raporda, İsrail’in politikalarının insan haklarını ve savaş yasalarını ihlal ettiği vurgulandı.
Bunun üzerine BM Genel Kurulu, “İsrail’in Doğu Kudüs de dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının hukuki sonuçlarına” ilişkin bir kararı kabul etti.
Ardından Birleşmiş Milletler yönetimi, 2022 yılı sonunda, tavsiye amacıyla Uluslararası Adalet Divanı’nın görüşünü talep etti.
BM Genel Kurulu’ndaki oylamada Rusya Çin ve Arap ülkeleri, bu talep lehine oy kullanırken İsrail, ABD, Almanya’nın da aralarında olduğu 27 ülke karşı çıktı.
Uluslararası hukuk uzmanlarına göre BM’nin başvurusu, Uluslararası Adalet Divanı’nın, İsrail’in Filistin topraklarındaki eylemleri konusunda resmi ve kapsamlı bir karar almasını öngörüyor.
BM, 1967 yılından bu yana gündemde olan İsrail işgalinin niteliği ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı konusunda mahkemenin vereceği kararı bunun ve uluslararası toplum açısından yaratacağı hukuki sonuçları görmek istiyor.
Dava neden önem taşıyor?
Belçikalı kamu yayıncısı VRT’ye değerlendirmelerde bulunan Londra’daki Queen Mary Üniversitesi uluslararası hukuk uzmanı Prof. Dr. Dimitri Van Den Meerssche’ye göre, mahkeme, İsrail işgalinin yasa dışı olduğuna karar verirse, işgalin derhal sona erdirilmesi gerekiyor.
Van Den Meersche’ye göre, böyle bir karar yalnızca İsrail’e değil, aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in tüm üye devletlerine de sorumluluk yükleyecek.
Belçika’daki Leuven Üniversitesi’nden uluslararası hukuk uzmanı Prof. Dr. Jan Wouters da, Uluslararası Adalet Divanı’nın alacağı kararın, diğer BM üye ülkeleri açısından bağlayıcı olmasa da, güçlü bir etkiye sahip olacağının altını çiziyor.
Wouters, VRT’ye yaptığı açıklamada, Uluslararası Adalet Divanı’nın alacağı kararın, üye ülkeleri harekete geçirmek ve İsrail üzerinde baskı oluşturmak için kullanılacağına işaret etti.
Uluslararası Adalet Divanı’nın vereceği kararın ne gibi bir etkisi olacak?
Uluslararası hukuk uzmanlarına göre, Lahey’deki mahkemenin kararı bir tavsiye niteliğinde ve alınacak kararının hukuki bağlayıcılığı bulunmuyor.
İsrail ve ona destek veren ülkelerin, Uluslararası Adalet Divanı kararını görmezden gelme olasılığı oldukça yüksek.
Ancak, siyasal ahlak açısından güçlü bir etkiye sahip olan bu tür kararlar, İsrail üzerindeki diplomatik baskıyı arttırması ve Filistin topraklarındaki uygulamalarının daha yakından izlenmesi açısından büyük önem taşıyor.
Uluslararası Adalet Divanı’nın alacağı kararın neleri içermesi bekleniyor?
Prof. Dr. Dimitri Van Den Meerssche’ye göre, BM, öncelikle Uluslararası Adalet Divanı’nın, İsrail’in Filistin topraklarındaki eylemlerinin ve işgalin yasal olup olmadığını belirlemesini istiyor.
Mahkemenin alacağı karar, eğer bu işgal Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ihlal ediyorsa, bunun ne gibi hukuki sonuçlar doğurduğunu da ortaya koyacak.
Mahkeme kararı doğrultusunda İsrail işgalinin uzun vadeli etkisi, yerleşimler, demografik değişimler, ilhaklar, işgal altındaki topraklardaki ayrımcı mevzuat ve bazı insani unsurlar gibi sonuçları da mercek altına alınacak.
Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne göre işgal edilen bölgelerdeki nüfusun zorla yer değiştirmesinin yasaklandığına işaret eden Van Den Meerssche, uluslararası hukuka göre, işgalin geçici olması ve işgal edilen bölgenin demografik yapısının değiştirilemeyeceğini vurguluyor.
Prof. Dr. Jan Wouters da, Filistin sorunu konusunda 57 yıldır “savunulamaz bir durumda olduğunu” düşünen BM’nin, bu dava ile işgal altındaki toprakların durumunu uluslararası hukuk açışından yorumlamak istediğini söylüyor.
İsrail yönetiminin davaya tepkisi ne?
İsrail, bunun, Uluslararası Adalet Divanı’nın karar vermesi gereken bir konu olmadığını savunuyor. Bu nedenle duruşmalara katılmama ve Lahey’e heyet göndermeme kararı aldı.
İsrail tarafı, barış sürecinin hukuki değil, diplomatik kanallardan sürdürülmesi gereken siyasi bir süreç olduğunu öne sürüyor.
İsrail, Filistin topraklarındaki eylemlerinin de işgal olmadığını iddia ediyor.
İsrail, 1967’den önce Filistin devleti bulunmadığı için işgal altındaki yerleri, “tartışmalı bölgeler” olarak tanımlıyor.
Prof. Dr. Van Den Meerssche, “tartışmalı bölgeler” iddiasının İsrail tarafından onlarca yıldır kullanıldığını ancak yasal olarak ciddiye alınmadığını vurguluyor.
Prof. Dr. Jan Wouters de İsrail’in, 2004’te olduğu gibi, uluslararası mahkemenin tavsiyesini görmezden gelme ihtimalinin yüksek olduğuna işaret ediyor.
Uluslararası mahkeme, 2004 yılında aldığı tavsiye kararında, İsrail’in Batı Şeria’da inşa ettiği duvarın Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesini ihlal ettiğini bildirmişti.
İsrail yönetimi, bu kararı görmezden geldi.
]]>Milli Yol Partisi Genel Başkanı Remzi Çayır, belediye başkan adaylarının tanıtım toplantısında, iktidarı hedef aldı. Çayır, “Sayın Cumhurbaşkanı masal kahramanı olmaktan vazgeç. Masal kahramanları bu ülkeyi nereye götürdü. 22 yıl sonra dönüp bana milletimizin gözünün içine baka baka ‘Ben enflasyonu indireceğim, hayat pahalılığını sona erdireceğim adalet sağlayacağım’ dersen ben de derim ki bizimle dalga geçme aklımızla oynama artık, yeter. Türkiye’nin iktidar ve muhalefet problemi vardır” dedi.
Milli Yol Partisi Genel Başkanı Remzi Çayır, Ankara’da belediye başkan adaylarının tanıtım toplantısında konuştu. Çayır, şunları söyledi:
“Biz hiç kimseden sakınmayız, hesabı Allah’a vermişiz kuldan korksaydık ortaya çıkmazdık. Dediler ki ‘yarın bir gün sizi ezerler’ Kim ezermiş yahu gelsinler, hapishaneler zaten bizim ikinci yurdumuz. Sıkıntı yok onlar düşünsünler. Şehit olmayı göze almış, şehitliği en büyük kazanç sayan inancın temsilcisiyiz. Kim ki bize karşı gelsin. Üç gün önce Muhsin başkanın mahkemesindeyiz. Birileri oyun oynamaya devam ediyor. Yüce Türk milleti duysun Kahramanmaraş’ta görülen davanın hiçbir zaman suikast davası olmadığını esasa ilişkin bir dava olmadığını milletimiz duysun. Görülen dava hırsızlık davası. Koskoca helikopteri düşürmüşler sonra da çıkmışlar davayı hırsızlıktan açmışlar. Helikopterden alet, edevat çalanları hırsızlık iddiası ile mahkemeye çıkarıyorlar. Böyle bir davada olay yerinde bir şey alındığında delil karartmaktır. Örgütlü üstünü örtmektir. İşte o hırsızlıktan savcıya bu hafta suç duyurusunda bulunup mahkemeye vereceğiz.
Birileri partiyi kazanç haline getirip oradan kendisine kazanç kapısı da açmış olabilir… Bunu değiştirecek olanlar kim var? Hesabı olmayan, Muhsin başkanın arkadaşları değiştirebilir… Bir hırsızlık davası 15 yıl devam eder mi? Ey dava arkadaşlarım ey yüce Türk milleti bir hırsızlık davası 15 yıl devam ediyor hala sonuç Yok. Muhsin Yazıcıoğlu öldürülüyor hiç kimse kılını kıpırdatmıyor. Sayın Cumhurbaşkanı ‘kaza’ diyor. Nasıl kaza olduğunu çık anlat. Çık anlat da göreyim bakayım.
“CUMHURBAŞKANI, MASAL KAHRAMANI OLMAKTAN VAZGEÇ”
Sayın Cumhurbaşkanı masal kahramanı olmaktan vazgeç. Masal kahramanları bu ülkeyi nereye götürdü. 22 yıl sonra dönüp bana milletimizin gözünün içine baka baka ‘Ben enflasyonu indireceğim, hayat pahalılığını sona erdireceğim adalet sağlayacağım’ dersen ben de derim ki bizimle dalga geçme aklımızla oynama artık, yeter. Türkiye’nin iktidar ve muhalefet problemi vardır…
“YÜCE ALLAH’I SUÇLUYORLAR”
Bizim belediyecilik anlayışımızda şu an cari olan hiçbir şey yer almayacaktır. Depremden ötürü etkilenmiş bir insanız. Birçok il harap oldu. Orada 20 güne yakın arabada yatarak kardeşlerimize, akrabalarımıza yardımcı olmak istedim. İlk üç gün hiç kimse yoktu. Kızı ve iki torunu enkazın altında olan yeğenim bana dedi ki ‘Amca devlet bu kadar mı uzaktı bize. Hiç olmazsa çocuğumun biri kalsaydı’ dedi. Bu feryadı duymayan yerel yönetimlerin topluma vereceği ne olabilir? 23 imzadan geçtikten sonra insanlara ruhsat veriyorlar, ‘gidin evinize oturun’ diye. Bu kadar ev yıkıldı 23 imzanın sahibi ortada yok. İmar affını çıkaranların hiçbiri ortada yok. Kim sorumlu takdir, kader… Yüce Allah’ı suçluyorlar, Kendilerini suçlamıyorlar.
Türkiye’de ilk Milli Yol Partisi belediyeleri bünyesinde ‘ayna meclisleri’ kuruyor. Şehrin, ilçenin veya kasabanın muhalifleri kimse ilçe başkanları veya il başkanlarını karşımıza alacağız ‘kardeşim buyur bizi eleştir, biz sizden nemalanmak istiyoruz, eksiğimizi düzeltelim, bizi eleştir’ diyeceğiz… Türkiye’de ilk kez bir şey daha yapıyoruz. Elektriğini ve suyunu, suyu da yağmur suyundan elde eden şehirler ve siteler kuracağız. Artık köylerde büyükşehir yasasını kaldıracağız köylere iade edeceğiz.”
]]>
Kahramanmaraş 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, tutuksuz sanıklardan bazıları katıldı. Farklı davalar nedeniyle cezaevinde bulunan sanık Mustafa Atalar ile FETÖ’nün darbe girişimi sırasında Cumhurbaşkanına suikast timinde yer aldığı gerekçesiyle mahkum edilen ve bu dosyanın da sanıkları arasında yer alan Davut Uçum, duruşmaya Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile bağlandı.
Duruşmada, merhum Yazıcıoğlu’nun oğlu Fatih Furkan Yazıcıoğlu, ağabeyi Yusuf Yazıcıoğlu ile yakınları, Milli Yol Partisi Genel Başkanı Remzi Çayır ve taraf avukatları hazır bulundu.
Sanık Davut Uçum, savunmasında, üzerine atılı suçlamaları kabul etmediğini belirterek, kayıp cihazlar ile ilgili gerçeklerin ortaya çıkması için çalışma yaptığını ve bir sonraki duruşmada söz konusu belgeleri paylaşacağını söyledi.
Söz konusu çalışmayla ilgili bazı bilirkişi raporu, tanık beyanlarına ilişkin delilleri ibraz ettiğini savunan Uçum, “Kaza Soruşturma Kurulu (KSK) heyeti arasında bir anlaşmazlık vardır, bu hususta soruşturma açılmazsa çok geç kalınabilir, Feridun Seren beyanında 29 Mart 2019 tarihinde helikoptere hiç çıkmadığını beyan etmiştir, diğer beyanlarında helikoptere çıktığına dair beyanları vardır. KSK heyetinin ‘cihazlar kayıp değil kartlar kayıp’ şeklinde söylemleri olmuştur, Yargıtayın 81 sayfalık mütalaasında 26. sayfadaki değinilen hususun dikkate alınmasını talep ediyorum. Bazı deliller mahkemeden gizlenmektedir, jandarma tutanağında KSK heyetinin herhangi bir cihaz kayıp demediklerine dair husus vardır, gösterge panelinde dört cihazın yerinde olmadığı görülmektedir.” ifadelerini kullandı.
Sanık Mustafa Atalar da üzerine atılı suçlamaları kabul etmediğini belirterek beraatini talep etti.
Yazıcıoğlu ailesinin avukatı Kemal Yavuz, bu davanın Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığında devam eden “ana soruşturma”yla birleştirilmesi gerektiğini söyledi.
Helikopterdeki söz konusu kayıp cihazların söküldüğüne dair Göksun’da görülen davanın dosyalarının bir kısmının geldiğini, olayın açığa kavuşturulabilmesi için dosyaların tamamının gelmesi gerektiğinin altını çizen Yavuz, şunları kaydetti:
“Davut Uçum’un beyanlarında geçen kaza kırım ekibi ile ilgili hususa katılıyorum, kaza kırım ekibinde yer alan kişiler GPS cihazlarının yok edilmesinde sorumludurlar, bunu biz olaydan hemen sonra dile getirmiştik. Burada kaza kırım ekibinin GPS cihazları ile ilgili yargıdan gizledikleri önemli bir süre vardır, belirli bir süre GPS cihazının olmadığını savcılıktan gizlemişlerdir. Şıh Mehmet Sevdim, Feridun Seren ile tapelere yansıyan bir tartışma vardır. Bu GPS cihazların olmadığı ile ilgili tutanak tuttukları, bu tutanağı Kerem Mumcuoğlu’nun imzalamadığı ortaya çıktı, bu durum tapelerde de vardır. Tanık olması gerekenler sanık, sanık olarak yargılanması gereken kişilerin tanık olarak yargılaması devam etmektedir. Davut Uçum, konunun uzmanıdır, bir şey açıklayacağını beyan etmişti, teknik bilirkişi olması nedeniyle eğer bu konuda bir hazırlığı varsa bu hususu katılan taraf olarak dinlemek isteriz, orada Kenan Köksal da vardır, birçok usulsüzlüklerin içinde yanlışlar olmuştur, biz bu dosyada maddi gerçeğin dışında başka bir şey istemiyoruz.”
Yavuz, olayın olduğu gün helikopterin dağa çarptığına dair ihbarlar geldiğini hatırlatarak, şöyle devam etti:
“80 kilometre kolaltı uçuş olmuş ve 12 kilometre kala anında helikopterin bulunduğu yerde ses hızından yüksek bir hızla uçulmuştur. Helikopterin dağa çarptığına dair ihbarlar vardır, radar kayıtlarında da bu durum görülmektedir, askeri kayıtlar üzerinde keşif yapılmasını talep ettik. NATO yazılımı olduğuna dair belgeleri bize vermediler, bu yazılım alınmadan bu dosyada ilerleme olmaz, bu bölgedeki radar kayıtlarının celbi gerekmektedir. Şarkışla’daki radar kaydı bir ay sonra kapatılmış, kayıtlar da taşınma esnasında kayıp olmuş. Askeri disiplinde böyle bir şey olmaz.”
Sanık Ebubekir Semih Yüksekkaya’nın avukatı Zafer Tınazcı da helikopterin enkazının başına binlerce kişinin gittiği halde sadece orada bulunan 4 askeri personelin suçlandığını öne sürdü.
Müvekkilinin beraat etmesi gerektiğini savunan Tınazcı, “Göksun Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yargılamada Argus cihazının olup olmadığına dair ABD’ye yazı yazılmış ancak Argus’un olduğuna dair bir husus yoktur. Skymap cihazının kayıp olduğu belirtilmektedir, Devlet Denetleme Kurulunda bulunan resimde var olan bu cihazın saati 10.30 civarıdır, GPS cihazı küçük bir cihazdır, karların üstünde bu cihazın resmi çekilmiş ve sonrasında kaybolmuştur. Her şeyi toplamakla görevlendirilen bilirkişi heyeti görevini yapmamış ve en iyi ihtimalle görevi suiistimal suçunu oluşturmuştur.” dedi.
Tınazcı, bilirkişi heyetince enkazın başına ilk ulaştıkları zamanın öğleden sonra olarak raporlandığını ancak bazı fotoğrafların tarih ve saatlerinin detaylı incelendiğinde enkaz alanına öğleden önce ulaşıldığının anlaşıldığını sözlerine ekledi.
Duruşma savcısı, kamu adına eksik hususların giderilmesini talep etti.
Mahkeme Başkanı, katılan vekillerin talepleri üzerine duruşmayı 5 Haziran 2024’e erteledi.
Milli Yol Partisi Genel Başkanı Remzi Çayır, duruşma sonrasında gazetecilere, yıllardır süren davanın bir an önce sonuçlanmasının gerektiğini dile getirdi.
-Dava süreci
Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığınca, BBP’nin kurucu Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile 5 kişinin ölümüne ilişkin yürütülen soruşturmaya FETÖ’nün talimatıyla müdahale ettikleri iddiasıyla 17 şüpheli hakkında hazırlanan iddianame 25 Aralık 2020’de kabul edilerek, Kahramanmaraş 2. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılmıştı.
Bu dosya ile Göksun Asliye Ceza Mahkemesindeki helikopterden GPS cihazının sökülmesine ilişkin 10 sanığın yargılandığı dava, sanık ve eylem yönünden bütünlük oluştuğu gerekçesiyle 6 Ocak’ta birleştirilmiş, sanıklardan 7’si her iki dosyada da yer aldığı için 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki davada sanık sayısı 20’ye çıkmıştı.
Sanıklardan Muharrem Tunç’un vefatı nedeniyle yargılanan sanık sayısı 19 olmuştu.
]]>İstanbul’un Eyüpsultan ilçesinde ilçesinde, kedilere kezzap ve asit döktüğü iddiasıyla yargılanan Murat Özdemir’in 10 buçuk aydan 7 yıla kadar hapisle cezalandırılması talep edildi.
Murat Özdemir’in İstanbul 60. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasına devam edildi. Duruşmaya İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi avukatları, Halkın Kurtuluş Partisi vekilleri de katıldı.
Hayvan Hakları avukatlarından Umut Yıldız mahkemede söz alarak, “Hayvan Haklarının gündemde olduğu bu dönemde sanığın vahşice, 40’a yakın hayvana zarar verdiği sunduğumuz veteriner hekimce düzenlenen raporda anlaşılıyor. Sanık hakkında caydırıcı ceza verilmesini ve sanığın eylemlerinin birden fazla kez devam ettiği de dikkate alınarak tasarlayarak gerçekleştirdiği sebebiyle üst sınırdan cezalandırılmasını talep ederiz” dedi.
7 YILA KADAR HAPSİ TALEP EDİLDİ
Esas hakkındaki mütalaasını açıklayan duruşma savcısı sanığın üzerine atılı suçu işlediğinin anlaşıldığı gerekçesiyle, ‘Bir ev hayvanını veya evcil hayvanı kasten öldürme’ suçundan 10 buçuk aydan 7 yıla kadar hapsini talep etti.
Mahkeme sanığın ek savunmasını yapması için hakkında zorla getirilmesine karar vererek uruşmayı 8 Mart’a erteledi.
“HAYVANLARA UZANAN O KANLI ELLER YARIN HEPİMİZE YÖNELECEK OLAN ŞİDDETİN HABERCİSİDİR”
Duruşma sonrasında adliye önünde açıklama yapan Hayvan Haklarını Koruma Federasyonu Başkanı Nihal Kasa şunları söyledi:
“Bugün burada birçok yaşam hakkı savunucusu ve toplumun vicdanlı insanlarıyla birlikte Eyüp’te aylarca gözleri oyularak, derisi yüzülerek iç organları parçalanarak bir cani şahıs tarafından kezzap gibi maddelerle canice işkence gören bir kısmı ölen, ölmeyenler de hala acılar içinde kıvranan o zavallı hayvanlar için bir araya gelmiş bulunuyoruz. Bugün bu şahsın en ağır biçimde cezalandırılması umuduyla bu davaya geldik. Şu anda biz toplumun vicdanına sesleniyoruz zaten kamu vicdanı yaralanmıştır. Bu hayvanların acısını, o acı çeken hayvanların yani bazı görsellerde haykırışlarını görüyoruz, hepimizin vicdanını derinden yaraladı. Bugün bu dava ertelendi. Bugün masum hayvanlara uzanan kanlı eller biliniz ki yarın insana, hepimize yönelecek olan şiddetin ön habercisidir.
Ve ben bu şahsın basına verdiği açıklamasından bir cümleyi tekrar etmek istiyorum, ‘Ben o kedileri sevmiyordum. Böyle yaptım. Onları besleyenleri de sevmiyorum. ‘Yani bu açıkça kediyi sevmiyordum, kezzap attım öldürdüm, onları besleyenleri de aynı mantıkla sevmiyorum. Bu işin çok tarafı var. Tabii ki ağır bir cezanın yanı sıra şiddet eylemini de önlenmesi gereklidir.
“HER SERİ KATİLİN GEÇMİŞİNDE BİR HAYVAN DÜŞMANLIĞI VARDIR”
Halkın Kurtuluş Partisi İl Başkanı Pınar Akbina Karaman ise şöyle konuştu:
“Eyüp’te kezzapla katledilen canlarımızın davasıydı. Daha geçen hafta canice katledilen Eros gündemdeydi. Yargımız da iktidarın hukuk bürolarına dönüşmüş durumda. Ama biz mücadele edeceğiz. Ne yazık ki bu tür davalarda kamuoyu baskısı etkisiyle verilirse bir karar veriliyor. Dolayısıyla bizler bu davanın da sonuna kadar takipçisi olacağız. ve yasal düzenlemeler yeterli değil. Bakın bilim insanları ne diyor? Davada da söyledik. Profesör Doktor Sevil Atasoy diyor ki, ‘Her seri katilin geçmişinde bir hayvan düşmanlığı, bir hayvan katliamı vardır. İşte bu davalarda gereken cezalar verilmezse, katiller dolaşacak aramızda. Dolaşıyor da. Yeterli cezayı almadıkları için.”
]]>Adalet Bakanı Yılmaz Tunç bir dizi ziyaretler için Zonguldak’ın Alaplı ilçesine gitti. Burada açıklamalarda bulunan Bakan Tunç, olağanüstü hal çerçevesinde 2016 yılından itibaren 4006 hakim ve savcının meslekten ihraç edildiğini hatırlatarak, “Bunlardan dava açanlardan 387’sinin mesleğe iadesine karar verdi Danıştay. Bu karar gereğince de mesleklerine geri dönmüş oldular. Tabii burada özellikle temyiz süreci, Danıştay İdari Dava Dairelerinde devam eden dosyalar da söz konusu. İlk derece olarak Danıştay’da devam eden ilgili dairede devam eden de 64 dosya var. Bin 286’sının da temyizi devam ediyor. Dava açılan dosyalarla alakalı olarak Hakimler ve Savcılar Kurulu özellikle iadesine karar verilmiş olan 387 davayla ilgili olarak da itirazları o zaman içerisinde yapılmış, temyiz süreçleri sağlanmıştı. Temyizde devam eden kesinleşmeyen dosyalarda söz konusu. Şimdi tabii bu 387 iade kararı sonrasında da yani yaklaşık 2021, 2022 ve 2023 yıllarını kapsayan dönemlerde bu kararlar verilmişti. Şimdi bu kararın neticesinde mesleklerine geri dönen 387 isimle alakalı olarak Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) olarak biz yeniden bir inceleme başlattık ve bu inceleme neticesinde de yeniden bu dosyalar incelenecek. Bir hatalı karar olmamasına özen gösteriliyor” dedi.
FETÖ ile mücadeledeki kararlılıktan hiçbir zaman taviz verilmeyeceğini ifade eden Tunç, “Çünkü bu bizim kırmızı çizgimiz. Tüm terör örgütleriyle mücadelemizi sürdürdüğümüz gibi özellikle FETÖ’nün devlet kurumlarından özellikle yargı, emniyet gibi bu noktalarda özellikle bu hassasiyetin korunmasını istiyoruz. Cumhurbaşkanımız da sorular üzerine Danıştay kararıyla ilgili olarak gerekli açıklamaları yapmıştı ve Hakimler ve Savcılar Kurulumuz da bu dosyalarla ilgili olarak yeniden inceleme başlattı . Bu inceleme neticesinde eğer bir soruşturmaya dönüşecek olan dosyalar varsa yine bunun kararını verecek olan tabii ki Hakimler ve Savcılar Kurulu Teftiş Kuruludur ve ilgili dairesidir. Teftiş kurulunun incelemeleri neticesinde bu süreci hep beraber takip ediyoruz” diye konuştu.
“Temennimiz bir an önce o canlara ulaşılması”
Erzincan’ın İliç ilçesinde meydana gelen maden kazası ile ilgili değerlendirmede bulunan Tunç, şunları söyledi: “Erzincan’daki maden kazası hepimizi derinden sarstı. Şuanda 9 canımızı enkaz altından kurtarma çalışmaları devletimizin ilgili kurum ve kuruluşları tarafından devam ediyor. Temennimiz bir an önce o canlara ulaşılması. Tabii kazada kimin kusuru var, bu kazanın nedenleri nedir, hemen bir adli soruşturma başlatmıştık. Çalışma Bakanlığımız ve diğer Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığımız kendi idari soruşturmalarını başlattıkları gibi özellikle bu kazaya neden olan sebepler ve kimlerin bunda kusuru varsa ortaya çıkarılması anlamında adli soruşturma Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığımızın koordinasyonunda İliç Cumhuriyet Başsavcılığımızca görevlendirilen 4 savcımız soruşturmayı başlatmışlardı ve 8 bilirkişi görevlendirildi.”
“Kimlerin sorumluluğu varsa yargı huzurunda hesabını vereceklerdir”
Bilirkişinin hazırladığı rapor neticesinde 8 gözaltının yapıldığını hatırlatan Tunç, “Şirketin yabancı firmanın başkan yardımcısı olarak görev yapan şahsın da aralarında bulunduğu, orada saha sorumlusu ve oradaki operasyonlardan görevli iş güvenliğinden sorumlu şirket firma yetkilileriyle ilgili olarak da 8 gözaltı vardı. Bu 8 kişi ön kusur durum raporuna göre savcılığa ve ardından sorguya sevk edildiler. 6’sı hakkında tutuklama kararı verildi. İkisi hakkında da adli kontrol kararı verildi. Burada tabii süreci hep beraber takip ediyoruz. Bu kaza hepimizi derinden üzdü. Erzincanlı hemşerilerimizi derinden sarstı. Bu tür kazaların bir daha meydana gelmemesi için gerekli tedbirlerin alınması noktasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Meclis Araştırma Komisyonu da kuruldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama olarak bir taraftan onlar araştıracak diğer taraftan yargımız soruşturmayı titizlikle takip ediyoruz. Bilirkişiler de incelemelerine devam ediyorlar ve bu süreç içerisinde kimlerin sorumluluğu varsa bu faciayı kim sebep olmuşsa tabii ki elbette ki yargı huzurunda hesabını vereceklerdir. Tabii ki temennimiz 9 canımızın bir an önce toprak altından çıkarılması. Bütün dileğimiz onların kavuşmak” şeklinde konuştu.
Yargı paketi hakkında da bilgi veren Tunç, “Adalet Bakanlığı olarak yargının hızlandırılması, vatandaşlarımızın yargı hizmetlerinden daha etkin bir şekilde yararlanabilmesi anlamında gerek bu uygulamayla ilgili olarak gerekse de mevzuatla ilgili olarak iyileştirmelerimizi yapmaya devam ediyoruz. Daha önce yargı reformu strateji belgesi kapsamında 7 tane yargı paketi önceki yasama döneminde hayata geçirilmişti. Bu da onun devamı. Sekizinci yargı paketi olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunuldu. Önümüzdeki günlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşmelerine başlanacak. Burada yargıyı hızlandıracak, yargı hizmetlerinin etkinliğini arttıracak, hak arama hürriyetini daha da güçlendirecek. Kişisel verilerin ve özel hayatın korunmasına yönelik önemli düzenlemeler var. Yaklaşık 70 maddeden oluşan bir pakettir. İçerisinde önemli hususlar var. Özellikle yargıyla ilgilendiren önemli hususlar var” ifadelerini kullandı.
“Biliyorsunuz kanun yollarında belli süreler vardır” diyen Bakan Tunç, “İşte her davada süre farklıdır. Bazı davalarda temyiz süresi 8, bazı davalarda 7, bazılarında 15 gündür. Dolayısıyla bu da bir karışıklığa neden oluyor. Yani özellikle hem avukatların takibi açısından hem vatandaşlarımızın takibi açısından temyiz sürelerini itiraz sürelerini kaçırmaları acaba o davada kaç gündü tartışmalarını o karışıklıkları sona erdirecek bir madde düzenlememiz var. Bütün davalarda temyiz itiraz ve istinaf süreçlerinde kararın tebliğinden itibaren 2 hafta içerisinde itiraz ya da temyiz yoluna başvurulabilecek. Bu ortadaki karışıklığı, hak kayıplarının önüne geçilecek bir düzenleme. Bunun yanı sıra tabii kişisel verilerin korunmasıyla ilgili özel hayatın korunmasıyla ilgili bir düzenleme var. Biliyorsunuz küresel şirketler artık tabii müşterilerinin kimlik bilgilerini alarak işlemler yapıyorlar. Bunlar tabii yurt dışı kaynaklı şirketler de olabiliyor. Burada vatandaşlarımızın özellikle kişisel verilerinin korunması anlamında birtakım güvencelere ihtiyaç duyuluyordu. Bu güvenceleri ortaya koyan, kişi özel nitelikteki kişisel verilerin korunmasını daha etkin sağlayabilecek madde düzenlemeleri var. Yine Anayasa Mahkemesi’nin süreç içerisinde İptal ettiği hususlar var. Terör örgütü üyesi olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işleyen kişilerin cezalandırılmasına yönelik maddede Anayasa Mahkemesi kanunilik ilkesi açısından maddeyi iptal etmişti. Burada tabii ki bizim terörle mücadeledeki kararlılığımızdan taviz vermemiz mümkün değil. Hem Anayasa Mahkemesi kararının gerekçelerini dikkate alarak hem de terör örgütü üyesi olmamakla beraber terör örgütü adına suç işleyen kişilerin cezasız kalmaması anlamında onların özellikle ceza kanununda belli bir ceza terör örgütü üyeliğinin cezasını sağlayacak şekilde bir düzenleme yapıyoruz. Bu da terörle mücadeledeki kararlılığımızı ortaya koyan önemli bir düzenleme” ifadelerine yer verdi.
Uzun yargılamalardan dolayı Anayasa Mahkemesi’nin önüne giden çok sayıda dosyanın bulunduğunu aktaran Tunç, “Tabii bizim hedefimiz uzun yargılamaları ortadan kaldırmak, özellikle vatandaşlarımızın adil yargılanma hakkı bakımından yargıyı daha da hızlandıracak, daha etkinliğini artıracak düzenlemeleri de hayata geçiriyoruz. Vatandaşlarımızın uzun yargılamalardan dolayı Anayasa Mahkemesi’ne başvurması nedeniyle Anayasa Mahkemesine başvurmadan önce bir ara mekanizma dediğimiz Adalet Bakanlığı bünyesinde Tazminat Komisyonuna başvurup, hakkını orada öncelikle arayabilmesi anlamında. Tabi o karara karşı da eğer tatmin olmuyorsa Anayasa Mahkemesi yolu yine açık. Yine Ağır Ceza Mahkemelerimizin vermiş olduğu kararlar vardı. Özellikle soruşturmadaki koruma tedbirleri bakımından hak ihlalinde bulunduğunu iddia edenler Ağır Ceza Mahkemesine başvuruyorlardı. Maddi manevi tazminat için. Burada da yine Adalet Bakanlığı Tazminat Komisyonuna başvurma imkanını getiriyoruz. Burada hükmün açıklanmasının geri bırakılması diye bir müessese var ceza hukukumuzda. Anayasa Mahkemesi hükmün açıklanmasının geri bırakılmasıyla ilgili olarak bir itiraz yolunun olmaması, bir kanun yolunun olmaması nedeniyle bir İptal kararı vermişti. Bununla ilgili de hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarının istinaf kanun yolunu açarak burada da hak arama yolunu genişletme noktasındaki düzenlemeler içeriyor bu pakette” dedi. – ZONGULDAK
]]>5 yıl önce sevgiyi büyütmek için yola çıktığını, çekişmeden ve kavgadan uzak kaldıklarını belirten Başkan Güler, ‘Düşünen Üreten Yarışan Ordu’ ilkesi ile yoğun bir çalışma sergilediklerini ve özellikle 2 bin 150 km yol ve 1800 km su yatırımlarında Cumhuriyet tarihinin tüm rekorlarını kırdıklarını kaydetti. Başkan Güler, bu başarıya 250 yeni iş makinesi aldıklarını, kendi asfalt plent tesisi ve beton santralleri ile taş ocakları kurarak ulaştıklarını ifade etti. Güler ayrıca yıllardır gündem olan çöp sorununu çözdüklerini hatta çöpten enerji üretecek seviyeye geldiklerini vurguladı.
“Tarımsız kalkınma olmaz”
AK Parti’nin 2024 Yerel Seçim Beyannamesi’ndeki 8 konu başlığının Ordu’da 5 yıldır uygulanan projelerle aynı olduğuna dikkat çeken Başkan Güler, “Biz o 8 maddeyi zaten kendiliğimizden yapmıştık. Bizimki yenilikçi, vizyoner bir belediyecilik. Bizim belediyeciliğimiz 5 yıl önce başlamadı. 1994 yılından beri Sayın Cumhurbaşkanımızla beraber çalıştık. Yaptığımız şeylerde bazen anlaşılmakta zorluk çekiliyor. Tavuk şu bu deniliyor ama tarımsız kalkınma olmaz. Yaptığımız çalışmalarla en küçük büyükşehir olmamıza rağmen en büyük büyükşehirle mukayese ediliyoruz. Bu hoş bir karşılaştırma” diye konuştu.
Borç tartışmalarına noktayı koydu
Ordu Büyükşehir Belediyesi’nin borcu ile ilgili tartışmalara nokta koyan Başkan Güler, geçtiğimiz günlerde yapılan meclis toplantısında plan bütçe komisyonunun borç miktarlarını açıkladığını ve konunun kapandığını vurguladı. Başkan Güler, “Bakın biz kimseyle yarışmıyoruz, kendimiz ile yarışıyoruz. Biz boş işlerle uğramıyoruz. Yanlış çoktur, doğru birdir. Tek bir doğru varken niye yanlışların doğru olduğunu ispat edelim.700’den fazla iş yaptık. Bütçe meydanda. Ben bu tür iddialara mecbur kaldıkça cevap veriyorum, yoksa onun dışında cevap vermiyorum. Boş işlerle uğraşmanın alemi yok. Tartışmayla vakit geçirecek zamanımız yok. Meclisin hem kendi denetimi var hem de Sayıştay tarafından denetliyoruz. Dolayısıyla her şey açık ortada. Plan bütçe komisyonumuzun başkanı gerek açıklamaları yaptı. Biz borç ödüyoruz, aynı zamanda borçlarımızı azalttık ve varlıklarımızı da ortaya koyduğumuz zaman 1,5 milyarlık kazancımız var” ifadelerini kullandı.
“Belde Evler’i yıkmasaydık emsal oluşturacaktı”
Altınordu Kirazlimanı Mahallesi’nde denizin kara ile birleştiği noktada daha önce yıkımı gerçekleştirilen ve yerine halkın yararlandığı sosyal tesisler inşa edilen Belde Evler alanıyla ilgili açıklamada bulunan Başkan Güler, “Benden önceki dönemi bahsetmek istemiyorum. Belde Evleri yıkmasaydık, 110 km sahili olan Ordu’da buna göz yumsaydım Altınordu’da emsal oluşturulurdu. Bütün sahili yüksek binalarla kapatacaktık. Şimdi Kirazlimanı’nda bütün Ordu’ya örneği olmayan bir tesis kazandırıyoruz” açıklamasında bulundu.
“Maliyetin altında su satışı yapıyoruz”
Su fiyatlarıyla ilgili bilgilendirmede bulunan Başkan Güler, “Su fiyatları konusunda 30 büyükşehir arasında 17. sıradayız. Bir metreküpün maliyeti bize 41 liraya mal olmasına rağmen Ordu il genelinde 772 mahallede 492 yerleşim ünitesine mesken abonelerine yüzde 80 indirimli su satışı yapılıyor. Sahilde bulunan 5 ilçemizdeki mesken abonelerine yüzde 47 indirimli, diğer 14 ilçemizdeki abonelerimize ise yüzde 60 indirimli su satışı yapılıyor. Yani maliyetinin çok altında satıyoruz. Su temel bir sorun. Keşke mümkün olsa da parasız yapsak. Ama maliyeti var. Biz göreve geldiğimizde suyun yüzde 56’sını kaybediyorduk. Biz bunu 35’e düşürdük. Sadece 1800 km su hattı yaptık” şeklinde konuştu.
“Bizim davamız pazara kadar değil, mezara kadar”
AK Parti’den aday gösterilmeyenlerin istifasını da değerlendiren Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Mehmet Hilmi Güler, şöyle konuştu:
“Bu bir dava. Davanın dünü bugün makamı, koltuğu asla olmaz. Herhangi bir karşılığı asla olmaz. Hayatın sizi nereye atacağı belli olmaz. Bazen bir duvarın dibine de atabilir bazen de duvarın üstüne çıkartabilir. Biz dava bilinci ile hareket ediyoruz. Biz bu davanın en başından en sonuna kadar yer aldık. Baktığınız zaman herkes bir şey olmaya çalışıyor. Ama doğrusu bir şey yapmaktır. Zaten onu yaptığınız zaman, doğal olarak olmuş oluyorsunuz. Bunun bilincinde olmayanlar sabun köpüğü gibi değişebilir. Dediğiniz olmazsa başka bir yere geçersiniz. Yani dava bilinci çok köklü bir şeydir. Herkes bu bilince sahip olmaz”
“Bizim hedefe kitlendik”
Ordu’da 31 Mart Yerel Seçimlerinde hedefe kitlendiklerinin altını çizen Başkan Hilmi Güler, açıklamasında şunları söyledi:
“Bizim bütün amacımız daima sonuca kitlenmek. Onun için tüm ekip arkadaşlarımız ile hedefe kilitlendik. Yaptığımız çalışmaları inançla, dava ruhu ile gönüllere girerek yapıyoruz. Zaten yapmış olduğumuz bu çalışmaları ve üretilen projeleri vatandaşlarımız gördüğü için dün olduğu gibi bugünde tercihi değişmiyor. Biz eserlerimiz ile gereken cevabı zaten veriyoruz. Onun için halkımız da bunu bildiği için 20 yıldır tercihi değişmedi.”
“Biz hızımızı muhalefetin hızına göre yükseltiyoruz”
31 Mart Yerel Seçimlerinde Ordu’da Cumhur İttifakı olarak sahada çalışmalar yaptıklarının altını da çizen Başkan Güler, “Biz hızımızı muhalefetin hızına göre ayarlıyoruz” dedi.
Başkan Hilmi Güler, açıklamalarında şu bilgilere yer verdi:
“Bir Kızılderili atasözü derki; ‘Tanrım, düşmanımı güçlü kıl ki, zaferlerden şeref duyayım’. Bizim için muhalefet güçlü olursa, ondan memnun oluruz. Çünkü ona göre biz vitesimizi daha da yukarıya çıkartırız. Zaten kendimiz ile yarışıyoruz. Şu ana kadar zaten Ordu’da büyük bir hızla çalışmalarımızı yürütüyoruz. Muhalefetin biraz dişli olması bizim çalışmalarımızın daha heyecanlı olmasını sağlar. Ordu’da biz Cumhur İttifakı olarak gayet verimli ve iş birliği içerisinde çalışmalarımızı yürütüyoruz.”
“Türkiye’de beka sorunu önemli”
15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası oluşan Cumhur İttifakı birlikteliği gelecek adına önemli bir birliktelik, olduğunun altını çizen Başkan Güler, şöyle devam etti:
“Türkiye’de beka sorunu önemli. Bakınız 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası ortaya çıkan bu birliktelik ile Türkiye daha güçlü bir yapıya kavuştu. Bu hem ülkemiz için hem de yarınlarımız için çok önemli bir birlikteliktir. Burada seçimin A ya da B’nin kazanması değil, Beka sorunu çok önemlidir. Bunun içinde bizim çok güçlü olmamız gereklidir. Enerji, gıda, teknoloji ve yazılımda hep öne çıkacak hamlelerimiz olması gerekir. Bakınız biz göreve başladıktan sonra kurduğumuz şirketlerle aslında bunun yerel yansımasını yaptık. Bu bakımdan Ordu yerelde aslında çok güçlü bir şehirdir. Baktığınız zaman Ordu aslında Türkiye’nin yerele yansımasıdır. Bizim aslında şuan ki neslimiz Z kuşağı nesli değil. Bizim neslimiz, TEKNOFEST kuşağıdır.”
“Yeni yüzyıl Ordu’nun yüzyılı olacak”
Dolu dolu geçen canlı yayında Fatma Meltem Naz’ın sorularını içtenlikle cevaplayan Başkan Güler, “Yeni yüzyıl Ordu’nun yüzyılı olacak. Daha önce karanlık içerisinde olan ilçeler şimdi aydınlık içerisinde birçok ilçemizde sokaklar karanlık ve kötü durumdaydı. Biz göreve geldikten sonra bu ilçelerimizde çalışmalara başladık. Önce alt sonra da üstyapı çalışmalarını tamamladık. İlçelerimiz ışıl ışıl oldu. Şimdi bu ilçelerimize doğalgazı getireceğiz. Belediyecilik budur. Bunları kendi imkanlarımız ile yapıyoruz. Paramız da var. Çok zengin de bir belediyeyeyiz. Bunlar haricinde yeni kaynaklar da oluşturduk. Yeni arsalar üretiyoruz. Teknolojide üretiyoruz. Önemli çalışmalar yapıyoruz. Ürettiğimiz bu teknolojiyi de il dışına satıyoruz” dedi.
“Ordu’yu bölge bölge ayırdık”
Yeni dönemde Ordu’ya yapılacak çalışmalardan da bahseden Başkan Güler, “Yeni dönemde Ordu adeta üretim noktası olacak. Ordu’nun yüksek ilçelerine organize sanayi bölgeleri kuracağız. Mesudiye ilçemizde Hayvan Organize Sanayi Bölgesi kurulacak. Akkuş ilçemizde Ahşap Organize Sanayi Bölgesi olacak. Aybastı ilçemiz Peynir ve Süt Ürünleri Bölgesi olacak. Alt ilçeler zaten teknoloji ağırlıklı olacak” diye konuştu.
“Altınordu rıhtım uzatılacak”
Altınordu ilçesinde bulunan rıhtımın yeni dönemde uzatılarak kruvaziyer turizmi için hazırlanacağının altını çizen başkan Güler, “Rıhtımda çalışmalarımız tamamlandı. Yeni dönemde burada hızlı bir çalışma yaparak limanı büyütüp kruvaziyer turizmi için gerekli olan tüm çalışmayı yapacağız. Şuan Ünye Limanı’nda bu çalışmaları yaptık. Ordu’daki limanda da bunları yapacağız. Bu hem şehrimiz için hem de gelecek için önemli bir yatırım olacak” şeklinde konuştu.
“Otopark meselesine el atıyoruz”
Yeni dönemde otopark sorununu mutlaka halledeceklerini kaydeden Güler, açıklamasını şöyle tamamladı:
“Otoparkta rahatlık sağlayacak şekilde özel çalışmalarımız var. Örneğin millet bahçesinin altına 2000 araçlık otopark yapacağız. Daha önceki projede 416 araçlıktı. Bunu durdurarak 2000’e çıkarttık. Burası aynı zamanda sığınak olacak. Diğer taraftan Millet Düzü dediğimiz Çarşamba Pazarı altına yine otopark yapılacak. En önemli sürpriz proje ise Altınordu sahil yoluna battı çıktı yapacağız. Oradaki deniz manzaralı otoparkı Çarşamba Pazarı’nın altına alacağız. O alan müthiş bir meydan olacak. Projesi bitti. Seçimden sonra hemen çalışmalara başlıyoruz.” – ORDU
]]>Madımak Oteli’ndeki olaylarda hayatını kaybedenlerin yakınları, 2014’te Yüksek Mahkemeye bireysel başvuruda bulunarak, Sivas’ta yaşanan olaylar üzerine başlatılan yargısal sürecin etkili bir biçimde yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ve toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarının ihlal edildiğini öne sürdü.
Başvuruda, Madımak Oteli’nin yakılmasına ilişkin eylemin “insanlığa karşı suç” kapsamında değerlendirilmesi ve bu sebeple zamanaşımına uğramaması istendi.
Başvuruyu bugünkü Genel Kurul gündeminde ele alan Anayasa Mahkemesi heyeti, “zamanaşımına” karşı yapılan itirazlarla ilgili ek rapor alınmasına karar verdi.
Başvuru, ek rapor hazırlandıktan sonra Yüksek Mahkemece yeniden gündeme alınacak.
Sivas olayları davası
Sivas’ta, 2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal Kültür Derneğince organize edilen şenlikler sırasında Madımak Oteli’nin yakılması nedeniyle aralarında sanatçıların da bulunduğu 33 kişi, 2 otel çalışanı ve 2 gösterici öldü.
Olaydan sonra 124 kişi hakkında “Laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma” suçlamasıyla açılan davalar, güvenlik gerekçesiyle Ankara’ya alındı.
Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) 26 Aralık 1994’te hükmü açıkladı. 26 sanık 20’şer yıl hapse çarptırıldı ancak olayda yazar Aziz Nesin’in tahriki gerekçe gösterilerek cezalar 15 yıla indirildi.
Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten 60 sanık 3’er yıl hapis cezasına mahkum edildi. Yakalanamayan eski Sivas Belediyesi Meclis Üyesi Cafer Erçakmak’ın dosyası ayrıldı, 37 kişi için beraat kararı verildi.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi ise olayların, “Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek DGM’nin kararını esastan bozdu.
DGM’nin bozma kararına uyarak yeniden başlattığı yargılama sonucunda 33 sanık idam cezasına mahkum edilirken, 4 sanık 20’şer yıl, bir sanık 15 yıl, 27 sanık 7 yıl 6’şar ay, 2 sanık 5’er yıl ağır, bir sanık ise 2 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Mahkeme, ilk yargılamada 3’er yıl hapse mahkum edilen 11 sanık hakkındaki kararında direndi, 14 sanığın beraatini kararlaştırdı. 6 sanık hakkındaki dava dosyası ayrıldı, hükümle birlikte tutuklu 4 sanığı tahliye etti.
Bu karar da temyiz edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, bu kez, 33 sanık hakkındaki idam kararını usul yönünden bozdu.
Mahkeme, üçüncü kararını 16 Haziran 2000’de açıkladı. 33 sanığa idam, 4 sanığa 20’şer yıl, bir sanığa 15 yıl, dokuz sanığa 7 yıl 6’şar ay, bir sanığa ise 5 yıl ağır hapis cezası verildi, iki sanığın dosyası ayrıldı.
Yargıtay, 20 yıl ağır hapis cezası alan sanıklardan Durmuş Tufan ile idama mahkum edilen Mevlüt Atalay ve Ali Kurt hakkındaki hükümleri, Pişmanlık Yasası’ndan yararlanma talepleri konusunda karar verilmemesi nedeniyle bozdu.
Ankara 1 No’lu DGM, 4 Nisan 2002’de, sanıkların Pişmanlık Yasası’ndan yararlanma koşullarının oluşmadığına karar vererek, Kurt ve Atalay’ı idam, Tufan’ı da 20 yıl ağır hapis cezasına mahkum etti. İdam cezasının kaldırılmasının ardından idam cezaları müebbet hapse çevrildi.
Davanın yakalanamayan sanıklarıyla ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinde 8 Mart 2012’deki duruşmada, zamanaşımı kararı verildi. Cafer Erçakmak ve Yılmaz Bağ hakkındaki dava, ölmeleri nedeniyle ortadan kalkarken 5 sanık hakkındaki dava zamanaşımı nedeniyle düşürüldü.
Müdahil avukatlarının itirazı üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Temmuz 2014’te zamanaşımı kararını onadı.
Sivas ana davasında, Ankara 1 Nolu DGM’de tutuklu yargılanarak hapis cezası alan, Yargıtayın bozma kararı sonrası firari oldukları anlaşılan sanıklar Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş’ın ise yargılanmalarına Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesinde devam edildi. Mahkeme, 14 Eylül 2023’te, bu sanıklar hakkındaki davayı zamanaşımından düşürdü.
2014’teki bireysel başvuru, Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümünce 29 Haziran 2021’de görüşüldü ve incelenmesi ertelendi. Yüksek Mahkeme, 14 Aralık 2023’te başvuruyu tekrar ele aldı, görüşülmesini bir kez daha erteledi. Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü en son 25 Ocak 2024’te, bireysel başvurunun Genel Kurul’da 15 Şubat’ta görüşülmesini kararlaştırmıştı.
]]>Olay, 2022 yılı Ağustos ayında Kocaeli 1 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda meydana geldi. ‘Cinsel istismar’ suçundan tutuklanan S.T. ile M.D., iddiaya göre aynı koğuşta kaldıkları, A.S., E.G., K.T.Ö. ve Y.Ö. tarafından cinsel istismara uğradı. Olay, o dönem 17 yaşında olan mağdur S.T.’nin, 12 Ağustos 2022’de nakil olarak gittiği Ankara Sincan Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü’nde yapılan muayenesinde ortaya çıktı. Vücudunda darp izleri görülen S.T.’nin, Kocaeli’deki cezaevinde M.D. ile birlikte, A.S., E.G., K.T.Ö. ve Y.Ö.’nün cinsel istismarına maruz kaldıklarını, kemerle darbedildiklerini, zorla ayaklarını yıkattıklarını, kendilerine masaj yaptırdıklarını, bardaktan ve pet şişeden zorla idrar içirdiklerini beyan etmesi üzerine, kurum müdürlüğü tarafından suç duyurusunda bulunuldu. Şüpheliler hakkında, Kocaeli 7. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılarak geçen Ocak ayında karar çıktı.
CEZAEVİ ÇOCUK KOĞUŞUNDAKİ TACİZ DAVASINDA SANIKLARA CEZA YAĞMIŞTI
Mahkeme heyeti, sanıkların suç tarihinde 18 yaşından küçük olmalarını dikkate alarak, S.T. ve M.D.’ye yönelik haklarında ‘çocuğa karşı eziyet’, ‘cebir, tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ ve ‘çocuğun nitelikli cinsel istismarı’ suçlarından şüpheliler A.S., E.G., K.T.Ö. ile Y.Ö., 19 yıl ile 30 yıl arasında değişen oranlarda hapis cezası verdi. A.S., E.G., K.T.Ö. ve Y.Ö., ‘kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma’ suçundan beraat ederken, ‘kaçma şüpheleri olduğu gerekçesi’ ile tutukluluk hallerinin devamına karar verilmişti.
SAVCILIK OLAYIN ARDINDAN GARDİYANLAR HAKKINDA DA SORUŞTURMA AÇTI
Kandıra Cumhuriyet Başsavcılığı gündeme gelen olayın ardından Kocaeli 1 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda görevli infaz koruma memurları Ahmet Ö., Ahmet S., Murat Ş., Ömer Ç. ve Samet K. hakkında soruşturma başlattı. Soruşturmanın tamamlanmasının ardından şüpheliler hakkında iddianame hazırlandı. İddianamede, mağdur S.T.’nin haklarında iddianame düzenlenen 18 yaşından küçük çocuklar A.D., E.G., Y.Ö. ile K.T.Ö. tarafından işkence ve istismara maruz kaldığı anlatıldı. S.T.’nin Sincan Çocuk Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na Ağustos 2022 tarihinde sevk edildiği anlatılan iddianamede, cezaevine girişte yapılan kontrollerde vücudunda morluklar ve yaraların tespit edilmesi üzerine suç duyurusunda bulunulduğu, Kocaeli 1 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü tarafından S.T.’ye yönelik 18 yaşından küçük 4 şüphelinin 11 Ağustos 2022 tarihinde gerçekleştirdikleri eylemlere ilişkin günün vardiya sorumlusu infaz koruma memurları hakkında soruşturma başlatıldığı aktarıldı.
İFADESİNDE GARDİYANLARDAN ŞİKAYETÇİ OLMADI
İddianamede, şikayetçi S.T.’nin ifadesine de yer verildi. İfadesinde S.T., Bir olay sebebiyle 3 Ağustos 2022 tarihinde Kandıra Cezaevine girdim. Cezaevinde gündüz ve geceleri olmak üzere iki kez İnfaz Koruma memurları denetim yaparlardı. Ayrıca ses yükseldiğinde de kapıdan gelip kontrol ederlerdi. Kandıra Cezaevi’nde başıma gelen olay ile ilgili cezaevinden sevk edileceğim gün ismini bilmediğim infaz koruma memurunun biri gözümdeki morluğu fark etti ve bana gözümün neden mor olduğunu sorduğunda ona ‘ranzaya çarptım’ dedim. Ben yaşadığım olayı orada görevli infaz koruma memurlarına anlatmadım, yardım da istemedim. Bu olayı anlatmama sebebim olay içeriğinde ismi geçen çocuk suçluların ‘olayı anlatırsan sana daha kötü şeyler yaparız’ diye tehdit etmeleridir. Benim bu konu ile ilgili söyleyeceklerim bundan ibarettir. Bu konu ile ilgili İnfaz Koruma memurlarından herhangi bir davam ve şikayetim yoktur dediği belirtildi.
ŞÜPHELİ GARDİYAN SORUMLULUKLARINI YERİNE GETİRDİKLERİNİ BELİRTEREK SUÇLAMALARI KABUL ETMEDİ
Gardiyanlardan şüpheli Ahmet Ö.’nin soruşturma aşamasında alınan ifadesinde, Ben olay tarihinde 20.00 ile 08.00 saatleri arasında çalışıyordum. Nöbetçi memur olarak da Ahmet S. ve Samet K. görev yapıyordu. Kural gereği biz her saat içerisinde 1 kez odaları, oda kapısındaki mazgaldan ya da oda kapısı açılarak kontrol ediyoruz. O gün de bu şekilde odaları kontrol ettik. O gün yaklaşık olarak 13 kez odayı kontrol ettik. Biz odaları kontrol ettiğimizde her hangi bir sorun yoktu ve herhangi bir şikayette bulunan da olmadı. Çocuk şahıslar D4 numaralı odada kalıyordu. Ben vardiyam esnasında herhangi bir olumsuzluğa rastlamadım. Odalar iki katlıdır, alt katta kamera sistemi bulunmaktadır. Alt katta herhangi bir olumsuzluk olsaydı tarafımızdan müdahale edilirdi. Olay üst katta kamera bulunmadığından orada gerçekleşmiş. Tarafımdan sorumluluklar yerine getirilmiştir. Ben ve nöbetçi memurlar o gün gerekli kontrolleri yaptık. Belirttiğim sebeplerden suçlamayı kabul etmiyorum şeklinde ifadesine yer verildi.
MAĞDUR ÇOCUK ANKARA’YA NAKİL OLURKEN SAĞLIK RAPORU ALINMAMIŞ
Cezaevinde görevli gardiyanlardan şüpheli Murat Ş. ise ifadesinde, şikayetçi S.T.’nin kaldığı koğuşta kontrol ettikleri sıralarda koğuştakilere sorunu olup olmadıklarını sorduklarını, koğuştan kimsenin sorun bildirmediğini ifade etti. Diğer şüphelilerin de alınan ifadelerinde benzer savunmalar yaptığı görüldü. İddianamede S.T.’nin sevki sırasında darp raporu alıp almadığına ilişkin cezaevine sorulduğu, gelen cevap yazsında S.T.’nin Kocaeli’ndeki cezaevine girdiği gün alınan sağlık muayenesinde herhangi bir olumsuzluk görülmediği ve nakiller sırasında tutuklulardan sadece yolculuk yapıp yapamayacağı yönünde rapor alındığını bildirdi.
NAKİL SIRASINDA ŞİKAYETÇİYE MUAYENE YAPILMAMIŞ
İddianamede, S.T.’nin tutuklu olarak bulunduğu Kocaeli Ceza İnfaz Kurumu’nda, aynı koğuşta kaldığı A.S., E.G., Y.Ö. ve K.T.Ö. tarafından işkence gördüğü, cinsel istismara maruz kaldığı iddiasıyla Kocaeli Ağır Ceza Mahkemesi’ne fezleke düzenlendiği aktarıldı. S.T.’nin Ankara’daki cezaevine nakil olduğunda yapılan muayenede gözle görülür şekilde tespit edildiği vurgulandı.
SAVCI ‘GARDİYANLARIN DURUMU FARK ETMEMELERİ HAYATIN OLAĞAN AKIŞINA’ AYKIRI DEDİ
İddianamede, olayın yaşandığı gün vardiya memurlarının odaya en az iki defa girdiği, yaşanan olaylarda mağdurun yüzünde ve vücudunda meydana gelen yaralanmaları görmemelerinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu belirtildi. İddianamede, S.T.’nin mağduriyet yaşadığı belirtilerek kamu davası açılması için yeterli delilin bulunduğu vurgulandı.
5 GARDİYAN İÇİN 1 YILA KADAR HAPİS İSTEMİ
İddianamede, şüpheliler Ahmet Ö., Ahmet S., Murat Ş., Ömer Ç. ve Samet K.’nin Görevi Kötüye Kullanmak suçundan ayrı ayrı 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası talep edildi. İddianamenin kabul edilmesiyle şüphelilerin ilerleyen günlerde hakim karşısına çıkması bekleniyor.
MÜVEKKİLİMİN BU OLAY NEDENİYLE ALDIĞI YARALARIN TELAFİSİ OLDUKÇA GÜÇ
Şikayetçi S.T.’nin avukatı Rıdvan Can Erdem, Kocaeli Cezaevi’nde oldukça vahim bir olay yaşandı. Müvekkilim aynı koğuşta bulunan diğer çocuklar tarafından eziyete, işkenceye ve cinsel istismara maruz kaldı. Bu olayla ilgili yargılamanın sonuna gelindi ve Kocaeli 7. Ağır Ceza Mahkemesi sanıklar hakkında oldukça ağır cezalar hükmetti. Bununla birlikte devam eden bir davamız daha vardı. Müvekkilim S.T.’nin cezaevine girmesine sebep olan davada, beraat ile sonuçlandı. Müvekkilin masum olduğu ve cezaevine haksız yere girdiği anlaşılmış oldu. Sanıklar her ne kadar cezalarını almış olsalar da müvekkilin bu olay nedeniyle aldığı yaraların telafisi oldukça güç. Bizim devlet aleyhine açmış olduğumu tazminat davamız var. Biz burada mağdur S.T.’nin gerektiği gibi korunamadığını düşünerek Adalet Bakanlığı aleyhine tazminat davası açtık. Bu davamız şu ana sürüyor dedi.
BURADA HERKES GÖREVLERİNİ EN İYİ ŞEKİLDE YAPMALIYDI
Avukat Can Erdem, Yaşan şiddet ve taciz olayı Kandıra’da yaşanmasına rağmen bu hadise Kocaeli Cezaevi’nde ortaya çıkmadı. Müvekkil ve diğer çocuk mahkumlar, Ankara Sincan’daki cezaevine nakledilince orada fiziki muayenede ortaya çıktı. Bu olay Ankara’da yapılan fiziki muayenede ortaya çıkıyorsa Kandıra’da da ortaya çıkabilirdi. Kandıra Cezaevi’ndeki infaz koruma memurlarının ihmal suretiyle görevlerini kötüye kullandıkları gerekçesiyle, görevlerini gerektiği gibi yerine getirmediğini, oradaki çocukların koruma ve gözetimlerinin gerekti şekilde sağlanmadığını belirterek haklarında iddianame düzenleyip kamu davası açtı. Bu dava devam ediyor halen. Dava sonucunda muhtemeldir ki görevlerini gereği gibi yerine getirmediği kamu hizmetinden yasaklanma durumları söz konusu olacaktır. Ayrıca adli bir ceza da olacaktır. Burada herkes görevlerini en iyi şekilde yapmalıydı. Orada gardiyanlar görevlerini gerektiği gibi yerine getirseydi, o elim olaylar daha başlangıcında fark edilseydi işler bu noktaya gelmeden önlenebilecekti diye konuştu.
18 YAŞINDAN KÜÇÜK ÇOCUK MAHKUMLARIN BİRBİRLERİNDEN OLDUKÇA ETKİLENDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUZ
Avukat Erdem, çocuk mahkumlar için özel bir cezaevi ortamı hazırlanması gerektiğini belirterek, Özellikle 18 yaşından küçük çocuk mahkumların birbirlerinden oldukça etkilendiğini düşünüyoruz. Çünkü eziyet ve istismar davasında, sanıkların alınan savunmalarında, her biri esasında bunları kendilerinin düşünmediği ve birbirlerinden etkilenerek bu eylemleri gerçekleştirdiklerini söylediler. Adalet Bakanlığı’na çocuk mahkumların yetişkinler için hazırlanmış koğuşlarda değil de onlar için özel olarak hazırlanmış, gelişimleri, eğitimleri, sosyal faaliyetleri olan koğuşlarda kalması gerektiği yönünde yazı yazdık ifadelerini kullandı.
]]>Mikail BIYIKLI/İSTANBUL, KOCAELİ’de, 2022 yılında cezaevindeki çocuk koğuşunda tutuklu bulunan S.T. (19) ile M.D. (18), aynı koğuşta kaldıkları 4 kişi tarafından cinsel istismara uğradığını öne sürdü. Yargılama sonucunda, 4 sanığa 30 yıla kadar değişen oranlarda hapis cezaları verildi. Kandıra Cumhuriyet Başsavcılığı’nın cezaevindeki 5 infaz koruma memuru hakkında başlattığı soruşturma tamamlandı. İddianamede, 5 gardiyan hakkında ‘Görevi kötüye kullanmak’ suçundan ayrı ayrı 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası istendi. Mağdur S.T.’nin avukatı Rıdvan Can Erdem, “Burada herkes görevlerini en iyi şekilde yapmalıydı. Orada gardiyanlar görevlerini gerektiği gibi yerine getirseydi, o elim olaylar daha başlangıcında fark edilseydi işler bu noktaya gelmeden önlenebilecekti” dedi.
Olay, 2022 yılı Ağustos ayında Kocaeli 1 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda meydana geldi. ‘Cinsel istismar’ suçundan tutuklanan S.T. ile M.D., iddiaya göre aynı koğuşta kaldıkları, A.S., E.G., K.T.Ö. ve Y.Ö. tarafından cinsel istismara uğradı. Olay, o dönem 17 yaşında olan mağdur S.T.’nin, 12 Ağustos 2022’de nakil olarak gittiği Ankara Sincan Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü’nde yapılan muayenesinde ortaya çıktı. Vücudunda darp izleri görülen S.T.’nin, Kocaeli’deki cezaevinde M.D. ile birlikte, A.S., E.G., K.T.Ö. ve Y.Ö.’nün cinsel istismarına maruz kaldıklarını, kemerle darbedildiklerini, zorla ayaklarını yıkattıklarını, kendilerine masaj yaptırdıklarını, bardaktan ve pet şişeden zorla idrar içirdiklerini beyan etmesi üzerine, kurum müdürlüğü tarafından suç duyurusunda bulunuldu. Şüpheliler hakkında, Kocaeli 7. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılarak geçen Ocak ayında karar çıktı.
CEZAEVİ ÇOCUK KOĞUŞUNDAKİ TACİZ DAVASINDA SANIKLARA CEZA YAĞMIŞTI
Mahkeme heyeti, sanıkların suç tarihinde 18 yaşından küçük olmalarını dikkate alarak, S.T. ve M.D.’ye yönelik haklarında ‘çocuğa karşı eziyet’, ‘cebir, tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ ve ‘çocuğun nitelikli cinsel istismarı’ suçlarından şüpheliler A.S., E.G., K.T.Ö. ile Y.Ö., 19 yıl ile 30 yıl arasında değişen oranlarda hapis cezası verdi. A.S., E.G., K.T.Ö. ve Y.Ö., ‘kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma’ suçundan beraat ederken, ‘kaçma şüpheleri olduğu gerekçesi’ ile tutukluluk hallerinin devamına karar verilmişti.
SAVCILIK OLAYIN ARDINDAN GARDİYANLAR HAKKINDA DA SORUŞTURMA AÇTI
Kandıra Cumhuriyet Başsavcılığı gündeme gelen olayın ardından Kocaeli 1 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda görevli infaz koruma memurları Ahmet Ö., Ahmet S., Murat Ş., Ömer Ç. ve Samet K. hakkında soruşturma başlattı. Soruşturmanın tamamlanmasının ardından şüpheliler hakkında iddianame hazırlandı. İddianamede, mağdur S.T.’nin haklarında iddianame düzenlenen 18 yaşından küçük çocuklar A.D., E.G., Y.Ö. ile K.T.Ö. tarafından işkence ve istismara maruz kaldığı anlatıldı. S.T.’nin Sincan Çocuk Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na Ağustos 2022 tarihinde sevk edildiği anlatılan iddianamede, cezaevine girişte yapılan kontrollerde vücudunda morluklar ve yaraların tespit edilmesi üzerine suç duyurusunda bulunulduğu, Kocaeli 1 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü tarafından S.T.’ye yönelik 18 yaşından küçük 4 şüphelinin 11 Ağustos 2022 tarihinde gerçekleştirdikleri eylemlere ilişkin günün vardiya sorumlusu infaz koruma memurları hakkında soruşturma başlatıldığı aktarıldı.
İFADESİNDE GARDİYANLARDAN ŞİKAYETÇİ OLMADI
İddianamede, şikayetçi S.T.’nin ifadesine de yer verildi. İfadesinde S.T., “Bir olay sebebiyle 3 Ağustos 2022 tarihinde Kandıra Cezaevine girdim. Cezaevinde gündüz ve geceleri olmak üzere iki kez İnfaz Koruma memurları denetim yaparlardı. Ayrıca ses yükseldiğinde de kapıdan gelip kontrol ederlerdi. Kandıra Cezaevi’nde başıma gelen olay ile ilgili cezaevinden sevk edileceğim gün ismini bilmediğim infaz koruma memurunun biri gözümdeki morluğu fark etti ve bana gözümün neden mor olduğunu sorduğunda ona ‘ranzaya çarptım’ dedim. Ben yaşadığım olayı orada görevli infaz koruma memurlarına anlatmadım, yardım da istemedim. Bu olayı anlatmama sebebim olay içeriğinde ismi geçen çocuk suçluların ‘olayı anlatırsan sana daha kötü şeyler yaparız’ diye tehdit etmeleridir. Benim bu konu ile ilgili söyleyeceklerim bundan ibarettir. Bu konu ile ilgili İnfaz Koruma memurlarından herhangi bir davam ve şikayetim yoktur” dediği belirtildi.
ŞÜPHELİ GARDİYAN SORUMLULUKLARINI YERİNE GETİRDİKLERİNİ BELİRTEREK SUÇLAMALARI KABUL ETMEDİ
Gardiyanlardan şüpheli Ahmet Ö.’nin soruşturma aşamasında alınan ifadesinde, “Ben olay tarihinde 20.00 ile 08.00 saatleri arasında çalışıyordum. Nöbetçi memur olarak da Ahmet S. ve Samet K. görev yapıyordu. Kural gereği biz her saat içerisinde 1 kez odaları, oda kapısındaki mazgaldan ya da oda kapısı açılarak kontrol ediyoruz. O gün de bu şekilde odaları kontrol ettik. O gün yaklaşık olarak 13 kez odayı kontrol ettik. Biz odaları kontrol ettiğimizde her hangi bir sorun yoktu ve herhangi bir şikayette bulunan da olmadı. Çocuk şahıslar D4 numaralı odada kalıyordu. Ben vardiyam esnasında herhangi bir olumsuzluğa rastlamadım. Odalar iki katlıdır, alt katta kamera sistemi bulunmaktadır. Alt katta herhangi bir olumsuzluk olsaydı tarafımızdan müdahale edilirdi. Olay üst katta kamera bulunmadığından orada gerçekleşmiş. Tarafımdan sorumluluklar yerine getirilmiştir. Ben ve nöbetçi memurlar o gün gerekli kontrolleri yaptık. Belirttiğim sebeplerden suçlamayı kabul etmiyorum” şeklinde ifadesine yer verildi.
MAĞDUR ÇOCUK ANKARA’YA NAKİL OLURKEN SAĞLIK RAPORU ALINMAMIŞ
Cezaevinde görevli gardiyanlardan şüpheli Murat Ş. ise ifadesinde, şikayetçi S.T.’nin kaldığı koğuşta kontrol ettikleri sıralarda koğuştakilere sorunu olup olmadıklarını sorduklarını, koğuştan kimsenin sorun bildirmediğini ifade etti. Diğer şüphelilerin de alınan ifadelerinde benzer savunmalar yaptığı görüldü. İddianamede S.T.’nin sevki sırasında darp raporu alıp almadığına ilişkin cezaevine sorulduğu, gelen cevap yazsında S.T.’nin Kocaeli’ndeki cezaevine girdiği gün alınan sağlık muayenesinde herhangi bir olumsuzluk görülmediği ve nakiller sırasında tutuklulardan sadece yolculuk yapıp yapamayacağı yönünde rapor alındığını bildirdi.
NAKİL SIRASINDA ŞİKAYETÇİYE MUAYENE YAPILMAMIŞ
İddianamede, S.T.’nin tutuklu olarak bulunduğu Kocaeli Ceza İnfaz Kurumu’nda, aynı koğuşta kaldığı A.S., E.G., Y.Ö. ve K.T.Ö. tarafından işkence gördüğü, cinsel istismara maruz kaldığı iddiasıyla Kocaeli Ağır Ceza Mahkemesi’ne fezleke düzenlendiği aktarıldı. S.T.’nin Ankara’daki cezaevine nakil olduğunda yapılan muayenede gözle görülür şekilde tespit edildiği vurgulandı.
SAVCI ‘GARDİYANLARIN DURUMU FARK ETMEMELERİ HAYATIN OLAĞAN AKIŞINA’ AYKIRI DEDİ
İddianamede, olayın yaşandığı gün vardiya memurlarının odaya en az iki defa girdiği, yaşanan olaylarda mağdurun yüzünde ve vücudunda meydana gelen yaralanmaları görmemelerinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu belirtildi. İddianamede, S.T.’nin mağduriyet yaşadığı belirtilerek kamu davası açılması için yeterli delilin bulunduğu vurgulandı.
5 GARDİYAN İÇİN 1 YILA KADAR HAPİS İSTEMİ
İddianamede, şüpheliler Ahmet Ö., Ahmet S., Murat Ş., Ömer Ç. ve Samet K.’nin “Görevi Kötüye Kullanmak” suçundan ayrı ayrı 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası talep edildi. İddianamenin kabul edilmesiyle şüphelilerin ilerleyen günlerde hakim karşısına çıkması bekleniyor.
“MÜVEKKİLİMİN BU OLAY NEDENİYLE ALDIĞI YARALARIN TELAFİSİ OLDUKÇA GÜÇ”
Şikayetçi S.T.’nin avukatı Rıdvan Can Erdem, “Kocaeli Cezaevi’nde oldukça vahim bir olay yaşandı. Müvekkilim aynı koğuşta bulunan diğer çocuklar tarafından eziyete, işkenceye ve cinsel istismara maruz kaldı. Bu olayla ilgili yargılamanın sonuna gelindi ve Kocaeli 7. Ağır Ceza Mahkemesi sanıklar hakkında oldukça ağır cezalar hükmetti. Bununla birlikte devam eden bir davamız daha vardı. Müvekkilim S.T.’nin cezaevine girmesine sebep olan davada, beraat ile sonuçlandı. Müvekkilin masum olduğu ve cezaevine haksız yere girdiği anlaşılmış oldu. Sanıklar her ne kadar cezalarını almış olsalar da müvekkilin bu olay nedeniyle aldığı yaraların telafisi oldukça güç. Bizim devlet aleyhine açmış olduğumu tazminat davamız var. Biz burada mağdur S.T.’nin gerektiği gibi korunamadığını düşünerek Adalet Bakanlığı aleyhine tazminat davası açtık. Bu davamız şu ana sürüyor” dedi.
“BURADA HERKES GÖREVLERİNİ EN İYİ ŞEKİLDE YAPMALIYDI”
Avukat Can Erdem, “Yaşan şiddet ve taciz olayı Kandıra’da yaşanmasına rağmen bu hadise Kocaeli Cezaevi’nde ortaya çıkmadı. Müvekkil ve diğer çocuk mahkumlar, Ankara Sincan’daki cezaevine nakledilince orada fiziki muayenede ortaya çıktı. Bu olay Ankara’da yapılan fiziki muayenede ortaya çıkıyorsa Kandıra’da da ortaya çıkabilirdi. Kandıra Cezaevi’ndeki infaz koruma memurlarının ihmal suretiyle görevlerini kötüye kullandıkları gerekçesiyle, görevlerini gerektiği gibi yerine getirmediğini, oradaki çocukların koruma ve gözetimlerinin gerekti şekilde sağlanmadığını belirterek haklarında iddianame düzenleyip kamu davası açtı. Bu dava devam ediyor halen. Dava sonucunda muhtemeldir ki görevlerini gereği gibi yerine getirmediği kamu hizmetinden yasaklanma durumları söz konusu olacaktır. Ayrıca adli bir ceza da olacaktır. Burada herkes görevlerini en iyi şekilde yapmalıydı. Orada gardiyanlar görevlerini gerektiği gibi yerine getirseydi, o elim olaylar daha başlangıcında fark edilseydi işler bu noktaya gelmeden önlenebilecekti” diye konuştu.
“18 YAŞINDAN KÜÇÜK ÇOCUK MAHKUMLARIN BİRBİRLERİNDEN OLDUKÇA ETKİLENDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUZ”
Avukat Erdem, çocuk mahkumlar için özel bir cezaevi ortamı hazırlanması gerektiğini belirterek, “Özellikle 18 yaşından küçük çocuk mahkumların birbirlerinden oldukça etkilendiğini düşünüyoruz. Çünkü eziyet ve istismar davasında, sanıkların alınan savunmalarında, her biri esasında bunları kendilerinin düşünmediği ve birbirlerinden etkilenerek bu eylemleri gerçekleştirdiklerini söylediler. Adalet Bakanlığı’na çocuk mahkumların yetişkinler için hazırlanmış koğuşlarda değil de onlar için özel olarak hazırlanmış, gelişimleri, eğitimleri, sosyal faaliyetleri olan koğuşlarda kalması gerektiği yönünde yazı yazdık” ifadelerini kullandı.
]]>Alpu Belediyesi’nde çalışan Süreyya Naldemir, kendisi gibi belediyede çalışan babasına uygulanan mobbing ve iş yerinin değiştirme kararına itiraz etti. 2023 yılının Temmuz ayında emekli olan, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabii ve engelli olduğunu iddia ettiği babasının yeri değiştirilerek ilçeden uzak bir mahallede belediyeye ait bir koyun çiftliğinin bekçisi tayin edildiği için duruma itiraz eden Süreyya Naldemir, yine iddiasına göre kendisinin ödenmemiş geçmiş dönem maaşlarını da icra yoluyla almaya çalıştı. İcra yolunu kullanması üzerine Naldemir, iddiasına göre Alpu Belediye Başkanı’nın özel kalemi, kendisini işten çıkarmak ile tehdit etti. Bir süre sonra ise işten çıkarılan Süreyya Naldemir, belediyeye dava açtı. Mahkeme tarafından işe dönmesine hükmedilen Naldemir, karara rağmen işine geri dönemediğini belirtti.
“Beni işten çıkarttılar, babamı farklı yerlere sürdüler”
Babasına uygulanan mobbing ve belediyeden alacaklarını alma yöntemi hakkında Süreyya Naldemir, “Babama, mobbing uygulamalarından ve farklı yerlere sürdüklerinden dolayı babam hakkını savunamadığı için, ben babamı savundum. Bunun sonrasında beni işten çıkarmakla tehdit ettiler. Daha sonrasında geçmiş dönemde maaş alacaklarım varken, ben bunu haciz işlemine koyduğum için Alpu Belediye Başkanı’nın özel kalemi tarafından, ‘neden haciz işlemine koydun’ diye tehdit edildim. Sonrasında icra çekmediğimden dolayı beni işten sorgusuz sualsiz çıkardılar. Alpu Belediye Başkanı Gürbüz Güller, beni işten çıkardı. Arabuluculuk devreye girdiği zaman da ‘Ne biz onu işe alırız ne de haklarını veririz’ gibi ithamda bulunuldu. Ben de dava açmak zorunda kaldım. Dava açtıktan sonra bir buçuk yıl gibi bir süre oldu. Sonunda davayı kazandım. Ama hala işe geri alınmadım. Babam hiçbir sorun yaşamadı, emeklilik süresi dolduğu için yaşından dolayı çalışma hakkı vardı. Bizde babam durumunu hep arz ettiğinde işte farklı yerlere gitmemesi gerektiğinde babam Bu arada devlet memuru engelli olduğu için ben babamı savunduğumdan dolayı böyle oldu babam gibi diğer 9 insanın hakkında bir şey yapmadılar sırf babamla uğraştılar. Beni işten çıkarttılar, babamı farklı yerlere sürdüler. Bu farklı sürüldüğü yerlerde çoban bekçiliği farklı farklı işlere görevlendirildi. Babam devlet memuru 657’ye tabiydi ama şu an babam zaten temmuz ayından itibaren 2023 yılı temmuz ayından itibaren emekli oldu. Bunların Fevziye Mahallesi’nde koyunların olduğu bir çiftlik var. Büyükşehir Belediyesi’ne ait yere gece bekçisi olarak görevlendirdiler. Taşeron işçi olarak çalışıyordum. Farklı farklı işlere zaten beni de oralara sürüyorlardı, mobbing uyguluyorlardı” dedi.
“Mahkemeyi kazandım hala beni işe almıyorlar”
Süreyya Naldemir konuşmasına şöyle devam etti:
“Ben en son olayda babamı Bozan Mahallesi’ne gündüz bekçisi olarak görevlendirdiler. Babam en son savunmaya girdiğim zaman özel kalem tarafından, ‘fazla uzatma işte başkan böyle uygun görüyor. Babanı Han gibi bir yerlere sürgün göndeririz’ gibi laflar etmişlerdi. Bu yüzden, ben de eski alacaklarımdan dolayı, haciz işlemi başlattığımdan dolayı, ‘Sen haciz işlemini geri almazsan seni işten çıkarırız’ gibi ithamlarda bulundular. Ben de onlara ‘Beni çıkarmanızda bir gerekçe yok. Ne gösterip de beni işten çıkaracaksınız’ dediğim zaman, ‘Bize çalışan adama gerek yok’ diye ithamda bulundular ve beni o zaman çıkarttılar. İşten çıkarılmamla alakalı dava açtım. Dava sonucunda mahkemeyi kazandım. 25 Ocak tarihinde en son ihtar sürecim vardı. İhtar sürecim dolduktan sonra hala beni işe almıyorlar. Ben görevime geri dönmek istiyorum.” – ESKİŞEHİR
]]>Bugüne kadar birçok FETÖ davası, Hrant Dink davası gibi kamuoyunun yakından takip ettiği dava dosyalarında mahkeme başkanı olarak görev yapan Ali İhsan Horasan, 30 Eylül 2023 tarihinde trafik kazası geçirdi. Başkan Ali İhsan Horasan kullandığı 34 EP 4438 plakalı araca Atatürk Bulvarı üzerinden Süleyman Demirel Bulvarı istikametine seyir halindeyken direksiyon hakimiyetini kaybederek gidiş yolunun sağında bulunan kaldırım ve ağaca çarptı. Olay sonrası hastaneye kaldırılan Horasan, bir dizi ameliyat geçirdi. 4 aylık tedavisinin sonrasında evine döndü.
SAVCILIK TAKİPSİZLİK KARARI VERDİ
Horasan’ın tedavisi sürerken kazaya ilişkin soruşturma tamamlandı. Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturmaya takipsizlik kararı verildi. Kararda Ali İhsan Horasan’ın ifadesinde, olay günü saat 18.40 sıralarında eşi ve oğlunu ikametine bıraktıktan sonra arkadaş ziyareti için İkitelli Organize Sanayi Bölgesi Atatürk Bulvarından Süleyman Demirel Bulvarı istikametine gittiği esnada aracının arkasından rengini ve modelini hatırlamadığı bir aracın sağ şeride yakın bir vaziyette sol şeritten geldiğini, aracı ile sağ tarafa yanaşmak isterken kazanın meydana geldiğini söyledi. Başkan Horasan savcılığa verdiği dilekçede de kaza anında elektrik kesintisi nedeniyle olayı gören kamera kayıtlarının olmadığını sonradan öğrendiğini, yanından geçen siyah renkli hafif ticari araç ile kaza anında yanından geçen başka araçların kendi aracına müdahalelerinin olup olmadığının ve kazaya sebebiyet verip vermediklerinin araştırılmasını talep etti.
TANIK İFADELERİNE YER VERİLDİ
Olayla ilgili tanık olarak ifadesi alınan traktör şoförü Nihat Kaynar, olay günü kullandığı traktörle İSDÖK Sanayi arkasından çıkıp Atatürk Bulvarında seyir halindeyken siyah renkli aracın yolun sağ tarafındaki ağaca çarptığını gördüğünü söyledi. Tanık, seyir istikametinde başka bir araç olmadığını, kaza yapan aracın yanına gittiğinde aracın çevresinde veya üzerinde bu araca çarpmış olabileceği herhangi bir araç bulunmadığını, havanın aydınlık olduğunu ve şüpheli bir duruma rastlanmadığını söyledi. Muhammet Emin Çakır isimli başka bir tanık da, ses duyunca kafasını çevirdiğinde aracın ağaca çarptığını gördüğünü, bu araca çarpan başka bir aracın olmadığını söyledi.
KAZANIN YAŞANDIĞI YERDE 10 DAKİKALIK ELEKTRİK KESİNTİSİ YAŞANDI
İSDÖK Sanayi Sitesi Yönetiminden olay yerini gösteren kamera kayıtlarının talep edildiği, ancak site yönetimi sistemsel arızadan dolayı kamera kayıtlarının olmadığını bildirdi. Arızanın ise kaza öncesinde başladığının tespit edildiği ileri sürüldü. Ayrıca olay günü saat 18.39 sıralarında İkitelli Organize Sanayi Bölgesini besleyen trafolardan birinde yüksek gerilim arızası sebebiyle 10 dakikalık elektrik kesintisi yaşandığı kaydedildi. Dosyadaki başka bir kamera kaydında, Horasan’ın aracının saat 18.37’de seyir halindeyken, plakası kamera mesafesi ve açısı sebebiyle tespit edilemeyen siyah renkli bir araçla mağdurun aracının arasında 3-4 araçlık mesafe olduğu anlatıldı. Takipsizlik kararında, Başkan Horasan’ın kullandıkları aracın özellikleriyle yolun gerektirdiği şartlara uymaması nedeniyle aracının hakimiyetini kaybederek sağdaki kaldırım ve ağaca çarparak trafik kazasının meydana geldiği ve kazaya sebebiyet verecek şüpheli bir araca veya kusur atfedilebilecek bir şüpheliye rastlanmadığı belirtildi.
AVUKATI ARACILIĞIYLA İTİRAZDA BULUNDU
Başkan Horasan avukatı aracılığıyla takipsizlik kararının kaldırılması için itirazda bulundu. Küçükçekmece Sulh Ceza Hakimliğine gönderilmek üzere sunulan itiraz dilekçesinde, “Müvekkilimiz İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesinin başkanı olup, uzun yıllardan bu yana başta FETÖ terör örgütü olmak üzere birçok terör örgütünün ve suç örgütlerinin yargılandığı davalarda ki mahkemelerde hakim ve başkan olarak bulunmuş olup, ülkemizin menfaatlerini ve hukukun üstünlüğünü gözetmesi sonucu bu terör ve suç örgütlerinin odağı haline gelmiştir. Bu sebeple kendisine koruma tahsis edilmiş, müvekkilimiz silahlanmaya karşı olmasına rağmen görevi gereği silah edinmiştir. Müvekkilimiz en son bakmış olduğu suç örgütü davasında 2023 yılında mahkeme heyeti olarak aldıkları tehdit sonucu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuşlardır. Ancak Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığının vermiş olduğu takipsizlik kararı ve dosyası incelendiğinde müvekkilimizin almış olduğu tehditlere yönelik hiçbir çalışma yapılmadığı aşikardır” denildi.
ARACA MÜDAHALE OLUP OLMADIĞI ARAŞTIRILMADI
Dilekçede, kritik görevleri nedeniyle almış olduğu tehditler sonrasında resmi yoldan edindiği silahının olay günü ön yolcu koltuğunun üzerinde bulunan çantanın içerisinde olmasına rağmen tanık ifadesine göre silahın yola savrulmuş olduğunun söylendiği vurgulanarak Horasan’ın olay anında alkolsüz olduğu ve şoförlüğünü etkileyecek herhangi bir sağlık problemi olmadığına dikkat çekildi. Dilekçede, “Müvekkilimiz olay anını hatırlamamaktır. Kaldı ki yaklaşık 4 aydır hastanede tedavi gördüğü göz önüne alındığında ne kadar büyük bir kazaya/suikasta uğradığı açık olup, olay anını hatırlamaması da gayet doğaldır. Bir kişinin tehdit algılamadığı müddetçe belindeki veya çantasındaki silahı çıkartmayacağı açıktır. Ancak olayda müvekkilimizin çantasında bulunan silah kapalı çantadan çıkarak savrulmuş vaziyette bulunmuştur. Bu olay anında müvekkilimizin bir tehdit unsuru algıladığına karinedir” ifadeleri kullanıldı. Ayrıca araca ve aracın fren, gaz, direksiyon sistemlerine öncesinde veya kaza esnasında müdahale olup olmadığına yönelik incelemenin de yapılmadığı belirtildi.
“BASİT BİR KAZA MI? SUİKAST GİRİŞİMİ Mİ? AYDINLATILMADAN KARAR VERİLDİ”
İSDÖK Sanayi Sitesi yönetiminden kazadan 3 gün sonra kamera kayıtlarının istendiği, yazının ne zaman site yönetimine ulaştığının muamma olduğu, savcı tarafından kazanın olduğu anda kamera kayıtlarının toplanmadığı hususunun soruşturmanın eksik yürütüldüğüne karine olduğu kaydedildi. Boğaziçi Elektrik Dağıtım A.Ş. ile yapılan yazışmalarda sadece kaza öncesi, anı ve sonrasına denk gelecek şekilde 10 dakikalık elektrik kesintisinin olduğuna da dikkat çekilen dilekçede, kamera arızası ile elektrik kesintisi aynı anda düşünüldüğünde bu durumun hayatın olağan akışına aykırı bir durum oluşturduğu açık olduğu vurgusu yapıldı. Öte yandan Horasan’ın kendisine yakın mesafede bir araçtan bahsettiği, bilirkişi raporunda da bir araçtan bahsedilmesine rağmen bu aracın tespit edilemediği belirtilerek olayda hayatın olağan akışına aykırı birçok şeyin gerçekleştiği, MOBESE kameraları olmak üzere takip eden bir araç olup olmadığının araştırılmamasının eksiklik olduğu ifade edildi. Dilekçede, “Her şeyden önemlisi ömrünü ülkesine vakfetmiş bir hakimin karıştığı olayla ilgili yeterli araştırma ve soruşturma yapılmadan, olayın basit bir kazadan mı ibaret olduğu yoksa düzenli olarak suç ve terör örgütlerinin odağında olan bir hakimine suikast girişimi mi olduğu aydınlatılmadan olayın müvekkilimizin kusurundan kaynaklanan bir kaza olduğu gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına kararı vermek müvekkilimizi derinden üzmüştür” denildi.
]]>KONYA’da Selçuklu Belediyesi’nce 5 bin yıllık Sille Mahallesi’nde 600 parseli içeren proje için verilen ‘acele kamulaştırma’ kararı, Danıştay 6’ncı Dairesi’nce durduruldu. Hak sahiplerinin avukatı Melih Taha Pekyatırmacı, “Karar iptal edilmeseydi, acele kamulaştırma gerçekleşmiş olsaydı; belediyenin ödeyeceği tutarlar ile müvekkillerim kent merkezinde bir ev sahibi olamayacaklardı. Buradaki tarihi yapı da bozulmuş olacaktı” dedi.
Selçuklu Belediyesi’nce 5 bin yıllık Sille Mahallesi’nde 600 parseli içeren proje için ‘acele kamulaştırma’ kararı talebi, 8 Nisan 2022 tarihli 31803 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı. Karar üzerine bölgedeki 5 hak sahibi, avukatları Melih Taha Pekyatırmacı aracılığıyla Danıştay’a yürütmeyi durdurma davası açtı. Dava başvurusunda bölgenin Konya Kültür Varlıkları Koruma Bölge Müdürlüğü’nün 25 Nisan 2017 tarihli ve 1187 sayılı yazıları ile ‘kentsel sit alanı’ ilan edildiği ve ‘korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı’ olarak 12 Mayıs 2017 tarihli ve 23515 yevmiye numarası ile tapuda beyan işlemi gerçekleştirildiğini bildirildi.
1 ÜYE DIŞINDA OY ÇOKLUĞU İLE KARAR
Danıştay 6’ncı Dairesi, 1 üyenin şerhi dışında oy çokluğu ile acele kamulaştırma kararını durdurdu. Kararda, “Uyuşmazlıkta, davalılardan Selçuklu Belediye Başkanlığı tarafından, yenileme alanındaki uygulamaların etaplar halinde yapıldığı, yenileme alanında birinci ve ikinci etap programlarının meclis üye tam sayısının salt çoğunluğunun kararı ve belediye başkanının onayıyla yürürlüğe konulduğu ve bu etaplara ilişkin yenileme projelerinin Konya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylandığı, ancak davaya konu parselin bu etaplar kapsamında bulunmadığı, dava konusu parsel henüz herhangi bir etap kapsamına alınmadığından, bir etaba dahil edildikten ve yenileme projeleri hazırlandıktan sonra yenileme uygulamalarının yenileme programına uygun olarak yapılması hususunda malikleri ile anlaşma yoluna gidileceği, 5366 sayılı Kanun gereği uygulamanın projeyle eş zamanlı ve etap programına uygun olarak ivedilikte tamamlanabilmesi, mülkiyet sorunu olan taşınmazların ivedilikle çözüme kavuşturularak proje takviminin aksamaması gerekçesiyle acele kamulaştırma kararının alındığı, dolayısıyla davaya konu parselin herhangi bir etaba dahil edilmediği ve yenileme projesinin bulunmadığı anlaşılmaktadır” denildi.
‘HUKUKA UYGUNLUK BULUNMADI’
Kararda, acelelik halinin bulunmadığı belirtilerek, şunlar kaydedildi:
“Davaya konu taşınmazın herhangi bir etaba dahil edilmediği, davaya konu taşınmazın bulunduğu alana ilişkin yenileme projesinin bulunmadığı, hazırlanacak yenileme projelerinin kültür varlıklarını koruma kurulunca onaylanmasını müteakiben belediye tarafından uygulanabileceği, dolayısıyla bu işlemlerin belirli bir zaman alacağı dikkate alındığında, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararında 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 27’nci maddesinde öngörülen acelelik halinin bulunmadığı sonucuna varıldığından, dava konusu ‘acele kamulaştırma’ işleminde hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna varılmakla, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının davaya konu parsele ilişkin kısmında hukuka uyarlık görülmemiştir.” Öte yandan davalılarca Danıştay İdari Davalar Kurulu’na yapılan temyiz başvurusu da reddedilip, karar onandı.
‘BURADAKİ TARİHİ YAPI BOZULMUŞ OLACAKTI’
Avukat Melih Taha Pekyatırmacı, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararının müvekkillerini sevindirdiğini belirterek, “2022 yılı Nisan ayında tarihi Sille Mahallesi hakkında bir acele kamulaştırma kararı alındı. Biz de müvekkillerim ile Danıştay 6’ncı Dairesi’ne acele kamulaştırma kararının iptal edilmesi için dava açtık. Davanın yargılama aşamasında yürütmeyi durdurma kararı aldırdık. Danıştay’ın ilk derece mahkemesinde acele kamulaştırmanın iptalini sağladık. 600’e yakın parselde acele kamulaştırma kararı alınmıştı. Müvekkillerimiz bu karardan oldukça mutlu. Karar iptal edilmeseydi, acele kamulaştırma gerçekleşmiş olsaydı; belediyenin ödeyeceği tutarlar ile müvekkillerim kent merkezinde bir ev sahibi olamayacaklardı. Buradaki tarihi yapı da bozulmuş olacaktı. Belediyenin proje için nasıl bir planlama yaptığını da bilemiyoruz” dedi.
]]>Asıl adı Merve Doğan olan şarkıcı Gökçe Kırgız Taner ise 2013 yılında resmi olarak Gökçe Kırgız adını aldı ve şarkının söz ve bestesinin kendisine ait olduğunu ileri sürmüştü.
Bunun üzerine internet fenomeni Gökçe Kırgız Durukan, ‘Marka hakkına tecavüz edildiği’ iddiasıyla tazminat davası açtı. İstanbul 1. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nde görülen bugünkü duruşmada karar çıktı.
Duruşmaya, davacı Gökçe Kırgız Durukan, avukatı Melik Döngelci ile katıldı. Davalı Gökçe Kırgız Taner ise duruşmaya katılmadı. Davacı Gökçe Kırgız’ın avukatı Melik Döngelci, “Müvekkilimizin marka ve isim hakkı karşı tarafça izinsiz kullanılmıştır” diyerek davanın kabulünü ve karşı tarafın yazılı olarak özür dilemesini talep etti.
Davalı Gökçe Kırgız Taner’in avukatı ise müvekkilinin evlendikten sonra Gökçe Kırgız Taner olarak ismini kullanamaya başladığını, müzik dünyasında kesintisiz olarak yer almadığını vurgulayarak davanın reddini talep etti.

DAVADA KARAR ÇIKTI
Araştırılacak başka bir husus olmadığını belirten mahkeme, davayı kısmen kabul ederek, ‘Gökçe Kırgız’ markasının davalı Gökçe Kırgız Taner (eski adıyla Merve Doğan) tarafından kullanımının durdurulmasına, davacı Gökçe Kırgız’ın tazminat talebinin kısmen kabulüne karar verdi.
Mahkeme, 70 bin 485 lira maddi, 75 bin lira manevi tazminatın, ayrıca bin lira da itibar tazminatının davacıya ödenmesine karar verdi. Böylece toplamda kendisine 146 bin 485 lira tazminat ödenecek olan davacı tarafın, davalının yazılı olarak özür dilemesi talebinin ise reddine karar verildi.
“ŞÜKÜR ADALETİN İŞLEDİĞİNE ŞAHİT OLDUK”
Duruşma sonrasında basın mensuplarının soruları üzerine Gökçe Kırgız Durukan, “Çok şükür kazandık haklı mücadelemizi. Zaten böyle olmasını ümit ediyorduk. Kazandık mutluyuz” dedi.
Durukan’ın avukatı Melik Döngelci, davanın kısmen kabulüne kısmen de reddine karar verildiğini ve Gökçe Kırgız isminin sadece Gökçe Kırgız Durukan tarafından kullanılmasına, talep ettikleri tazminat taleplerinin de kabulüne karar verildiğini belirtti. Durukan, davanın emsal olduğunu da söyleyerek “Şükür adaletin işlediğine şahit olduk” dedi.

DAVANIN GEÇMİŞİ
Davacı Gökçe Kırgız Durukan, “Kalbime Gömerim O Zaman” şarkısının sözlerini yazan ve besteleyenin kendisi olduğu halde Merve Doğan’ın eseri kendisine aitmiş gibi gösterdiğini ve Gökçe Kırgız ismini ise sahne adı olarak kullanıp ün kazandığını iddia etmişti. Merve Doğan’ın isim değişikliği yaparak Gökçe Kırgız (Taner) ismini aldığını, eserini de noter onayıyla kendisine ait olarak tescillediği öne süren Durukan, ismin ve eserin kendine ait olduğunu ve isminin kullanılarak haksız ün elde ettiğini belirterek Gökçe Kırgız Taner’e bin lira maddi ve 250 bin lira manevi tazminat talebiyle dava açtı. Gökçe Kırgız Taner’in avukatı “Müvekkilim önce sahne adı olarak ‘Gökçe Kırgız’ ismi kullandı. Daha sonra isim değişikliği yaptı ve gerçek adı da Gökçe Kırgız oldu. Eserin söz ve müziği noter onaylı olarak müvekkilime aittir. Müvekkilim 2007 yılında seslendirdiği eserle başarı yakalamıştır. Ayrıca müvekkilim evlenmiş ve adı Gökçe Kırgız Taner olmuştur” demişti.
]]>Türkiye’de mahkemelerin, tüketici ve hizmet alanları korumaya yönelik verdiği örnek kararlardan biri İzmir Bölge Adliye Mahkemesi (istinaf) tutanaklarına yansıdı.
AA muhabirinin dava dosyasından derlediği bilgilere göre, olay, 16 Eylül 2017’de yaşandı. Antalya Kemer’den İzmir’e seyreden özel bir otobüs firmasında görevli muavin, çay-kahve ikramı yaparken yolculardan Melahat Köseoğlu’nun üzerine kaynar su döktü.
İkinci derecede yanık, 12 gün yatarak tedavi
Vücudunun sağ tarafının büyük bir bölümünde ikinci derecede yanık meydana gelen Köseoğlu, ambulansla kaldırıldığı hastanede 12 gün yatarak tedavi gördü. Tedavi masrafları eşi tarafından karşılanan Köseoğlu, taburcu edildikten sonra avukatı Seda Ballıkaya aracılığıyla otobüs firmasına maddi ve manevi tazminat talepli dava açtı.
İzmir 1. Tüketici Mahkemesi’ne sunulan dava dilekçesinde Köseoğlu’nun, otobüs firmasının ağır ihmal ve kusurları sonucunda yaralandığı, olayın ardından firmanın ilgisiz kalıp gayri ciddi davranışlarda bulunduğu, bunun da yolcunun acısını daha da artırdığı öne sürüldü. Firmanın bin 76 lira maddi, 50 bin lira da manevi olmak üzere 51 bin 76 lira tazminat ödemesi talep edildi.
Davalı firmanın cevap dilekçesinde ise, olayda bir kusurun olmadığı ve Köseoğlu’nun önce sigorta şirketine başvuru yapması gerektiği belirtilerek, davanın reddi istendi.
Dosyada uzmanlığına başvurulan bilirkişi, davacının 87 liralık bilet parası da dahil toplam talep edebileceği miktarın bin 76 lira olabileceğini bildirdi.
İlk karar: 8 bin 76 liralık tazminat ödensin
Davayı karara bağlayan tüketici mahkemesi, kişinin beden bütünlüğüne zarar geldiği, davacının manevi olarak zarara uğradığı ve davalı firmanın söz konusu olayda kusurlu olduğuna dikkati çekti.
Mahkeme bin 76 lira maddi ve 7 bin lira da manevi olmak üzere 8 bin 76 lira tazminatın, olay gününden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte firmadan alınarak davacı Köseoğlu’na ödenmesini kararlaştırdı. Mahkeme, talep edilen yüksek manevi tazminat beledinin haksız zenginleşmeye yol açabileceği gerekçesiyle bu kararı aldı.
Taraflar bu kararı, itiraz için üst mahkeme sayılan İzmir Bölge Mahkemesi’ne taşıdı.
Köseoğlu’nun avukatı Seda Ballıkaya, temyiz dilekçesinde; müvekkilinin psikolojik sarsıntı nedeniyle taşıma sistemine güveninin kalmadığı, kazayı üzüntüyle karşıladığı, tazminat talebinin zenginleşme aracı olarak değil yaşanan ızdırabın karşılığı olarak talep edildiğini vurgulayarak, kararın Köseoğlu lehine bozulmasını istedi.
Davalı firma avukatının dilekçesinde ise davanın usulden reddi talep edilerek; şirketin personel seçerken gerekli özeni gösterdiği, karardan önce kusur oranlarının tespit edilmesi gerektiği, mağdur Köseoğlu’nun sağlık masraflarının SGK tarafından karşılandığı, tazminat isteminin yerinde olmadığı iddia edildi.
“Manevi tazminat talebi haksız zenginleşme ve fakirleşme aracı değil”
İtiraz başvurularını inceleyen İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi, tarafların ekonomik ve sosyal durumlarına göre manevi tazminatın haksız zenginleşme ve fakirleşme aracı olmadığına işaret etti.
Otobüste yolculuk yapan davacının, firma çalışanı tarafından üzerine kaynar su dökülmesi sonucunda vücudunda yanıklar oluştuğu ve uzun süre tedavi gördüğü olayda hiçbir kusurunun bulunmadığı bilgisini veren istinaf mahkemesi, bu hususlara göre ilk derece mahkemesince hükmedilen 7 bin liralık manevi tazminatın hak ve nefaset kuralları çerçevesinde bir miktar düşük kaldığı yorumunu yaptı.
Yerel mahkemenin kararını kaldıran istinaf, bin 76 lira maddi, 25 bin lira da manevi olmak üzere toplam 26 bin 76 liranın davacı Melahat Köseoğlu’na yasal faiziyle birlikte ödenmesi yönünde hüküm kurdu.
]]>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, duruşma öncesi yaptığı açıklamada, ülkesi hakkında açılan davayı eleştirerek, “ Dünya tersine döndü. Soykırıma karşı mücadele eden İsrail soykırımla suçlanıyor” dedi.
Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından 29 Aralık’ta açılan davanın ilk duruşması dün Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda başladı.
Duruşmanın ilk gününde, İsrail’i, Gazze’deki Filistin halkına soykırım yapmakla suçlayan Güney Afrika, bu konudaki iddialarını sözlü olarak mahkemeye sundu.
Güney Afrika öncelikli olarak, İsrail’in Gazze’deki tüm askeri operasyonlarını derhal durdurması için, uluslararası mahkemenin ihtiyati tedbir kararı almasını talep etti.
Lahey’deki Adalet Sarayı’nda bugün ikincisi yapılacak duruşmada İsrail, soykırım iddialarına yanıt verecek.
Eski Yüksek Mahkeme Başkanı Aharon Barak başkanlığındaki İsrail heyeti, soykırım suçlamasına karşı tezlerini sunarak, mahkeme heyetini ikna etmeye çalışacak.
İsrail Başbakanı Netanyahu, duruşma öncesi yaptığı açıklamada, ülkesi hakkındaki iddiaları reddetti, İsrail’in Hamas’a karşı kendini savunma hakkını elinde tutacağını söyledi.
“Teröristlerle ve yalanlarla savaştıklarını” savunan Netanyahu, Hamas’ı “insanlığa karşı suç işleyen cani teröristler” olarak tanımladı.
İsrail Başbakanı, Güney Afrika’yı da “ikiyüzlülükle” suçladı.
Netanyahu’ya göre, Suriye ve Yemen’de milyonlarca insan Hamas’ın ortakları tarafından öldürülürken ya da yerlerinden edilirken Güney Afrika bunu görmezden geldi.
Bugün mahkemeden hangi kararlar çıkabilir?
İsrail’in bugün yapacağı savunmanın ardından Uluslararası Adalet Divanı, Tel Aviv yönetiminin Gazze’deki tüm askeri faaliyetlerini durdurmasına dair taleple ilgili karar verecek.
Güney Afrika Cumhuriyeti, İsrail’in Gazze’deki tüm askerleri faaliyetlerinin durdurulması için ivedilikle ihtiyati tedbir kararı verilmesini istiyor.
Uluslararası Adalet Divanı, aynı zamanda Güney Afrika’nın soykırım iddiaları ile ilgili davanın esastan görüşülüp görüşülmeyeceğine de karar verecek.
Bu İsrail açısından büyük önem taşıyan bir karar. Çünkü, soykırım ya da diğer suçlamalar konusunda Uluslararası Adalet Divanı’na yalnızca bir kez başvuru yapılabiliyor.
Eğer Güney Afrika, Gazze’de soykırım yapıldığına ilişkin yeterince kanıt sunmazsa, İsrail bir daha soykırımla suçlanamayacak.
Dava İsrail’i nasıl etkileyecek?
Mahkeme, Güney Afrika’nın iddialarını yeterli bularak davayı esastan görüşmeyi kabul ederse, bu İsrail açısından uluslararası arenada büyük bir prestij kaybı olacak.
Hollanda’daki Leiden Üniversitesi’nden Soykırım Hukuku uzmanı Prof. Dr. Larissa van den Herik’e göre, İsrail’in uluslararası itibarı tehlikede.
Van den Herik, Hollandalı kamu yayıncısı NOS’a, mahkemenin vereceği mahkumiyet kararının, İsrail’i daha da yalnızlaştıracağını söyledi.
Güney Afrika’nın açtığı davayı, İsrail için çok büyük bir başarısızlık olarak değerlendiren Hollandalı profesör, bu nedenle İsrail’in zararı sınırlamak için elinden geleni yapacağını söyledi.
İsrail’in bugünkü duruşmada, “kendi halkını Hamas’ın saldırılarına karşı koruma yükümlülüğüne” vurgu yapması bekleniyor.
Ancak Prof. Dr. van den Herik, bunun, her türlü şiddet için bir gerekçe olamayacağına dikkati çekerek, “Meşru müdafaa hakkı sınırsız değil. Bu her şeyi yapabileceğiniz anlamına gelmiyor” dedi.
Güney Afrika’ya ikiyüzlülük’ suçlaması
Amsterdam Üniversitesi’nden uluslararası hukuk siyaseti profesörü Geert-Jan Knoops ise, Güney Afrika’nın iddialarının, hukuki olarak soykırımı kanıtlamak için yeterli olmadığını savunuyor.
Soykırım suçlamasının daha güçlü kanıtlar gerektirdiğini söyleyen Knoops, Hollanda medyasına yaptığı açıklamada, şunları söyledi:
“Askeri eylemlerin, milliyetlerinden dolayı Filistin halkını bir bütün olarak yok etmeyi hedeflediğinin ortaya konması gerekir. Bu çok zor. Güney Afrika’nın sunduğu belgelere dayanarak böyle bir sonuca varamazsınız.”
Hollandalı profesör, Güney Afrika Cumhuriyeti’ni “ikiyüzlülükle” suçlayarak, eski Sudan diktatörü Ömer El Beşir konusunda aynı hassasiyeti göstermediğini savundu.
Knoops, 2015 yılında, dönemin Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir, uluslararası bir kongre için bu ülkeyi ziyaret ettiğinde, Güney Afrika’nın, elindeki kanıtlara rağmen Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yakalama kararını uygulamadığını söyledi.
Knoops’a göre, Güney Afrika Cumhuriyeti, Güney Sudan’da belirli bir nüfus grubuna yönelik soykırım suçlamalarıyla ilgili olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin eski Sudan Devlet Başkanı hakkında verdiği tutuklama emrini görmezden geldi.
Güney Afrika neden Filistin’i destekliyor?
İsrail hakkındaki soykırım suçlamasına ilişkin davanın neden Güney Afrika tarafından açıldığı, en çok merak edilen konuların başında geliyor.
Birleşmiş Milletler’in 1948 yılında hazırladığı “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”, Türkiye de dahil 140 ülke tarafından imzalandı.
Sözleşme, taraflara “soykırım suçunu önleme ve cezalandırma” yükümlülüğü veriyor.
Güney Afrika Adalet Bakanı Ronald Lamola, dünkü duruşmada ülkesinin, “insanlığın bir parçası olduğu bilinciyle Filistin halkına ellerini uzattığı” için dava açtıklarını söyledi.
Güney Afrika ile Filistinliler arasındaki bağlar, çok eskiye dayanıyor. Her ikisi de bir kurtuluş hareketi olan Afrika Ulusal Konseyi (ANC) ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasında oldukça köklü ilişkiler bulunuyor.
Her iki örgüt de “ortak bir kader deneyimine” sahip. Bu nedenle Güney Afrika, Filistin’in dünyadaki en önemli destekçilerinden biri.
Belçika da davaya dahil olmak istiyor
Belçika’da iktidar ortağı Yeşil Sol ve Hristiyan Demokratlar, hükümetten, Gazze’deki durumla ilgili uluslararası bir soruşturma talep etmesini istedi.
Yeşil Sol Partili Başbakan Yardımcısı Petra De Sutter, “Belçika Gazze’de olanları izlemeye devam edemez. Yaşananlar giderek soykırıma benzemeye başladı. Bu yüzden Güney Afrika gibi ülkemizin de Uluslararası Adalet Divanı’na gitmesini istiyorum” görüşünü dile getirdi.
Hristiyan Demokrat Parti de, De Sutter’in bu önerisine destek verdi.
Ancak muhalefetteki milliyetçi Yeni Flaman İttifakı Partisi (N – VA), bu öneriye karşı çıkıyor. Sağ görüşlü parti, bölgede çözüm için İsrail’in desteklemesi gerektiğini savunuyor.
Lahey’de yerel saatle 10:00’da başlayacak kamuya açık duruşma, Uluslararası Adalet Divanı’nın internet sitesinden de canlı olarak yayınlanacak.
]]>İsrail, Gazze’deki Filistin halkına soykırım uyguluyor mu? Güney Afrika, 29 Aralık 2023’te, Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan Uluslararası Adalet Divanı’nda dava açtığını duyurdu.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ise, ülkesinin Gazze’de benzersiz bir “ahlakla” hareket ettiğini söyledi ve bir İsrail hükümet sozcüsü, Güney Afrika’nın açtığı davayı “kan iftirası” diye tanımladı.
Bu ifade, Yahudilerin dini ayinlerinde kanlarını kullanmak için Hristiyanları öldürdüğüne dair tarihteki yanlış iddiaları tanımlarken dile getiriliyor.
Güney Afrika’nın başvurusunda ne var?
Güney Afrika’nın 84 sayfalık başvurusunda İsrail’in yaptıklarının “soykırım özellikleri taşıdığı, çünkü niyetin Gazze’deki Filistinlilerin önemli bir kısmını yok etmek olduğu” söyleniyor.
Başvuruda, bu soykırım fiillerinin arasında Filistinlilerin öldürülmesi, ağır psikolojik ve fiziksel hasara neden olmak ve “bir grup olarak fiziksel açıdan yok olmalarını” sağlamak için kasten gereken koşullara maruz bırakmak olduğu kaydediliyor.
Güney Avustralya Üniversitesi’nden hukuk hocası Juliette McIntyre, Güney Afrika’nın başvurusunun “çok kapsamlı” olduğunu ve “çok dikkatli bir şekilde kaleme alındığını” söylüyor.
BBC’ye konuşan McIntyre “İsrail’in tüm potansiyel argümanlarına yanıt vermeyi amaçlıyor ve mahkemenin yetkisi olmadığına dair olası iddialara da değiniyor” dedi.
“Güney Afrika, başvuruyu yapmadan önce İsrail ile konuyu birçok farklı platformda ele aldığını söylüyor.”
İsrail’in tepkisi ne oldu?
İsrailli Hükümet Sözcüsü Eylon Levy, İsrail’in mahkemede iddialarla mücadele edeceğini söyledi. Levy ayrıca, başlattığı savaşın tüm ahlaki sorumluluğunun Hamas’ta olduğunu belirtti.
Soykırım nedir?
1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesine göre soykırım, bir ulusal, etnik, ırksal ya da dini grubun kısmen ya da tamamen yok edilmesi amacıyla girişilen fiiller. Bu fiiller arasında şunlar bulunuyor
Soykırım, kanıtlaması en zor uluslararası suçlardan biri.
Kim soykırımla suçlanabilir?
Bir devlet ya da birey soykırımla suçlanabiliyor.
Dublin’deki Trinity College’tan hukukçu Michael Becker, bir devletin Soykırım Sözleşmesini ihlal ettiğinin tespit edilmesiyle, bir bireyin soykırımdan suçlu bulunması arasında bir ayrım oldunu söylüyor.
Becker “Bu ayrım karmaşık ve kafa karışıklığına yol açabiliyor” diyor.
Uluslararası Adalet Divanı’nın rolü ne?
Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), BM’nin devletler arasındaki ihtilaflarda hüküm veren en üst düzey mahkemesi.
BM Genel Kuurulu ve Güvenlik Konseyi’nin dokuz yıllık görev süreleri için seçtiği 15 yargıçtan oluşan ICJ’ye devletler başvuru yapabiliyor.
Mahkemenin yetkilerinden biri 1948 Soykırım Sözleşmesi’nden doğan ihtilaflarda hüküm vermek.
1939-1945 yılları arasındaki İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da altı milyon Yahudi Naziler tarafından öldürüldü. Daha sonra dünya liderleri böyle bir olayın tekrarını önlemek amacıyla bu sözleşmeyi kabul etti.
İsrail, Güney Afrika, Myanmar, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri anlaşmayı onaylayan 153 ülke arasında.
Peki, Uluslararası Ceza Mahkemesi ne?
2002’de kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) de Lahey’de. Ülkelerin içindeki mahkemeler harekete geçmediğinde, devreye giren bir son çare mahkemesi. ABD, Rusya ve İsrail bu mahkemeye üye değil.
ICC ceza davalarını yargılıyor ve savaş suçları, insanlığa karşı suç ve soykırımdan bir kişi hakkında hüküm verebiliyor. Her birinin yasadaki tanımları farklı. Davaları ICC savcısının açması gerekiyor.
Kimler soykırımdan hüküm giydi?
Soykırım suçundan hüküm giyen ilk kişi, 1994’te 800 bin Tutsi’nin öldürüldüğü katliamdaki rolü nedeniyle, 1998’de BM destekli Uluslararası Ruanda Ceza Mahkemesi’nde (ICTR) yargılanan Ruandalı Hutu Jean-Paul Akayesu oldu.
2017’de Uluslararası Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi (ICTY) eski Bosnalı Sırp komutan Ratko Mladiç’i, emrindeki askerlerin 1995’te 8 bin Müslüman erkek ve erkek çocuğunu öldürdüğü Srebrenitza katliamı nedeniyle soykırımdan suçlu buldu.
Ancak Uluslararası Adalet Divanı, Bosna’nın yaptığı başvuruda Sırbistan ya da Eski Yugoslavya’nın Srebrenitza’da doğrudan soykırım yaptığı iddiasını reddetti.
Mahkeme bunun yerine Sırbistan’ı soykırımı önlememekten ve üst düzey bir generali teslim etmemekten suçlu buldu.
Daha önce ICJ’de raportör olarak çalışan Becker, mahkemenin bir devletin “soykırım niyetini” tespit etmek adına çıtayı çok yükseğe koyduğunu söylüyor.
İsrail – Gazze savaşı nedir?
Çatışma, 7 Ekim 2023’te Hamas militanlarının Gazze’den çıkıp, 1200 İsrailli’yi öldürmesi ve 200’den fazla kişiyi de rehin almasıyla başladı.
O günden bu yana İsrail hava saldırıları düzenledi, kara saldırısı başlattı ve Filistinlilere Gazze Şeridi’nin güneyine geçmeleri talimatı verdi. Yakıt ve gıda teslimatlarını da kısıtladı.
Hamas yönetiminin Sağlık Bakanlığı şu ana dek çoğu kadın ve çocuk 22 binden fazla kişinin öldürüldüğünü söylüyor.
İsrail, İngiltere, ABD ve diğer Batılı güçler Hamas’ı bir “terör örgütü” diye tanımlıyor.
11 ve 12 Ocak’ta ne olacak?
Güney Afrika aynı zamanda ICJ’ye ara önlemler alınması başvurusu yaptı. Mahkemenin İsrail’e Gazze’deki tüm askeri faaliyetlerini sona erdirmesi talimatı vermesini istiyorlar. Bu acil bir süreç ve ilk olarak bu başvuru ele alınacak.
McIntyre “Bu süreç bu aşamada soykırım bulgusu yapılmasına gitmeyecek. Kanıt standartları çok düşük. Burada sorulacak soru geri döndürülemez bir hasar verilmesi şansı var mı?” diyor.
McIntyre, Güney Afrika’nın zamanın kaybedecek zamanın olmadığı “makul bir soykırım yaşanması riski” bulunduğunu savunacağını söylüyor.
Ukrayna da 24 Şubat’ta Rusya’nın işgaline uğramasından sonra benzer bir başvuru yapmış, ICJ de birkaç hafta sonra Rusya’ya askeri harekatını durdurma talimatı vermişti. Rusya ise bu talimatı görmezden geldi.
McIntyre, ICJ’nin bu konudaki ara kararını Ocak sonunda vermesini bekliyor ve “Böyle bir karar İsrail üzerinde baskı yaratır” diyor. Ancak kararın nihai olmayacağını ve ICJ’nin uygulanmasını sağlama gücü olmadığını da ekliyor.
McIntyre ayrıca “Mahkeme sonra davanın esasına ve dayanaklarına baktığında, soykırım olmadığına karar verebilir.” diyor.
Becker de, ICJ’nin Rusya’ya karşı verdiği ara kararın, Rusya’ya askeri faaliyetlerini durdurma talimatı verecek kadar ileri gittiği için “çarpıcı” olduğnu söylüyor.
Becker “Mahkemenin İsrail’e durma talimatı vereceği konusunda biraz daha şüpheliyim” derken, ICJ’nin İsrail’den askeri faaliyetlerini “kısıtlamasını” isteyebileceğini vurguluyor.
“Bu da İsrail’in zaten bağlı olduğu uluslararası hükümlere uyması gerektiği anlamına gelir” diye de ekliyor.
ICJ’nin önündeki diğer soykırım davalarında ne oldu?
McIntyre en geçerli kıyaslamanın, Gambiya’nın Myanmar’a karşı açtığı soykırım davasıyla yapılabileceğini söylüyor.
Gazze’deki Filistinliler ve Myanmar’daki Arakan Müslümanları, ulus devlet olmadıkları için ICJ’ye erişemiyor ve davaları onlar adına başka ülkeler açıyor.
Gambiya, 2017’de bir milyon Arakan Müslümanı Bangladeş’e kaçmaya zorlandıktan sonra, Müslüman ülkeler adına Myanmar’ı soykırımda bulunmakla suçladı.
2023 sonlarında da İngiltere, Danimarka, Fransa, Almanya ve Hollanda, Kanada’yla birlikte davaya müdahil olma başvuru yaptı.
McIntyre “Bu, dünyaya ve mahkemeye yapılan başvuruyu destekledikleri sinyali veriyor” diyor.
Batılı ülkeler, ICJ’deki Ukrayna davasında da benzer bir hamle yapmıştı.
Ancak McIntyre, Batı’nın bu kez müdahil olmayacağını düşünüyor ve “Batılı ülkelerin Güney Afrika’ya destek için müdahale edeceğini görmeyeceğiz. Buradaki soru, Arap ülkelerinden bir müdahele görüp görmeyeceğimiz” diyor.
Nihai karar ne zaman çıkabilir?
Gambiya başvurusunu Kasım 2019’da yaptı, ancak henüz davanın esasına dair bir duruşma yapılmadı. Nihai bir karar alınması yıllar sürebiliyor.
McIntyre, ICJ İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığı hükmüne varırsa, bunun daha sonra ICC’deki herhangi bir bireysel ceza soruşturmasında kanıt olarak kullanılabileceğini söylüyor.
İki hukuk uzmanı da, İsrail’e karşı böyle bir kararın alınması halinde, bunun diğer ülkelere, özellikle de İsrail’e destek verenlere, Tel Aviv ile ilişkilerini gözden geçirme baskısı yaratacağını söylüyor.
Ancak ABD yönetimi, daha şimdiden Güney Afrika’nın davasına güçlü bir şekilde karşı çıktığını gösterdi. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı davanın “dayanaksız” ve “aslında tamamen temelsiz” olduğunu söyledi.
]]>Beşiktaş Ortaköy’de, 2017’ye girmek için bir araya gelenlerin bulunduğu Reina gece kulübüne, “Ebu Muhammed el Horasani” kod isimli Özbekistan vatandaşı Abdulkadir Masharipov tarafından, DEAŞ terör örgütünün talimatı doğrultusunda kalaşnikof marka otomatik tüfekle saldırı yapıldı.
Kulübün kapısındaki kişilere ateş açtıktan sonra içeri giren Masharipov, polis memuru Burak Yıldız’ı şehit etti.
Masharipov’un kutlama yapan insanlara açtığı ateş sonucu, 10 Türk vatandaşı ile aralarında Suudi Arabistan, Irak, Ürdün, Suriye, Kuveyt, Hindistan, Lübnan, İsrail ve Tunus vatandaşlarının bulunduğu 29 kişi hayatını kaybederken, 78 kişi yaralandı.
Olaydan sonra çıkan kargaşayı fırsat bilen Masharipov, taksiyle kaçtı.
Yeni yıla sayılı saatler kala gerçekleştirilen kanlı baskının ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatıldı. Soruşturma kapsamında, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünce oluşturulan özel ekip ve 2 bin polisin MİT’le yürüttüğü çalışmalarda, DEAŞ terör örgütünün “madafa” olarak tabir ettiği, teröristlerin barındığı 152 adrese baskın yapıldı.
Operasyonlarda yakalanan 642 kişi sınır dışı edildi
Baskınlar sonucunda, İstanbul’un aralarında bulunduğu Kayseri, Konya ve Hatay’da 61 DEAŞ şüphelisi gözaltına alınırken, 642 yabancı uyruklu kişi de kamu düzeni ve kamu güvenliği açısından tehdit oluşturdukları gerekçesiyle sınır dışı edildi.
Ekipler, kaçan Masharipov’u yakalamak için, 7 bin 200 saatlik kamera görüntüsünü izledi. Hakkında bilgi bulunmayan, yurda kaçak yollarla giriş yapan Masharipov, çalışmalar sonucunda, 16 Ocak 2017’de Esenyurt’ta bir eve düzenlenen operasyonla yakalandı.
Araştırmalarda, 27 Aralık’ta çektiği bir videoda intihar eylemi yapacağını anlattığı belirlenen saldırgan, 11 Şubat 2017’de tutuklandı.
Aldığı talimat doğrultusunda, Taksim Meydanı’na giderek, keşif amaçlı görüntü aldığı tespit edilen Masharipov’un yılbaşı gecesi meydana çıkan yolların polis tarafından kapatılması üzerine eylemi gerçekleştirmek için Reina’ya yönlendirildiği anlaşıldı.
Ayrıca, Masharipov, soruşturma esnasında yapılan sorgusunda, DEAŞ üyesi olduğunu kabul ederek, rehin olmamak için ölmeyi amaçladığını ve hakkında idam hükmü verilmesini istediğini söyledi.
Saldırgana 40 kez ağırlaştırılmış müebbet ile 2 bin 382 yıla kadar hapis istemi
Başsavcılıkça yürütülen soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamede, Abdulkadir Masharipov’un “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçu ile olayda ölen 39 kişi için ayrı ayrı 40 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 1547 yıldan 2 bin 382 yıla kadar hapisle cezalandırılması talep edildi.
Çoğunluğu yabancı 59 sanığın bulunduğu iddianamede, diğer sanıklar için 7,5 yıldan 2 bin 370 yıla kadar hapis cezası istendi.
Saldırıda hayatını kaybeden biri polis 39 kişinin “maktul”, 60’ı yabancı uyruklu 122 kişinin “mağdur” ve “müşteki” olarak yer aldığı iddianame, gönderildiği İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesince kabul edildi.
Masharipov ifade vermedi
Açılan dava kapsamında sanıklar, 11 Aralık 2017’de hakim karşısına çıktı.
Duruşmada savunması sorulan sanık Abdulkadir Masharipov, 28 Şubat 2018’de kapalı gerçekleştirilen duruşmada, yaklaşık 3 saat konuşmasına karşın olay hakkında ifade vermedi.
Davanın sanıklarından Masharipov’un eşi Zarina Nurullayeva ise eşinin evlendikleri sırada hiçbir suça karışmadığını belirterek, “Daha sonra aşırı örgütlere eğilimi başladı. Bir, iki defa bana bu DEAŞ’tan bahsetti. Biat etmek istediğini söylemişti. Aradan zaman geçti, bunu unuttuğunu düşündüm.” dedi.
Masharipov’un cezasında indirim yapılmadı
Yapılan yargılama sonucunda dava, 7 Eylül 2020’de karara bağlandı.
Mahkeme heyeti sanık Masharipov’u “Anayasa’yı ihlal” ve aralarında polis memuru Burak Yıldız’ın da bulunduğu 39 kişiye karşı “kasten öldürme” suçundan 40 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum etti.
Heyet ayrıca, sanığı 79 kişiye karşı “öldürmeye teşebbüs” ile “vahim nitelikte ruhsatsız silah taşıma” suçlarından 1368 yıl hapis ve 375 bin lira adli para cezasına çarptırıp tutukluluk halinin devamına hükmetti.
Kararda, Masharipov’un cezasında, suçun işlenmesinden sonraki ve yargılama safhasındaki davranışları, işlediği suçlara verilecek cezanın geleceği üzerindeki etkisini düşünmemesi, mahkemeyi tanımaz tutum ve davranışlarda bulunması nedeniyle indirim yapılmadığı belirtildi.
Masharipov’a yardım ettiği ve terör saldırısının planlayıcılarından olduğu gerekçesiyle yargılanan tutuklu sanık İlyas Mamaşaripov’a “Anayasa’yı ihlal etmeye yardım etme” suçundan 20 yıl hapis cezası veren heyet, sanığı ayrıca 39 kişiye karşı “tasarlayarak öldürmeye yardım etme” ile 79 kişiye karşı “tasarlayarak öldürmeye teşebbüse yardım etme” suçlarından 1432 yıl hapis cezasına mahkum etti.
Sanık Abdulkadir Masharipov’un resmi nikahlı eşi Zarina Nurullayeva ile terör örgütü içinde “kadı” olarak görev yaptığı ve eylem talimatını getirdiği belirtilen “Ebu Cihad” kod adlı tutuklu sanık Yasser Mohammed Salem Radown’un da aralarında bulunduğu 12 kişiyi, “terör örgütüne üye olmak” suçundan 12’şer yıl hapis cezasına çarptıran heyet, Masharipov’un birlikte yaşadığı Tene Traore’nin aralarında bulunduğu 3 sanığı “terör örgütüne üye olmak” suçundan 7 yıl altışar ay hapis cezasına mahkum etti.
Heyet, 23 sanığın “terör örgütüne üye olmak” suçundan 6 yıl üçer ay, sanık Celil Çelik’in ise “terör örgütüne üye olmak” ve “vahim nitelikte ruhsatsız silah taşımak” suçundan 16 yıl 3 ay hapse mahkum edilmesini kararlaştırdı.
Davadaki 7 sanığı “terör örgütüne üye olmak” suçundan dokuzar yıl hapis cezasına çarptıran mahkeme, 11 sanığın da tüm suçlardan beraatine karar verdi.
Toplamda 16 sanığın tutukluğunu, bir sanığın ise tahliyesini kararlaştıran heyet, sanıklar Celil Çelik ile Zarina Nurullayeva’nın da tutuklanmasına hükmetti.
Kayseri’de yargılanan sanık beraat etti
Öte yandan Masharipov’la bağlantılı olduğu gerekçesiyle Kayseri 4. Ağır Ceza Mahkemesince “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan yargılanan sanık Kulaıxı Yımaıer için delil yetersizliğinden beraat kararı verildi. Yargıtay, bu dosyada yaptığı temyiz incelemesinde, deliller kapsamında sanığın atılı suçu işlediğinin sabit olmadığı gerekçesiyle yerel mahkemenin beraat kararını oy birliğiyle onadı.
Yargıtay, dava dosyasını yerel mahkemeye iade etti
Davanın kararını inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 27. Ceza Dairesi, 9 Temmuz 2021’de istinaf başvurularını reddetti. Dairenin kararında, yerel mahkemenin kararını hukuka uygun bulduğuna dair ifadelere yer verildi.
İstinaf mahkemesinin cezayı onadıktan sonra dava dosyasını gönderdiği Yargıtay da temyiz incelemesini bu yıl tamamladı.
Bazı katılanlara gerekçeli kararın usule uygun tebliğ edilmediğini belirleyen Daire, dava dosyasının yerel mahkemeye iadesine hükmetti.
İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesinin iade edilen dava dosyası üzerindeki çalışması devam ediyor.
Davanın sanığı Özbekistan’da terör listesine eklendi
???????Bunun yanı sıra Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) Başkanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, davanın sanıklarından Abuliezi Abuduhamiti hakkında, Türkiye’nin talebi üzerine Özbekistan hükümeti tarafından malvarlığını dondurma kararı alındı. Abuduhamiti’nin adı bu ülkedeki terör suçundan arananlar listesine eklendi.
Reina’da gerçekleştirilen terör saldırısı sonrasında düzenlenen operasyonlarda yakalandığı, sınır dışı edildiği ve temin ettiği sahte Kırgızistan pasaportuyla Suriye üzerinden tekrar Türkiye’ye girdiği belirlenen 1 şüpheli de Denizli’de tutuklandı.
Terör saldırısının ardından kapanan Reina’nın büyük bölümü, Boğaziçi İmar Kanunu’na aykırı yapılaşmadan dolayı Mayıs 2017’de yıkıldı.
]]>