Filmin senaryosu gazeteci Gabriel Sherman’a ait. Projeyi de o geliştirdi. Sherman, 2016 başkanlık seçimleri nedeniyle Donald Trump’ın yaşam öyküsü üzerine çalışırken Avukat Roy Cohn ile geçmişteki yakınlığını keşfetti ve araştırmalarını derinleştirdi. Donald Trump’ı 1970’li yıllardan beri tanıyan çoğu kişi Sherman’a, Cohn’un Trump’ın siyasi görüşleri üzerindeki etkisinden söz etti. Sherman da araştırma sürecinde öğrendiklerinden yola çıkarak Cohn – Trump ilişkisinden yola çıkan bir senaryo yazmaya karar verdi.
2- YAPIMCILARI KİM?
Film, Kanada, Danimarka, İrlanda ve ABD ortak yapımı… Künyeye baktığımızda yapımcı başlığı altında 4 ülkeden 40’ı aşkın isim görüyoruz. Ana yapımcı olarak yönetmen Ali Abbasi dahil 6 kişi öne çıkıyor. Yapımcıların film için kaynak aradığı günlerde Dan Snyder, Trump’ın olumlu şekilde gösterileceğine inanarak filme yatırım yaptı. 2016 yılında Trump’ın kampanyasına destek veren Snyder, geçtiğimiz şubat ayında filmin ilk kurgusunu seyrettiğinde çok öfkelendi ve avukatlarıyla birlikte filmin gösterilmesini engellemek için harekete geçti. Snyder’ın filmdeki hisseleri daha sonra 500 bin dolar karşılığında James Shani’nin Rich Spirit şirketi tarafından satın alındı.
3- YÖNETMEN OLARAK ÖNCE KİMLERE TEKLİF GİTTİ?
Proje ilk olarak 2018’de duyuruldu. İlk gelen haber, Gabriel Sherman’ın senaryo üzerinde çalıştığıydı. 2023’ünün ekim ayında Ali Abbasi yönetmen ve ortak yazar olarak projeye dahil oldu. Ama daha sonra Gabriel Sherman’ın, filmin künyesinde senaryonun tek yazarı olarak yer almasına karar verildi. Abbasi, kendisinden önce Paul Thomas Anderson ve Clint Eastwood gibi birçok sinemacıya teklif götürüldüğünü ama hiçbirinin kabul etmediğini ve Hollywood’un projeyi finansal açıdan riskli bulduğunu söyledi.
4- YÖNETMEN ALİ ABBASİ KİMDİR?
Filmi yöneten Ali Abbasi, 1981 yılında İran’da Tahran şehrinde doğdu. 2002 yılında TahraN Politeknik üniversitesindeki eğitimini bırakarak İsveç’e göç etti; Stockholm’de mimarlık eğitimi almaya başladı. Eğitimini tamamlamasının ardından 2007’de Danimarka’ya giderek Ulusal Film Okulu’na kaydını yaptırdı. Sinema okulundan mezun olduktan sonra 2016’da ilk uzun filmi “Shelley”yi çekti. 2018’de yönettiği “Sınır” (Border) Cannes Film Festivali’nin Resmi Seçkisi’nde yer aldı; En İyi Makyaj ve Saç kategorisinde Oscar’a aday oldu. Ürdün’de çektiği “Kutsal Örümcek” (Holy Spider – 2022) filminde İran’da 16 kadını öldüren gerçek bir seri katilin hikâyesini anlattı.
5- FİLM İLK NEREDE GÖSTERİLDİ?
“Trump’ın Hikâyesi”, dünya prömiyerini geçtiğimiz mayıs ayında Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında gerçekleştirdi. Altın Palmiye adayı 18 filmden biriydi ve seyircilerin karşısına 20 Mayıs 2024 tarihinde çıktı. Filmin Birleşik Krallık ve İrlanda dağıtım hakları, festival sırasında StudioCanal tarafından satın alındı. İlk gösterimini takip eden günlerde herhangi bir şirket filmin ABD hakları için yapımcılarla temas kurmadı. O günlerde dağıtımcılar arasında Trump’ın avukatlarının filmin ABD gösterimini engelleyebileceğine dair bir görüş vardı.
6- FİLM ABD’DE NE ZAMAN GÖSTERİME GİRDİ?
2024’ün haziran ayında Tom Ortenberg’in sahip olduğu Briarcliff Entertainment adlı şirketin ABD haklarını satın almak için girişimde bulunduğu ve filmi sonbaharda gösterime gireceği haberi geldi. Haber ağustos ayında doğrulandı. Filmin ABD’deki ilk gösterimi ise 31 Ağustos’ta Telluride Film Festivali’nde gerçekleştirildi. 3 Eylül’de Kickstarter’da filmin ABD’deki sinema salonlarında gösterilebilmesi için bir kampanya başlatıldı. İlk fragman 10 Eylül’de Trump ve Kamala Harris’in canlı yayında karşı karşıya geldikleri gün yayınlandı. Minimum pazarlama bütçesiyle tanıtılan film, 10 Ekim’de ABD’de sınırlı sayıda sinema salonunda gösterime girdi.
7- FİLM GİŞELERDE İLGİ GÖRDÜ MÜ?
Film, ABD ve Kanada’da geçtiğimiz hafta 1740 salonda vizyona girdi. Beklentiler filmin ilk 3 gününde 1 – 3 milyon dolar arasında hasılat yapmasıydı. İlk gün gişelerde 590 bin dolarlık bilet satışı gerçekleşti. 150 bin dolar da perşembe gecesi yapılan ön gösterimlerden geldi. “Trump’ın Hikâyesi” ilk 3 günü beklentilerin altına düşmeyerek 1.6 milyon dolar hasılatla kapattı. ABD ve Kanada’da filmin tanıtımının çok yetersiz olması nedeniyle sonuç genel olarak olumlu karşılandı. Box Office Mojo’daki son verilere göre film dünya genelinde 3 milyon 224 bin 661 dolar hasılat getirdi.
8- FİLM NE ANLATIYOR?
Film, genç Donald Trump’ın (Sebastian Stan), Rosenbergleri idam ettirmekle övünen sağ görüşlü Avukat Roy Cohn (Jeremy Strong) ile 1973 yılında tanışmasıyla başlıyor. Kısa sürede genç Trump’ın akıl hocası haline gelen Cohn, Trump ailesinin hukuki sorunlarını kendine özgü yasa dışı yöntemlerle çözüyor. Cohn’un yardımlarıyla Donald Trump’ın emlak dünyasındaki büyük yatırımları hız kazanıyor. Film, bu hızlı yükseliş sürecinde Trump’ın Çek model Ivana (Maria Bakalova) ile olan evliliğini, hayata tutunamayan alkolik abisi Freddy Trump (Charlie Carrick), babası (Martin Donovan) ve annesi (Catherine McNally) ile ilişkilerini de ele alıyor.
9- FİLMDE ANLATILANLAR DOĞRU MU?
Film gösterime girdikten sonra çevrimiçi haber sitelerinde hangi olayların gerçek hangi olayların kurmaca olduğuna dair birçok yazı çıktı. Eldeki veriler, senaryonun Cohn ve Trump hakkında yakın çevrelerinde bilinen ve konuşulan gerçeklerden yola çıktığını gösteriyor. En çok konuşulan, tartışılan ve merak edilen konu ise Trump’ın ilk eşi Ivana Trump ile arasındaki sorunların filmde ne kadar doğru yansıtıldığı… Gabriel Sherman, senaryoyu boşanma sürecinde mahkeme tutanaklarına geçen iddiaları temel alarak yazdığını söylüyor. Ancak 2022 yılında hayatını kaybeden Ivana Trump, boşanma sürecindeki gerilim nedeniyle bazı iddiaların maksadını aştığını, “tecavüz” kelimesinin de yanlış anlaşıldığını açıklamıştı. Birçok sitede filmde anlatılan başka birçok olayın gerçek olduğu öne sürülüyor.
10- DAVA AÇILDI MI?
Trump’ın 2024 başkanlık kampanyasının sözcüsü Steven Cheung, filmin ortaya çıktığı ilk günlerde yapımcılara dava açacaklarını ve ABD’deki gösterimine kesinlikle engel olacaklarını söyledi. Variety’de 24 Mayıs’ta çıkan haberde Trump’ın avukatlarının filmin pazarlaması, dağıtımı ve gösteriminin engellemesi yönünde yapımcılara bildirimde bulunduğu açıklandı. Yapımcılar ise filmde eski başkan Trump’ın dürüst ve dengelenmiş bir portresine yer verildiğini belirterek “Herkesin seyredip kendi kararını vermesini istiyoruz” diye bir açıklama yaptı. Yönetmen Ali Abbasi ise filmi Trump’a göstermek istediğini ve Trump’ın filmi onaylayabileceğini iddia etti. Ancak Trump filmi gördü ve “Sahte ve seviyesiz” olarak niteledi.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>28 Nisan Pazar akşamı New York’ta LOOK Dine-In Cinemas W57’te gerçekleşen törende En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödülleri Aslıhan Ünaldı’ya takdim edildi.
Yönetmenin kişisel deneyimlerinden esinlenerek yabancılaşma ve kabullenme konularını ele aldığı “Suyun Üstü”, günümüz Türkiye’sinin sosyo-politik zemininde, birbirleriyle yeniden bağ kurmaya çalışan parçalanmış bir ailenin hikayesini anlatıyor.
Elit İşcan, Nihan Aker, Lila Gürmen, Serhat Ünaldı, Eren Çiğdem ve Oscar Pearce’ın rol aldığı “Suyun Üstü”, aile, kariyer, cinsellik gibi meseleleri üç farklı jenerasyona ait kadın karakterlerinin gözünden işliyor.
“Suyun Üstü”, yönetmenlik kariyerinin yanı sıra Columbia Üniversitesi ve New York Üniversitesi’nin lisansüstü film programlarında senaryo yazımı dersleri veren Aslıhan Ünaldı’nın yazıp yönettiği ilk uzun metrajlı filmi.
30. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde Elit İşcan’a En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü; Los Angeles Bağımsız Kadın Film Ödülleri’nde ise Ünaldı’ya En İyi Kadın Yönetmen Ödülü’nü getiren film, uluslararası festival yolculuğuna devam ederken 2024 New York CineFest’te ise En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazandı.

Çekimleri Göcek ve Fethiye’nin koylarında gerçekleştirilen filmde, Elit İşcan, Nihan Aker, Lila Gürmen, Eren Çiğdem ve Oscar Pearce’la birlikte, yönetmenin babası olan ve ilk oyunculuk deneyiminin yanı sıra çekimlerin gerçekleştiği teknenin kaptanlığını da üstlenen Serhat Ünaldı da rol alıyor.
Yapımcılığını Kamen Velkovsky ve Aslıhan Ünaldı’nın; görüntü yönetmenliğini Sundance Film Festivali ödüllü André Jäger’in üstlendiği filmin müzikleri ise Davut Özdemir ve Deniz Güngör imzasını taşıyor.
New York’ta yaşayan Zeynep, Amerikalı eşiyle birlikte Muğla’da küçük bir sahil kasabasına varır. Parçalanmış bir aileye geri dönmüştür; ebeveynleri boşanmış, kız kardeşi ise ailesine yabancılaşmıştır. Aile, bir haftalık bir yelken seyahatine çıkacaktır.
Bu gezi, aynı zamanda Zeynep’in yargılanmakta olan gazeteci babası Yusuf’un, uzun zamandır görmediği kızlarıyla yeniden bağ kurabilmesi için son şansıdır. Tekne denize açılıp yelken rüzgarla dolduğunda ve mavi sularda süzülmeye başladıklarında kendilerini geçmişe dönmüş gibi hissederler.
Aile yeniden bir aradadır. Ancak yavaş yavaş bu gezinin basit bir aile tatilinden ibaret olmadığı ortaya çıkmaya başlar. Aile, Yusuf’un temyiz kararını beklerken gerilim gittikçe artar. Hassas aile dinamikleri, yöre halkından genç bir adamın hayatlarına girmesiyle beklenmedik bir yönde değişir.
Kadın karakterlerine yoğunlaşan ve ele aldığı meselelere üç farklı jenerasyonun gözünden yaklaşan “Suyun Üstü”, aynı zamanda gazeteci Yusuf’un hikayesi üzerinden basın özgürlüğüne de değiniyor. Yale Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler üzerine ön lisans eğitimi alan Aslıhan Ünaldı, filmlerinde büyük sosyo-politik meselelerin özel hayatlar ve bireysel ilişkiler üzerindeki etkisini irdelemekle ilgileniyor.
Sao Paulo, Valencia, Montreal, Buenos Aires, Sofya, İstanbul gibi prestijli festivallerde gösterilen ve yurt dışında da ilgi gören Siren Film yapımı “Suyun Üstü” filmi, önümüzdeki günlerde uluslararası festival yolculuğuna devam edecek.
YouTube video player”>
]]>50 yaşındaki oyuncu, yazar ve şarkıcı Paola Cortellesi’nin C’è Ancora Domani (Hala Umut Var) adlı filmi, geçen yıl İtalya’da hem Barbie hem de Oppenheimer’ın önüne geçtikten sonra şimdi Avrupa’da gösterime giriyor.
Sinemalarda geçen ay itibarıyla neredeyse 40 milyon dolarlık bilet satışı yapan ve kadınların maruz kaldığı şiddeti ele alan film aynı zamanda bir İtalyan kadın yönetmen tarafından yönetilen en başarılı film seçildi.
BBC’ye konuşan Cortellesi, filmin başarısına hâlâ inanamadığını söyledi.
“Hiç kimse izleyicilerin bu filme olan ilgisini ve sevgisini tahmin edemezdi” diyen Cortellesi sözlerine şöyle devam etti:
“Yaklaşık 30 yıldır oyunculuk yapıyorum ve son 10 yıldır senaryo yazıyorum, şimdi de 50 yaşında ilk filmimi yaptım. Barbie gibi kadınların deneyimlerini ele alan dev bir filmle beyazperdeyi ve gişeyi paylaşmak sanırım iyi bir şey olmalı.”
‘Kadın cinayetleri ne yazık ki İtalya’da çok güncel bir konu’
Filmin İtalya’da bu kadar ses getirmesinin bir nedeni, Cortellesi tarafından canlandırılan filmin kahramanı Delia’nın kocası tarafından fiziksel ve duygusal tacize uğraması.
Filmde Cortellesi, İtalya’da kadınların ilk kez oy kullanma hakkına sahip olduğu 1946 yılında, savaş sonrası Roma’da yoksulluk içinde yaşayan bir ev kadını ve anneyi canlandırıyor.
Ancak hikaye İtalyan izleyicide kadınların güvenliğine ilişkin günümüz kaygıları yansıtıyor.
En güncel istatistiklere göre İtalya’da 2023 yılında 120 kadın öldürüldü. Bu, her üç günde bir kadına denk geliyor.
Bu kadınların yüzde 50’den fazlasının partnerleri ya da eski partnerleri tarafından, dörtte birinin ise çocukları (yüzde 89’u erkek çocuğu) tarafından öldürüldüğü belirtiliyor.
İtalya’da kadın cinayetleri konusu Kasım 2023’te, filmin gösterime girmesinde birkaç hafta sonra patlak verdi.
Giulia Cecchettin adlı 22 yaşındaki bir üniversite öğrencisinin, hala yargılanmayı bekleyen eski erkek arkadaşı tarafından öldürüldüğü yönündeki iddialar ülkede kitlesel protestolara yol açtı. Cecchettin’in cenazesine binlerce kişi katıldı.
Kadın cinayetlerinin “ne yazık ki İtalya’da çok ama çok güncel bir konu” olduğunu söyleyen Cortellesi, filmin “binlerce yıldır devam ettiğini” savunduğu kültürel bir zihniyeti keşfetmeye çalıştığını belirtiyor.
‘Nelerin değiştiğini ve nelerin aynı kaldığını karşılaştırmak istedim’
İtalya’da “Tutku suçları” olarak adlandırılan suçların 1981 yılından beri cezası var.
Temmuz 2023’te cinsel saldırının 10 saniyeden az sürmesi nedeniyle bir okul bekçisinin 17 yaşındaki bir kız öğrenciyi taciz etmekten beraat etmesi dünya çapında manşetlere taşındı.
“Kısa süreli taciz” ifadesi İtalya’da Instagram ve TikTok’ta #10secondi hashtag’iyle birlikte bir trend haline geldi.
Cortellesi, kadına yönelik şiddet temasının yıllardır senaryolarının yanı sıra oyunculuğunun da bir parçası olduğunu, ancak bunu bizzat yaşamadığını paylaşıyor.
“Nelerin değiştiğini ve nelerin aynı kaldığını karşılaştırmak için geçmişte geçen çağdaş bir film yapmak istedim” diyen Cortellesi devam ediyor:
“Artık kadınlar olarak bazı haklara ve güvencelere sahip olabiliriz, ancak toplumda değişmeyen şey, sevgiyi çarpıtan ve onu sahiplenme eylemine dönüştüren zihniyet. Bu yüzden daha iyi bir eğitim sistemine ihtiyacımız var.”
Mizahın kullanımı
C’è Ancora Domani zor konuları ele alan bir film olabilir, ancak Cortellesi, izleyicilerin filmle ilişki kurmasına yardımcı olmak için mizaha başvurduğunu söylüyor.
“Geçmişte yazdığım senaryolarda da aynı dili kullandım” diyen Cortellesi, “Bu komedi değil ama çok ciddi temalar hakkında konuşmak için komedi dilinin kullanımı” diye açıklıyor.
Cortellesi aynı zamanda İtalya’daki izleyici kitlesinin yüzde 45’inin erkek olduğunu belirtiyor ve bunu “büyük bir mutluluk” olarak nitelendiriyor.
Cortellesi, “Bu asla İtalyan erkeklere karşı bir film değil, paylaşmaya ve hayatta aynı yolda birlikte yürümeye bir davet. Erkekleri filmi izlemekten soğutmak ve onları suçlayan bir parmakla işaret ettiğimi düşünmelerini istemedim” diyor.
]]>Birçok festivalden ödülle dönen film, Demirtaş’ın Niğde Andala’daki aile evinin yapılan baraj sebebiyle yıkılmadan önceki son halini mekan, insan ve hafıza ilişkisi üzerinden ele alıyor.
Belgesel gösterimi sonrası AA muhabirinin sorularını cevaplayan Demirtaş, Andala’ya 1970’lerde ailesinin taşındığını ve kendisi ile kardeşlerinin burada doğduğunu söyledi.
“Hafızamızın kökleri buraya dayanıyor”
Demirtaş, yaşadıkları yerden 1999’da İstanbul’a göç kararı aldıklarını, fakat her fırsatta ziyaret ettiklerini dile getirerek, “Andala, bizim pandemide dahi kaçış noktamız, doğa ile bağımızdı. 2019’da devlet tarafından kesin olarak baraj yapım kararı alındığında ve bu durum bize bildirildiğinde, ben de bir gazeteci ve film yapımcısı olarak ‘bir şeyler yapmalıyım’ diye düşündüm. Zira burayı tüm ailem gibi ben de çok seviyordum. Çünkü hafızamızın kökleri buraya dayanıyor.” dedi.
Belgesel projesiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğünden destek aldıktan sonra 2020’de Andala’daki evlerine son kez ailesiyle ziyarete gittiğini belirten Ali Demirtaş, “Hem ön hazırlık hem de sonraki çalışmaları da kapsayan süreçte ‘Andala-Son Ziyaret’ bir belgesel film ürünü olarak 2022’nin ocak ayında ortaya çıktı. 2024 yılına kadar olan bu dönemde birçok film festivalinde gösterildi ve naçizane ödüller aldı.” diye konuştu.
“Belgesele dair eleştirdiğim noktalar var”
Demirtaş, belgeselin çekim sürecine ilişkin şunları anlattı:
“Olabildiğince profesyonel yaklaşmaya çalıştım. Zaman zaman aile üyelerine soru sorarken onların reaksiyonları sonucu kendimi tutamadığım ve profesyonel çizgiden kaydığım anlar da oldu. Ama onları çok iyi tanıyor olmamın da verdiği bazı kolaylıklar ve avantajlı durumlar da oldu. Aslında tüm bunlar başta bir çatışma idi. Yani bu belgeseli yazarken de çekerken de izlerken de hep şu soru aklımdaydı, ‘Ben bu filme yazar ve yönetmeni olarak mı yaklaşmalıydım, yoksa bu ailenin bir üyesi olarak mı?’ Bu ikilem sinema için çatışmaya müsait güzel bir şey gibi görülse de zaman zaman kafa karışıklığına da sebep oldu. Tüm bunlar da belgeselin sonucuna yansıdı elbette. Belgesele dair eleştirdiğim noktalar var tabii. Ama tüm bu eleştirileri finalde şöyle sonlandırıyorum; artık ‘Andala’ diye bir yer yok ve tüm bunlar belgeselle kayıt altına alınmış durumda.”
Belgeselin ayrıca kurgudan ve kurgusallıktan uzak olduğunun altını çizen Demirtaş, “Profesyonel kaygıdan uzak, samimi, özgün ve hikayesine yakışır bir üslupla hayata geçirdik. Eksikleri ve ‘daha iyi olabilirdi’ kısımları elbette var. Bu sebeple de benim için çok önemli bir okul oldu belgesel. Umarım sonraki yeni çalışmalarımda öğrendiklerimi uygulayabilir olacağım. Ama filmografim içinde ‘Andala-Son Ziyaret’ benim için çok özel ve farklı bir yerde durmaya devam edecek. Tüm bunlar hepimiz için aile hafızamıza ve tarihimize bir kayıt olarak düştü.” ifadelerini kullandı.
]]>YTB Başkanı Abdullah Eren, AA muhabirine dün ödül töreni gerçekleştirilen festivale katılan öğrencilerin çok başarılı olduklarını belirterek, “Uluslararası öğrencilerimizden böyle bir festival çıktısı almak da bizi mutlu etti. Demek ki doğru öğrencileri burslandırıyor ve doğru şekilde devam ediyoruz.” dedi.
Kırgızistan’dan birinci olan film için tebriklerini ileten Eren, festivalin gelecek yıllarda da sürmesini istediğini vurguladı.
YTB Başkanı Eren, şunları söyledi:
“Uluslararası öğrencilerin bu kısa film festivalinin gelenekselleşmesini isterim. Burada inşallah önümüzdeki yıllarda bu kapasiteyi artırarak devam ettiririz diye düşünüyorum. Yeter ki öğrenci arkadaşlarımız, uluslararası öğrenciler, sinema alanında okuyan, bilhassa yönetmenlik konusunda belli tecrübesi olan ve bu alanda kariyer yapmayı düşünen kardeşlerimiz devam etsinler. Biz, onlara destek olacağız ve eminim ki önümüzdeki yıllarda da bu festival devam edecek.”
“Vermek istediğim mesaj bu: Dünya, hepimiz için”
“Kurmaca” dalındaki “Chanyrak (Yuva)” adlı eseriyle “En İyi 1. Film” ödülünü alan Kırgızistanlı Aizada Alymbek, İstanbul Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nde yüksek lisans eğitimi gördüğünü söyledi.
Alymbek, ödül kazanmayı beklemediğini belirterek, “Açıkçası beklemiyordum çünkü çok iyi filmler de seyrettim, çok iyi filmler de gördüm. Farklı fikirler, senaryolar, bir de çok iyi tarz, bakışlar vardı.” ifadelerini kullandı.
Filmde vermek istediği mesajda gerçek olaydan esinlenildiğini anlatan Alymbek, “Hepimiz aynı, bir yuvada yaşıyoruz ama insanlar o kadar egolu ki bu dünyada sadece kendilerinin yaşadığını düşünüyor. Benim vermek istediğim mesaj bu: Dünya, hepimiz için.” değerlendirmesinde bulundu.
Alymbek, filmin çekimlerini Kırgızistan’ın Narın şehrinde yaptıklarını dile getirerek, “Hayatımda ilk defa çocuklarla çalıştım yani çocuklarla çalışmak daha da zormuş hatta ekibim de zorlandı ama işte sonuç iyi oldu.” diye konuştu.
“Üsküp’te bir esnafın gözünden Üsküp’ün mimarisini anlatıyorum”
“Belgesel” dalındaki “Xhelo’nun Gözünden” adlı eseriyle “En İyi 2. Film” ödülünü kazanan Kuzey Makedonyalı Besa Tusha da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü’nden 2023’te mezun olduğunu söyledi.
Kuzey Makedonya’dan geldiğini belirten Tusha, Serdar Akar Atölyesi’nde ders aldığını ve filmi Kovid-19 salgını döneminde çektiğini anlattı.
Tusha, Xhelo’nun Gözünden filminin belgesel türünde olduğunu kaydederek, “Üsküp’te bir esnafın gözünden Üsküp’ün mimarisini anlatıyorum. 1963 depremini, Üsküp 2014 Projesi’ni ve şu anki halini anlatıyorum Üsküp’ün.” ifadelerini kullandı.
Filmde Vardar bölgesinin eski ve yeni tarafının ayrımını, siyasi, ekonomik ve sosyal ekonomisini anlattığını söyleyen Tusha, “Açıkçası beklemiyordum hiçbir şey kazanacağımı. Her şey çok sürpriz oldu benim için çünkü gayet güzel filmler vardı. Bir de çok kısa sürede çok film başvurmuş ve kabul edilmiş. O yüzden hiç fırsat vermiyordum kendime açıkçası.” diye konuştu.
Tusha, “Bu festivalin tabii ki de daha çok büyüyeceğini görebiliyorum çünkü çok katılım var ve bu çok hoş bir şey.” dedi.
“Dünyadaki bütün kadınlar çok güçlü”
Festival Koordinatörü Afganistanlı Vega Moqarabi de Afganistan’da bir üniversitede tiyatro, Marmara Üniversitesinde de yüksek lisans eğitimini tamamladığını, İstanbul Üniversitesinde radyo, televizyon ve sinema alanında doktora yaptığını söyledi.
Küçüklükten itibaren sinemaya ilgi duyduğunu belirten Moqarabi, Afganistan’dayken çok sayıda kısa film çektiğini ve ödül aldığını dile getirdi.
Festivalin ortaya çıkış serüvenine değinen Moqarabi, Kovid-19 salgını döneminde sinema grubu kurup dersler verdiklerini ve kısa film çektiklerini anlattı.
Moqarabi, çektikleri filmleri göstermek için festival düzenleme fikriyle yola çıktıklarını söyleyerek, YTB’nin desteğiyle bunu hayata geçirebildiklerini dile getirdi.
İki ay önce uzun metrajlı film çektiğini belirten Moqarabi, şunları kaydetti:
“Dünyadaki bütün kadınlar çok güçlü, özellikle Afganistan’dakiler çünkü biz, sürekli savaşlardan ötürü çok fırsat bulamadık. O yüzden Türkiye’ye geldiğimden beri her yeri denemek istiyorum yani kitap yazarak, bu festivalleri düzenleyerek, dersler vererek gönüllü şekilde her yere koşuyorum çünkü gerçekten böyle fırsatlar her yerde yok, çok zor.”
YTB Türkiye Bursları ile Türkiye’de eğitim alan yabancı öğrencilerin düzenlediği “Uluslararası Öğrenciler Kısa Film Festivali”nde dereceye giren filmler için dün Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde ödül töreni gerçekleştirilmişti. Koordinatörlüğünü Afganistanlı öğrenci Vega Moqarabi ile İtalyan öğrenci Gesufrancesco Petrillo’nun üstlendiği festivalin jüri üyeliğini Faysal Soysal, Mehmet Lütfi Şen ve Zeynep Esra Kara yapmıştı.
]]>Kitaptan uyarlandılar: İşte Netflix’teki en iyi 5 film
Netflix, günümüzde film ve dizi izleme deneyimini yeniden tanımlayan en popüler platformlardan biri. Geniş içerik kütüphanesi ve kullanıcı dostu arayüzü ile milyonlarca kişi tarafından tercih ediliyor. İşte en yüksek puan alan kitaptan uyarlanmış 5 film:

The Irishman
Charles Brandt’ın 2004’te yayımlanan “I Heard You Paint Houses” kitabından uyarlanan “The Irishman”, Frank Sheeran adlı eski bir mafya tetikçisinin gerçek hikayesini anlatıyor. Film, Sheeran’ın yaşamını yaşlılık günlerinden başlayarak, Russell Bufalino için çalışmaya nasıl başladığını ve Jimmy Hoffa’nın kayboluşuyla olan bağlantısını ele alıyor.
Yönetmen Martin Scorsese’nin ustalığı, Robert de Niro, Joe Pesci ve Al Pacino gibi büyük oyuncuların performansıyla birleşiyor. Film, Rotten Tomatoes’da yüzde 95 puanıyla, Scorsese’nin en iyi gangster filmlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Netflix artık gelirini açıklamayacak! İşte nedeni
Moneyball
Michael Lewis’in 2003 tarihli kitabından uyarlanan “Moneyball”, beyzbol takımı Oakland A’s’in genel müdürü Billy Beane’in (Brad Pitt) inovatif stratejisini anlatıyor. Beane, geleneksel beyzbol yaklaşımını reddederek, oyuncuları istatistiksel bir modelle değerlendiriyor ve takıma dahil ediyor.
Bu sabermetrik yaklaşım, beyzbol dünyasında büyük bir devrim yaratıyor. Film, Rotten Tomatoes’da yüzde 94 puan almış ve en iyi film dahil olmak üzere altı Oscar adaylığı elde etmiş.
All Quiet on the Western Front
Erich Maria Remarque’ın aynı adlı romanından uyarlanan “All Quiet on the Western Front”, I. Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin yaşadıkları korkunç deneyimleri anlatıyor. Film, Felix Kammerer’in canlandırdığı Paul Bäumer karakteri üzerinden, savaşın acımasızlığına ve savaşın bir genç askere neler yapabileceğine odaklanıyor.
Film, savaşı gerçekçi ve acımasız bir şekilde tasvir ediyor. Rotten Tomatoes’da yüzde 90 puan almış olan bu film, dört Oscar ödülü kazandı ve savaş filmleri sevenler için mutlaka izlenmesi gereken bir yapım.
Orion and the Dark
Emma Yarlett’ın çocuk kitabından uyarlanan “Orion and the Dark”, Orion adlı küçük bir çocuğun karanlıktan korkusunu yenmesini anlatıyor. Film, Orion’un karanlıkla yüzleşme ve korkularını aşma sürecini eğlenceli ve ilginç bir şekilde anlatıyor.
Charlie Kaufman gibi ünlü bir yazarın katkısıyla, film hem çocuklar hem de yetişkinler için derinlemesine düşünce sunuyor. Rotten Tomatoes’da yüzde 91 puan alan bu film, aileler için harika bir seçenek.
Society of the Snow
Pablo Vierci’nin 2009’da yayımlanan kitabından uyarlanan “Society of the Snow”, 1972’de And Dağları’nda meydana gelen uçak kazasını ve hayatta kalmak için verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Uçak kazasından sonra, Urugaylı rugby takımının üyeleri sert ve zorlu koşullarda hayatta kalmak için olağanüstü bir çaba gösteriyor.
Bu çaba, bazen ekstrem ve tartışmalı kararlar almayı gerektiriyor. Film, Rotten Tomatoes’da yüzde 90 puan almış ve izleyicilere güçlü bir hikaye sunuyor.
Bu filmler, kitaplardan uyarlanmış ve Rotten Tomatoes’da yüksek puan almış Netflix’teki en iyi seçeneklerden beşiydi. Her biri, farklı temaları ve duygusal deneyimleriyle izleyicilere unutulmaz anlar sunuyor. Siz bu filmlerden hangilerini izlediniz? Görüşlerinizi aşağıdaki yorumlar kısmına yazabilirsiniz.
]]>Polis şu anda aktif olarak videoları çeken kişi ya da kişileri yakalamaya çalıştıklarını söylüyor.
Videoları çekilen herkesten polise başvurmaları isteniyor.
Manchester’dan 23 yaşındaki Meg, bu rahatsız edici akımın mağdurlarından biri.
Makyöz TikTok fenomeni, Manchester’da bir gece dışarıdayken filme alındığını, videonun linki kendisine gönderilinceye kadar bunu fark etmediğini söyledi.
“Bu şekilde hedef alındığıma inanamıyorum. Demek ki bana baktı ve ‘evet, bunları videoya çekeceğim’ diye düşündü.”
Meg, tanımadığı iki kadınla birlikte yürürken kayda alındığını aktardı. Bir grup erkek tarafından tacize uğradıklarını fark ettiğinde onlarla yürümeyi teklif etmiş.
Meg’in videosu o gecenin ilerleyen saatlerinde bir yabancı tarafından paylaşıldı.
Bu video TikTok, YouTube ve Instagram gibi platformlara her gün yüklenen onlarca videodan biri ve genellikle çekildikleri gece yayınlanıyor.
Genellikle “Manchester gece hayatı” ya da ” Liverpool gece hayatı” başlıklarını taşıyan klipler milyonlarca kez izleniyor ve çok sayıda kadın düşmanı yorum yapılıyor.
Meg olanlar için “Mide bulandırıcı” diyor ve filme çekilen birçok genç için “belki de kaydedildiklerinin farkında olmayan reşit olmayan kızlar” uyarısında bulunuyor.
“Kızların yere düştüğü, iç çamaşırlarının göründüğü ve benzeri videolar var. Ve sonra bu şekilde internette yayınlanıyor, bu konuda gerçekten bir şeyler yapılması gerekiyor.”
Manchester Polisi, videoları çeken kişileri yakalamak için aktif olarak çalıştığını söyledi.
Polis memurları vardiyalarından önce durum hakkında bilgilendiriliyor.
Polis, insanları toplum içinde filme almanın yasadışı olmamasına rağmen, eylemin sıkıntı veya tacize neden olması halinde suç olarak değerlendirilebileceğini belirtiyor.
Kullandıkları teknoloji nedeniyle film çeken kişileri tespit etmenin zor olabileceği vurgulanıyor.
Polis memuru Ellison, “Pek çok insan yanlarından geçerken telefonlarıyla konuşuyor. Caddede ilerlerken video çekip çekmediklerini bilmiyoruz. Bu yüzden bunu yakalamak oldukça zor olabiliyor” diyor.
Manchester Polisi yetkilisi Stephen Wiggins, filme çekilen ya da videolarda yer alan herkesi polise başvurmaya çağırdı.
“Eğer gerçek mağdurlardan bu bilgiyi alamazsak çok zor durumda kalırız” dedi.
Son zamanlarda şehir merkezinde şüpheli davranışlarda bulunan erkeklerin yer aldığı bir dizi olaya müdahale ettiklerini belirten Wiggins, “şehir merkezinde herhangi bir şüpheli davranış” görüldüğünde polisin aranması gerektiğini söyledi.
Tecavüzle ilgili çalışmalarıyla bilinen bir kuruluşta çalışan Charlotte, sosyal medya platformlarını bu tür paylaşımlarda bulunanların hesapları kapatmaya çağırıyor.
Yorumlarda mağdurun suçlanması nedeniyle, cinsel şiddete maruz kalmış kişilerin başvuru yapmasının zorlaştığını belirtiyor.
“Bu tür mağduru suçlayıcı yorumlar başka bir utanç düzeyi yaratıyor. Bu da kadınların desteğe erişiminin önünde bir engel haline geliyor.”
TikTok ve YouTube, kuralları ihlal ettiği için bu içeriklerle bağlantılı bir dizi video ve hesabı kaldırdıklarını söyledi.
Bir TikTok sözcüsü “TikTok’ta kadın düşmanlığı yasaktır. Bu kuralları ihlal ettiği tespit edilen tüm içerikler kaldırılacaktır” dedi.
Meg’e göre bu hesaplar bir an önce kapatılmalı.
“İzin alınmadan internette yayınlanmalarına izin verilmemeli. Bu videolar neredeyse kadınlara yönelik bir şiddet tehlikesi yaratıyor.
“Benimle ilgili çekilen video aynı gece yayınlandı. Yani o gece hala dışarıdaysam ve bu video yayınlandıysa, bunun bir tür şiddet tehlikesi yarattığına inanıyorum.”
]]>Sinema Türk Film Merkezi Derneği’nin bünyesindeki Münih Türk Film Günleri başladı. Festivaldeki film yolculuğu İstanbul’dan başlayarak Ege’ye uzandı, İç Anadolu’dan geçerek ülkenin doğusuna doğru devam ediyor. Gösterimler Goetheplatz Royal Filmplatz ile Sendlig Gasteig HP8’de yapılıyor. 35 yıldır tamamen gönüllülerden oluşan bir ekip tarafından hazırlanan festivalde 450 eser arasından seçilen 27 film yer aldı. Türkiye’den deneyimli yapımcı ve yönetmenlerin hazırladığı bağımsız sanat filmleri seçkisi dokuz uzun metraj, sekiz belgesel ve on kısa filmden oluştu.
Bu yıl odak noktasına tüm engelleri aşan güçlü kadınları koyan festival, 50. yılını kutlayan Türk sinemasının yıldızlarından Müjde Ar’ı “Yaşam Boyu Başarı ve Onur Ödülü”ne değer gördü. München Royal Film Palast’ta gerçekleştirilen galaya Müjde Ar ile eşi Ercan Karakaş, Münih Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Verena Dietl, Avrupa Sosyal Demokrat Halk Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Necip Şahin de katıldı.
DİETL: MÜJDE AR BÜYÜK BİR İDOL
Sunuculuğu Esra Şahin ile Erkan Taşkıran’ın, çevirileri Şükran Atay ile Aylin Romey’in yaptığı galada sahneye davet edilen Belediye Başkanı Verena Dietl, “Münih Türk Film Günleri bugüne kadar pek çok tanınmış başarılı sanatçıyı ağırladı fakat Müjde Ar gibi bir şöhret sanırım ilk kez burada. O Türkiye’de büyük bir film idolü ve Türkiye’de yaşamış ya da orada kökleri olan herkes ona saygı duyuyor. Kariyeri 1974 yılında başlamıştı. Bugün sadece Münih Türk Film Günleri’nin 35’inci yılını değil, Müjde Ar’ın da sahnelerdeki 50’nci yılını kutluyoruz. Çok saygıdeğer Müjde Ar, yıl dönümünüzü Münih kentiyle ve şehrin bu festivaliyle paylaştığınız için mutluyum” dedi.
LİNDNER: PEK ÇOK KADINA ROL MODEL OLDU
Sinema Türk’ün ve festivalin kurucularından Margit Lindner, “Müjde Ar konformist olmayan, asi, aynı zamanda şehvetli kadınları canlandırarak Türk sinemasında yeni bir kadın tipi yarattı. Bunu yaparken sinemaseverlerin kalbini kazandı ve Türk sinemasının ikonu haline geldi. 85 fazla filmde önemli karakterlere can veren Müjde Ar, kadının toplumdaki konumunu, cinsiyet eşitsizliğini ve erkek egemen bakış açısını benzersiz bir şekilde sorgulama ve hicvetme cesaretine sahipti. Pek çok kadın için rol model oldu ve kendisinden sonra gelen pek çok oyuncuyu etkiledi. Sadece rolleri ile Türk Sinema tarihinin yarım yüzyılını şekillendirmekle kalmadı, kişiliği ve karakteriyle Türkiye’de kadınların bağımsızlığı ve eşitliği için de bir öncü oldu” diye konuştu.
MÜJDE AR: BEN SIKI BİR FEMİNİSTİM
Daha sonra gecenin yıldızı Müjde Ar, alkışlar eşliğinde sahneye çıktı. “Şunu anladım ki, başka hayatlarda var olmak inanılmaz bir zenginlik. 50 yıl boyunca, boynunu eğmeden dimdik ayakta durabilmek çok da kolay değil” diyen Ar, “Ben yorulmaz ve yılmaz bir insan hakları savunucusu ve kadın hakları savunucusuyum. Sıkı bir feministim. Onun için bu ödülü annem Deli Aysel (Gürel) ve ablam Mehtap Ar dahil bütün kadınlara adıyorum. Acı çeken, şiddet gören, haklarını alamayan bütün güzel kadınlara” ifadelerini kullandı. Konuşmanın ardından yönetmenliğini Kartal Tibet’in yaptığı, Müjde Ar’ın Şener Şen’le başrolü paylaştığı “Şalvar Davası” filminin gösterimi yapıldı.
]]>Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki törene, sanatçının oğlu, oyuncu Kerem Alışık ile torunu Sadri Alışık’ın yanı sıra dostları ve sevenleri katıldı.
Kur’an-ı Kerim’in okunup duaların edildiği törenin ardından basın mensuplarına açıklamada bulunan Kerem Alışık, yıllar geçmesine rağmen babasına duyduğu sevgi ve hasretin bitmediğini dile getirdi.
“Gözleri Türkçe konuşan bir adamdı”
Sadri Alışık’ın derinliği yüksek ve çarpıcı bir sanatçı olduğunu vurgulayan Alışık, “Bugün babamın doğum günü. Hem ramazan ayındayız hem de Kadir Gecesi’ni idrak ediyoruz. Böyle bir vakitte bu anmayı yapıyor olmamız çok güzel. Sadri Alışık, gözleri Türkçe konuşan bir adamdı. Filmlerindeki kadar serseri, resimlerindeki kadar naif, şiirlerindeki kadar filozof insandı. O, karşısındakinin aklına uğramadan, doğrudan kalbine inen bir kişiydi. Komediyi de hüznü de bir arada yaşayan ve yaşatan bir sanatçıydı. Bu geçen zamanda anladım ki babalar duvar gibiymiş, görünmese de dokunurlarmış evlatlarına. Buraya kadar gelip, bizleri yalnız bırakmayan herkese de tekrar teşekkür ediyorum.” dedi.
Sadri Alışık kimdir?
Tiyatro ve sinema oyuncusu Sadri Alışık, 5 Nisan 1925’te İstanbul’da doğdu. Çocukluk yıllarında tiyatroya ilgi duyan ve okul piyeslerinde rol alan Alışık, İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra, bir süre Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne devam etti.
Amatör olarak 1939’da sahne tozunu yutan Alışık, 4 yıl sonra “Raşit Rıza Topluluğu Tiyatrosu”nda profesyonel olarak sahneye adım attı. Alışık, Muhsin Ertuğrul yönetimindeki “Küçük Sahne”nin yanı sıra “Karaca”, “Site”, “Çevre”, “Oda”, “Kent”, “Oraloğlu” tiyatrolarının çok sayıda oyununda rol aldı.
Tiyatrodan sinemaya ilk adımı 1944 yılında Faruk Kenç’in yönettiği “Günahsızlar” filmiyle atan sanatçı, eğri selamıyla “Turist Ömer”, bir türlü gol atamayan “Ofsayt Osman” karakterleriyle dikkati çekti. Alışık, rol aldığı yüzlerce filmde seyirciyi bazen güldürdü, bazen ağlattı.
Sadri Alışık, fakir ama gururlu, neşeli ve zeki, mülayim aynı zamanda kararlı karakterlere hayat verirken, filmlerde kullandığı replikler seyircinin diline pelesenk oldu. Şair Attila İlhan’ın kardeşi, oyuncu Çolpan İlhan’la 1959’da dünya evine giren Alışık’ın oğlu Kerem 1960’ta dünyaya geldi.
Sanatçı, “Afacan Küçük Serseri”deki rolüyle 1971 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülünü aldı. Rol aldığı son film olan, Yavuz Özkan’ın yönettiği “Yengeç Sepeti”ndeki rolüyle de 1994 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazanan Alışık, 18 Mart 1995’te hayata gözlerini yumdu.
Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilen sanatçının, rol aldığı başlıca filmler şöyle:
“Günahsızlar”, “Çakırcalı Mehmet Efe”, “Vatan ve Namık Kemal”, “İstanbul Çiçekleri”, “Hürriyet Şarkısı”, “Tanrı Şahidimdir”, “Yavuz Sultan Selim Ağlıyor”, “Battal Gazi Geliyor”, “Yalnızlar Rıhtımı”, “Hicran Yarası”, “Küçük Hanımefendi”, “Küçük Hanımın Şoförü”, “Ayşecik Yavru Melek”, “Küçük Hanım Avrupa’da”, “Helal Olsun Ali Abi”, “Ayşecik Çıtı Pıtı Kız”, “Ayşecik Cimcime Hanım”, “Avare”, “Turist Ömer”, “Turist Ömer Dümenciler Kralı”, “Berduş Milyoner”, “Ah Güzel İstanbul”, “Turist Ömer Almanya’da”, “Bitirimsin Abi”, “Serseri”, “Kız Kolunda Damga Var”, “Agora Meyhanesi”, “Ağlama Değmez Hayat”, “Turist Ömer Arabistan’da”, “Altın Kalpler”, “Ah Müjgan Ah”, “Darıldın mı Cicim Bana”, “Turist Ömer Yamyamlar Arasında”, “Afacan”, “Kavanoz Dipli Dünya”, “Ali Baba ve Kırk Haramiler”, “Ayıp Ettin Şemsettin”, “Turist Ömer Boğa Güreşçisi”, “Gelinlik Kızlar”, “Afacan Harika Çocuk”, “Balıkçı Osman”, “Turist Ömer Uzay Yolunda”, “Ne Hakem”, “Ben Sana Mecburum”, “Saffet Beni Affet”, “Çapkın Baba”, “Kız Babası”, “Yengeç Sepeti.”
]]>Box Office Türkiye’den derlenen bilgilere göre, 107 yeni filmin vizyona girdiği 3 ayda, toplam izleyici sayısı 14 milyon 252 bin 971’e ulaştı.
TRT Çocuk’un sevilen kahramanlarının geçmişin ve geleceğin ortasında dev bir maceraya hazırlanmalarını konu alan “Rafadan Tayfa 4: Hayrimatör”, en çok izlenen filmler arasında ilk sırada yer aldı.
Arzu Yurtseven’in kaleme aldığı, yönetmenliğini ve müziklerini İsmail Fidan’ın üstlendiği yapımı 2 milyon 795 bin 662 kişi izledi. Filmden elde edilen gelir ise 305 milyon 423 bin liraya ulaştı.
“Lohusa”
Gupse Özay’ın senaryosunu yazıp başrolünde oynadığı “Lohusa”, yılın en çok izlenen ikinci filmi oldu.
Kıvanç Baruönü’nün yönettiği filmi 2 milyon 124 bin 610 kişi izlerken, yapımdan elde edilen gelir ise 281 milyon 362 bin lira oldu.
Özay’ın yanı sıra Onur Gürçay, Hazal Türesan, Esra Ruşan, Elif Nur Kerkük, Cihan Albayrak ve Alper Baytekin’in rol aldığı film, yeni ebeveyn olan bir anne ve babanın ilk 40 günde başlarına gelen komik olayları anlatıyor.
“Kolpaçino 4 4’lük”
Şafak Sezer’in, senaryosunu yazdığı “Kolpaçino 4 4’lük”, 2 milyon izleyici sınırını aşarak, en çok izlenen filmler arasında üçüncü sırada yer aldı.
Kendisine haksızlık eden dostlarıyla hesaplaşmaya karar veren Özgür’ün hikayesini beyaz perdeye taşıyan yapım, 2 milyon 100 bin kişi tarafından izlendi. Filmden elde edilen gelir ise 240 milyon 954 bin liraya ulaştı.
“3391 Kilometre”
Yazar Beyza Alkoç’un “3391 Kilometre” adlı kitabından sinemaya uyarlanan “3391 Kilometre”, en çok izlenen 4. film oldu.
Kreatif direktörlüğünü Ömer Faruk Sorak’ın üstlendiği, yönetmen koltuğunda Deniz Enyüksek’in oturduğu yapımı 921 bin 979 kişi izledi. Filmden elde edilen hasılat ise 113 milyon 437 bin lira oldu.
Fulya Özcan’ın senaryosunu kaleme aldığı, Paris, İstanbul ve İzmir’de çekilen film, birbirlerinden çok uzakta olmalarına rağmen sevginin güçlü bağını hissedebilen iki gencin hikayesini konu alıyor.
“Kral Şakir: Devler Uyandı”
Kral Şakir serisinin son filmi “Kral Şakir: Devler Uyandı”, listede 5. sırada yer aldı.
Nemrut Dağı’nın kültürel zenginliklerini çocukların gözünden beyaz perdeye aktaran yapımı 584 bin 647 kişi seyretti, elde edilen gelir ise 77 milyon 332 bin liraya ulaştı.
“Atatürk 1881- 1919”
Yılın ilk günlerinde vizyona giren “Atatürk 1881-1919”, 563 bin 582 izleyiciye ulaşarak, yılın en çok izlenen 6. filmi oldu. Filmden 73 milyon 265 bin lira gelir elde edildi.
Aras Bulut İynemli’nin Mustafa Kemal Atatürk’ü canlandırdığı Atatürk serisinin ikinci filmi, Çanakkale Savaşı’na ve 1919 yılına kadar olan süreci işliyor.
Mehmet Ada Öztekin’in yönetmen koltuğunda oturduğu filmde, İynemli’ye Songül Öden, Sarp Akkaya, Esra Bilgiç, Celile Toyon ve Darko Peric eşlik etti.
“Dune: Çöl Gezegeni Bölüm İki”
Denis Villeneuve’un yönettiği “Dune: Çöl Gezegeni Bölüm İki”, yılın ilk 3 ayında en çok izlenen 7. film olarak listeye girdi.
Macera, bilim kurgu ve aksiyon meraklılarının ilgisini çeken yapımı izleyenlerin sayısı 525 bin 360 olurken, elde edilen gelir ise 99 milyon 970 bin liraya ulaştı.
Listedeki tek yabancı yapım olan filmde Timothee Chalamet, Zendaya, Rebecca Ferguson, Javier Bardem, Josh Brolin, Austin Butler, Florence Pugh, Dave Bautista, Christopher Walken, Stephen McKinley Henderson ve Lea Seydoux rol aldı.
“Kardeş Takımı”
Anne babalarının aslında birer gizli ajan olduklarını öğrenen kardeşlerin hikayesini işleyen komedi filmi “Kardeş Takımı”, en çok izlenen 8. yapım oldu.
Filmi 449 bin 388 kişi izlerken, elde edilen hasılat ise 56 milyon 43 bin lirayı buldu.
Fırat Albayram, Ceyda Kasabalı, Çağan Efe Ak, Ecrin Su Çoban, Mehmet Aybars Kaya, Gece Işık Demirel, Mert Denizmen, Gülhan Tekin ve Melis İşiten gibi isimlerin rol aldığı filmi Mustafa Kotan yönetti.
“Mutluyuz”
İbrahim Büyükak’ın yönetmenliğini yapıp başrolünü Yasemin Sakallıoğlu ile paylaştığı “Mutluyuz” filmini 448 bin 810 kişi izledi. Komediseverleri sinema salonlarına çeken yapım, en çok izlenen 9. film oldu.
Boşanma aşamasındaki bir çiftin hayatını ele alan yapımdan elde edilen gelir ise 55 milyon 760 bin lira oldu.
“Zaferin Rengi”
Abdullah Oğuz imzalı “Zaferin Rengi”, 268 bin kişi tarafından izlenerek, yılın ilk üç ayında en çok izlenen 10. yapım oldu.
Film, Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasının arifesinde, işgal altındaki İstanbul’da, Harington Kupası’nda Birleşik Krallık işgal kuvvetleri karma futbol takımına karşı, Fenerbahçe’nin elde ettiği zaferi, istiklal mücadelesinde yer alan dönemin önemli isimleri eşliğinde beyaz perdeye yansıtıyor.
Yapımdan 40 milyon 659 bin lira gelir elde edildi.
]]>İzleme öncesi basının sorularını yanıtlayan ‘Mucize Aynalar’ ekibi heyecanını paylaştı.

Tolga Örnek: Ekip olarak bizim için en özel olan şey ismimizin Aziz Nesin ile birlikte anılacak olması. Biz çok severek, isteyerek ve heyecanlanarak yaptık bu filmi. Umarım Aziz Nesin’in ruhuna, sanatına uygun bir film çıkarmışızdır. Seyircilerin kendilerini çok iyi hissedeceği bir film yaptığımızı düşünüyorum. Farklı anlatımı ve tarzı olan ‘Aziz Nesin’ kafasında bir film seyircileri bekliyor.
Cengiz Bozkurt: Aziz Nesin bu toprakların yetiştirdiği inanılmaz bir yetenek. Türk insanını son derece iyi tanıyan, mizahi yönlerini ortaya çıkaran ve bunu nüktedan bir dille anlatan hem oyun yazarı hem yazar hem şair inanılmaz bir fikir adamı. Bu projenin en heyecan verici noktası Aziz Nesin’i eski nesillere tekrar hatırlatmak ve onu bilmeyen nesillere tanıtmak. Böyle bir Aziz Nesin hikayesi içerisinde bulunmaktan, böyle bir ekiple çalışmaktan çok mutluyum. Filmde de bir mucidi canlandırıyorum. O mucit de Aziz Nesin’in ne kadar öngörülü bir yazar olduğunu tekrar ortaya çıkaracak. Bir ayna üzerinden ilerliyor hikaye ama aslında ayna ‘yapay zeka’nın aynısı. Aziz Nesin’in ne kadar öngörülü bir yazar olduğunu siz oradan anlayın. Onun için böyle bir projenin içinde olduğum için çok mutluyum.
Boran Kuzum: Ben çok mutluyum bu ekibin bir parçası olduğum için. Filmi izleme şansımız oldu ve ben çok beğendim filmi, gururla buradayım. Seyircilerin de çok güzel zaman geçireceğini düşünüyorum. Hikayemiz bize hiç uzak olmayan bir hikaye. Bütün gençlerin hayalleri var ama o hayallere ulaşmak o kadar kolay değil, birçok fedakarlık yapmamız gerekiyor. Kerim de öyle bir karakter. Yazar olmak istiyor fakat hayatını sürdürmek için ambulans şoförlüğü yapıyor. En önemli nokta hayallerinden vazgeçmiyor.
Şebnem Bozoklu: Ben bu filmi çok önemsiyorum. Galalardan önce normalde filmi izlemem fakat ilk defa galadan önce bir filmimi izleyebildim. Unuttuğumuz bazı şeyleri, umutlu olmayı, iyi olmayı, birlikte mutlu olmayı bize hatırlatan bir film Mucize Aynalar. Bizi bize her zaman çok güzel aynalıyor Aziz Nesin. Çok şık, çok çağdaş bir film bekliyor seyirciyi. Şu anda yapay zeka çok konuşulan bir şey. Aziz Nesin bunu yıllar öncesinden görmüş. Bütün seyircilerimizi 5 Nisan’da sinema salonlarına bekliyoruz.
Zerrin Sümer: Beraber çalışmaktan çok mutlu olduğum bir ekipleyim. Aziz Nesin hikayeleri Tolga Örnek’in senaryosu ile harika bir hale geldi. Ben senaryoyu üç defa okudum, üçünde de çok güldüm. Çok keyifli bir çalışma oldu. Yaptığımız işten çok gurur duyuyorum.
Eren Demirbaş: Ben şu an Mucize Ayna’ma bakıyorum. Böyle bir kadro ile böyle bir senaryoda çalışmak benim için inanılmaz bir duygu.
Hayalleri gerçeğe dönüştüren aynaların icadından itibaren kişilerin ve dünyanın değişimi ile başlayan hikaye, trajikomik tesadüfler ile devam ediyor.
Yapımcılığını Orchestra Content adına Mine Şengöz’ün üstlendiği filmi yazıp yöneten Tolga Örnek, Alp Çağrı Günal ve Levent Güneri ile beraber ortak yapımcılar arasında. “Kaybedenler Kulübü”, “Devrim Arabaları” gibi filmlerin yönetmeni Tolga Örnek’in filmi, 5 Nisan’da vizyonda.
]]>Kadın sinemacıların emeğini görünür kılmak amacıyla düzenlenen “Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali” 27. yılında, 9-16 Mayıs tarihlerinde Ankaralı sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Türkiye’de ve dünyada direnen, ilham veren ve dayanışma gösteren kadınların hikayelerinin Ankara seyircisine sunulacağı festivalin bu yılki teması “Daha Fazlası, Daha Azı Değil: Sen Uçuşu Hatırla” olarak belirlendi.
FESTİVALİN EV SAHİBİ KÜLT KAVAKLIDERE
Festivalin bu yılki film seçkisinin sunulacağı ve film gösterimlerinin, söyleşilerinin yapılacağı mekan başkentin en eski sinemalarından olan ve yaklaşık 1 yıl önce yeniden açılan Kavaklıdere Sineması, yeni adıyla Kült Kavaklıdere olarak belirlendi.
Eski Kavaklıdere Sineması, Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’ne önceki yıllarda da birçok kez ev sahipliği yapmıştı. Kült Kavaklıdere’de gösterilecek festivalin film seçkisi ve programı ise yakın zamanda açıklanacak.
ONUR ÖDÜLÜ 22’NCİ KEZ VERİLİYOR
Festival kapsamında her yıl sinemadaki kadın emeğini görünür kılmak ve yeni kuşak kadın sinemacıları teşvik etmek hedefiyle kadın sinemacılar ödüllendiriliyor.
Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin sinemada yönetmen ya da oyuncu olarak yıllardır üreten ve emek veren kadınlara saygı sunmayı amaçlayan Onur Ödülü’nün 22’nci sahibi Hatice Aslan oldu.
Oyunculuğa Ankara Devlet Tiyatrosu’nda 1983-1984 sezonunda “Bozkır Güzellemesi” adlı oyunla başlayan, 1986-1992 yılları arasında İzmir Devlet Tiyatrosu’nda görev alan, 1992’de Ankara Devlet Tiyatrosu’na dönerek dizi oyunculuğuna da başlayan ve Türkiye’de yayınlanan ilk günlük televizyon dizisi “Ferhunde Hanımlar”da rol alan, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun 1995’te sahnelemeye başladığı “Azizname 95″adlı oyunda oynayan, “Küçük Adam Ne Oldu Sana” oyunuyla 6. Afife Jale Ödülleri’nde Yılın En İyi Yardımcı Kadın Oyuncusu ödülüne aday gösterilen, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun “Kaygusuz Abdal” ve “Ölümsüzler” isimli oyunlarında rol alan, 2008-2009 tiyatro sezonunda Tiyatro DOT’un sahneye koyduğu 16 kısa oyundan oluşan “Vur/Yağmala/Yeniden” epik oyun serisinde “Mahşer” bölümünde yer alan, Tiyatro DOT”ta sahnelenen “Pornografi” adlı oyunda oynayan, 2015-2016 sezonunda Craft Tiyatrosu’nda Dario Fo’nun kadın öykülerinden oluşan “Hepimizin Öyküsü Aynı” oyununda “Bir Ana”yı oynayan ve bu oyundaki performansıyla 21. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri’nde “Seçici Kurul Özel Ödülü”ne değer görülen, 2008’de Nuri Bilge Ceylan’ın dördüncü uzun metrajlı filmi Üç Maymun’da baş kadın karakter Hacer’i canlandırarak bu filmdeki rolüyle 7. River Run Uluslararası Film Festivali, 2. Yeşilçam Ödülleri ve 41. SİYAD Türk Sineması Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü, 2011 yapımı Vücut filmiyle ise 18. Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alarak unutulmaz performanslara imza atan Aslan, şu sıralar “Bahar” dizisiyle izleyici karşısına çıkıyor.
BİLGE OLGAÇ BAŞARI ÖDÜLLERİ; ÖZEN, KARABOL VE POLAT’A
Festival kapsamında Türkiye sinemasının farklı alanlarında emek veren kadınların başarılarını kutlamak için erkek egemen sinemanın ilk kadın yönetmenlerinden Bilge Olgaç anısına verilen Bilge Olgaç Başarı Ödülleri, her yıl olduğu gibi bu yılda üç isme takdim edilecek. Ödülün sahipleri oyuncu Tülin Özen, yapımcı Nida Karabol ve yönetmen Ayşe Polat olarak belirlendi.
Bu kapsamda ödüllerden biri, 2003 yılında Melek Oyunu filmi ile beyaz perdeye adım atan, 2005 yapımı Meleğin Düşüşü filmiyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazanan, 2007 yapımı Yarın Geçti filminde, “Bal, Süt, Yumurta” üçlemesinden oluşan film serisinde, 2008’de Vicdan, 2009’da 11’e 10 Kala, 2012’de Yük, 2013’te Mavi Dalga ve Karnaval, 2014’te Gülümse ve Pek Yakında, 2015’te Abluka, 2017’de Kötü Çocuk, 2018’de Şiir Saklayan Çocuk, 2019’da App, 2020’de Kara Komik Filmler 2 ve Yara, 2023’te ise Tereddüt Çizgisi ile Paket filmlerinde oynayan ve her filminde güçlü kadın karakterlere hayat veren oyuncu Tülin Özen’e sunulacak.
Yapımcılık kariyerine 1995 yılında İstanbul Kanatlarımın Altında ile başlayan, 2000’de Ofsayt filminin, Pelin Esmer’in ödüllü belgeseli “Oyun”, “11’e 10 Kala” ve “Gözetleme Kulesi” adlı uzun metrajlı filmlerin yapımcılığını üstlenen ve 1996-2007 yılları arasında Türkiye Sinema Eseri Meslek Sahipleri Meslek Birliği (SESAM) yönetim kurulunda görev alan, 2007-2011 yılları arasında Film Yapımcıları Meslek Birliği (FİYAB) Başkanlığı, Umut Sanat Şirketi’nin ortağı ve genel müdürlüğünü yapan yapımcı Nida Karabol, festivalde bu yıl Bilge Olgaç Başarı Ödülü alacak.
15 yaşındayken hobi amaçlı Süper 8 video filmler çeken, üniversite eğitimi sırasında bu tecrübesini sosyal projelerle birleştirerek Almanya’da yaşarken 4. kuşak toplumun sorunlarını içeren kısa filmler çeken, 1991 yılında yabancı öğrencilere verilen bir fonla yaptığı çalışmalarla ödüllendirilen, 1992’de intihar eden bir Türk kökenli sığınmacının hayatının anlatıldığı ilk filmi Fremdnacht’ı çeken, 1997 yılında çektiği Ein Fest für Beyhan (Beyhan için Bir Eğlence) filmiyle birçok festivalde ödül alan, “En Garde” filmiyle 2004 Locarno Uluslararası Film Festivali’nde “En İyi Film” ve “En İyi Kadın Oyuncu” ödülleri ile Alman Film Eleştirmenleri Ödülleri’nde ise “En İyi Film” ödülünü kazanan ve 2023’te ise Berlin Film Festivali’nin Karşılaşmalar bölümünde dünya prömiyerini yapan, 42. İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Film” ve “FIPRESCI” ödülleri dahil 4 ödül kazanan, 34. Ankara Film Festivali’nden ise toplam 7 ödülle dönen “Kör Noktada” filminin yönetmeni Ayşe Polat, Bilge Olgaç Başarı Ödülü’nün bir diğer sahibi oldu.
GENÇ CADI ÖDÜLÜ DENİZ İLHAN’A
Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali; kariyerinin başında genç kadın oyuncuları yüreklendirmek, sinema yolculuklarını destekleyerek bu alandaki üretimlerine dikkat çekmek ve Türkiye sinemasında kadınlara yönelik güçlü, olumlu kadın rollerinin yazılmasını teşvik etmek amacıyla 2009 yılından beri “Genç Cadı Ödülü” veriyor.
Daha önce Elit İşcan, Damla Sönmez, Esme Madra, Ezgi Mola, Neslihan Atagül, Ayris Alptekin, Begüm Akkaya, Ece Yüksel, Ecem Uzun, Öykü Karayel, Gözde Çığacı, Cemre Ebüzziya, Ahsen Eroğlu, Nazlı Bulum ve Öyküsu Özyürek gibi genç ve başarılı oyunculara takdim edilen ödülün bu yılki sahibi de belirlendi.
Reha Erdem’in yönettiği 11. uzun metrajlı film olan 2023 yapımı “Neandria” daki rolüyle ilk sinema deneyimini yaşayan ve filmin başrolü olan “Suna” karakterine hayat veren genç oyuncu Deniz İlhan, 27. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin “Genç Cadı Ödülü” sahibi oldu.
]]>Akbank Sanat’ta gerçekleşen programda gençlerle ve sinemacılarla buluşan Ceylan, ilk filmi “Koza”nın gösteriminin ardından sinema hayatına dair açıklamalarda bulundu.
Sinemaya adım attığı yıllarda henüz video kameraların, internetin olmadığını belirten Ceylan, “Çocukluğum Çanakkale Yenice’de geçti. O küçücük kasabada bir sinema vardı ve her gün film değişirdi. Nasıl yaşamamız gerektiğini ve ne olmak istediğimizi o sinemadan öğrendik. Filmler değiştiği için de her gün hayallerimiz değişirdi. Mehmet Eryılmaz’ın bana çok büyük faydası olmuştur. O olmasaydı ben sinemaya başlamamış bile olabilirdim.” dedi.
Ceylan, Eryılmaz’ın çektiği bir kısa filmde kendisini başrolde oynatmak istediğinden bahsederek, “Bütün aşamalara dahil olmak koşuluyla, sinema yapmayı öğrenebilirim düşüncesiyle kabul ettim. Filmi çektik, montajına girdim. Her şey mucize gibi geliyordu. Sonra bir kamera satın aldım. Aklıma gelen fikirleri not ediyordum ve onları çekiyordum. Öğrenmenin en iyi yolu kesinlikle hata yapmaktır. Çünkü hatalar doğruyu öğretiyor insana.” ifadelerini kullandı.
“Kendi ruhumun, dünyanın veya hayatın sırları kafama takılıyor ve onların peşinde gidiyorum”
Sinemanın bir arayışı temsil ettiğine dikkati çeken usta yönetmen, şöyle devam etti:
“İnsan bir yere gelip de bir şey olmuyor, devamlı arıyorsun, anlamaya çalışıyorsun. İnsan bedenen yaşlanıyor ama ruhu çocuk. Bilinç daha çok bilmediği bölgelere yoğunlaşıyor. Ben mesela öğretmen olamam. Çünkü bildiklerim beni ilgilendirmiyor. Bilmediğim, kendi ruhumun, dünyanın veya hayatın sırları kafama takılıyor ve onların peşinde gidiyorum. Dolayısıyla film yapmak da asla bir bildiri ya da bildiklerimi diğer insanlara aktarmak gibi bir eylem olamaz. Film yaparken kendim de bir şey arıyorum. Ancak o şekilde motive olabilirim. Film yapmak bir tür araştırma, terapi, anlamaya çalışmak benim için.”
Filmlerinde Rus edebiyatının etkilerinin olduğuna işaret eden Nuri Bilge Ceylan, “Cemal Süreya gibi söyleyecek olursam ‘Suç ve Ceza’yı okudum, o gün bugündür huzurum yoktur. Aslında bu romanı çok beğendiğimden değil, beni anlatıyor gibi geldi. ‘Kış Uykusu’ temel olarak Dostoyevski’nin iki hikayesinden yola çıkarak, onlara dayanarak yazılmış bir film. Kendimi tanımama, insan denen şeyi anlamama yardım ettiği için Rus edebiyatını seviyorum.” diye konuştu.
Ceylan, kendisine göre benzer ruha sahip insanların kardeş olduğunu söyleyerek, “Mesela Tarkovski’nin filmlerinde Eric Rohmer’dan şeyler görürüz. Bu çok normal ve hoşuma gidiyor. Sadece filmler değil, kitaplar, hayattaki her şey insanı etkiliyor. Bütün bunların toplamıyız aslında. Abbas Kiarostami de bana çok kapı açtı. Onun filmlerinde de mutlaka büyük hikayeler bulmak gerekmediğinin örneğini görmek çok heyecanlandırmıştı beni.” dedi.
“Belki de artık hiç film çekmem bilmiyorum”
İlk filmlerine ilişkin eleştirileri olduğunu belirten Ceylan, şunları kaydetti:
“‘Kasaba’ Berlin’de gösterildiğinde çok kötü gelmişti, diyalogların çalışmadığını düşünmüştüm. Diyalogların çalışmıyor oluşu, bende tuhaf bir korku yarattı diyaloglara karşı. Hala ‘Kasaba’yı izleyemem. Bu meseleyi halletmem için radikal çözümler aramaya başladım ve bir daha dublajla film yapmadım. Diyalog korkusu bende öyle bir travmaya neden oldu ki, son filmime kadar ‘Acaba burada bu diyaloğu çalıştırabilir miyim?’ gibi korkular yaşadım.”
Sinemada zaman kavramının altını çizen Nuri Bilge Ceylan, “Zaman benim için dünyadaki en trajik şey. Zaman kavramı, benliğime hakim olduğunda her şey anlamını yitiriyor benim için. Zaten her şeyi çok anlamlı bulan değilim. O yüzden biraz anlamı yaratmak zorunda kalıyorum belki de. Her şeyin boş gelme duygusu beni çok kolay etkisi altına alabiliyor. Dolayısıyla edebiyat, sanat, sinema, film yapmak, bunların hepsi benim bu tarafıma çok iyi geldi. Çünkü aksi takdirde melankolik yapım bünyeme egemen olabilirdi.” dedi.
Ceylan, gelecekteki çalışmalarına ilişkin de şunları anlattı:
“Şu an ne yapacağımı bilmiyorum. Çekmecesinde bir sürü projesi olan yönetmenlerden hiçbir zaman olamadım. Çünkü bir film yapmak insanı değiştiriyor. Mesela iki tane projem olsa, birinciyi çektiğim zaman öyle bir pozisyona geliyorum ki ikinciyi çekmeyi istemez bir halde oluyorum. Dolayısıyla duygularıma bırakıyorum, bekliyorum, kitap okuyorum, geziyorum sonra kendiliğinden bir şey yavaş yavaş hakimiyet kuruyor üzerimde. Film çekmek için onu bekliyorum. Belki de artık hiç film çekmem, bilmiyorum. Proje bazlı film çeken biri değilim. Bu aralar fotoğrafla uğraşıyorum, daha çok hoşuma gidiyor.”
]]>The Marmara Hotel Taksim’de düzenlenen basın toplantısı öncesi Nur Sürer ile Ece Bağcı’nın oynadığı festivalin reklam filmi gösterildi.
İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, toplantıda yaptığı açıklamada festivalin genç bir izleyici kitlesinin bulunduğunu belirterek, “Genç izleyici kitlesi için son birkaç senedir Eczacıbaşı Genç Bilet uygulamamız var. Bu sene de yine 20 liradan 25 bin festival bileti gençlere sahiplendirilecek.” dedi.
İstanbul’daki 6 sinemada gösterimlerin yapılacağını aktaran Taner, “Dijital dünya ile artık her kurumun, kişinin bir ilişkisi var. Gördüğünüz gibi bizim için de yeni bir ilişki başlıyor. Bir dijital bankacılık, bir dijital banka N Kolay artık hayatımıza girdi. Önümüzdeki dört sene onlarla el ele kol kola ilerleyeceğiz.” ifadesini kullandı.
Köprüde Buluşmalar Yöneticisi Hayet Benkara, Türkiye’den yapımcı, yönetmen ve senaristlerle uluslararası sinema profesyonellerini bir araya getirecek Köprüde Buluşmalar proje değerlendirme ve geliştirme platformuna ilişkin bilgi verdi.
Festival Direktörü Kerem Ayan da festival programı ve etkinliklerle ilgili bilgi vererek Uluslararası Yarışma, Ulusal Yarışma, Ulusal Belgesel Yarışması, Ulusal Kısa Film Yarışması, Genç Ustalar ve Seyfi Teoman İlk Film Ödülü için yarışacak filmleri açıkladı.
Aktif Bank Genel Müdürü Ayşegül Adaca Oğan ise festivalin 43. kez düzenlendiğini kaydederek, “Bu kadar mazisi olması gerçekten çok etkileyici. Hepimizin gençliğinden, çocukluğundan bir parça var. Ben de gişelerde bekleyen jenerasyonum.” diye konuştu.
Festival hakkında
Festival, dünya sinemasının yeni örnekleri, kült yapıtlar, usta yönetmenler ve genç yeteneklerin son filmlerinin de aralarında bulunduğu 132 uzun ve 12 kısa metrajlı filmi izleyiciyle buluşturacak.
Etkinlik kapsamında, 12 gün boyunca, film gösterimlerinin yanı sıra konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla yapılacak söyleşiler, özel gösterimler ve etkinlikler gerçekleştirilecek.
Usta oyuncu Meral Orhonsay ile sinemacı Engin Ayça’ya, 16 Nisan’da düzenlenecek açılış töreninde Sinema Onur Ödülleri takdim edilecek.
Wim Wenders ve Koji Yakusho festivale konuk olacak
Dünya sinemasının usta yönetmenlerinden Wim Wenders, festivalin onur konuğu olarak İstanbul’a gelecek. Festival kapsamında bir söyleşi yapacak Wenders’in “Anselm”, “Alice Kentlerde” ve “Perfect Days” (Mükemmel Günler) filmleri izleyiciyle buluşacak.
Ünlü Japon aktör Koji Yakusho’nun da yer alacağı festivalde, davetli oyuncu ve yönetmenler, film gösterimlerinin ardından izleyicilerin sorularını yanıtlayacak.
“Heyula” bölümünün bu yılki seçkisinde, Lisandro Alonso ve Hong Sang-soo’nun yeni filmlerinin yanı sıra Carlos Reygadas’ın restore edilen kült filmi “Cennette Savaş” filmleri izlenebilecek.
2024 Türk-Macar Kültür Yılı vesilesiyle tasarlanan Macar Rapsodileri bölümünde 12 uzun 1 kısa metrajlı film gösterilecek.
N Kolay Galaları’nda sezonun beklenen 9 filminin Türkiye’deki ilk gösterimleri gerçekleştirilecek.
“Hayallerim, Aşkım ve Sen” isimli 1987 yapımı filmin Atlas Post Production tarafından restore edilmiş kopyası 19 Nisan’da film ekibinin katılımıyla Atlas 1948 Sineması’nda izlenebilecek.
Ulusal Yarışmada 10 dalda ödül verilecek
Başkanlığını Yeni Zelandalı oyuncu Kerry Fox’un üstlendiği Uluslararası Yarışma jürisinde yönetmen Maryna Er Gorbach, kurgucu Gladys Joujou, Selanik Uluslararası Film Festivali ve Selanik Belgesel Festivali’nin artistik direktörü Orestis Andreadakis ve film eleştirmeni Guy Lodge yer alıyor.
Yönetmen, senarist ve yapımcı Aslı Özge’nin başkanlığındaki Ulusal Yarışma jürisi ise oyuncu Merve Dizdar, görüntü yönetmeni Barış Aygen, sanatçı Halil Altındere ve müzisyen Ekin Fil’den oluşuyor.
Ulusal Yarışma’da “Altın Lale En İyi Film”, “Jüri Özel Ödülü”, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Kadın Oyuncu”, “En İyi Erkek Oyuncu”, “En İyi Senaryo”, “En İyi Görüntü Yönetmeni”, “En İyi Kurgu”, “En İyi Sanat Yönetmeni” ve “En İyi Özgün Müzik” ödülleri verilecek.
Ulusal Kısa Film Yarışması jürisinde yönetmen Kasım Ördek, yönetmen ve görsel sanatçı Zeynep Demirhan, oyuncu, yazar ve yönetmen Barış Gönenen, Ulusal Belgesel Yarışması jürisinde yönetmen Berna Gençalp, yönetmen Orhan Eskiköy ve sinema yazarı Evrim Kaya, “Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü” jürisinde ise yönetmen Orçun Köksal, yapımcı İpek Erden ve yönetmen Nesimi Yetik yer alıyor.
Başkanlığını Paola Casella’nın yapacağı Geza Csakvari, Sezen Sayınalp, Nino Kovacic, Valentina Giraldo Sanchez ve Selin Gürel’in ye aldığı Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) jürisi, Ulusal Yarışma, Uluslararası Yarışma ve Ulusal Kısa Film Yarışması’ndaki birer filme FIPRESCI Ödülü verecek.
Türkiye’den yapımcı, yönetmen ve senaristleri uluslararası sinema profesyonelleriyle buluşturan ortak yapım, eğitim, networking platformu Köprüde Buluşmalar, 24-25-26 Nisan’da gerçekleştirilecek.
Onat Kutlar Çalıştayı’nın ikincisi İstanbul Film Festivali ev sahipliğinde 22 ve 23 Nisan’da Salon İKSV’de düzenlenecek.
Festival filmleri Beyoğlu’nda Atlas 1948 ve Beyoğlu Sineması, Şişli’de CineWAM Premium+ City’s Nişantaşı ve Kadıköy’de Kadıköy Sineması ile Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi’nde izlenebilecek.
]]>Yeşilçam’ın unutulmayan sanatçıları arasında yerini alan sanatçı, Hasan Doruk ile Refet Hanım’ın çocuğu olarak 28 Haziran 1936’da dünyaya geldi.
Yıldız dergisinin 1952’de İstanbul Film ile düzenlediği yarışmada, genç kızlar arasında birinci seçilen Doruk, aynı yıl Faruk Kenç’in senaryosunu yazıp, yönetmenliğini üstlendiği “Çakırcalı Mehmet Efe’nin Definesi” adlı filmle sinemaya adım attı.
Sanatçı, 1953’te gerçekleştirilen güzellik yarışmasında Türkiye İkinci Güzeli seçildi, “Köroğlu/Türkan Sultan” ve Ömer Lütfi Akad’ın yönettiği, Ayhan Işık ile ilk kez kamera karşısına geçtiği “Öldüren Şehir” filmlerinde rol aldı.
Ailesinin engellemelerine rağmen Enver Paşa’nın yeğeni, yönetmen Kenç ile 1954’te evlenen Doruk’un kızı Gül, 1955’te dünyaya geldi. Çift, 5 yıllık evliliğin ardından boşandı.
Başarılı sanatçı, 1955’te Neriman Köksal ve Kenan Pars ile “Ölüm Korkusu”, Zeki Müren’le “Son Beste”, 1957’de ise Turan Seyfioğlu ile “Çölde Bir İstanbul Kızı” filmlerinde başrol oynadı. Son Beste sinemada büyük ilgi gördü.
“Küçük Hanımefendi” en beğenilen filmlerinden oldu
Oyuncu Doruk, Nejat Saydam’ın yönettiği, sinemanın unutulmazları arasında yer alan 1961 yapımı “Küçük Hanımefendi” filminde başrolleri Ayhan Işık ve Sadri Alışık ile paylaştı. Film, yılın en çok izlenen ve en beğenilen filmlerinden birisi olup, çok olumlu eleştiriler alınca, aynı kadroyla 1962’de “Küçük Hanım Avrupa’da” ve “Küçük Hanımın Kısmeti”, 1970’te ise “Küçük Hanımın Şoförü” adlı devam filmleri çekildi.
Sanatçı Zeki Müren ile de bir dizi sinema filminde rol alan sanatçı, 1959’da “Kırık Plak”, 1961’de “Hep O Şarkı”, 1962’de “Bahçevan”, 1963’te “İstanbul Kaldırımları”, 1964’te “Hayat Bazen Tatlıdır” adlı yapımlarda oynadı.
Yönetmen ve senarist Özdemir Birsel ile 1961’de evlenen Doruk, 1964’te çekilen “Duvarların Ötesi” filminde Tanju Gürsu ve Erol Taş ile başrolü paylaştı. Sanatçının oğlu Aydın 1967’de dünyaya geldi.
Özellikle melodramlar ile duygusal güldürülerin değişmez oyuncularından biri haline gelen sanatçı, 1950 ve 1960’lı yılların en beğenilen yapımlarında rol aldı.
Başarılı oyuncu, 1969 yapımı “Ayşecik-Yuvanın Bekçileri” filmiyle 1970’te Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne layık görüldü.
Zayıflama ilaçlarıyla sağlığını kaybetti
Aldığı kiloları vermek amacıyla kullandığı ilaçların yan etkisi ve yaşadığı psikolojik sorunlar nedeniyle zor günler geçiren sanatçı, bir süre akıl hastalarının tedavi gördüğü Fransız Lape Hastanesinde yattı. Yaşadığı sağlık sorunlarının yanı sıra 1970’li yılların başında eşi de iflas edince, ekonomik olarak sarsılan sanatçının evindeki eşyalar haczedildi.
Kariyeri boyunca Ayhan Işık, Zeki Müren, Göksel Arsoy, Eşref Kolçak, Ekrem Bora, Tamer Yiğit, Ediz Hun, Cüneyt Arkın ve İzzet Günay ile başrol oynayan sanatçı, 1972’de son filmi “Gecekondu Rüzgarı”nda rol aldı.
Sinemayı 1975’te bıraktı
Zeki Müren’in “Burnunun ucundan, kirpiğinin gölgesine kadar güzel” dediği sanatçı, 1975’te sinemayı bıraktığını açıkladı.
Sadri Alışık’ın vefatından bir hafta sonra 26 Mart 1995’te hayata veda eden Doruk, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Belgin Doruk, 1987’de konuk olduğu TRT ekranlarında yayınlanan Kamera Arkası programında 1960’lı yılların Türk sinemasına dair şunları anlatmıştı:
“Bir arz talep melesi oluyordu. O filmleri yapıyorduk, çünkü halk bayılıyordu. İzleyici gülmek, ağlamak istiyordu. Hatta filmler ikişer kere çekiliyordu. Bütün romanlar falan. Bir yılda oynadığım filmler 12’yi geçmedi. Fakat bir ara zannediyordum 1958’ler falandı. 3 filmde bir gün içerisinde çalıştığımı biliyorum. Sabah gidip öğlene kadar bir sette, öğleden akşama kadar bir sette, akşamdan sabaha kadar 3. sette çalıştığımı hatırlıyorum. Biz şunu yaşadık, ‘Altın Çağ’ diyoruz o döneme, seyircimizle kucak kucağa, o büyük coşkuyu içimizde hissederek, onlar bizle, biz onlarla. Bir film çekildiği zaman polis kordonu altında çalışırdık. O ne büyük bir izdihamdı birimizi görmek için. Sinemaların prömiyerlerinde camlarının kırıldığını hatırlıyorum.”
Sanatçının oynadığı filmler şöyle:
1952’de “Çakırcalı Mehmet Efe’nin Definesi”, “Kanlı Çiftlik”, 1953’te “Köroğlu/Türkan Sultan”, “Öldüren Şehir”, 1954’te “Çalsın Sazlar, Oynasın Kızlar”, 1955’te “Kader”, “Son Beste”, “Ölüm Korkusu”, 1957’de Mahşere Kadar”, “Çileli Bülbül”, “Lejyon Dönüşü”, “Çölde Bir İstanbul Kızı Şermin”, 1958’de “Daha Çekecek miyim?”, “Beraber Ölelim”, “Hayat Cehennemi”, 1959’da “Kederli Yıllar”, “True Romance”, 1959’da “Annemi Arıyorum”, “Binnaz Binnaz”, “Kırık Plak”, “Ömrümün Tek Gecesi”, “Ölmeyen Aşk”, 1960’ta “Ayşecik Şeytan Çekici”, “Gece Kuşu”, “Kanlı Firar”, “Satın Alınan Adam”, “İlk Aşk”, “Yeşil Köşkün Lambası”, 1961’de “Aşkın Saati Gelince”, “Bir Demet Yasemen”, “Düğün Alayı”, “Kızıl Vazo”, “Bir Yaz Yağmuru”, “Tatlı Günah”, “Zavallı Necdet”, “Özleyiş”, 1962’de “Bülbül Yuvası”, “Küçük Hanımefendi”, “Aşka Karşı Gelinmez”, “Daima Kalbimdesin”, 1963’te Akdeniz Şarkısı”, “Gönül Avcısı”, “Aşk Tomurcukları”, “Bahçevan”, “Kadınlar Hep Aynıdır”, 1964’te “Bitirimsin Hanım Abla”, “Duvarların Ötesi”, “Evcilik Oyunu”, “Aşk ve Kin”, “Şoförler Kralı”, “Suçlular Aramızda”, “İstanbul Kaldırımları”, 1965’te “Bir Gönül Oyunu”, “Hep O Şarkı”, “Kırık Hayatlar”, “Satılık Kalp”, “Sayılı Dakikalar”, “Yasak Cennet”, “Şoförün Kızı”, “Toprağın Kanı”, 1966’da “Bozuk Düzen”, “Allahaısmarladık Yavrum”, “Sevgilim Bir Artistti”, “Toprağın Kanı”, “Güzel Bir Gün İçin”, 1968’de “Atlı Karınca Dönüyor”, “Kanlı Nigar”, “Yıkılan Gurur”, “İstanbul’da Cümbüş Var”, “İstanbul’u Sevmiyorum”, 1969’da “Şahane İntikam”, “Ayşecik Yuvanın Bekçileri”, 1970’te “Küçük Hanımın Şoförü”, “Gönül Meyhanesi”, “Pamuk Prenses ve 7 Cüceler”, 1973’te ise “Gecekondu Rüzgarı”
]]>ÜNLÜ İSİMLERDEN BAHAR ÖZTAN’A VEDA
FİLİZ AKIN
“Rahatsızlığımdan dolayı bir süre telefonuma bakmamıştım. Bu sabah telefonumu açtığımda Bahar’ı, o gamzeli güzelimizi kaybettiğimiz haberi çıktı karşıma. Üzülerek öğrendim ki, kolon kanseri ameliyatı için sevgi yüklü dualar yolladığımız Bahar’ımız yok artık…”

HÜLYA KOÇYİĞİT
Hülya Koçyiğit, sosyal medya hesabından Bahar Öztan’ın gençlik ve son halini paylaşarak,”Birbir gidiyor Yeşilçam emekçileri… Yazmak bile zor geliyor artık… Boğazımda bir düğüm… Uzun zamandır amansız hastalıkla mücadele eden, Türk sinemasının gamzeli güzeli Bahar Öztan’ın vefat haberini büyük bir üzüntü ile öğrendim. Kendisine Allahtan rahmet, tüm sevenlerine sabır diliyorum. Başımız sağ olsun.” ifadelerine yer verdi.

ARMAĞAN ÇAĞLAYAN
“Hoşça kalın Bahar Hanım. Alkışlarla… Yattığınız yer incitmesin.”

NEBAHAT ÇEHRE
“Başımız sağ olsun”

DENİZ SEKİ
“Gamzeli güzelimiz Bahar Öztan’ımızı kaybetmişiz… Çok üzgünüm. Sevenlerinin başı sağ olsun. Mekanı cennet olsun.”

ÇAĞLA ŞİKEL

EBRU GÜNDEŞ

PINAR ALTUĞ

Usta oyuncu Bahar Öztan, bugün ikindi vakti Şakirin Camisi’nde kılınacak cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda defnedilecek.
BAHAR ÖZTAN KİMDİR?
1980’lerde kariyerinin en parlak dönemini yaşayan Bahar Öztan, bir reklam filminde rol aldıktan sonra film yapımcılarının dikkatini çekti. Ardından o dönem çok popüler olanfotoromanlarda oynamaya başlayan Öztan, 1972 yılında Osman Seden imzalı “Mahkum” filmi ile sinemaya adım attı. Ünlü isim, şöhreti “Şaşkın Milyoner” filmiyle yakaladı. Sonrasında kariyerinde hızla yükselen Bahar Öztan, birçok yapımda rol aldı.
2000’li yılların başında ABD’ye giden ve bir süre Miami’de yaşayan Öztan, 6 yıl sonra tekrar Türkiye’ye döndü. Birkaç projede boy gösteren ünlü isim, uzun yıllardır gözlerden uzak bir yaşam sürüyordu.
1993-2008 yılları arasında Yavuz Çolak ile evli kalan Bahar Öztan’ın bu birlikteliğinden Yiğit Çolak adında bir oğlu bulunuyor.

OYNADIĞI FİLMLER
BuKafa Medya’da AA muhabirine açıklamada bulunan yönetmen Ahmet Kapucu, filmde romantik komedilerden ayrı kulvarda bir şey denediklerini söyledi.
Kapucu, kendileri için çılgınca bir deneyim olduğunu belirterek, “Yani terminolojik olarak sinemada dördüncü duvarı yıkmak diye tabir edilen, genelde dram filmlerinde ve tiyatro oyunlarında yapılan bir şey. Biz bunu romantik komedide yapmaya çalıştık, başarılı olduğumuzu düşünüyorum. Umarım izleyiciler de bizim yapmaya çalıştığımız şeyden mutlu olurlar.” dedi.
Filmin bir kadın hikayesini anlattığına vurgu yapan Kapucu, şunları kaydetti:
“Kadın kadının yurdudur, kadın kadının kurdudur. Son dönemdeki bu gündem üzerine biz de yurdudur üzerinden yürüdük. 30 yaşlarında kendi ayakları üzerinde duran bir karakterimiz var. İdil moda tasarımcısı, çok başarılı bir kadın. Bir gün hayatını çok değiştirecek bir şeyle karşılaşıyor, kendisini terk eden erkek arkadaşı ve yeni nişanlısının gelinlik tasarımını yapmak görüşmesiyle baş başa kalınca bütün macera buradan başlıyor. Eski erkek arkadaşının ona yaşattıklarını başka bir kadına yaşatmaması için bu evliliğe son vermek çabasında olduğu bir yol aslında. Başka bir kadının mutsuzluğunu engellemek için çıktığı bir macera.”
Filmin çekimlerinin aralık ayında 3 şehirde gerçekleştirildiğini aktaran Ahmet Kapucu, “İstanbul’da başladık, Tekirdağ’da devam ettik ve son olarak Antalya’da bitirdik. Yaklaşık 4 hafta gibi bir süreç aldı.” ifadesini kullandı.
“Kamera önü kadar kamera arkası da çok keyifliydi”
Filmin başrol oyuncularından Serhat Teoman, filmin seyirciyle buluşacak olmasından dolayı heyecanlı olduğunu belirterek, “Filmimiz romantik komedi ama farklı bir yerden, farklı bir teknikle yapılan bir film. Onun için seyircilerin beğeneceğini düşünüyorum.” görüşünü paylaştı.
Setin çok keyifli olduğunu dile getiren Teoman, “Yönetmenimiz çok güzel bir ekip bulmuş. Kamera önü kadar, kamera arkası da çok keyifliydi. Onun için çok güzel çalıştık, çok güzel anlaştık. Güzel şeyler de geldi başımıza.” dedi.
Teoman, seyircinin filmde aşkı, dayanışmayı, dostluğu ve kendilerinden bir şeyleri bulacağına işaret ederek, “Yani burada kendilerinden çok şey bulacaklar ve çok fazla yelpaze var burada bulacakları. Çok karakter var ve her karakter için bir izleyici ‘bak bu beni temsil ediyor’ diyebilecek bu filmde.” şeklinde konuştu.
“Arkadaşlık duygusunu çok fazla göreceğiz”
Oyuncu Ayça Ayşin Turan ise seyirciyi güzel bir filmin beklediğini, filmi keyifle ve eğlenerek çektiklerine işaret ederek, “İdil’in kendi hayal dünyasında kendi hikayesini anlattığı bir film izleyeceğiz. Onun haricinde bir hırs, bir intikam duygusuyla yola çıktığı bir hikaye. Burada arkadaşlık duygusunu da çok fazla göreceğiz ve günün sonunda o intikama çıktığı yolda gerçek aşkı bulmasıyla aslında final yapacağız.” ifadelerini kullandı.
Turan, çekimler esnasında bir günde dört mevsimi yaşadıklarını, hava şartları nedeniyle zaman zaman zorlandıklarını, çekimlerde her günün dolu dolu geçtiğini aktararak, “Bir tane flashback sahnesinde bir doğaçlama sahnemiz oldu. O ekibi çok güldüren ve keyifli bir şeydi. Genel olarak keyifli bir iş oldu.” değerlendirmesini yaptı.
PRT Film ve 2518 Film’in ortak yapımcılığında çekilen romantik komedi türündeki “Sevmek Yüzünden” filminin başrollerini Serhat Teoman ve Ayça Ayşin Turan paylaşıyor.
Seçil Çömlekçi ve Ahmet Kapucu’nun senaryosunu yazdığı filmin oyuncu kadrosunda ayrıca Ezgi Şenler, Ali Gözüşirin, Ali Yoğurtçuoğlu, Yasemin Yazıcı, Gizem Kala ve Yıldız Kültür yer alıyor.
]]>İstanbul Uluslararası Bahar Film Festivali’nin bu yıl en dikkat çekici yapımı Son Akşam Yemeği oldu. Uludüz Medya tarafından düzenlenen, Piramid Sanat ve Hacettepe Üniversitesi Türk-Alman İlişkileri Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin desteğiyle gerçekleştirilen festival, 15 Mart 2024 tarihinde 38 ülkeden 1283 başvuru ve 130 dereceye giren film ile izleyicilerle buluştu.

Son Akşam Yemeği, beş farklı kategoride ödüle layık görülerek festivalin en çok konuşulan ve övgü alan yapımı oldu. Levent Onan’a En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran Son Akşam Yemeği, festivalin en prestijli ödüllerini toplamayı başardı.
Film, ayrıca En İyi Uzun Metraj Film, En İyi Sinematograf, En İyi Kadın Oyuncu (Pelin Akil ve Azra Aksu) ve En İyi Erkek Oyuncu (Onur Tuna ve Engin Şenkan) kategorilerinde de ödül aldı.
Festivalin basın toplantısı, Festival Direktörü Dr. Görkem Uludüz, Onur Üyesi Bedri Baykam ve jüri üyeleri Nedim Aka, Bulut Özdemir, Gamze Lim’in katılımıyla Piramid Sanat’ta yapıldı.

Türkçe, Almanca ve İngilizce dillerinde gerçekleşen toplantıda kazanan filmler açıklandı.
Kültürler arası bir köprü görevi gören İstanbul Uluslararası Bahar Film Festivali, sinema dünyasında yeni bakış açıları ve yaratıcı eserleri teşvik etmeye devam edecek.
Sanatın birleştirici gücüyle dünyanın dört bir yanından sanatçıları ve izleyicileri bir araya getiren festival, gelecek yıl da sinemaseverleri benzersiz bir deneyime davet ediyor.
EN İYİ KISA FİLM
– Returning to Earth (ABD), Tim Hunter
– RED (Fransa), Balthazar Rechert
– The Apple (Türkiye), Mehmet Acaruk
– Forbidden (Çekya), Charlotte Vacková
– Pit (Rusya), Roman Boyko, Dimitry Paschnyuk
– La Crox (Fransa), Jors Fleurot
– Experence (Slovenya), Matc Erzen
EN İYİ KISA BELGESEL FİLM
– Save Generation Ua (Ukrayna), Roman Blazhan
– Colours of Provence (Fransa), Renaud Cont
– Mission Microbiome (Fransa), Giulia Grossmann
– The Woodland Threshold (Fransa), Giulia Grossmann
EN İYİ BELGESEL UZUN METRAJ FİLM
– Blue Carbon: Unleashing Nature’s Superpower (İngiltere), Nicolas Brown
– Brother (Bosna Hersek), Ajdin Kamber, Vanja Stokic
– Köşe Başı Beklerim (Türkiye), Neslihan Kultur
EN İYİ YÖNETMEN
– Mehmet Acaruk, The Apple (Türkiye)
– Levent Onan, Son Akşam Yemeği (Türkiye)
EN İYİ ÖĞRENCİ KISA FİLM
– Monday Mourning (ABD), Dustin Kahia
EN İYİ UZUN METRAJ FİLM
– Son Akşam Yemeği (Türkiye), Levent Onan
EN İYİ ÖĞRENCİ YÖNETMEN
– Vuruyor Gol Oluyor (Türkiye), Berk Ali Çekmez
EN İYİ KISA ANİMASYON FİLM
– Numbers (Türkiye), Deniz Türker
EN İYİ SİNEMATOGRAF
– Son Akşam Yemeği (Türkiye), Levent Onan
– Forbidden (Çekya), Charlotte Vacková
EN İYİ KADIN OYUNCU
– Zuzana Valešová, Forbidden (Çekya)
– Pelin Akil ve Azra Aksu, Son Akşam Yemeği (Türkiye)
– Begüm Arslan, Domino (Türkiye)
EN İYİ ERKEK OYUNCU
– Onur Tuna ve Engin Şenkan, Son Akşam Yemeği (Türkiye)
EN İYİ FRAGMAN
– Anadolu Kadim Doğa (Türkiye), Burak Doğansoysal
EN İYİ ÖĞRENCİ UZUN METRAJ FİLM
– Andreas Moles (Türkiye), Emre Çubukcu, Mert Emre Ergin, Atakan Aydın
– Sabes Quén Soy-You Know Who I Am (Arjantin), Roque Corcuera
EN İYİ YAPIMCI
– A. Selim Tuncer, Son Akşam Yemeği (Türkiye)
FESTİVAL ÖZEL ÖDÜLÜ
– Ceylin (Türkiye), Tufan Şimşekcan
– Clockmaker (Azerbaycan), Huseynaga Aslanov
]]>Müslüm Gürses ile evliliğinde Akbaş soyadını alan sanatçı, bazı röportajlarında 1936’da dünyaya geldiğini belirtse de kayıtlara göre 1932’de Makedonya’nın Manastır şehrinde dünyaya geldi.
Tam adı Aysel Muhterem Kısa olan sanatçı, 16 yaşındaki annesini, kendisi dünyaya gelirken kaybetti.
Küçük yaştan itibaren “teyze” dediği bir kadın tarafından büyütülen Nur, 1942’de Türkiye’ye göç ederek, çocukluğunu Eyüpsultan’da geçirdi.
Muhterem Nur, genç yaşlarında fabrika işçisi olarak çalışırken, tesadüfen tanıştığı ünlü ses sanatçısı ve film yapımcısı Suzan Yakar Rutkay’ın desteğiyle sinemaya adım attı.
İlk kez 1950’de figüranlık yaptı
İlk kez 1950’de “Yıldızlar Revüsü” filminde figüran olarak kamera karşısına geçen oyuncu, fabrikadaki işinden ayrılıp figüranlığa devam etti.
Sanatçı, tanınmaya başlayıncaya kadar 20’nin üzerinde filmde küçük roller oynadı. Asıl ününü “Üç Arkadaş” filmiyle yakalayan Nur, kısa sürede başrollerde oynamaya başlasa da bir süre sonra şöhretini kaybetmeye başladı.
Nur, ilk evliliğini 1961’de Işın Kaan Köseoğlu ile yaptı ancak iki yıl sonra evliliği sona erdi. Maddi sıkıntıları başa çıkamayacağı boyuta ulaşıp, ödeyemediği borçlar yüzünden 1967’de kısa süreli hapis cezası alan sanatçı, aynı yıl şarkıcı olarak sahneye çıkmaya başladı.
Sanatçı, 1982’nin mayıs ayında Malatya turnesi sırasında Müslüm Gürses ile tanıştı ve ikili arasında “Sahneye ilk kim çıkacak” kavgası yaşandı.
Kendisinden 21 yaş küçük olan Gürses ile 5 Mayıs 1986’da Beykoz Evlendirme Memurluğu’nda gizlice nikah masasına oturan Nur, o dönem popüler bir konumda olsa da eşinin isteğiyle sanat yaşamını sonlandırdı ve Gürses’in yaşamındaki en büyük destekçisi oldu.
Müslüm filmiyle aşkları beyaz perdede ölümsüzleşti
Katıldığı bir televizyon programında, Müslüm Gürses’e olan sevgisini anlatan sanatçı, eşinin vefatının ardından unutmak için evini değiştirdiğini anlatmıştı.
Sanatçı, “Her yerde Müslüm’ü arıyordum ama oturduğu yerde göremiyordum. Unutmak için biraz uzağa gittim. Tabii unutulmuyormuş. Benimle beraber geldi. Dolu dolu onunla beraberim. Unutmam mümkün değil. Malatya’da bir turnede tanıştık. Beraberliğimiz de bir şarkı yüzünden oldu. Sahne arkasında kavga ettik. Yıldırım Gürses’in ‘Yalan Dünya’ şarkısı için. Ben onu okuyordum sahne arkasında. ‘Muhterem Hanım bunu okumayacaksınız.’ dedi. ‘Neden okumayacağım. Benim repertuvarımda var. Siz arabeskçisiniz.’ dedim. ‘Okumayacaksınız diyorsam, okumayacaksınız.’ dedi. ‘Siz kim oluyorsunuz?’ dedim. Ben tek bir plağını dinlemiştim.” ifadelerini kullanmıştı.
İkilinin birlikteliği, Mustafa Uslu’nun yapımcılığını üstlendiği, Ketche ve Can Ulkay’ın yönettiği, 2018 yapımı “Müslüm” filmiyle beyaz perdeye uyarlanmış ve film gişede 6 milyon 480 bin kişi tarafından izlenerek bir rekora imza atmıştı.
Müslüm Gürses, eşiyle ilgili yaptığı bir açıklamada, “Her insana bel bağlamam ama Muhterem Hanım, bu dünyanın insanı değil. Ben bugün bir yerlere gelmişsem bunda yüzde 90 Muhterem Hanım’ın payı vardır.” ifadelerini kullanırken, Muhterem Nur ise “Ondan önce yaşamıyordum. Mutlu olmayı, huzuru anladım. Eğer bir gün gözlerim görmez, ayaklarım tutmaz, kollarım da yukarıya kalkıp ona yardım etmezse, o zaman Müslüm’ü yalnız bırakırım.” açıklamasında bulunmuştu.
“Adana Altın Koza Film Şenliği” ve “İstanbul Film Festivali”nden ödüllerle dönen sanatçının rol aldığı bazı yapımlar şöyle:
“Yuva”, “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”, “Denizin Kanı”, “Esrarlı Gözler”, “Bir Akıllı Bir Deli”, “Sevmemeli”, “Yalnızlık Korkusu”, “Kuşlu Çorap”, “Küskünüm”, “Son Akın”, “Zeytin Gözlüm”, “Kaderim”, “Kara Gün”, “Öksüz Gülnaz”, “Yiğit Anadolu’dan Çıkar”, “Kanunsuz Toprak”, “İstanbul’da Randevu”, “Ekmek Kavgası”, “Anne”, “Ali Derler Adıma”, “Derbeder/ Kırık”, “Ayşem Kınalı Gelin”, “Gelin Ayşem”, “Bırakın Yaşayalım”, “Kara Davut”
]]>Downtown Yaşam ve Eğlence Merkezi Sinema Kino’da yapılan gösterimde, filmin oyuncuları Timur Acar, Didem Balçın, Beren Gençalp, Eda Özerkan Kahraman Sivri, Mihriban Er, Alihan Türkdemir, Alper Atak ve Soner Türker ile yönetmen ve yapımcılar hazır bulundu.
Yapımcılığını Trio Pictures/ Ali Ertem ve Veysel Dalgıç’ın üstlendiği filmin senaryosunu, Karslıoğlu ile Ebru Erdemoğlu kaleme aldı.
Gösterim öncesi gazetecilein sorularını yanıtlayan başrol oyuncusu Timur Acar, büyük bir heyecan içinde olduklarını belirterek, “Sırrını Biliyorum filmimiz 22 Mart’tan itibaren sinemalarda. Herkesi filmimizi izlemeye sinemalara bekliyoruz. Bugün Bursa’dayız. Galamız için toplandık. Hepimiz buradayız.” dedi.
“Senaryoyu okuduğumuzda çok etkilendik”
Oyuncu Didem Balçın, filmin duygusal yoğunluğuna işaret ederek, “Biz senaryosunu okuduğumuzda çok etkilendik. İnşallah perdeye de yansımıştır. Battal hocamız çok güzel çekti. Beren, meslektaşımız diyorum kendisine, oyuncu olarak güzel bir performans sergiledi. Burada olan olmayan bütün oyunculara da çok teşekkür ediyoruz. Perdede o duygusallığı seyircimize de aktarabilecek miyiz? Onu umutla bekliyoruz. Heyecanlıyız.” ifadelerini kullandı.
Filmde başrolü paylaşan çocuk oyuncu Beren Gençalp de senaryonun çok güzel olduğunu dile getirerek, “Çok duygusal ve aksiyon dolu bir film oldu. Aslında bir kız çocuğunun çaresizliğini de izlemiş olacaksınız. Umarım izlerken siz de bizim kadar duygusal ve mutlu olursunuz. İnanırsanız, inanılmaz değildir.”
Oyuncu Alper Atak, filmi izlemeye gelenlere teşekkür ederek, şunları söyledi:
“Gerçekten birbirinden kıymetli oyuncuların çok güzel yorumlarıyla güzel bir hikayeye hep birlikte hayat verdik. Umarım sizler de çok beğenirsiniz. Sinemamızın zor dönemlerinde, böyle filmlerin olması belki sinemaya önemli bir katkı sağlayacak. Burada da yapımcımız Ali Bey’in gerçekten hayallerinin peşinden koşması ve inanarak, zorluklara rağmen sinemaya katkı sağlaması çok kıymetli. Bizler de bu projede olmaktan çok mutluyuz. Umarız sizler de filmi beğenirsiniz.”
Çok güzel ve duygusal bir film olduğunun altını çizen oyuncu Eda Özerkan, kendisinin de çekimler sırasında çok keyif aldığını vurguladı.
“İnanırsak inanılmaz değildir”
Oyuncu Kahraman Sivri filmin 4-5 yıllık hikayesi olduğunu aktararak, “Battal ilk paylaştığında, senaryoyu okuduğumda çok beğendim. Farklı bir senaryo akışı vardı ve son zamanlarda izlediğiniz diğer filmlerden biraz daha farklı bir şey seyredeceksiniz. Ona inandım. Çok güzel, çok keyif alacağınız bir film izleyeceksiniz. Herkese tavsiye ediyorum.” dedi.
Oyuncu Mihriban Er de “Filmimiz, çok güzel hikayesi ve şahane kadrosu olan bir film. ‘İnanırsak inanılmaz değildir’ ne güzel değil mi? İnancımızı kaybetmiyoruz. Son nefesimize kadar inancımızı kalbimizde tutuyoruz. Bu filmde de bunu göreceğiz.” değerlendirmesini yaptı.
Yönetmen Battal Karslıoğlu ise filmin kitap uyarlaması olduğuna işaret ederek, “Güzel bir film izleyeceksiniz. İnşallah bahtı açık olur. Orijinal bir hikaye. Ebru Erdemoğlu ile yazdık hikayeyi. Oyuncu arkadaşlarım çok sahiplendi ve çok isteyerek oynadı.” dedi.
Küçük bir kız çocuğunun gerçekleşmesini istediği hayalleri için yaşadığı zorlu süreci ele alan filmin konusu şöyle:
“Beynindeki tümör nedeniyle ölümle burun buruna gelen annesini bir vampirin ısırmasını ve ölümsüz olmasını sağlamak isteyen Nora, neyin içine girdiğinin farkında değildir. Karanlık geçmişinden kurtulmaya çalışan ve kendine yeni bir hayat kurmaya çalışan Kenan’ın tek hayali, akıl hastanesinde yatan annesini alarak uzaklara gitmektir. Kendisini vampir zanneden minik kızın hayalini yerle bir etmemekle, bir türlü peşini bırakmayan geçmişi arasında kalan Kenan, bir karar vermek zorunda kalır.”
]]>Asıl adı Mehmet Sadrettin Alışık olan usta oyuncu, Saffet Hanım ile kaptan Rafet Bey’in ilk çocuğu olarak 5 Mart 1925’te İstanbul’da dünyaya geldi. Ailesinin “Sadri” diye hitap ettiği sanatçı, çocukluğundan itibaren duymaya alıştığı isimle sanat dünyasına adım attı.
Paşabahçe 39. İlkokulunda öğrenciyken bir sünnet töreninde izlediği Naşit Özcan Tiyatrosu’nun gösterisiyle tiyatro sanatıyla tanışan Alışık, verdiği bir söyleşide, “İşte bana ne olduysa o perde kapandıktan sonra oldu. Benim içimde müthiş bir heyecan ve merak başladı. Perde açıldığında, yalancıktan yaptıklarını biliyordum. Şimdi perde kapandı ve gerçek hayatları başladı. ‘Acaba bu perdenin arkasında ne var?’ İşte bu laf, ileriki yıllarda beni oyuncu yaptı.” ifadelerini kullanmıştı.
Sadri Alışık, kendi piyeslerini hazırlayarak mahalle arkadaşlarına gösteriler sunmaya başladı. Ailesinin tiyatrocu olmasına karşı çıkmasına rağmen oyunculuktan vazgeçmeyen sanatçı üçüncü sınıftayken “İstiklal” adlı piyesteki başrol “Adalı Halil”i canlandırdı.
Rolü büyüdükçe dikkatleri üzerine çekti
Sonraki yıllarda Ziya Ünsel İlköğretim Okulu adını alan Beykoz Ortaokulunda okuyan usta oyuncu, İstanbul Erkek Lisesinde eğitimine devam etti.
Sanatçı, lise yıllarında Cağaloğlu Halk Evinde tiyatro eğitimine başladı, oyunculuk çalışmalarını bugünkü ismiyle Sadri Alışık Tiyatrosu olan Muhsin Ertuğrul yönetimindeki Küçük Sahne’de sürdürdü.
Rolleri büyüdükçe dikkatleri üzerine çeken Alışık, 17 yaşında rol aldığı “Zehirli Kucak” oyunundaki rahip rolünü başarıyla canlandırdığı için ilk kez basında yer aldı.
Usta sanatçı, bir süre Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünde öğrenim gördü. Çeşitli dergilerde grafikerlik de yapan sanatçı, hayatı boyunca pek çok yağlı boya ve kara kalem çalışmasına imza attı.
Sadri Alışık 1940’ta Eminönü Halkevi’nde amatör tiyatro çalışmalarına katıldı.
Profesyonel olarak ilk kez 1943’te Raşit Rıza Topluluğu ile sahneye çıkan sanatçı ardından Karaca, Site, Oraloğlu, Çevre, Oda ve Kent tiyatrolarında çalışmalarını sürdürdü.
“Yalnızlar Rıhtımı” filminde tanıştığı Çolpan İlhan ile 1959’da evlendi
Başarılı oyuncu kısa bir süre gazinolarda da sevenleriyle buluştu. Halkevindeki bir oyunda Alışık’ı izleyen ve beğenen yönetmen Faruk Kenç, 1944’te “Günahsızlar” filminde başrol teklif edince sinema kariyerine başladı. Alışık filmde kimsesiz zavallı bir kıza yardım eden ve ona aşık olan balıkçıyı canlandırdı.
Vatani görevini 1946-1949’da tamamlayan sanatçı, 1951’de ilk evliliğini yaptığı tiyatro sanatçısı Neriman Esen’den 1957’de ayrıldı.
Alışık 1951’de bir film setinde tanıştığı ve çok sayıda filmde rol aldığı Ayhan Işık ile 1979’da sanatçının vefatına kadar yakın dost oldu.
“Turist Ömer”, “Ofsayt Osman” ve “Ali Baba” gibi karakterlerle unutulmazlar arasına giren usta oyuncu, 1959’da “Yalnızlar Rıhtımı” filminde canlandırdığı “Rıdvan Kaptan” rolüyle dikkati çekti. Alışık hikayesi Attila İlhan’a ait filmde başrolü paylaştığı sinema ve tiyatro oyuncusu Çolpan İlhan’la tanıştı.
Çolpan İlhan ile 20 Ağustos 1959’da evlenen Alışık’ın oğlu Kerem Alışık, 1960’ta dünyaya geldi.
Usta oyuncu, dram rolleriyle başladığı oyunculuk kariyerini canlandırdığı komedi karakterleriyle zirveye taşıdı.
Kariyeri boyunca 200’ü aşkın yapımda rol alan sanatçının Ayhan Işık ve Belgin Doruk ile 1961-1962 arasında rol aldığı “Küçük Hanımefendi” serisiyle Türk sinemasının ilk güldürü karakteri olarak gösterilen “Turist Ömer” filmleri ve “Ayşecik” serisi izleyicinin gönlünde yer edindi.
“Turist Ömer’i, minibüste karşılaştığı hayranından esinlenerek hayata geçirdi
Sadri Alışık 1964-1973’te çekilen komedi serisinin ana karakteri Turist Ömer’e ilişkin Halit Kıvanç’a yaptığı bir açıklamada, şunları söylemişti:
“Karıma doğum günü hediyesi alacaktım. Ekonomik durumum biraz kısıtlıydı. Yazıhanelerden hakkım olan parayı almaya gidiyordum ama endişeliydim. Bir dolmuşa bindim. Tanınmaktan da rahatsız oluyordum. Şoförün arkasında oturdum. Dolmasını bekliyordum. Şoför sakallı bereli bir adamdı. En son binen, kendi tabiriyle ’40 ayak bir adam’, genç, delikanlı bir çocuk. Girer girmez göz göze geldik, ‘Sadri abi merhaba, n’aber?’ dedi. Tanınmamak istediğim için ‘Benzettin kardeşim, yanlış.’ dedim. ‘Olur mu ya, dün akşam bahçe sinemasında filmini seyrettik icabında. Bize yapma.’ falan dedi. ‘Değilim kardeşim.’ dedim. Yol boyu bu sürdü…
O bana ilham verdi. Sonra Hulki Saner ile rahmetli Ayhan Işık’ın oynadığı bir filmde böyle bir tip gerekiyordu. Ben bunu anlatmıştım ona. ‘Daha detaylandır.’ dedi ve Turist Ömer öyle doğdu.” ifadelerini kullanmıştı.
Rol aldığı yapımlarda, güzelliğe tutkun, umutlu, yaşama sevinciyle dolu, dürüstlüğü ve doğruluğu özleyen karakterler sergileyen usta oyuncu, 1964’te “Avare-Dalgamıza Bakalım” ile “Tophane Rıhtımında-Turist Ömer” ve 1970’te “Turist Ömer Arabistan’da” adlı 45’lik plaklar da doldurdu.
Unutulmaz repliklere imza attı
“Şaka ile Karışık”, “Fıstık Gibi Maşallah”, “Helal Olsun Ali Abi” ve “Ah Güzel İstanbul” adlı önemli filmlerde rol alan oyuncu, “Yalvarmaktansa kaybetmeyi tercih ederim. Prensip meselesi…”, “Hayat demek, ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları, işte falanları, filanları göreceğiz. Birçok şeyin tadına bakacağız. Sonra da ister istemez, ‘Gidiyorum Elveda’ şarkısını söyleyeceğiz. Öyle ise gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.”, “Şu hayatın falanları filanları malum…” ve “Ama kabahat bende değil, şarkıdaki o kızda.” gibi unutulmaz birçok repliğe de imza attı.
Alışık 44 yıllık sanat hayatında birçok ödüle de değer görüldü. “Afacan Küçük Serseri” filmindeki “Hüsnü” karakteriyle 1971 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü”nü, 1994’te oynadığı son film “Yengeç Sepeti” ile de yine “Antalya Altın Portakal Film Festivali”nde, Mehmet Aslantuğ ile “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü aldı.
Yaşamı boyunca aile yaşantısından ve karakterinden taviz vermeyen Alışık, yakın dostu Ayhan Işık’ı 16 Haziran 1979’da kaybettikten sonra büyük bir sarsıntı geçirdi. O yıllarda “Seyahatname” adlı dizide rol alan sanatçı 1983’te “Kartallar Yüksekten Uçar”, 1986’da “Çalıkuşu” ve 1987’de “Saat Sabahın Dokuzu” adlı dizide oynadı.
Sanatçı, Yeşilçam’da belirli bir karakter ya da film türüyle sınırlı kalmayan karakter oyuncularından biri oldu. Farklı nitelikteki rolleri canlandıran Alışık, her yıldızın rol sınırlarının belli ve personalarının dışına çıkmasının imkansız olduğu Yeşilçam sinemasında yıldız kurallarını esneten isim olarak öne çıktı.
İstanbul’a olan sevdasını kaleme aldı
Kendine özgü üslubu ve selamıyla halen Türk izleyicisinin seyretmekten keyif aldığı isimlerden olan sanatçı, “Bir Ömürlük İstanbul” adlı şiir kitabıyla da İstanbul’a sevdasını kaleme aldı.
Karaciğer yetmezliği nedeniyle dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın desteğiyle 1990’da ABD’ye giden sanatçıya Prof. Dr. Münci Kalayoğlu ve ekibi tarafından organ nakledildi. Karaciğer, böbrek ve solunum yetmezliği ile kemik iliği hastalığı için tedavi gören Alışık 18 Mart 1995’te İstanbul’da yaşama veda etti.
Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilen sanatçının anısına, eşi Çolpan İlhan tarafından kurulan Sadri Alışık Kültür Merkezince her yıl “Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro Ödülleri” veriliyor.
Usta oyuncunun rol aldığı bazı filmler şöyle:
“Fato-Ya İstiklal ya Ölüm”, “İstanbul Geceleri”, “Çakırcalı Mehmet Efe”, “İstanbul Çiçekleri”, “Hürriyet Şarkısı”, “Allah’a Ismarladık”, “Kendini Kurtaran Şehir-Şanlı Maraş”, “Tanrı Şahidimdir” “Vatan ve Namık Kemal”, “Yavuz Sultan Selim Ağlıyor”, “İki Süngü Arasında”, “Suçlu Benim”, “Soygun”, “Halıcı Kız”, “Daima Kalbimdesin”, “Çalınan Aşk”, “Korkusuz Kabadayı”, “İlk Göz Ağrısı”.
]]>Son olarak “Türkler Çıldırmış Olmalı 2: Mavi Vatan” komedi filminin müziklerini yapan genç müzisyen, film müziği yolculuğunu, aldığı eğitimleri ve içinde bulunduğu projeleri AA muhabirine anlattı.
Çocukluktan beri hep sinemacı olmak istediğini ve yönetmenliğe ilgi duyduğunu belirten Canel, “İleri yaşlarda müzikle tanıştım. Lise zamanında Berklee Müzik Koleji’nin yaz okuluna gitmiştim. Orada film müziği eğitimi vardı. Sinema aşkından dolayı film müziği yapmaya kesin olarak karar verdim.” dedi.
Canel, ABD’de film müziği ve kompozisyon alanındaki eğitiminin ardından Los Angeles’ta film müzikleri alanında 3 yıl çalıştığını söyledi.
“Hayranlık duyduğum isimler: John Williams, Howard Shore ve Hans Zimmer”
Sinemada müziğin önemine vurgu yapan Canel, ABD’de müzisyen Emir Işılay’la çalışma imkanı olduğuna işaret ederek, şunları söyledi:
“Netflix’te, Dream Works’un bir animasyonun orkestrasyonlarını yazdım. Oraya yönelik devam eden işler hala var. National Geographic’te benim bir müziğimi kullandılar. Yurt dışında yapılan işlerle burası arasında çok fark var. Orada genelde daha iyi bir iş ortaya çıkarmak adına bu işe daha çok bütçe ayırıyorlar. Burada biraz daha o konuda eksikler var. Ama onu da inşallah genç müzisyenler olarak biz değiştiririz. Bana en çok ilham veren John Williams olabilir. Bütün bestecilerin, hayranlık duyduğu bir isim. Küçük yaşta hep onun yaptığı film müziklerini dinleyerek büyüdük. Onun dışında aşırı önem verdiğim Yüzüklerin Efendisi serisinin bestecisi Howard Shore ve Hans Zimmer. Bunlar benim gerçekten sevdiğim, hayranlık duyduğum isimler.”
Can Canel, film müziklerinin çoğu zaman kısa sürelerde ya da bir koşturmacayla yapıldığına dikkati çekerek, “Her ne kadar yaratıcılık kısmını korumaya çalışsam da bir noktada, ister istemez fabrikaya bağlıyor. Her gün masa başı iş gibi oluyor. Bunun için en güzeli o yaratıcılık kısmını kaybetmemektir.” ifadelerini kullandı.
“En iyi müzik iki tarafın da çok iyi anlaşmasından geliyor”
Film müziklerinde önceden daha çok orkestra müziğinin baskın olduğunu ancak bugünlerde hibrit ya da elektronik müziğin daha fazla tercih edildiğini aktaran müzisyen Canel, şunları kaydetti:
“Pek çok projede müzisyenler yapımcı ve yönetmenler tarafından yönlendiriliyor. Bir istek var. Ne istediklerini biliyorlar, söylüyorlar, örnek veriyorlar. Dolayısıyla bence ortaya çıkan en iyi müzik, iki tarafın da çok iyi anlaşmasından geliyor. Bunun da bir sürü örneği var. John Williams’ın Star Wars’un müziklerini yaparken George Lukas’la anlaşması, Christopher Nolan’ın Hans Zimmer’le olan çok iyi ilişkisi… Aslında bir yönetmen ne istediğini biliyorsa ve bunu güzel bir şekilde anlatabiliyorsa bence müzisyen de o kadar adrese teslim bir şey yaratıyor ki böyle unutulmaz, akılda kalıcı şeyler çıkıyor.”
Canel, müziğini yapacağı filmlerin ya da dizilerin senaryosunu okuduğunu, eğer bittiyse izleyip üzerinde düşünerek demo müzikler hazırladığını, filmin müzik konseptini bu şekilde oluşturduğunu dile getirdi.
Film ve dizi müziklerindeki benzerliklerin sebebini müzisyenden kısa sürede çok iş beklentisi ya da daha önce beğenilmiş işe yakın müzik talep edilmesinden kaynaklanabileceğinin altını çizen Canel, “Burada önemli olan ortaya çıkan eserin izleyici tarafından beğenilmesi. Beğeniliyorsa hiçbir sorun yok demektir.” değerlendirmesinde bulundu.
Gelecek hedeflerinden de bahseden genç müzisyen, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Ben meslek anlamında ülkemde kalmak istiyorum. Benim hayalim Türkiye’den çıkacak ve dünya çapında izlenen bir projeye müzik yazmak. Şu anda da tabii çok izlenen, sevilen projelerimiz var. Bütün dünyada konuşulacak bir projeye müzik yazmak benim en büyük hayallerimden biri. Türk bir besteci olarak içeriğinin ne olduğundan ziyade, bizim ülkece dünya sinemasına kattığımız bir projede yer almak hedeflerim” arasında. Şu ana kadar birçok türde müzik yazma fırsatım oldu. Bilim kurgudan komediye, romantikten drama kadar… Bana en çok keyif veren aksiyon ve bilimkurgu türündeki filmlere müzik yazmak. Ne kadar yaratıcılık imkanımı sergileyebilirsem ondan o kadar keyif alıyorum.”
]]>Geçen yıl film endüstrisi için heyecan uyandırıcıydı. Super Mario güzel bir hasılat elde etti. Barbenheimer viral bir fenomen oldu, Saltburn filmindeki küvet sahnesinde Barry Keoghan bazı garip kararlar verdi.
2024 Oscar adaylıkları, Hollywood’da işlerin ne kadar hızlı değişebileceğini de gösteriyor. Bir önceki yıl Margot Robbie Babylon filminde rol almış, film gişede büyük başarı gösterse de hiçbir Oscar alamamıştı.
Robbie bu yıl ise ödül törenine Barbie filminin yüzü olarak katılacak.
2023’ün en büyük filmi, 1,4 milyar dolarlık hasılata ulaştı ve sekiz dalda aday gösterildi.
Bu yılki adaylara dair 12 ilginç bilgiyi ve dönüm noktasını derledik.
1. Emma Stone tarihe geçebilir
Poor Things’in yıldızı Emma Stone, 35 yaşına gelmeden iki Oscar kazanmayı başaran sekizinci aktris olabilir.
İlk ödülünü 2017’de La La Land ile kazanan Stone bunu başarırsa adını Meryl Streep, Jodie Foster, Elizabeth Taylor, Bette Davis, Luise Rainer Olivia de Havviland ve Hillary Swank’in yanına yazdıracak.
Bunu başaran yedi kadına karşılık hiçbir aktör 35’inden önce iki ödül kazanamadı.
2. Barbie’nin film müziğinin ödül kazanma ihtimali filmin kendisinden daha yüksek
En iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu dallarında aday gösterilmemiş olsa da Barbie’nin adaylık sayısı şimdiden Oscar tarihine geçti.
Filmin yönetmeni ve eş yazarı Greta Gerwig, ilk üç filminin üçü de en iyi film dalında aday gösterilen tek yönetmen oldu. Daha önceki filmleri Lady Bird ve Little Women’dı.
Öte yandan Barbie sekiz dalda aday gösterilse de sadece bir ödül kazanma ihtimali yüksek. O da en Billie Eilish’in What Was I Made For? şarkısıyla en iyi özgün şarkı ödülü.
Bu, 2018 yılında A Star is Born filminin yaşadığına benzer bir senaryo olur. Bradley Cooper’ın bu filmi de sekiz dalda aday gösterilmiş fakat yalnızca Lady Gaga’nın Shallow şarkısıyla en iyi özgün şarkı ödülünü almıştı.
3. Cillian Murphy 10 yıllık trendi sonlandırabilir
Ödül törenine Oppenheimer’ın damga vurması, en iyi filmin de aralarında bulunduğu büyük ödülleri alması bekleniyor.
İrlandalı yıldızı Cillian Murphy de en iyi aktör ödülünü alırsa, 2012’den bu yana ilk defa en iyi erkek oyuncu ve en iyi film ödülü aynı filme gitmiş olacak.
Bunu en son başaran aktör The Artist ile Jean Dujardin olmuştu.
En iyi kadın oyuncu ödüllerindeyse farklı bir tablo var. Son üç yılda iki defa en iyi film ve aktris ödülleri aynı filme gitmişti. Bunlar Nomadland ile Frances McDormand ve Everything Everywhere All At Once ile Michelle Yeoh olmuştu.
4. Bradley Cooper en çok aday gösterilip hiç ödül alamayanlar sıralamasında beşinciliğe yükseldi
15 yıl önce Hangover filmiyle ünü dünyaya yayılan Bradley Cooper yönetmenlik, yazarlık ve oyunculuk yetenekleri sayesinde 12 defa çeşitli Oscar ödüllerine aday gösterildi.
Fakat bunların hiçbiri mutlu sonla bitmedi.
Daha fazla aday gösterilmesine rağmen hiçbir ödül alamayan kişiler ise ses mühendisi Greg P. Russell (16 adaylık), besteci Thomas Newman (15), şarkı sözü yazarı Diane Warren (15) ve özel efekt süpervizörü Daniel Sudick (13).
Cooper’ın bu yıl da şeytanın bacağını kırması beklenmiyor. Filmi Maestro’nun aday gösterildiği en iyi erkek oyuncu, film ve özgün senaryo dallarında ödül alamayacağı tahmin ediliyor.
5. Adaylardan biri geçmişte Radiohead kliplerini yönetmişti
Auschwitz draması The Zone of Interest beş dalda Oscar’a aday gösterildi. Bunlardan biri de en iyi yönetmen.
Filmin Britanyalı yönetmeni Jonathan Glazer, 30 yıl önce bira markaları Stella Artois ve Guinness’in reklamlarını yönetiyordu.
Glazer, Radiohead’in Karma Police ve Street Spirit klipleriyle; Massive Attack’ın Live with Me, Jamiroquai’ın Virtual Insanity, Blur’ün The Universal, UNKLE’ın Thom Yorke’la kaydettiği Rabbit In Your Headlights kliplerini de yönetmişti.
6. Eşcinsel oyuncu adaylığında rekor
Tarihte ilk defa eşcinsel karakterleri canlandıran iki eşcinsel oyuncu aynı yıl aday gösteriliyor.
Bunlar Nyad filmindeki rolüyle Judie Foster ve Rustin filmindeki rolüyle Colman Domingo.
Daha önce eşcinsel bir karakteri canlandırırken aday gösterilmiş tek eşcinsel oyuncu, 1998’deki Gods and Monsters filmiyle Sir Ian McKellen olmuştu.
7. Martin Scorsese en iyi yönetmen ödülüne aday gösterilen en yaşlı kişi
Martin Scorsese bu yıl 10. defa Oscar ödülüne aday gösterilerek hayattaki yönetmenler arasında yeni bir rekor kırdı, Steven Spielberg’ün önüne geçti.
Tüm zamanların rekoru ise 12 adaylıkla Ben Hur’un yönetmeni Willian Wyler’a ait.
81 yaşındaki Scorsese bu alanın en yaşlı adayı rekorunu da kırdı.
Bir önceki rekor 1985’te Prizzi’s Honor filmiyle 79 yaşında aday gösterilmiş John Huston’a aitti.
Ödülü kazanan en yaşlı yönetmen ise 74 yaşında Million Dollar Baby ile Clint Eastwood olmuştu.
Bu yıl tüm dallardaki en yaşlı adaysa bestekar John Williams oldu.
92 yaşındaki Williams, Indiana Jones and the Dial of Destiny filmiyle en iyi özgün müzik dalında aday gösterildi.
8. American Fiction siyah oyuncularıyla tarihe geçti
Sterling K Brown ve Jeffrey Wright’ın en iyi yardımcı erkek oyuncu ve en iyi oyuncu dallarında aday gösterilmesiyle birlikte, American Fiction filmi iki siyah oyuncusunun bu iki alanda aday gösterildiği ilk film oldu.
9. May December bir Oscar geleneğini yaşatıyor
Son 22 Oscar töreninin 20’sinde en iyi özgün senaryo adaylarından en az biri, başka hiçbir dalda aday gösterilmeyen bir film oldu.
Bu yıl bu geleneği sürdüren film de May December oldu.
Filmin senaryo yazarı Samy Burch (fotoğrafta ortada) filmin tek Oscar adaylığını elde etti.
Daha önce bu şekilde aday gösterilen filmler arasında Knives Out, Borat, My Big Fat Greek Wedding, Molly’s Game ve Straight Outta Compton yer almıştı.
10. Robert Downey Jr. ve en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünde Christopher Nolan etkisi
Robert Downey Jr. 2008 yılında Tropic Thunder filmindeki performansıyla en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne aday gösterilmiş fakat bu ödülü, Christopher Nolan’ın yönettiği The Dark Knight filminde Joker’i canlandıran Heath Ledger almıştı.
Bu yıl ise Downey Jr., Christopher Nolan’ın yönettiği Oppenheimer filmiyle aday ve kazanmasına kesin gözüyle bakılıyor.
11. Filmi yayınlanmadan ölen besteci aday gösterildi
Rock müzik grubu The Band’in üyesi, Kanadalı müzisyen Robbie Robertson, Martin Scorsese’nin Killers of the Flower Moon filminin müziklerini hazırladı.
Robertson ve Scorsese on yıllardır pek çok filmde birlikte çalışmıştı.
Fakat ünlü müzisyen geçen yıl Ağustos’ta, 80 yaşında hayatını kaybetti.
Robertson daha önce de Raging Bull, Casino, Gangs of New York, The Worlf of Wall Street ve The Irishman filmlerine müzik yapmıştı.
Killers of the Flower Moon gösterime girmeden önce hayatını kaybeden Robertson, bu yılın en iyi özgün müzik dalında aday gösterildi.
12. Twilight olmasa Oppenheimer da olmazdı
Christopher Nolan, Robert Oppenheimer hakkında bir film yapmaya, Tenet filmini çekerken birlikte çalıştığı Twilight yıldızı Robert Pattison vesilesiyle karar verdi.
Tenet’in çekimleri bittiğinde Pattison Nolan’a, Oppenheimer’ın konuşma metinlerinin yer aldığı bir koleksiyon hediye etti.
Nolan bunları okuduktan sonra bu filmi çekmeye karar verdi.
]]>Asıl adı Kirkor Cezveciyan olan usta oyuncu, 10 Mart 1920’de İstanbul’da dünyaya geldi.
Kenan Pars, 1927’de ilkokula başladıktan sonra ailesinin işleri gereği 1 buçuk yıl kadar Zonguldak’ta yaşadı. Yaşamının geri kalanını ise Bakırköy’de sürdürdü.
Ortaokul eğitimini bugün Bakırköylü Sanatçılar Derneği olarak bilinen Fransız Okulu’nda tamamlayan Pars, Bezazyan Ermeni Lisesi’nden 1937’de mezun oldu.
Pars, daha sonra Bakırköy Halkevi’ne dönüştürülen okulda çeşitli etkinliklere katıldı. Hayatının sonraki sürecinde ise ticaret hayatına atıldı.
Bakırköy’de çilingirlik, tuhafiyecilik, emlakçılık ve ayakkabıcılık gibi işler yapan Pars, 1942’de İkinci Dünya Savaşı döneminde 2 buçuk yıl askerlik yaptı.
Askerlik sonrası tekrar iş hayatına dönen sanatçı, 1952’de Dikran Uhi ile evlendi. Bu evliliğinden iki kızı oldu.
Sinemaya 1953’te “Öldüren Şehir” ile başladı
Yeşilçam’ın unutulmaz sanatçısı, çocukluk arkadaşı oyuncu Sırrı Gültekin’in vasıtasıyla 1953’te Lütfi Ömer Akad’ın yönettiği “Öldüren Şehir” filmiyle sinemaya adım attı.
Beyazperdede ilk başrolünü 1955 yapımı “Günahkar Baba” ile üstlenen Pars, “Ecel Köprüsü”, “Evlat Acısı”, “Ölüm Korkusu”, “Büyük Sır”, “Pusu”, “Gurbet”, “Samanyolu”, “Vatan Uğruna”, “İlk Aşk”, “Ekmek Kavgası”, “Namus Belası” ve “Acılar”ın da aralarında bulunduğu yüzlerce filmde rol aldı.
Arkadaşlarıyla 1961’de Bakırköy Halk Evi’nde kısa süreliğine bir tiyatro grubu kuran Pars, “Duvarların Ötesi” adlı oyunun yönetmenliği yaptı.
Usta oyuncu 1962’de Mask adlı film şirketini kurarak yapımcılığa başladı. Aynı yıl yönetmenlik de yapan sanatçı, “Derdimden Anlayan Yok”, “Ölüm Allah’ın Emri”, “Aklın Durur” ve “Bir Ateşim Yanarım” filmlerinin yönetmenliğini üstlendi, “Oğlum” ile “Cinayet Gecesi” filmlerin ise senaryosunu kaleme aldı.
1970’li yıllarda sinemaya ara verdi
Usta oyuncu, “İkimiz de Sevdik” adlı filmin ardından Türk sinemasının yaşadığı krizler dolayısıyla sinemaya ara verdi ardından bir süre esnaflığa başladı. Kenan Pars, o yılları bir röportajında şöyle anlatmıştı:
“Benim ellerim beceriklidir. Her şeyi yaparım ve en iyisini yapmaya çalışırım. Elim becerikli olduğu için ayakkabı dükkanı açtım. Ama 10 sene ağladım. Mesleğimi yapamıyordum çünkü. Sinemanın içine girdiği krizde esnaflığı tercih ettim. Ama bir mikrop mu desem, başka bir şey mi bilemiyorum. Kumarbaz vardır, hiç kazanamaz ama hep oynar. Benimki de o hesap. Hep büyük değişiklikler olmuştur diye, her seferinde döndüm sinemaya. Ama her şey bıraktığım gibi durdu. Şimdi de küstüm sinemaya. Ne yerli ne yabancı, hiçbir filme gitmiyorum. Küsüm.”
Usta sanatçı, 1987’ye kadar nadiren filmlerde oynadı, en son 2000 yapımı “Hayat Bağları” dizisinde rol aldıktan sonra sinemaya veda etti.
Resim, orijinal karikatür, pul ve çakmak gibi koleksiyonlara sahip olan sanatçı, ileriki yaşlarında hüsnühat sanatına gönül verdi ve birçok esere imza attı.
Çevre Kısa Film Festivali’nde 2006’da Sinema Onur Ödülü’ne değer görülen Kenan Pars, 10 Mart 2008’de hayatını kaybetti.
Bakırköylü Sanatçılar Derneği (BASAD) ile Bakırköy Ermeni Kilisesi’nde düzenlenen törenin ardından Pars’ın naaşı, Bakırköy Ermeni Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Pars’ın kızı Çiğdem Taşlıdan, cenaze töreninde yaptığı açıklamada, “Akciğer kanseriymiş ama bizim haberimiz yoktu. Bunun dışında bir rahatsızlığı yoktu. Babam gayrimüslim idi ancak bir Müslüman gibi yaşadı. Son 2 gününü kelime-i şehadet getirerek ve besmele çekerek geçirdi. O yüzden onu Müslümanların cenaze aracıyla kiliseye getireceğiz.” ifadelerini kullanmıştı.
Yaklaşık 500 yapımda rol alan ve daha çok kötü adam rolleri ile akıllarda kalan usta oyuncunun rol aldığı yapımlardan bazıları şöyle:
“Yeşilçam Denizi”,”Hayat Bağları”, “Küçük Besleme”, “Zirvedekiler”, “Yorgun Ölüm”, “Çöplükler Kraliçesi”, “Kederli Yıllar”, “Teleflaş”, “Kopuk Dünyalar”, “Yaşamak”, “Sis”, “Sana Can Dayanmaz”, “Hüküm”, “Güler misin Ağlar mısın”, “Emanet”, “Acılar”, “Sosyete Şaban”, “Kara Murat Fatih’in Fermanı” “Acı Su”, “İkisi de Cesurdu”, “Zirve”, “Yeniden Doğmak”, “Yarın Artık Bugündür”
]]>Sinema yazarı Ali Saydam’ın moderatörlüğünü üstlendiği, usta yönetmenin eşi Gülper Refiğ ile usta oyuncu Hülya Koçyiğit’in konuşma yaptığı panel, Refiğ’in en sevilen filmlerinin yer aldığı tanıtım videosunun gösterimiyle başladı.
Panelin açılış konuşmasını yapan Saydam, “Uzun zamandır Halit Refiğ’i anma etkinliklerine katılmıyorum çünkü onun adını hatırladıkça çok duygulanıyorum. Halit Refiğ benim için çok büyük bir kayıptı. Benim duruşumun ve omuriliğimin oluşmasında önemli katkıları olmuştu.” dedi.
Refiğ’i 32 yaşında tanıdığını aktaran Saydam, şöyle devam etti:
“Benim büyüdüğüm yaş, Halit Refiğ ile tanıştığım yaştır. Bana çok iltifatlarda bulundu, beni adam yerine koydu. O dönemde solcu olduğum için milli lafını duyunca tüylerim diken diken oluyordu. Halit Refiğ’in fikirlerine karşıydım. Bir dergi çıkarıyordum o dönemde, dergide birine sinema yazısı yazdırmak istiyordum. Milliyet gazetesindeki arkadaşlarıma sordum, onlar da beni Halit Refiğ’e yönlendirdi. Halit Refiğ’i arayıp teklif gönderdiğimde ‘benim öyle boş vaktim yok’ diyerek telefonu kapattı. İkinciye aradım, yine telefonu yüzüme kapattı. Daha sonra evine ziyarette bulundum, yazı yazması için çok ısrar ettim ve o şekilde kabul etti. Dostluğumuz bu şekilde başladı.”
Saydam, Refiğ sayesinde analitik düşünce ve tarihsel gerçeklik kavramlarıyla tanıştığını söyleyerek, “Halit Refiğ ile sıkça yaptığımız tartışmalardan bir tanesi şuydu; ben kendisine ‘bir münevversin’ diyordum, o da ‘hayır ben sadece bir sinema yönetmeniyim hatta sanatçı bile değilim’ diyordu. Onu her ideolojiye mensup insanlar eleştirdi çünkü Halit Refiğ tutarlı bir adamdı. Şu anki toplumumuzda da ana sorunumuz, tutarsızlık ve sığlık sorunu aslında.” değerlendirmesinde bulundu.
“Yanlışları hiç çekinmeden eleştiren böylesine güzel bir insandı”
Hülya Koçyiğit ise Refiğ ile aynı filmlerde yer almanın kendisi için büyük şans olduğunu belirterek, şunları kaydetti:
“Gençliğimde hep hayal kurardım bir gün Halit Refiğ ile tanışsam, birlikte film yapabilir miyiz diye. Onun filmlerini izleyerek, yazdıklarını okuyarak onu daha yakından tanımaya çalıştım. Bir gün beni aradı ve Kemal Tahir’in bir romanını senaryolaştırdığını söyledi. Bana gönderdi, ‘oku’ dedi. Karılar Koğuşu romanından hazırlanarak oluşturulmuş bir senaryoydu. Bana Töze rolünü uygun gördü. ‘Bu rolü nasıl oynayacağım’ dedim. ‘Sen oynarsın, oyuncusun’ dedi ve bana güvendi. ‘İyi ki de bana güvendi’. Çünkü bu film bana Antalya Altın Portakal Ödülü kazandırdı. Hayatımda rol aldığım en önemli filmlerden biridir diye düşünüyorum. Halit Refiğ her şeyden önce bir insandı. İnsanı, tabiatı, hayvanı seven, ülkesini seven, ülkesinin daha iyi yerlere gelmesi için hep heyecan duyan, yanlışları hiç çekinmeden eleştiren böylesine güzel bir insandı. Onunla tanışmış ve çalışmış olmak benim için büyük bir şanstı. İçimde ve kalbimde onu hep yaşatıyorum.”
Halit Refiğ ile 27 Mayıs askeri darbesini konu alan bir film de yapmak istediklerini aktaran Koçyiğit, dönemin siyasi şartları ve maddi imkansızlık nedeniyle bu filmi gerçekleştiremedikleri bilgisini paylaştı.
“Türkiye’yi az gelişmiş olarak göstermeye çalışanlarla mücadele etti”
Gülper Refiğ ise eşini, “Ben sanatçıları ikiye ayırıyorum. Zanaatkarlar ve sanatçılar. Zanaatkarlar sipariş üzerine iş yapar ama gerçek sanatçıların yaptığı işler ülkeye mal olur. Ben eşimi üçüncü bir kategoriye ayırıyorum çünkü bana sürekli ‘ben sanatçı değilim’ derdi. Düşüncelerini toplumuyla paylaşmak için sinemayı en etkili araç olarak gördüğünü söylerdi. Bunun için sinemacı olmayı seçti.” ifadesini kullandı.
Halit Refiğ’in “Ulusal Sinema” kaygısının 19 yaşında Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’nu dinledikten sonra başladığını belirten Gülper Refiğ, şöyle devam etti:
“Türkiye’yi üçüncü dünya ülkesi gibi göstermek isteyenlere karşı ‘burası büyük bir medeniyet, burada eşsiz bir tarih ve kültür var’ diyerek Türkiye’yi az gelişmiş olarak göstermeye çalışan güçlerle sinema yoluyla mücadele etmeye koyuldu. Diğer sinemacılar gibi zanaatkarlık yapmadığı için ödüller almadı. Eleştirmenler onun filmlerini hep yerin dibine batırırdı, o da bunlara aldırış etmeden yoluna devam etti. Onun filmlerinin anlattığı bir dert vardı.”
Gülper Refiğ, eşinin filmlerinin gerçekleri anlattığının altını çizerek, Kemal Tahir ile bu yüzden büyük bir dostluğu olduğunu söyledi.
Eşinin “Yorgun Savaşçı” filminin 12 Eylül cuntası tarafından yasaklanarak yakıldığını kaydeden Gülper Refiğ, bu yasağın kendileri için bir şeref olduğunu dile getirdi.
Gülper Refiğ, “Şu an Yeşilçam dönemindeki gibi saygı duyulan, görüldüğünde ayağa kalkılan sinemacılar neden yok? Çünkü Yeşilçam zamanındaki oyuncular, yönetmenler işlerini aşkla yaptı. Benim eşim de işini aşkla yapanlardan biriydi.” dedi.
]]>“Tabutta Rövaşata”, “Filler ve Çimen”, “Nokta ve Cenneti Beklerken” gibi unutulmaz filmlere imza atan Zaim, Batman İlk Kültür ve Turizm Müdürlüğü Konferans Salonu’nda “Flaşbellek” filminin gösterimi sonrası sinemaseverlerle bir araya geldi.
Çukurova üniversitesi öğretim üyesi, yönetmen Batuhan Kalaycı moderatörlüğünde gerçekleştirilen söyleşide, sinemada izlediği yola değinen Zaim, “Parçalara ayırmak gerekirse, bir sinema yönetmeninin kendisine ait sistemi kurması demek, kendisine ait işaretler sistemine sahip olması demektir. Başka şartlar da var. Bu işaretler sistemini başkalarına anlatabilecek sözel, görsel yeteneklere sahip olması gerekir. Bu işaretler sitemini gerçekleştirecek olanakları bulabilecek esnekliğe, kabiliyete ve girişkenliğe, dayanıklılığa sahip olması anlamına da geliyor.” diye konuştu.
Derviş Zaim, sinema yönetmenliğinin zamanı ve mekanı tıraşlama işi olduğunu belirterek, şunları kaydetti:
“Bir heykeltıraşın yaptığı işten hareket edelim. Bir kaya parçası verirsiniz ve ondan bir heykel yapmasını istersiniz. O heykeli alır, Rodin’in dediği gibi fazlalıkları atar ve oradan düşünen adam heykeli çıkar. Bir yönetmen de kendisi için zamanı ve mekanı tıraşlar. Derviş Zaim’e göre, mekanı tıraşlamaya başlayınca aynı zamanda zamanı da tıraşlamaya başlar. Mekanın çok çeşitli yerlerine kamerayı koyarak, kameranın saptadığı planları yan yana dizerek bir kamera ve mekan ilişkisi kurabilir. Mekanın içerisinde kameranın dolaşmasına izin vererek bir plan sekansı mantığı içerisinde tıraşlayabilirsiniz. Buradan ayrı bir doku ortaya çıkar.”
Bazı yönetmenlerin zamanı ve mekanı nasıl tıraşladıkları üzerine uzun uzun düşündüklerini kaydeden Zaim, “Başkalarının işlerini etüt ettikleri için onu teorize etmeye başlarlar. Bu hem faydalıdır ama aynı zamanda geri çeker, geri tepme ihtimali olan bir şeydir ama ben çoğunlukla faydalı olduğuna inanıyorum. Dünya tarihinde zaman ve mekanı farklı şekillerde tıraşlama söz konusudur. Dünya sinema tarihi tercihlerin tarihidir bu anlamda.” ifadelerini kullandı.
“Mit, ritüel, sembol olmadan derinleşemezsiniz”
Derviş Zaim, her yönetmenin kendisine ait ahlaki sistem kurması gerektiğinin altını çizerek, “Yönetmenin kendi hayatı, deneyimleri, şahsi görüşleri, psikolojisi, inançları ve de ahlak felsefesine yakınlığı, içinde bulunduğu kültürün ne kertede farkında olup olmadığı gibi meseleler tarafından belirlenir.” dedi.
Kültürel değerlerin yapılan işlerdeki önemine de işaret eden Zaim, şu bilgileri verdi:
“Mit yani menkıbe, ritüel, sembol olmadan derinleşemezsiniz. Kendinize ait ve de otantik bir dil oluşturmanız zordur. Şahsi sinema kurmak demek, içinde bulunduğun kültürel havuzun sana sunduğu mit, ritüel ve sembollerle hesaplaşmak, onların fonksiyonundan geçerek zamanı ve mekanı tıraşlamaya çalışmak demektir. Şahsi sistemini kuran sinemacı olmak, böyle bir yürüyüş güzergahına sahip olmayı gerektirir.
İtalyan yeni gerçekçiliği o filmleri yapabildi, çünkü İtalyan toplumunun, İtalyan geçmişinin, bütün mit, ritüel ve sembollerini kardılar, değiştirdiler ve ondan hareket ederek, tüm Rönesans’ı, Roma geçmişini, Batı medeniyetini, II. Dünya Savaşı’ndaki faşist deneyimi ve acılarını da içine katarak konuşuyorum, oradan akarak çıkan ve de mit, ritüel, sembollerden hareket ederek giden, zaman ve mekanı bu sayede tıraşlayan bir sinema ortaya çıktı.”
Usta yönetmen Zaim, II. Dünya Savaşı’ndan sonraki büyük çalkantılar nedeniyle insanları farklı bir dünyayla karşı karşıya kaldığının altını çizerek, “Ancak büyük sosyal çalkantılar sanatta bu kadar büyük ve diri hareketlere yol açabilir. II. Dünya Savaşı’nın tokadını yedikten sonra Batı, neoliberalizmi çıkarmak zorundaydı. Ancak o şekilde İtalyan ustalar ortaya çıkabildi. Fransa’da kapitalizmin buhranı yüzünden Avrupa sanat sineması ortaya çıktı. Hollywood devam etmek durumunda kaldı. Kapitalizm böyle bir rüya makinesi istiyordu ve Amerikan Rüyası o şeyi yarattı. Amerikan Rüyası, kapitalizm dönüşüp kendini yeniledikçe devam etti ve şu anda da platformlarda sürüyor, size ayar satıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Mit, ritüel ve sembolle doğru düzgün hesaplaşamamış bir yönetmenin, ticari ya da sanat sineması yapamayacağını vurgulayan yönetmen, sözlerini şöyle sürdürdü:
“John Ford, klasik Hollywood sinemasının dilini oluşturan büyük usta. 20. yüzyılda dominant olan Amerikan kültürünün mit, ritüel ve sembolünü oturttu. Western’in giysisini, şapkasını, bütün ikonalarını, göstergelerini oturtan adamdır. Vahşi Batı miti üzerinden, insanlığın keşfedilmemiş olanı bulmaya çalışmasını, Batı felsefesine, Yunan mitlerine kadar götürebilirsiniz. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başındaki Amerika bütün bunların bir uzantısıydı. John Ford, üç perde anlatısı, Aristo’yu aldı. İçine Amerikan vahşi batı kavramını doldurdu. Hollywood anlatısı ortaya çıktı. Sonra Frank Capra romantik komedileri aynı mantıkla yürüttü. Amerikan Rüyası’nı romantik komedi yapmaya çalıştılar. Frank Capra ve John Ford bütün bu ikonografiyi bizim için oturttu. Yeşilçam onlardan kopya ederek bugüne geldi. Spielberg, John Ford’dan bayrağı alıp şu anda günümüze getiren, klasik zamanın yaşayan en büyük ustalarından biri. Onda da hesaplaşma vardır ve ne yaptığının farkındadır. Jaws’tan tutun canavarlara varıncaya kadar ince ince anlatabilir.”
“Sanat sineması, klasik sinemayı çok iyi bilmekten geçer”
Zaim, Jean-Luc Godard, Alain Resnais ve Christopher Nolan gibi usta sinemacıların da mit, ritüel ve sembollerle uğraştıklarına dikkati çekerek, “Ben de mit, ritüel ve sembollerle uğraşıyorum ve buradan hareket ederek zamanı ve mekanı duruma göre tıraşlamaya, belli bir denge oturtmaya çalışıyorum. Bunu klasik sinemada da yapmak mümkündür, hatta bunu bilmeyen adam klasik, ticari ya da sanat sinemasını iyi yapamaz. Kaldı ki sanat sineması, klasik sinemayı çok iyi bilmekten geçer. Klasik sinemayı iyi bilmeyen sanat sineması yapamaz, yaptığı şeyin neye denk düştüğünü de anlayamaz. Türk sinemasında olan şey de budur.” diye konuştu.
Referanslar sistemi olmadığı zaman mit, ritüel ve sembollerle oynanamayacağını aktaran usta yönetmen, şöyle devam etti:
“Bir Türk sinemacısının avantajı nedir? Hollandalının sahip olmadığı şeye sen sahipsin. Şeyh Galip var sende ama Hollandalıda yok. Ama sen aynı zamanda şu ya da bu şekilde 200 senedir Erasmus’u da okuyorsun, sana Spinoza’nın da değerli olduğu söylendi. 20. yüzyıl deneyimi, Kemalist geçmiş var. Daha öncesinde başka bir geçmiş var. Bütün bu farklı geçmişler sana farklı bir referanslar sistemi veriyor mu, veriyor. Bunlardan hareket ederek bir sinema kurman mümkün. Bana kalırsa, 100 ya da 200 sene, referanslar sisteminden hareket ederek konuşuyorum, sıkışmışlığın filmini iyi yapabiliriz biz. İki arada, bir derede kalmışlığın filmini dünyada en mükemmel yapabilecek insanlar biziz ama bunun henüz farkında değiliz. Türkler sıkışmışlığın başyapıtlarını vermeye namzettir, geçmiş nedeniyle. Ama bunu bilince çıkaracak yönetmenler lazım. Mit, ritüel ve sembolü alacak, referanslar sisteminin karışıklığına bakacak, kendisine ait bir mit, ritüel ve semboller sistemi kuracak.”
Derviş Zaim, Türk politik filmini cılız bulduğunu kaydederek, “Bu hep böyleydi. Referanslar sistemiyle ilgili derinleşemiyorlar. Türk sinemasının daha çağdaş, sanat sineması yapmaya çalışan kesimine baktığım zaman da bir nihilizm görüyorum. Türk ana akım sinemasında da, ticari sinemada da nihilizm görüyorum ayrıca. Ertem Eğilmez böyle değildi. Şu andaki Türk sinemasındaki nihilizm beni çok rahatsız ediyor. Bunu büyük bir dezavantaj olarak görüyorum.” ifadelerini kullandı.
“Nihilist sinemadan bir şey olmaz”
Referanslar sistemi nedeniyle toplumun kafasının karıştığını vurgulayan Zaim, “Senin dışarıya açılan yönetmenlerin ya da içeriye açılacak yönetmenlerin nihilistler. Nihilist sinemadan bir şey olmaz, değer üretmez ancak değer üretebilme kapasitesi olan bir sinema geleceğe kalır.” değerlendirmesini yaptı.
Yönetmen Zaim, içinde yaşadığı çağa ilişkin sorumluluğu dolayısıyla fotoğraflar çekmeye gayret ettiğini söyleyerek, “Tabutta Rövaşata’da sınıfsal bir durum vardır. Büyük şehirde ayakları üzerinde durmaya çalışan, duyarlıklı adamın ayakta kalma mücadelesi vardır ve bir neorealist gelenekten gelir Tabutta Rövaşata. İçesinde hafif Amerikan bağımsız etkisi de vardır. ‘Filler ve Çimen’ aynı minval üzere devam eder ve Türkiye’deki çürümenin devlet, mafya, aşiret tarafından Susurluk diye tabir edilen meselede ortaya çıkan fotoğrafını çekmeye çalışır. Bu anlamda devletteki çürümenin bir tezahürüdür ve ne yazık ki Filler ve Çimen’den sonra Türk sinemasında politik bazda benzer bir film ortaya çıkmamıştır.” dedi.
Kıbrıslı olduğunu ve Kıbrıs’la ilgili yapılmış iki uzun metrajlı filme imza attığını aktaran Zaim, daha önce Kıbrıs’la ilgili yapılmış filmlerin derinliksiz ve basmakalıp olduğunu sözlerine ekledi.
Zaim, gelenekten nasıl yararlanabileceğine kafa yorduğu birkaç film daha yaptığını kaydederek, şu bilgileri verdi:
“Bunlar ‘Nokta’, ‘Cenneti Beklerken’ ile ‘Gölgeler ve Suretler’di. Ondan sonra doğa ve insan ilişkisi üzerine yaptığım filmler geldi. Çünkü şu anda Türkiye’nin en önemli problemlerinden bir tanesinin doğayı hor görme, kötü kullanma olduğunu düşünüyorum. Bunlar ‘Devir’, ‘Balık’ ve ‘Rüya’ filmleri oldu. Şehirleşme, rant, şehirdeki hoyratlık Rüya filminin konusunu oluşturdu. Sonra Suriye ile ilgili yaptığım film, ‘Flaşbellek’ ortaya çıktı. Suriye’den kaçan göçmenin Türkiye’de ayakta durma macerası üzerine değil Suriye’de ne olduğuna ilişkin bir film oldu. Bunları şunun için anlattım; ben, çevremi saran, doğduğum büyüdüğüm ve etkilendiğim meseleler neyse onları tek tek, değişik biçimlerde önüme alıp onlarla ilgili bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Bir cümlem oluyor şu ya da bu şekilde. Yüzleşmek istiyorum. Mesele neyse ona ilişkin değer üretmek, sizi soru sormaya çağırmak istiyorum.”
“Özgürlüğü her türlü deneyime açık olmak zannediyorlar”
Esas meselenin özgürlüğü derinleştirmek olması gerektiğinin altını çizen Zaim, “Aslında benim sinemam da özgürlük üzerine bir düşünce deneyimidir. Özgürlük sınırlar ortaya çıkarsa derinleşebilir. Özgürlük her şeyi yapmak değil ki. Sınırlar varsa ve o sınırları siz keşfederseniz özgür olursunuz. Ama bu sınırlar bireysel olmalıdır. Sen, sana başkası söylemeden, sınırları kendin keşfetmelisin. Öyle olursa şahsi ahlak ortaya çıkar ve şahsi ahlak dışarda özgürleşir, özgürlüğü de davet eder. Ancak şahsi olarak verilerini oturtan bir adam özgür olabilir. Özgürlüğü her türlü deneyime açık olmak, her an, her hafta farklı deneyimler yaşamak zannediyorlar. Bu özgürlük değil ki. Farklı heyecanlara kendini bırakmak, farklı aşklara yelken açmak özgürlük değil. Onları da yap, itirazım yok ama gerçek özgürlük sınırlar olduğu zaman derinleşir.” açıklamasını yaptı.
Türkiye’de iş yapmaya çalışan her yönetmeni her aşamada büyük problemlerin beklediğini dile getiren Zaim, “Eli yüzü düzgün bir film yaptığımızı düşünelim. Bunu nasıl dışarıya koyacaksın? Bunun için senin dışarda bir seyir zincirine girmen, eklemlenmen lazım. Onlar seni bir Türk olarak gördükleri için senin yerin daha fazlardır, senden beklentileri daha fazladır. Türklerden bekledikleri filmi yapmazsan allameicihan olsan seni o yerlere sokmazlar. Ne bekliyorlar? Sakallı adamlar kadın dövüyor, sakallı adamlar bir grup insanı hor görüyor. Berlin, Cannes, Venedik, Oscarlar, şunlar bunlardan bahsederek konuşuyorum. Kültürel, politik ve sanatsal oryantalizm var. Bu üç sacayağından, süzgeçten geçiyor Türk sineması.” dedi.
Derviş Zaim, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Biçimsel oryantalizm şudur. Yapıyla oynama diyor sana, yapıyla ben oynarım. Yapıyla Chistopher Nolan oynar, Alain Resnais oynar, Jean-Luc Godard oynar. Sen kimsin? Sen git, neorealist, minimalist filmini yap, Cihangir’de iki oda, bir salonda geçen filmini yap. Bu, biçimsel oryantalizmdir. İki, kültürel oryantalizm; sen despotik yönetim altında inleyen halkın filmini yap. Bir doğu despotizminin filmini getir bize. Berdel, kan davası, Masteng filmi, üç-dört küçük kız hayatı, cinselliklerini ve özgürlüğü keşfetmeye çalışıyorlar ama kötü babaları, kötü çevre onları engellemeye çalışıyor. Bunlar da aygır gibiler ve her türlü bariyeri ezip geçiyorlar. Kendi cinselliğini yaşamak isteyen insanlar, kötü toplum, şartlar onları eziyor vesaire. Bunlarda gerçeklik payı yok mu, var. Benim itirazım şu; biz bunlardan ibaret miyiz kardeşim. Elbette bunları söylemezsek, kendi kendimize çuvaldızı batırma şansını da yitiririz. İnsanın kendisini eleştirmesi gerekir. Sonuna kadar gidelim. Söyleyecek her şeyi sonuna kadar söyleyelim. Fakat beni bunlardan ibaret görme, ben buna karşıyım.”
]]>Batman İlk Kültür ve Turizm Müdürlüğü Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen açılışa katılan Batman Valisi Ekrem Canalp, bütün değişim ve dönüşümlerin son yüzyılda yaşandığına işaret ederek, “Sinema da son yüzyılda bizim hayatımıza giren harikulade işlerden bir tanesidir. Sinemayı sadece kendisiyle değil, tiyatroyla beraber ele almamız gerekiyor.” dedi.
Canalp, sinemanın yüzyıllık ama tiyatronun binlerce yıllık bir geçmişi olduğunu vurgulayarak, şunları söyledi:
“Şu anda her ikisi de birbirini besliyor. Sinemayı destekleyebilmek için aynı zamanda tiyatroyu da desteklememiz gerekiyor. Bugün burada sinema günleri gerçekleştiriyoruz. Bizim için gurur verici ama bunun öncülleri de var. Geçmişteki hafızayı tekrar canlandırmak adına, bizim açık alanda sinema günlerimiz oldu.”
“Bu tarz organizasyonlar Batman’ı daha da güzelleştirir”
Programın danışmanı sinema yazarı Suat Köçer de festivalin önemine ilişkin, “Sezen Aksu’nun ‘Gülümse’ diye meşhur bir şarkısı var. Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur yazılarda. İklim değişir, Akdeniz olur. Batman zaten güzel. Bence bu tarz organizasyonlar, Batman’ı daha da güzelleştirir, mevsimini değiştirir.” değerlendirmesinde bulundu.
Bu tür etkinliklerde destek olması gerektiğinin altını çizen Köçer, “Biz ne kadar iyi işler yaparsak yapalım, ne kadar emek verirsek verelim, bu emeğin ve bu işin bir sahiplenicisi, hamisi olması gerekiyor. Yoksa sağlam olmaz. Bu vesileyle Batman Valiliğine, Ekrem Canalp Bey’e, Batman Belediyesi çalışanlarına ve özellikle de Metin Gürbüz’e çok teşekkür ediyorum. Bu organizasyonun kahramanı gerçekten de o.” ifadelerini kullandı.
Açılışta onur ve başarı ödülleri verildi
Yönetmen Ahmet Toklu, festivalde seyirciyle buluşan “Farha” filminin Filistin asıllı Ürdünlü yönetmeni Darin J. Sallam’a “Başarı Ödülü”nü takdim etti.
Sallam, Filistin’de yaşananlara dikkati çekerek, “Bu şekilde tanınmak ve ödül almak benim için çok gurur verici, teşekkür ederim. Farha filmini Batman’da göstermek benim için büyük bir onur. Umarım yakın zamanda özgür Filistin’i de kutluyor oluruz.” diye konuştu.
Batman Valisi Canalp’in elinden “Onur Ödülü”nü alan yönetmen Derviş Zaim ise “Çok sonra, ileriki senelerde devam edeceğini fark ettiğim bir organizasyonun ilk günlerini, ilk bebek adımlarını görmekten ve bunlara şahit olmaktan çok mutlu olduğumu söylemem gerek. Umarım önümüzdeki senelerde de hep beraber burada bunu daha üst seviyelerde kutlarız. Kendi adıma bu verdiğiniz onur ödülüne layık olmaya gayret edeceğim.” dedi.
Usta yönetmen, sinemadaki yolculuğunu sürdüğünü ve hikayelerini anlatmaya devam etmek istediğini söyledi.
“Sonunda iz bırakmak çabasıdır oyunculuk”
Onur ödülünü oyuncu Umut Karadağ’ın elinden alan sanatçı Halil Ergün de çok etkilendiğini belirterek, “Çok boyutlu bir tatla karşılaştım burada. Yerel ölçekli varoluşlarda, bir şehirde, bir kasabada, devlet yöneticilerinin yaklaşımı çok önemli.” ifadesini kullandı.
İlk kez Batman’a geldiğini dile getiren Ergün, şunları aktardı:
“Heyecan içindeyim. Birinci derece, saygın, ferah bir şehirleşmeyle karşı karşıya kaldım. Bu da beni çok sevindirdi. Ödülümle ilgili de birkaç şey söylemek istiyorum. Tarih boyunca heykelden tiyatroya, resimden müziğe, halk ozanından sanatın bütün alanlarına, insanlığın aydınlanma, gelişme sürecinin ana itici gücü sanat olmuştur. Ben de hayata adım attığım günlerde sanatla buluştum ve sanatın bu boyutuyla ilgilendim, naçizane katkılarda bulundum. Bununla onur duyuyorum. Bu çabaya katkımız noktasında elimden geleni yapmaya çalışacağım. Sonunda bir iz bırakma çabasıdır, oyunculuk da yazarlık da şarkı söylemek de beste yapmak da. Yaşarken ödüllerle ve alkışlarla fark edilmek ve değerlendirilmek de çok önemlidir.”
Yönetmen Vuslat Saraçoğlu, usta oyuncu Perihan Savaş’ın “Onur Ödülü”nü takdim etti.
Savaş, Batman’a ikinci kez geldiğini söyleyerek, “Gerçekten de çok keyif aldığım bir yer burası. Çünkü yaptığımız söyleşide de çok hoş ve çok güzel bir zaman geçirmiştik. Sanat adına, oyuncular ve yönetmenler adına çok teşekkür ederim. Bu ödüller, yapmaya çalıştığım işimin doğruluğunu anlatıyor.” açıklamasını yaptı.
Özbekistan yapımı Sunday filminin yönetmeni Shokir Kholilov da ödülünü Suat Köçer’den aldı.
Program sonunda sanatçı Sedat Anar ve ekibi, film müziklerinden oluşan mini bir konser verdi.
Yarın sona erecek Batman Film Günleri’nde Semih Kaplanoğlu’nun “Bağlılık Hasan”, Derviş Zaim imzalı “Flaşbellek”, Vuslat Saraçoğlu’nun “Borç” ve Ahmet Toklu imzasını taşıyan “Pota” filminin yanı sıra Batman Sinema Akademisi öğrencilerinin çektiği yapım sinemaseverlerle buluşacak.
]]>Yönetmen, senarist ve çizer Yalaz, Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesinde 1932’de dünyaya geldi.
Devlet memuru olan ailesinin işi nedeniyle farklı şehirlerde ilk ve orta eğitimini tamamlayan Yalaz’ın ilk karikatürü, 16 yaşındayken Erciyes Postası’nda yayınlandı.
Yalaz, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünde okurken Bedri Koraman ve Çetin Özkırım ile tanıştı.
Akşam gazetesinde Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun yazdığı senaryolara uygun çizimler yapması için işe alınan Yalaz, bir süre sonra senaryolara da katkıda bulundu.
Usta çizer, Kozanoğlu’nun gazeteden ayrılması üzerine, 1960’ta “Karaoğlan” serisini çizmeye başladı, 1963’te ise haftalık tarihi çizgi roman dergisinde seriyi okurla buluşturdu.
“Salıncak” ve “Korku” adlı dergilerle yayıncılık dünyasına da adım atan Yalaz, günlük gazetelerle haftalık dergilere Türk tarihiyle ilgili çizgi diziler hazırladı.
“Karaoğlan”ın maceralarını sinemaya aktardı
Cemal Nadir sonrası yeni dalga genç karikatürcülerden gösterilen çizer, 30 yaşında kurduğu yayınevine 2 yıl sonra film şirketini de ekledi.
Yalaz, “Karaoğlan”ın maceralarını yapımcı, senaryo yazarı ve yönetmen olarak sinemaya aktardı. Bu filmlerle Türk sinemasında macera filmleri dönemini de başlatan isim oldu.
Sinemaya 1965’te aktarılan, Kartal Tibet’in başrolünde oynadığı “Altay’dan Gelen Yiğit” hikayesi büyük ilgi gördü. Ardından beyazperdeye uyarlanan Karaoğlan serisindeki filmler gişe rekorları kırdı.
Suat Yalaz’ın Karaoğlan filmlerinin yanı sıra televizyon dizisi olarak yayınlanan ve sinemada gösterilen “Son Osmanlı: Yandım Ali” eseri de beğeni kazandı.
Sanat yaşamını Avrupa’da sürdürmek amacıyla 1970’te gittiği Paris’te uzun süre kalarak çalışmalarını sürdüren Yalaz, Fransa ve Almanya’da büyük yayınevleriyle de çalıştı.
Usta çizer, yaptığı bir açıklamada Paris’e gitme sebebini şu sözlerle aktarmıştı:
“Karaoğlan üzerinde çok emek vermiştim. 100 macerası yayınlandı, yedi sinema filmi çekildi. Sonra yoruldum herhalde ve Paris’e yerleşerek Karaoğlan’ı çizmeyi bıraktım. Orada yaptığım yatırımların sonunda Karaoğlan, Kebir adıyla Fransızca olarak yayınlandı ve gene büyük başarı kazandı. Bunun bana faydası büyüktü. Bir kere kendimi buldum. Bir Türk futbolcusu için buradaki şampiyonluk iyidir ama o kendini Avrupa’da, diyelim ki Milan takımında oynayarak da kanıtlamak isteyebilir. Ben bunu yaptım, çizgi romanın bir sanat dalı olarak kabul edildiği bir ülkede çizgilerim ve hikayelerimle başarı kazandım.”
Devlet tarafından onurlandırılan üçüncü çizgi roman sanatçısı oldu
PTT Genel Müdürlüğü 2006’da “Karaoğlan” adına 4 dizilik pul koleksiyonu çıkardı. Böylece Suat Yalaz, Cumhuriyet tarihinde sanatçı Cemal Nadir Güler’in “Amcabey”i ve Turhan Selçuk’un “Abdülcanbaz”ından sonra oluşturduğu çizgi kahramanı ile pul üstüne taşınarak devlet tarafından onurlandırılan üçüncü çizgi roman sanatçısı unvanını aldı.
“Teke Tek Özel” programına 2010’da konuk olan Yalaz, “Karaoğlan”ın çıkış hikayesini ise şu sözlerle anlatmıştı:
“Bir Türk kahramanı yaratmak istiyordum. Çünkü çocukluğumdan beri Nihat Atsız, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun eserlerini okuyordum. Türklere karşı zaafım vardı. Hoşuma gidiyordu. O zamanlar Teksas, Tommiks, kovboylar var. Onun tam karşıtı bizim Orta Asya Türkleri. Yaş 14-15. Devamlı Orta Asyalı Türk falan olmak istiyorum. Sonra delikanlı olduk, sinemaya gidiyoruz ‘Üç Silahşörler’i izliyorsun. Alkışlıyorsun adamı. Adamın sırtında, göğsünde haç. Yaş ilerledikçe bu beni rahatsız etmeye başladı. Sonra ‘Niye bizim bir Türk kahramanımız olmuyor?’ falan dedim.”
İki oğlu olan usta çizer, İstanbul’da 2 Mart 2020’de 88 yaşındayken vefat etti. Yalaz’ın cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Suat Yalaz’ın yönetmen veya yapımcılığını yaptığı, senaryosuna imza attığı filmler arasında “Son Osmanlı Yandım Ali” ile “Altay’dan Gelen Yiğit/Karaoğlan”, “Camoka’nın İntikamı”, “Baybora’nın Oğlu”, “Bizanslı Zorba”, “Karaoğlan Yeşil Ejder”, “Şeytan Kafesi”, “Camoka’nın Dönüşü”, “Karaoğlan-Şeyh’in Kızı”, “Cengiz Han’ın Hazineleri”, “Şeytan Kafesi” ve “Karaoğlan’ın Kardeşi Sargan” yer alıyor.
]]>Enstitü’nün 100. kuruluş yılı kapsamında yapılan söyleşi öncesi Khemir’in “Güvercinin Kayıp Gerdanlığı” filmi gösterildi.
İstanbul Üniversitesi Öğretim Görevlisi Melek Paşalı’nın yönettiği söyleşide ünlü yönetmen, film ve kariyerine dair soruları yanıtladı.
Filmlerindeki dili oluştururken Endülüslü büyük annesi ve Tunus’u Fransızlardan kurtarmak için hayatını adayan babasından etkilendiğini belirten Khemir, filmlerinde özgünlüğü yakalamak için minyatürlerden istifade ettiğini söyledi.
Khemir, İbn Hazm’ın “Güvercin Gerdanlığı” kitabından hareketle çektiği “Güvercinin Kayıp Gerdanlığı” filminin dolaylı yoldan dönemin ve bugünün Arap dünyasına siyasi göndermeler içerdiğini dile getirdi.
Filmlerinde aşka odaklanan Khemir, toplumların en güçsüzleri olan çocukları filmlerinde önemli karakterler olarak barındırmaktan hoşlandığını ve bu tutkusunun sonucu olarak çocuk kitabı yazmaya başladığını “Artık film çekmek istemiyorum, kendilerini tanısınlar diye çocuklara kitap yazmak istiyorum. Bunu yapmak daha faydalı ve daha zor.” sözleriyle ifade etti.
Khemir, çocuklar için yazma isteğini şu sözlerle açıkladı:
“Benim kaderim başkasının elinde değil, bana aittir. Bab’Aziz’den sonra film çekecek param kalmadı. Küçük bir kamera aldım ve hala filmler yapıyorum. İnsanın özgürlüğü, karşısındaki makineden çok daha güçlüdür. Kazanacağız anlamına gelmiyor ama alevi canlı tutmaya gayret etmek gerekiyor. Artık film yapmak istemiyorum açıkçası. Daha çok çocuklar için kitap yazmak istiyorum. En derinlerinde olanı sevmeyi öğrenebilmeleri için. Emin olabilirsiniz ki, bunu yapmak film çekmekten çok daha zordur, daha ucuz olmasına rağmen. Neden? Çünkü herkes para kazanmak istiyor. ve zengin olanlar, dernekleri, vakıfları olanlar çok daha fazla kazanacaktır. Gelecek jenerasyona umut verecek işler yapmak gerekiyor. Ama artık hiç kimse Yunus Emre gibi kumları süpürmek istemiyor. Çünkü çocuklarla çalışmak, kumları süpürmek gibi.”
Fransa’dayken yabancı olduğu için kendi kültürünü daha çok sevmeye başladığı ve onu daha çok anlamaya çalıştığı bilgisini paylaşan Khemir, sinemadan hiç para kazanmadığını ve hayatını idame ettirmek için tüm Avrupa’da 1001 Gece Masallarını içeren anlatılar düzenlediğini söyledi.
“Son filmimi Nazım Hikmet’ten esinlenerek yaptım”
Filmlerindeki aşk anlatısında bahsederken Arapçada aşkı tanımlamak için kullanılan 60 kelime olduğunu, bunun üzerine bir kitap yazdığını belirten Khemir, “Aşk, zulme karşı gelen tek şeydir. Diğer her şey yok olur. ve bütün büyük şairlerin kaynağı aşktır. Genellikle şiir de zaten aşkın bir parçasıdır. Sizin de Mevlana, Yunus Emre gibi şairleriniz var. Aşkın nesnesi önemli değildir. Kadın ya da başka bir şey olabilir. Aşk bir yoldur ve bizi ilahi olana götürür, kuşların yolculuğu gibidir. Peygamberimizin şöyle bir sözü var: ‘Allah güzeldir ve güzelliği sever.’ Güzelliğin olduğu yerde aşk vardır. Bu yüzden benim için film yapmak, yapılabilenin en güzelini yapmak demektir. Kaynağı açığa çıkarmak için üzerindeki kumları temizlemek gibidir. Sanatın amacı bana göre zaten odur. Suyun kaynağından tekrar akabilmesi için kumları temizlemek gerekir.” şeklinde konuştu.
Filmlerinin bu kadar büyük kitlelere ulaşmasında kullandığı edebi dilin de etkisi olduğunu söyleyen Khemir, “İnsanların filmlerimi edebi Arapça öğrenmek için izlediğini gördüm ama ben bu filmlerimi bunun için yapmadım.” dedi.
Khemir, resim sanatıyla da uğraştığı bilgisini paylaştı ve Tunus’ta açtığı bir serginin yakın zamanda sona erdiğini dile getirdi.
Çektiği son film hakkında bilgi veren usta yönetmen, Nazım Hikmet’in “Sevdalı Bulut Masalı”ndan etkilendiğini kaydederek, şu bilgileri paylaştı:
“Son filmimi Nazım Hikmet’ten esinlenerek yaptım. Aşık bulut, Ayşe isminde bir kıza aşık. Kötüler gelip Ayşe’nin bahçesini yok ediyor. Bulut çiçekleri kurtarmak için yağmaya başlıyor ve yok olup ölüyor. Ayşe bu durum karşısında gözyaşlarını tutamıyor. Güvercin ona, yere bak diyor, ‘Yerdeki buharlar göğe yükselerek bulut oluyor ve tekrardan oluşuyor.’ Güvercinin dediği şey şu, Sevenler asla ölmez. Yaptığım filmlerde olan şeyler yok olmuş olsa da izleyenlerin kalplerinde tekrardan doğacaklardır ve önemli olan budur.”
]]>Mataracı, hayvancılık ve tarımla uğraşan Emma’nın, Türkiye’nin bir köyünde yaşadığı ilham veren hayatını ele aldığı belgeselin festival yolculuğunu ve yeni çalışmalarını AA muhabirine anlattı.
Gaziantep’te dünyaya gelen ve sinemanın çocukluk hayali olduğunu ifade eden Mataracı, “İlk kısa filmimi 18’imde çektim. 17 yaşında, yazdığım ilk tiyatro oyunum sahnelendi. Sinemacı olmak hayali, birden bire gelen bir duyguydu. Zorunluluğun ötesinde, hayatı yaşanmaz kılan bir tutkuydu. O tutkuyu hala hissediyorum.” dedi.
Merve Kuş Mataracı, sinemada eğitimin pratik kadar önemli olduğuna vurgu yaparak, şunları kaydetti:
“Üniversiteden sonra İstanbul’a geldim. Asistanlığa başladım. İşi mutfağında öğrenmenin önemli olduğunu düşünüyordum. Aslında işin içine girince bunun ne kadar değerli olduğunu fark ettim. İstanbul’da uzun yıllar asistanlık ve yardımcı yönetmenlik yaptım. Bu süre zarfında kendi projelerimi gerçekleştirdim. Dokuz kısa kurmaca filmim var. Emma benim ilk belgeselim. İkinci belgeselimi de tamamladık, yakında festival yolculuğuna başlayacak.”
“Kirpilerin Portresi”, “Tohum”, “Olasılık”, “Mühürlü Taş” adlı kısa filmlerin ardından belgesel filmlere yöneldiğini dile getiren Mataracı, “Sinema ile insanlara ulaşmak gibi bir hedefim vardı. O zaman için televizyon bunun için mükemmel bir araçtı. Bir öğretmen ders anlattığında 30 kişiye hitap edebilir ama yönetmen yaptığı bir filmle milyonlara hitap edebilir. Benim insanlara ulaşma arzum vardı.” ifadelerini kullandı.
” Emma’nın hikayesi, doğaya dönmek gerektiğini anlatıyor”
“Kısa film yaparken festivallerden haberim bile yoktu. Sadece sinema yapmak istiyordum.” diyen Merve Kuş Mataracı, İran ve Türkiye’de çektiği “Tohum” adlı kısa filmiyle festivallere katıldığını söyledi.
Mataracı, Emma’nın hikayesini duyduğunda belgeselini çekmeye karar verdiğinin altını çizerek, şunları kaydetti:
“Ben şehirde büyüyen biriyim. Onun hikayesi beni etkiledi. ‘Beni etkiliyorsa neden başka insanları etkilemesin’ diye düşündüm. Tüketim toplumunda yaşıyoruz ve bence Emma’nın hikayesi doğaya dönmek gerektiğini anlatıyor. İlk teklif ettiğimizde kabul etti ama sonrasında biraz çekindi. Üç mevsim sürdü çekimler. Çekimlere başladığımızda Emma’nın yedi çocuğu vardı, çekim sürecinde sekizinci çocuğunu dünyaya getirdi. Bu da çok tatlı bir durum oldu ve belgeseli de daha ilginç bir hale getirdi. Emma’nın hayat hikayesinin hepimize ilham olmasını diliyorum. Çünkü bir noktada eğer tüketim toplumu olmaktan çıkmazsak dünya rayından çıkacak. Kendi doğamıza uygun bir yaşam stili bulabilmek veya oluşturabilmek gerekiyor.”
Belgeselin festival sürecinin devam ettiğine işaret eden genç yönetmen, 23. Frankfurt Türk Filmleri Festivali’nde “En İyi Belgesel” ödülünü aldıklarını aktararak, “Bozok Film Festivali, Korkutata Türk Dünyası Film Festivali, Bursa Çalı Köy Filmleri Festivali ve Sırbistan’da ödüller aldık. Kadın Yönetmenler Film Festivali’nde filmimizin gösterimi olacak ve aynı zamanda yarışıyoruz. Nisan ayında Cezayir Film Festivali’nde olacağız. Festival sürecimiz devam ediyor.” diye konuştu.
Yönetmen Mataracı, 6 Şubat’ta meydana gelen depremle ilgili de bir belgesel çektiğine işaret ederek, “Deprem sonrası bölgeye gittik. 10 şehirde çekimler yaptık. Küçük bir ekiple gittik hem kolektif hem de bireysel travmayı anlatmaya çalıştık. Distopik bir felaketti. 11 ay post prodüksiyon sürecimiz devam etti. Uluslararası çok güzel bir ekiple çalıştık. Onun festival yolculuğu da başlayacak. İsmini de ‘Sesimi Duyan Var mı?: Şok Sonrası’ koyduk.” diye konuştu.
Gelecek hedeflerine değinen Mataracı, “İki tane sinema filmi projem var. Bir tanesi ‘3 Metre’ adında çok güçlü bir hikaye. 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden proje ödülü aldık. Bir de ‘Ateşin Gelini’ isimli sinema filmi projem var. İran’da başlayan ve Türkiye’ye uzanan bir yolculuğu ele alıyor.” açıklamasını yaptı.
]]>SİVAS – Sivas’ta 24-31 Mayıs tarihleri arasında Uluslararası Film Festivali düzenlenecek.
Sivas Valiliği ve Sivas Belediyesi işbirliğiyle düzenlenecek olan Sivas Uluslararası Film Festivali çerçevesinde kurmaca ve belgesel filmlere ilgi duyan herkesin katılabileceği, filmlerini seyircilerle buluşturabileceği ulusal ve uluslararası alanda katılıma açık bir sinema platformu oluşturulacak. 24-31 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek festival için Sivas Valiliği ve Sivas Belediyesi arasında işbirliği protokolü imzalandı.
“Sivas belgesellere, filmlere konu olmuştur”
Sivas Valiliği Ek Bina Toplantı Salonu’nda gerçekleştirilen imza protokolünde konuşan Sivas Valisi Yılmaz Şimşek, 7 bin yıllık tarihi geçmişe sahip Sivas’ın birçok medeniyete ev sahipliği yaptığını ifade ederek, “İlimiz tarihi geçmişinin yanı sıra kültürel zenginlikleri, müzeleri, kaplıcaları, eşsiz doğası, yöresel el sanatları ve yemekleri ile ön plana çıkmaktadır. Malumunuz bu zenginliklerimizin birçoğu zaman zaman filmlere, belgesellere, dizilere konu olmaktadır. İlimizin bu zengin birikimini tüm dünyaya duyurmak, sahip olduğumuz kültür mozaiğini ve medeniyetlerin izlerini ön plana çıkarmak için kültürel ve sanatsal etkinliklerin oldukça önemli olduğu aşikardır. Bu doğrultuda Sivas’ta sinema alanında ilk kez bir festivalin düzenlenmesi de şüphesiz sevindirici bir gelişmedir” dedi.
“Tanıtıma katkı sağlayacak”
Festivalin Sivas’ın tanıtımına çok önemli katkılar sağlayacağını ifade eden Vali Şimşek, “Festivalin sinema sanatına ilgi duyan öğrencileri, akademisyenleri ve sektörde çalışan profesyonelleri bir araya getirerek dünya genelinde büyük bir tanıtıma katkısı olacağına inanıyorum. Bugün bu çerçevede imzalayacağımız protokolle festival kapsamında hayata geçecek olan yarışma filmleri, atölye çalışmaları, paneller, yönetmen söyleşileri, ustalık sınıfları, özel film gösterimleri, çocuk filmi gösterimleri gibi pek çok etkinlikle sinemaseverleri ortak bir platformda bir araya getirmiş olacağız. İnşallah bu protokolle daha önce olduğu gibi bugün de üniversite-şehir iş birliğine katkı sağlamaya devam edeceğiz. Tüm kurumlarımızın birlikte yürüttüğü çalışmalara ve projelere valilik olarak desteğimizi sürdüreceğiz. Sivas’ın 8 gün boyunca da ülke gündeminde yer alması, sosyal medyada da bu sektörde ön plana çıkması ortak gayemiz olmalıdır. İnşallah bu festivalimizi bundan sonra da geleneksel hale getirmeyi hedeflemekteyiz. Bu festivalle film yapım şirketlerinin de Sivas’a daha çok ilgi göstereceğini umut ediyor; bundan sonraki süreçte ilimizin dizi, sinema ve belgesellerde daha geniş yer bulacağını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
“Festival, Sivas’ın bir markası olacak”
Uluslararası Film Festivali’nin şehre hayırlı olmasını dileyen Belediye Başkanı Hilmi Bilgin ise, “Kurumlar arası iş birliği yaparak şehrimize faydalı olacak projeleri hızlı bir şekilde hayata geçiriyoruz. Sivas, son yıllarda aldığı hizmetlerle bir cazibe merkezi oldu. Birçok farklı organizasyonlarla şehrimizde güzel çalışmalar yapılıyor. Uluslararası Film Festivali ile şehrimizi sanatsal anlamda ülkemizde gündeme getirecek bir çalışmayı başlatmış oluyoruz. Bu festivali önümüzdeki yıllara taşıyarak, Sivas’ın bir markası haline getirmeyi hedefliyoruz” diye konuştu.
Konuşmaların ardından Sivas Valisi Yılmaz Şimşek ve Belediye Başkanı Hilmi Bilgin protokolü imzaladı.
]]>Birkaç yıl önce Almanya’da bulunan bir VHS kopyadan restore edilen filmin İstanbul’daki ilk gösterimi, Taksim Camii Kültür Sanat Merkezi’nde gerçekleştirildi.
Gösterimin ardından düzenlenen söyleşiye katılan yönetmen ve yapımcı Nazif Tunç, 55 yıl önce çekilen filmin önemine işaret ederek, bu yapımın ardından Çakmaklı’nın “Birleşen Yollar”, “Oğlum Osman”, “Kızım Ayşe”, “Çile”, “Zehra”, “Küçük Ağa” ve “Minyeli Abdullah” filmlerine imza attığını dile getirdi.
Filmin ortaya çıkış sürecine de değinen Tunç, şunları kaydetti:
“22 yaşında bir genç, filmin yapımcısı Ali Osman Emirosmanoğlu, Mahmutpaşa’da bir manifaturacı ailenin oğlu. Sürekli kamera elde ya da omuzda. Negatif 16 mm. Çok başarılı. Tek kamerayla bu kadar görüntünün toplanması ve iyi açılardan meselenin yansıtılması anlamında hakikaten o üçlüden bir sacayağı oluşmuş. Yapımcı Emirosmanoğlu, yönetmen Yücel Çakmaklı. Ali Yaver de görüntü yönetmeni olarak gitti. Müzikler ayrı önemde. Cüneyd Orhon oldukça başarılı. Belgeseli Kartal Tibet’inden, Yılmaz Güney’ine bütün o eski filmlerin jönlerini, starlarını konuşan baba ses, Abdurrahman Palay seslendiriyor.”
Nazif Tunç, belgeselin Anadolu’da bir hasreti karşıladığını belirterek, “1926’dan 1946 yılına kadar Türkiye’den hacca gidecek hiç kimseye pasaport verilmemiş. 20 sene Anadolu’dan hacca gitmek yasaklanmış neredeyse. 20 yıl sonra o birikmiş olan Hac ibadetinin hasretini karşılayan filmlerden biridir. Bu yolculuk biraz bize manevi hac rehberini de göstermiş oldu.” diye konuştu.
“Yücel Çakmaklı ile 1967’de tanıştık”
Türkiye’nin ilk çizgi film yapımcılarından, yönetmen ve senarist Ali Osman Emirosmanoğlu ise 1966’da sinema hayatının başladığını söyleyerek, “Ben ilahiyat birinci sınıfa giden bir talebeyim. O yaşlarda da her halde biraz faalmişim ki, Mahmutpaşa’da babamın manifatura dükkanının altında bir dükkan açmak nasip oldu. Türkiye’de perakende satış yapan hiç perdeci yoktu, hep manifaturacılar vardı. Babama bir perdeci dükkanı açacağımı söyledim. 20’li yaşlarımdayım. ‘Manifaturacılar perde satıyor sen niye açacaksın’ dedi. İhtisaslaşma olacak dedim ve orada belki de ilk perdeci dükkanını açtım. Tül imalatçılarından tül aldım. Perdelere asılan patiskadan başlayarak, diğer kumaşlarla, sırf perdeci olarak açtım.” dedi.
Emirosmanoğlu, sinemaya ilgisinin o yıllarda başladığına işaret ederek, şu bilgileri verdi:
“Bir taraftan da sinema merakımdan dolayı Türkiye’de ne kadar sinema kitabı varsa aldım okudum. Dergilere abone oluyordum. İki kuruluş var o zamanlar. Yücel Çakmaklı da oraya geliyormuş. Türk Sinematek Derneği ve Türk Film Arşivi, onlara da devam ediyorum. Orada Yücel’i görüyorum ama tabii tanışmıyoruz. İlahiyatta, onun hemşerisi bir arkadaş, ‘Benim sinemaya meraklı bir arkadaşım var. Senin de ilgin va. Sizi tanıştırayım.’ dedi ve Yücel’le 1967’de tanıştık. Buralarda toplanıyoruz, yönetmenleri seçerek filmlere gidiyoruz.”
Daha sonra Çakmaklı’ya film şirketi kurma teklifinde bulunduğunu vurgulayan Emirosmanoğlu, “Çakmaklı, ‘Niye olmasın.’ dedi. Benim iş üçe çıktı. Bir tarafta perdeci dükkanı, bir tarafta ilahiyatta okuyorum, bir tarafta da ‘Taksim’de bir yer tutalım. Büro açalım.’ dedim. Taksim Han vardı, onun üst katlarında iki oda tuttuk. Orada başladık. Ankara’ya film siparişi alabilir miyiz diye gittik bir şey çıkmadı. 1968 yılında dedim ki, ‘Yücel madem bir şey yapamıyoruz, benim biraz birikimim var, biraz da borç alayım tanıdıklarımdan ve bir Hac filmi çekelim.’ Belki o teklif etti, tam hatırlamıyorum. Beraber karar vermişiz. Onun yakın arkadaşı Tarık Buğra’ya güzel bir senaryo yazdırdık. Buğra ile Çakmaklı İstanbul gazetesinde yazıyorlar. Ben de o dönemlerde Tohum ve İslam Medeniyeti dergilerinde sinema yazıları yazıyordum.” ifadelerini kullandı.
“Paramızın üçte biri Kuveyt’te bitti”
Daha sonra film için büyük bir macerayla Mekke’ye gittiklerini söyleyen Emirosmanoğlu, şöyle devam etti:
“Buradan bir arkadaş, ‘Kuveyt’te benim bir tanıdık var. O bu işlere çok meraklı. Size de mutlaka destek olur. Oraya gidin, bütün işlerinizi halleder.’ dedi. Biz de güvendik. Gençlik var. Hac iznimiz yok. Buradan vize almamışız. Kalktık Kuveyt’e gittik. Hiçbir şeyimiz yok. Oradan yardım alacağız da daha rahat çekim yapacağız . Kuveyt’te bir hafta kaldık. Hac yaklaşıyor, bize bir şey yok. Geliyor, gidiyor adamlar ama hiçbir netice yok. Birisi acıdı bize, ‘Size bir şey gelmez. Paralarınızı burada harcıyorsunuz. Ben size yardımcı olayım, hac vizesi alayım. Gidin de bari filminizi çekin.’ dedi. Vizemizi aldı sağ olsun. Biletimiz aktarmalıydı Kuveyt’ten ve Mekke’ye gittik. Paramızın üçte biri de Kuveyt’te gitti. Belki fark ettiniz, o yüzden Medine sahnelerini çekemedik. Gidemedik, paramız bitti çünkü. Yücel de 30 yaşında filan yani çok genç. Ali Yaver biraz tecrübeli, tanınmış kameramanlardan. Macera böyle oldu, orda çektik. Geldikten sonra da burada tamamladık.”
Ali Osman Emirosmanoğlu, İstanbul’a döndükten sonra çekimlere göre Tarık Buğra’nın senaryoyu yazdığını işaret ederek, “Türkiye’den sahneler ilave edeceğiz, dedik. Ona göre yazdı ve öyle çektik onları. 2 bin 400 metre film, 8 kutu kullanmışız. Getirdiklerimizi Film Kontrol komisyonuna verdik. Filme güzellik katan müzikler, ilahiler oldu. Hala bu müzikler için tekrar tekrar seyrediyorum. Mustafa Cahit Atasoy diye Yücel’in çok samimi bir arkadaşı vardı. Müzik alanında belli kariyeri olmuş bir isim. Dini tarafı çok kuvvetli. O zaman da sadece TRT Radyo var müzikle uğraşan, yayın yapan. Televizyon filan zaten yok. Cahit Bey’e rica etti. O da kabul etti. Cüneyd Orhon’la Cahit Atasoy, o sıralarda radyodan dinlediğiniz ne kadar ünlü icracı, sanatkar varsa hepsini koro halinde muhteşem bir şekilde bir araya getirdi, sesler alındı. Bu filmin sesleri, müzikleri daha net olsa dinlemeye doyum olmaz. Hafız Necati Özer okudu. Selim Söyler, ilahiyattan, sinemaya meraklı, dini metinleri, tercümeleri okudu, sesi fena değil. Abdurrahman Palay’ı anlatmaya gerek yok. Türkiye’nin en güzel seslendirmecisi.” dedi.
“Birleşen Yolları 800 liraya çektik”
Filmin 16 mm kopyasını bastırdıklarını sözlerine ekleyen Emirosmanoğlu, “İşletmecilere de vermiştik ama özel bir ekip kurduk. O ekip Anadolu’yu dolaşıyordu. Kayseri’den başladık. Belediyeler ve kuruluşlar yardımcı oldu. Salonlar temin edip, ilan ettiler. El ilanları bastırıldı. Dışarıya kadar insanlar taştı. Çok büyük alaka gördü. Hasılat yaptıktan sonra emanet aldığım borçları ödeyince esnaf şaşırmış, ‘Biz para gelmez diyorduk ama siz iade ettiniz.’ diye. Birleşen Yollar’ın çekilmesine vesile, bu filmdir. Reklam paraları aldık, sermaye oluştu. Elif Film kuruldu. Birleşen Yolları’ı 800 liraya çekmiştik.” ifadelerini kullandı.
Yapımcı Emirosmanoğlu, filmin VHS kopyasını Fatih Ketancı’nın bulduğunun altını çizerek, “Bir ara İlim Yayma Cemiyeti galiba, Eyüp’te bize bir pozitif bir kopyasını gösterdi. O da bir yara oldu bende. 15 sene evvel Yücel Çakmaklı dostumla beraber gittik. ‘Bir film gösterilecek. Siz çekmişsiniz. Gelin.’ dediler. Seyrettirdiler. Adam 16 milimetrelik makinesini getirdi, kopyasını seyrettirdi. ‘Ya hacı, sen bunu bize ver. Sana senet verelim, bir günlüğüne, telesine yaptırıp sana verelim, sen git istediğin yerde oynat. Kopyayı biz bulamıyoruz dedik. Adam inat etti vermedi. Onda hala duruyordur herhalde. Mutlaka duruyordur.” diye konuştu.
Belgeselin negatiflerinin bozulduğunu, pozitiflerinin de oynaya oynaya yıprandığını aktaran Emirosmanoğlu, “Renkli ve renksiz 15 dakikalık kısımlarını o dönem Oğlum Osman filminin içinde seyirciyle buluşturduk.” değerlendirmesinde bulundu
]]>Almanya’nın başkenti Berlin’de devam eden 74. Uluslararası Berlin Film Festivali (Berlinale) kapsamında temaslarda bulunan ve Türkiye standının da bulunduğu Avrupa Film Pazarı’nı (EFM) ziyaret eden Mumcu, AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.
Mumcu, Berlinale’nin ve Avrupa Film Pazarı’nın dünyanın en önemli sinema etkinliklerinden biri olduğunu belirtti.
“Bakanlığımız destekli sinema filmleri ülkemizin tanıtımına katkı sağlıyor”
Tüm dünyanın takip ettiği ve binlerce sektör temsilcisinin bir araya geldiği bu organizasyonda yer almanın ve Türk sinemasını ve Türkiye’yi burada başarıyla temsil etmenin önemini vurgulayan Mumcu, şöyle konuştu:
“Daha önce Berlinale’de büyük ödül olan Altın Ayı dahil birçok ödül kazanmıştık. Bakanlığımız destekli sinema filmleri Berlin, Cannes, Venedik, Toronto, Tokyo gibi dünyanın en önemli uluslararası film festivallerinde yer alarak Türk sinemasının ve ülkemizin tanıtımına katkı sağlıyor. Biz de bunu çok önemsiyoruz ve hem film üretiminin hem de uluslararası temsiliyetin artırılması için desteklerimizi sürdürüyoruz.”
Mumcu, festival kapsamında açılan Türkiye standında Türk filmlerini yabancı sektör temsilcilerinin beğenisine sunduklarını aktararak, “Sinemacılarımızın ortak yapım ve diğer işbirliği görüşmelerine ev sahipliği yapıyoruz. Bu görüşmeler yeni ortak yapımların ve işbirliği olanaklarının geliştirilmesi için çok önemli. Ayrıca burada filmlerimizin yurt dışı satışı geçekleşiyor ve bu da bizim için çok önemli.” ifadelerini kullandı.
Türk dizilerinin dünyanın dört tarafında izlendiğine işaret eden Mumcu, “Dizilerimiz bugün Amerika’dan Rusya’ya, Uzak Doğu’dan Latin Amerika’ya kadar dünya genelinde 170’ten fazla ülkede yayımlanıyor ve yaklaşık 750 milyon kişiye ulaşıyor. Türk dizi-film sektörü ihracatta dünyada ilk 5 ülke arasında yer alıyor. Türk dizileri satıldığı bölgelerde Türkiye’nin, Türk kültürünün tanıtılması anlamında büyük bir etkiye sahip.” değerlendirmesinde bulundu.
“2025 yılında İstanbul’da bir “Dizi ve TV içerik Fuarı” düzenleyeceğiz”
Dizilerin Türkiye’nin dünya nezdindeki bilinirliğine de önemli katkı sağladığını belirten Mumcu, “Dolayısıyla biz de etkisi böylesine büyük olan dizi sektörümüz ile işbirliğinde önemli çalışmaları hayata geçiriyoruz. Dünyanın en önemli dizi ve içerik fuarları arasında yer alan MIPCOM, MIPTV, ATF Singapur, Content Amerika ve Dubai Dizi ve İçerik Fuarı gibi etkinliklerde ülke standı açılmasına destek veriyoruz ve dizilerimizi tüm dünyaya sunuyoruz.” dedi.
Mumcu, bunun yanında dizi içeriği alanında dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri olan Türkiye’de bu konuda bir fuar yapılması gerektiği düşüncesiyle çalışmalara başladıkları bilgisini paylaşarak, “İnşallah 2025 yılında İstanbul’da bir Dizi ve TV içerik Fuarı düzenleyeceğiz. Bu organizasyonun alanındaki en önemli etkinliklerden birisi olacağını düşünüyoruz.” şeklinde konuştu.
“Geçen yıla göre yüzde 30 artışla 40 milyon izleyiciyi aşacağımızı öngörüyoruz”
Sinema salonlarının salgın sürecinde uzun süre kapılarını kapatmak zorunda kaldığını ve tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de izleyici sayısında büyük düşüş yaşandığını anımsatan Mumcu, “Bu süreçte salonlarımızın faaliyetlerini sürdürebilmesi amacıyla sinema salonlarına 32 milyon TL destek sağladık. Bunun yanında yüzde 10 oranındaki ‘Eğlence Vergisini’ Hazine ve Maliye Bakanlığımız işbirliğinde yüzde 0’a indirdik ve bu sayede 2023 yılında sektöre 278 milyon TL destek sağlamış olduk.” dedi.
Mumcu, bunun yanında sinema izleyici sayısının artırılması amacıyla bir mevzuat değişikliğine gittiklerine ve iki yeni indirimli bilet türü ihdas ettiklerine dikkati çekerek, şöyle devam etti:
“Bu sayede özel kurumların indirimli bilet almasının önünü açtık. Bu düzenlemenin 2024 yılı izleyici sayısına önemli katkı sağlayacağını değerlendiriyoruz. Sinema sektörümüz bu yıla çok iyi başladı. İzleyici sayısı, Şubat 2024 tarihi itibarıyla geçtiğimiz yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 34 artış gösterdi. 2024 yılında önceki yıla göre yüzde 30 artışla 40 milyon izleyiciyi aşacağımızı öngörüyoruz. İnşallah sektörümüzle birlikte güzel bir yıl geçireceğiz.”
“Önümüzdeki dönemde çok sayıda yapımı Türkiye’de ağırlayacağız”
Bakan Yardımcısı Mumcu, Berlinale kapsamında yabancı film yapımlarının Türkiye’de çekilmesi ile ilgili çalışmalara da değinerek, Türkiye’nin zengin tarihi ve doğal güzellikleriyle baştan başa doğal plato özelliğine sahip olduğunu vurguladı.
Mumcu, şunları kaydetti:
“300’e varan güneşli gün sayısı, çeşitli çekim mekanları, rekabetçi fiyat avantajı, gelişmiş teknik altyapısı, tecrübeli ve nitelikli işgücü ve teşvik sistemiyle film yapımcılarına çok önemli avantajlar sunuyor. Biz de bu avantajların yanında ülkemizin rekabet gücünü artırmak amacıyla ülkemizde film çekecek olan yabancı film yapımcılarının Türkiye’de harcadıkları tutarın yüzde 30’una kadarını iade alabileceği ‘Yabancı Film Yapım Desteği’ni hayata geçirdik.”
Guy Ritchie, Jason Statham, Hugh Grant, Josh Hartnett, Henry Cavill, Salman Khan gibi dünya starlarının yer aldığı çok önemli yapımların Türkiye’de çekildiğine dikkati çeken Mumcu, “Çok sayıda Hollywood filmi çekimlerini ülkemizde geçekleştirmek istiyor. İnşallah önümüzdeki dönemde çok sayıda yapımı Türkiye’de ağırlayacağız.” diye konuştu.
Öte yandan, Mumcu, festival kapsamında düzenlenen ve uluslararası film ve medya endüstrilerinden yaklaşık 10 bin temsilcinin bir araya geldiği EFM direktörü Dennis Ruh ile uluslararası alandaki işbirliği olanakları ve gelecek dönemde gerçekleştirecekleri çalışmalar hakkında istişarelerde bulundu.
Bu arada, Mumcu, temasları sırasında ceketine taktığı Filistin bayrağı renklerinden oluşan mendille bu konudaki duyarlılığını da ortaya koydu.
]]>Sinemacı Şahan Gökbakar, yazdığı ve başrolü oynadığı “Erdal ile Ece” isimli yeni filmini ANKA Haber Ajansı’na anlattı. Gökbakar, “Kendi aralarında birbirlerini çok seven ama ara ara didişen, tatlı bir çiftin komik herkesin izlediği zaman ‘A biz de böyleyiz, a sen de aynı böylesin. Aynı bizim gibi’ diyeceği bir hikaye” dedi. Filmin başrolünü paylaşan Seda Türkmen de “Ece ile ortak noktam var. Aslında Ece’yle benim değil bütün kadınların ortak noktası olacak. Şurası tam bana benziyor dediğiniz her yerde muhtemelen bir milyon kadını kapsıyor olacak” diye konuştu. Şahan Gökbakar, ANKA muhabirinin sorusu üzerine İliç’te ve diğer bölgelerde yaşadıkları yerleri, vatanlarını korumak için mücadele edenleri yürekten desteklediğini söyledi.
Akıllara “Recep İvedik” filmi serisi ile kazınan Şahan Gökbakar, daha önce “Celal ile Ceren” filmine benzer yeni bir projeye imza attı. Gökbakar, senaryosunu yazdığı “Erdal ile Ece” filminde Seda Türkmen ile başrolü de paylaştı. Yönetmen koltuğunda ise Şahan’ın kardeşi Togan Gökbakar’ın oturduğu filmde, bugünün evlilik ilişkilerinde sıkça rastlanan acı-tatlı çatışmalar, iniş-çıkışlar gözler önüne seriliyor. Yaşanan olayları hem kadın hem de erkek gözüyle ayrı ayrı izleyicilere aktarmaya hazırlanan aşk komedisi filmi, “diyet, kıskançlık ve östrojen” başlıkları altında üç ayrı bölüm olarak toplanda 105 dakika beyazperdeye yansıyacak. Vizyona 23 Şubat’ta girecek film eş zamanlı olarak tüm Avrupa’da da sinemaseverlerle buluşacak.
Filme ilişkin Şahan Gökbakar ve Seda Türkmen, ANKA Haber Ajansı’na konuştu. Gökbakar, şunları dile getirdi:
– İzleyiciyi nasıl bir film bekliyor?
“HERKESİN İZLEDİĞİ ZAMAN A BİZ DE BÖYLEYİZ, A SEN DE AYNI BÖYLESİN, AYNI BİZİM GİBİ DİYECEĞİ BİR HİKAYE”
Erdal ile Ece evli bir çiftin başından geçen komik üç tane ayrı hikayeyi izleyeceğimiz bir film. Diyet, kıskançlık ve östrojen adlı üç ayrı bölümü var. Kendi aralarında birbirlerini çok seven ama ara ara didişen, tatlı bir çiftin komik herkesin izlediği zaman a biz de böyleyiz, a sen de aynı böylesin. aynı bizim gibi diyeceği bir hikaye. Bir karakterlerden oluşan bir film. Benim açımdan böyle.
– Celal ve Ceren filminizde bekardınız. Erdal ve Ece filminizde şu an evlisiniz. Bunları yazarken hayatınızdan esinleniyor musunuz?
“YAZARKEN KENDİ EVLİLİĞİMDEN ESİNLENİYORUM”
Yazarken kendi evliliğimden esinleniyorum tabii. Yani bu kaçırılmayacak bir şey. İnsan yaşadığı şeyleri mutlaka bir yerde kaydediyor ve hani bir şey yazarken ortaya çıkıyor. Zaman zaman çok da böyle spesifik olarak kendi eşimle yaşadığım şeyler de bazen diyorum bak bunu koyacağım filme eşim aa sakın filan diyor. Bak koyacağım, koyacağım diyorum. Öyle yazdığım şeyler oluyor. Esinleniyor insan. Bu filmde de birkaç sahnede var. Tam olarak şimdi hangisi desen belki çıkartamam ama üzerine böyle geçerken buydu buydu derim.
– Partneriniz Seda Türkmen’i seçmenizdeki en büyük etken neydi?
Vallahi kendisi çok ısrarcı oldu. Günlerce gecelerce sosyal medyadan yazmalar, kapılara gelmeler illa ben illa ben diye. Hatta birkaç düşündüğümüz aday vardı onların ayağını kaydırmaya çalıştı bu tarz şeylerle bu rolü aldı diyebilirim. ya şaka bir yana Seda (Türkmen) benim hep takip ettiğim ve bir gün beraber inşallah çalışırım dediğim yetenekte böyle bir kadın oyuncu. Komediye çok yatkın, acayip yetenekli ve doğaçlamaya çok açık bir oyuncu. O yüzden inşallah çalışırız diyordum. Bu projeye kısmet oldu. Biz kendisine teklifte bulunduk. İşte biz kendisine böyle bir şey yazdık. Sen de bunu oynamak ister misin diye. O da sağ olsun çok mutlu oldu bundan. ve ortaya böyle bir şey çıktı.
-Daha önceki projelerinizde gişe sıralamasında ilk sıralardaydınız. Bu projenizdeki gişe beklentiniz nedir?
“FİLMİN ÇEKİMİ İKİ BUÇUK, ÜÇ AY SÜRDÜ”
Yok açıkçası öyle bir gişe rakamı kafamızda. Gişe insanların ne kadar eğlendiği, ne kadar mutlu olduğu, ne kadar mutlu ayrıldığıyla çok orantılı. İnşallah bunu yakalarız diye düşünüyorum. Böyle bir rakam soruyorsan öyle bir rakam yok kafamda. Herhalde bir altı ayı bulmuştur total bütün projenin yazımı. Filmin çekimi de yaklaşık bir iki buçuk, üç ay sürdü.
-İleri de sizi televizyonda Talk Show’da veya her hangi bir dize görebilecek miyiz?
“DİZİ YAPMAK İSTEMİYORUM”
Televizyonda dizi yapmak istemiyorum. Talk Show, yok,yok. Ben arada böyle bir film yapıp böyle bakıp çıkıyorum ortama. Öyle benim durumum.
– Muğla’da cennet koyunda yaşanan gelişmeler hakkında görüşünüzü kamu oyu merak ediyor?
“KEŞKE ÜLKEMİZİN DOĞAL GÜZELLİKLERİNİ HUKUKLA YASALARLA KORUYUCU OLABİLSEK”
Sadece Muğla’da Cennet Koyunda değil. Yani takip ediyorum. Çok da fazla bu konuyla ilgili birçok yerde olduğuyla ilgili çok da fazla şey görüyorum sosyal medyada. Üzücü tabii. Yani keşke bizim ülkemizde aslında ülkemizin en büyük özelliklerinden biri olan bu doğal güzellikler, tabiat bu coğrafyanın en alametifarikası o. Keşke ona birazcık daha özen gösterebilsek, keşke birazcık daha hani hukukla yasaları koruyucu olabilsek ama maalesef işte her zamanki gibi para hırsı, rant, çeşitli değişik amaçlar sonucu buraya getiriyor. Ama bütün bu konuda mücadele eden, haklarını koruyan, memleketlerini korumak isteyen, yaşadıkları yeri, vatanlarını korumak isteyen insanların da yanındayım canı gönülden ve yürekten her zaman desteklerim.
– Daha önce Recep İvedik filminizde doğa katliamlarıyla ilgili çalışma yapmıştınız. Geçtiğimiz gün Erzincan’da bir felaket yaşandı. Daha önce de maden faciaları yaşandı bunun ilgili de ileri de bir çalışma yapmayı düşünüyor musunuz?
DEDİĞİM GİBİ BU BU İŞLERDE HER ZAMAN DESTEKÇİ KONUMUNDAYIM VE YÜREKTEN ONLARIN YANINDAYIM
Erzincan’da yaşanan olay çok üzücü bir olay. Bir kere orada kaybedilen yaşamların hepsine bir kere Allah’tan rahmet diliyorum. Yakınlarına da baş sağlığı diliyoruz. Çok üzücü bir olay. Bu tür işler hani bizim yaptığımız işler daha mizah ağırlık. İşler belirli bir yerinden, ucundan, köşesinden tabii ki böyle konulara da değinmek de fayda var çünkü bizim seyircimiz çok büyük kitlelere ulaşabiliyor, bizim filmlerimiz. O anlamda hani Recep İvedik 7’de biraz aslında yapmaya çalıştık onu. Bu doğa katliamlarıyla ilgili bir mücadeleyi film ettik. Dediğim gibi bu bu işlerde her zaman destekçi konumundayım ve yürekten onların yanındayım. Yaşanan bu kötü olayda da kazada da herkese iyi geçmiş olsun İnşallah daha yaşanmaz böyle bir şey. Gereken önlemler alınır. İnşallah. Ama her seferinde de aynı şeyleri konuşuyoruz o da biraz üzücü tabii.
– Recep İvedik karakteri ne zaman gelecek ve yeni sorunlara nasıl hikayeler içinde çözüm bulurken göreceğiz?
“RECEP İVEDİK 8 GELECEK AMA KONUSU NE OLUR NE ZAMAN GELİR BİLMİYORUM ŞUAN”
Recep İvedik 8, ile ilgili emin olun hiç bir fikrim yok düşünmedim henüz konusu ne olur diye. Geleceği konusunda bir bilgim var. Gelecek. Ama ne zaman olacağıyla ilgili, konusu ne onu bilmiyorum şuan.,
Başarılı oyuncu Seda Türkmen ise şunları söyledi:
– İzleyiciyi nasıl bir film bekliyor?
“FİLM BİZLERİN YANSIMASI”
Benim açımdan da Şahan’ın anlattığı gibi tam olarak böyle. Yani çok keyifli bir iş. İzlerken Şahan’ında dediği gibi çok bizim yansımamız, perdeye yansımamız. Samimi, doğal bir evlilik komedisi.
“ŞAHAN GÖKBAKAR’LA ZATEN ÇALIŞACAK OLMAK AYRI BİR KONFOR YARATIYOR İNSANDA”
Yok öyle gerçekten bir de çok samimi bir proje olacağı belliydi. Daha önce işte Celal ile Ceren çok sevdim. Şahan’ın en sevdiğim işlerinden biriydi. Bir evlilik hikayesi deyince az çok da konuşunca üzerine. Zaten ilk karşılaştığımızda da hemen böyle bir aynı mizah tonunda yani aynı aynı tonda konuştuğun zaman biriyle zaten o çok iyi bir partnerlik doğuruyor. Böyle gelişti. Şahan Gökbakar’la zaten çalışacak olmak ayrı bir konfor yaratıyor insanda çalışmak. Zaten sandığımın çok daha üstünde bir büyük bir mutlulukla ayrıldım açıkçası.
– Ece ile ortak noktanız var mı?
“ECE’YLE BENİM DEĞİL BÜTÜN KADINLARIN ORTAK NOKTASI OLACAK”
Ece ile ortak noktam var. Ece’yle benim değil bütün kadınların ortak noktası olacak. Hani o yüzden de böyle hani ay şurası tam bana benziyor dediğiniz her yerde muhtemelen bir milyon kadını kapsıyor olacak. Çünkü belirli bazı tepkiler oluyor hepimiz de. Daha ince gördüğümüz daha çok analiz ettiğimiz vesaire. O yüzden de var tabii ki ortak yönümüz.
– Çekimler nasıl geçti? Çekerken neler yaşadınız?
“ÇEKİMLERDE ÇOK ACI ÇEKTİM GÜLMEKTEN”
Çekimlerde çok acı çektim gülmekten. Haddini aştı gülme, eğlenme kısmı. Büyük kitlendik. Bazen Togan (Gökbakar) artık ‘ne olur gülmeyin. Lütfen gülmeyin’ diye bizi uyardı. Tabii ki çok güzel anılar var içinde. Çok güzel iki ay geçirdim o sette. Sayelerinde. Çıkan şey de çok güzel oldu bence. Film çok güzel oldu.
– Yeni projeleriniz var mı?
“OLABİLDİĞİMİZ HER YERDE OLMAKTAN ZİYADE OLDUĞUMUZ YERDE İYİ İŞ YAPMAK EN ÖNEMLİSİ”
İki tiyatro oyunum var. ‘Hakikat elbet bir gün. ve İzdirap korusun’ diye. Bir sinema filmim. Aslında sinema filmi geçen sene çekmiştik. Bir de televizyon dizimiz var. ‘Sandık kokusu’. Yani hepsi aynı anda denk geldi. Aslında denk gelmedi de. Amin diyelim bu dönem için. Çalışacağız tabi ne yapacağız başka yani? Hani oyunculuk alanlarımız belli. Olabildiğimiz her yerde olmaktan ziyade olduğumuz yerde iyi iş yapmak en önemlisi. Elimizden geleni yapıyoruz”.
]]>
Ömer Faruk Yardımcı’nın yönettiği “Hatıran Yeter”, duyma ve konuşma engelli iki gencin, hayatın farklı engellerine çarpan aşkını odağına alıyor.
Aytaç Şaşmaz ve Belçim Bilgin’in başrollerini paylaştığı filmde, ikiliye Sümeyye Aydoğan, Burak Sevinç, Ferit Aktuğ, Gözde Cığacı, Furkan Kalabalık, Çağdaş Onur Öztürk, Deniz Türkali ve Levent Özdilek eşlik ediyor.
“Zaferin Rengi”
“Zaferin Rengi”, Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasının arifesinde, işgal altındaki İstanbul’da, Harington Kupası’nda Birleşik Krallık işgal kuvvetleri karma futbol takımına karşı zafer elde eden Fenerbahçe’nin bu galibiyetini, istiklal mücadelesinde yer alan dönemin önemli isimleri eşliğinde beyaz perdeye yansıtacak.
Abdullah Oğuz imzalı filmde, oyuncu Kubilay Aka, Fenerbahçe’nin kurucu üyesi ve efsane kaptanı Galip Bey’e hayat verirken, Yiğit Özşener Mustafa Kemal Paşa’yı, Birce Akalay ise Halide Edib Adıvar’ı canlandırıyor. Filmde ayrıca Nejat İşler, Gülper Özdemir, Timuçin Esen ve Gonca Vuslateri de rol aldı.
“Bob Marley: One Love”
Reinaldo Marcus Green’in sinema perdesine taşıdığı belgesel film “Bob Marley: One Love”, sevgi ve birlik mesajıyla nesillere ilham veren bir ikon olan Bob Marley’nin hayatını ve müziğini konu alıyor.
Kingsley Ben-Adir’in ünlü müzisyen Bob Marley’e hayat verdiği filmde, James Norton, Lashana Lynch, Michael Gandolfini, Micheal Ward ve Anthony Welsh kamera karşısına geçti.
“Madame Web”
Dakota Johnson’un başrolünde oynadığı “Madame Web” macera, bilim kurgu ve aksiyon meraklılarını sinema salonlarına çekmeyi amaçlıyor.
S.J. Clarkson’un yönetmen koltuğunda oturduğu filmde genç ve başarılı oyuncu Dakota Johnson’a Sydney Sweeney, Isabela Merced, Celeste O’Connor, Emma Roberts, Adam Scott ve Tahar Rahim eşlik ediyor.
Film, paramedik olarak çalışırken gelecekte olacakları görmeye başlayan Cassandra Webb’in, ilerleyen dönemde örümcek güçleriyle farklı süper kahramanlara evrilecek üç genç kadını, hayatlarını tehdit eden bir tehlikeden korumaya çalışmasını konu ediniyor.
“Dört Kız Kardeş”
Haftanın bir diğer belgesel filmi Kaouther Ben Hania’nın yönettiği Almanya, Fransa ve Tunus ortak yapımı “Dört Kız Kardeş” olacak.
Olfa Hamrouni, Eya Chikhaoui, Tayssir Chikhaoui ve Nour Karoui’nin oynadığı filmde, Olfa’nın filme adını veren dört kızından en büyük iki kızı evi terk edince ailenin yaşadığı acıyı hafifletmesi için yönetmen Kaouther Ben Hania’nın önerisiyle, iki oyuncu kayıp kızların rolünü üstleniyor. Olfa’nın geride kalan iki küçük kızı da kendilerini canlandırıyor.
“C Takımı”
Bora Onur’un çektiği, Sera Tokdemir, Murat Akkoyunlu ve Toygan Avanoğlu’nun başrollerini paylaştığı “C Takımı”, 1990’lı yıllarda lisede arkadaş olan bir grubun 30 yıl sonra yaşadığı komik olayları işliyor.
“Kral Şakir: Devler Uyandı”
Haluk Can Dizdaroğlu ve Berk Tokay’ın yönettiği “Kral Şakir: Devler Uyandı”, haftanın animasyonu olarak beyaz perdede yerini alacak.
Haftanın korku filmi
Metin Kuru’nun filmi “Pigment”, insan kaçakçılığına bulaştığı Fransa’dan 25 yıl sonra dönen ve tutkusu olan ressamlığa geri dönmek isteyen bir adamın, pençesinde olduğu şizofreninin etkisiyle başından geçenleri konu ediniyor.
]]>Gösterime Bülent Eczacıbaşı, Gülse Birsel, İrem Sak, Salih Bademci, Can Bonomo, Öykü Karayel, Caner Cindoruk, Engin Günaydın ve Onur Buldu’nun da aralarında yer aldığı çok sayıda ünlü isim katıldı.
Filmin yönetmeni ve senaristi Haki Biçici gösterim öncesi basın mensuplarına yaptığı açıklamada, müthiş bir ekibin filmde bir araya geldiğini söyledi.
Bir aile hikayesi çektiklerini belirten Biçici, şöyle konuştu:
“Aslında hepimizin birbirine ne kadar benzediğini anladım senaryoyu yazıp herkesle paylaşınca. Şunu da gördüm, kendi ailem gibi düşündüğüm ya da biraz kurmaca yaptığım aile, aslında herkesin ailesiymiş. Ben bu ailenin çocuğuyum. Bütün ailemiz kültürlerimiz birbirine çok benziyor. Bu benzerlik üzerinden ironik bir mizah yakalamaya çalıştık. Çok mutluyuz. Filmimiz, oyuncu olarak içinde yer almak istediğimiz, iyi bir gişe komedi filmi oldu. Arzu Film ekolü benim için çok iyi. Kemal Sunal’lar, Şener Şen’ler ile büyüdük ve şu an böyle bir ekibe dönüştü İyi Bir Aile Değiliz ekibi. İlk yönetmenliğim, çok mutluyum.”
“Murat” karakterini canlandıran Kaan Yıldırım ise çok heyecanlandığı, sevdiği, severek okuyup kabul ettiği bir projede yer aldığını dile getirerek, “Bence hepimiz için öyle. Hepimizin içine sinen bir senaryo okuduk ve onu hayata geçirmek için Haki ile beraber bir yola çıktık. Haki’nin yönetmenliğinde, kaptanlığında biz de elimizden geleni yaptık. Bizim çok içimize sinen bir iş oldu. Umarız izleyenler de sever.” diye konuştu.
“Okuduğumda çok heyecanlandım”
Oyuncu Şinasi Yurtsever ise iyi bir ekip bir araya geldiği için güzel bir iş çıktığını ifade ederek, “Hem eğlenceli hem toplumsal ve sosyolojik çözümlemeleri olan bir film oldu. İstanbul’a göç ve insanların orada yaşadığı hayatı anlatan, aynı zamanda eğlenceli bir film.” diye konuştu.
Oyuncu Nergis Çorakçı da çağdaş yeni bir masalcı geldiğini aktararak, “Okuduğumda çok heyecanlandım. Kayıtsız, ‘Evet, orada olmalıyım’ dedim. Mutluyum, keyifliyim, çünkü herkesin hikayesi.” ifadelerini kullandı.
“Hızır karakterini oynayan Erkan Kolçak Köstendil ise galaya gelenlere teşekkür ederek, şunları söyledi:
“Bizim için en önemli olan kısmı, sinema salonlarına bu sezon dönüş başladı. Ne güzel ki dönüp dolaşıp geleceğimiz yer burası, çok şükür. Çünkü sinema salonları bizim mabedimiz. Asıl işimizi gösterdiğimiz er meydanı. İnsanların bilet alıp, sizi seyretmek için riske girdiği yerler. O yüzden sinemalardaki bu hareketlilik bizi çok sevindiriyor. Onun bir parçası olduğumuz için de çok mutluyuz. Umarım bizim de bir katkımız dokunur.”
Oyuncu Derya Karadaş da eşi Haki Biçici’ye, şahane bir hikayeyi yazıp oyuncu arkadaşlarını bir araya getirdiği için teşekkür ederek, “Yıllardır hayranı olduğum oyuncu arkadaşlarımla bu projede buluştuğum için çok mutluyum. Filmi hep beraber şimdi izleyeceğiz. Bu kadroyu ve hikayeyi çok seviyoruz. Umarım herkes de sevecek. Bu tatlı hikayenin çok izlenmesini çok isterim.” dedi.
Sinan karakterini canlandıran Sarp Apak ise yönetmen Biçici ile çok eski arkadaş olduklarını dile getirerek, “Haki hayallerini gerçekleştirirken yanında bulunduğum için çok mutluyum. 9 Şubat’ta sinemadayız. Erkan’ın dediğine katılıyorum, sinema bizim için bir mabet ve en kıymetli yerlerden birisi. O yüzden sinemanın bir parçası bu hareketin içinde olmak benim için büyük bir gurur.” değerlendirmesinde bulundu.
Yapımını Olympos, yapımcılığını Mustafa Sönmez, ortak yapımcılığını ise Dilek Aydın, Sinan Eczacıbaşı ve Alihan Yalçındağ’ın üstlendiği filmin konusu kısaca şöyle:
“Murat, babasını kaybetmenin üzüntüsü içindeyken, bir de bu hengamede cenaze kaybolur. Artık Murat’ın gözünde tüm aile üyeleri şüpheli durumdadır. İlaçlarını içse aslında iyi çocuk olan kuzen Hızır, rahatsız edici şekilde yardımsever diğer kuzen Sinan, ailenin ayaklı gazetesi Çiçek, işbirlikçi kapıcı ve tüm diğer garip aile üyeleri, 24 saat süren bu hengamede Murat’ı giderek çileden çıkartır.”
Filmde Asiye Dinçsoy, Melisa Doğu, Tarhan Karagöz, Nergis Çorakçı, Yakup Turgut ve Vedat Erincin de rol aldı.
]]>TRT Genel Müdürü Mehmet Zahid Sobacı’nın ev sahipliğinde düzenlenen galaya Edirne Valisi Yunus Sezer, Kırklareli Valisi Birol Ekici, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici, Dostluk Eşitlik ve Barış Partisi Genel Başkanı Çiğdem Asafoğlu, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanı Abdullah Eren, Dr. Sadık Ahmet’in eşi Işık Sadıkahmet ve Sadık Ahmet’in oğlu Levent Sadıkahmet, kızı Funda Sadıkahmet, film ekibi ve kültür sanat dünyasından çok sayıda davetli katıldı.
“Sadık Ahmet, Türk milletinin yok sayılamayacağını dünyaya haykırdı”
Gala öncesi düzenlenen basın toplantısında konuşan TRT Genel Müdürü Mehmet Zahid Sobacı, Sadık Ahmet’in Batı Trakya Türklerinin lideri konumunda olduğunu belirterek, “Yayıncılık faaliyetinin yanı sıra TRT’nin özellikle önem atfettiği alanların başında sinema geliyor. TRT ortak yapımları hem Türk hem dünya sinemasına çok katkı sunuyor ve verdiği desteklerle TRT, birçok projenin beyaz perdeye aktarılmasına öncülük ediyor.” dedi.
Sobacı, TRT’nin ulusal ve uluslararası alanda birçok başarı elde ettiğini vurgulayarak, “Bunun en önemli göstergelerinden birisi TRT’nin dünyaca ünlü festivallerden ödüllerle dönüyor olmasıdır.” değerlendirmesini yaptı.
TRT’nin ortak yapımlarda bir derdi ve misyonu olan işler yapmaya gayret ettiğinin altını çizen Sobacı, şu bilgileri verdi:
“O misyon yüklü işlerden sonuncusu Sadık Ahmet filmimizdir. Çünkü Sadık Ahmet, Batı Trakya davasını dünyaya duyurmak için hayatını vakfetmiş bir mücadele insanı. Sadık Ahmet özellikle Batı Trakya Türklerinin asimile edilmeye çalışıldığı bir dönemde, onların insanca yaşama hakkını savunma sorumluluğunu üstlenmiş bir karakter. Bu amaç doğrultusunda yargılanmış, hapis cezasına çarptırılmış bir kişi. Ama son nefesine kadar milletine, davasına, inancına sadık kalmış bir karakter. Mücadelesiyle örnek teşkil etmiş ve Türk milletinin asla yok sayılmayacağını dünyaya haykırmış bir karakter.”
Zahid Sobacı, Sadık Ahmet’in hayatının beyaz perdeye aktarılmasının gurur verici olduğunu söyleyerek, “Sadık Ahmet filmi aynı zamanda kimliğimizin gölgelenmesine, bağımsızlığımızın kısıtlanmasına asla izin verilmeyeceğinin TRT açısından bir ilanıdır.” diye konuştu.
“Yakın tarihimizin çok değerli bir kahramanını beyaz perdeye aktardık”
AA muhabirine açıklamada bulunan yönetmen Hakan Yonat, filmde yer almaktan gurur duyduğunu belirterek, “Muhteşem bir oyuncu kadrosuyla çalıştık. O bize ayrı bir konfor verdi. Yapımcılarımızın bize sağladığı destekler de muhteşemdi.” ifadelerini kullandı.
Yonat, filmi Edirne’de çektiklerini aktararak, “Edirne halkının hassasiyeti ve yardımları çok güzeldi. Zor bir projeydi çünkü yakın tarihimizin çok değerli bir kahramanını ve kişiliğini beyaz perdeye aktarmaya çalıştık. Onun cümlelerini elimizden geldiğince doğru kurmaya çalışarak bir film çıkardık ortaya.” dedi.
Filmde Ali Müminoğlu’nu canlandıran Ozan Akbaba ise çok güzel bir proje yaptıklarını kaydederek, “Değeri, kıymeti, zamanında yanında bulunduğu insanlar tarafından bilinen fakat Türkiye ve Türk coğrafyasında maalesef çok bilinmeyen bir insanın hayatına ışık tuttuk. Umuyorum ki bu filmle hak ettiği değerin bilinmesini sağlayacağız.” açıklamasını yaptı.
“Sadık Ahmet bütün dünyanın tanıması gereken bir kahraman”
Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif’i oynayan Taner Rumeli de “Çok önemli bir hikayenin parçasıyız. Sadık Ahmet davasıyla, mücadelesiyle, hayat hikayesi ve hayata bakış açısıyla bütün dünyanın tanıması gereken bir kahraman.” diye konuştu.
Rumeli, Sadık Ahmet’in Batı Trakya Türkleri için verdiği mücadeleyi ise “Çok önemli ve bütün dünya halklarına örnek olabilecek türden bir mücadele gerçekten. Yaşamı, davası, davasını ele alış biçimi ve davası uğruna yaptığı şeyler çok önemli. O açıdan ilham verici bir film olacağını düşünüyorum.” sözleriyle aktardı.
Başrollerinde Turgay Aydın, Nur Fettahoğlu, Erkan Can, Erdal Beşikçioğlu, Uğur Yücel ve İlker Aksum gibi isimlerin rol aldığı film, 2 Şubat’ta vizyona girecek.
]]>
Cem Karaca’nın oğlu Emrah Karaca ile son eşi İlkim Karaca arasındaki tartışma ise gündem oldu.
BABAMIN MİRASINI SATTI
Emrah Karaca, İlkim Karaca’nın dedesi Mehmet İbrahim Karaca, babaannesi İrma Toto Karaca ve babası Cem Karaca’ya ait evdeki tabloları satışa çıkardığını, babasının şarkı haklarını da 2018 yılında sattığını söyledi.

Emrah Karaca, şu açıklamayı yaptı:
“Bana soruyorsunuz neden diye, bu kadın ne istiyor diye? Size birkaç örnekle anlatmaya çalışayım bu kadının aslında ne olduğunu! Bu gördüğünüz tablolar yıllardır bizim evimizde asılı olan tablolardı ve bu kadın bu tabloları, ki biri dedem Mehmet İbrahim Karaca’ya diğeri babaannem İrma Toto Karaca’ya ve bir diğeri de babam Muhtar Cem Karaca’ya ait tablodur, bunları bu sayfa aracılığıyla satmak için bu kişilere vermiştir.
Hani mirastan, haktan ve hukuktan bahsediyor ya! Alın size hak, hukuk, adalet…”
“Bizler Karaca mirasını yaşatmaya çalışırken bu hastalıklı zihniyetler karalamaya ve iftiralarla lekelemeye ant içmiş gibi… Tıpkı bu tablolar gibi bir sanatçının en büyük mirasını yani eserlerini de (şarkı haklarını da) 2018 yılında satmıştır.
Tekrar yazayım da iyice anlaşılsın. Babamın yani Cem Karaca’nın kendisine kalan 4/1 mirasını satmıştır. Şimdi ne hakla ortaya çıkıp bu şarkılar üzerinde hak iddia etmektedir? Adalete güvenmek istiyorum! Çünkü haklıyım, haklıyız. Umarım yanılmam.”
CAHİT BERKAY’DAN BOMBA İDDİA
Tartışmaya Cem Karaca’nın yol arkadaşı, can dostu Cahit Berkay da katıldı. Berkay sosyal medyasında yaptığı paylaşımda Karaca’nın ölümüyle ilgili bomba bir iddiada da bulundu.

İlkim Karaca’yı işaret eden Cahit Berkay şu ifadeleri kullandı: “O gece Cem fenalaştığında taksi çağırmak yerine karşı dairedeki Emrah’a haber verse ya da ambulans çağırsa acaba Cem hala aramızda olur muydu diye de düşünmeden edemiyorum. Şoförün sırtında Cem’i hastaneye götürürken kim bilir ne kadar zaman kaybedildi sorusu hep aklımda.”

Berkay ayrıca herkesi filme sahip çıkmaya çağırdı, “Fırsatını bulduğu anda Cem Karaca’nın aile yadigarlarını, şarkıları üzerindeki 1/4 haklarını satan kadının ne olduğunu iyi bilenlerden biriyim!
Herkesten ricamdır; Cem Karaca’nın Göşyaşları’nı sinemalardan geri çekmeye çalışanlara Cem’e ve filme sahip çıkarak cevap verelim!” dedi.

‘UTANMADAN İFTİRA ATIYOR’
12punto’ya konuşan İlkim Karaca, Emrah Karaca’nın öne sürdüğü iddiaların gerçeği yansıtmadığını söyledi.
Karaca, “Mazlumun ahını alıyorlar. Milyonların önünde şahsıma utanmadan asılsız iftiralar atılıyor. Cem’e ait tabloları satmadım. Benden hatıra olarak isteyenlere vermişimdir hepsi bu. Bir zamanlar Cem Karaca’ya ait müze ev yapmak istemiştim. Ancak buna Emrah Karaca karşı çıkmıştı” deyip ekledi:
“Eğer bulabilirsek 3.5 milyon TL’yi yatırıp filmin gösterimden kalkmasını istiyoruz”
İlkim Karaca’nın açıklamalarının tamamı şu şekilde:
“Çok sevgili eşim Cem Karaca, bildiğiniz üzere 8 Şubat 2004 tarihinde hayatını kaybetti. O günden beri aziz Türk halkını gerçekte var olmayan hikayelere inandıranlar tarafından maddi, manevi ve de psikolojik şiddet görüyorum. Bu haksız, kaba ve saygısız tutum karşısında, ilk kez hakkımı arıyorum.
Gündemdeki film bahanesiyle “Cem Karaca’ya sahip çıkın” diyerek beni doğrudan hedef gösteriyorlar. Yani, halkı açıkça kin ve düşmanlığa teşvik ediyorlar. Daha da ileri giderek, şahsıma, milyonların önünde utanmadan asılsız iftiralar atıyorlar.
Buna cesaret edebilecek kadar gözleri dönmüş vaziyetteler. Oysa 20 yıldır her istediklerini dikte ettirdiler. Çok yüksek menfaat elde etmelerine rağmen sürekli bir ajitasyonla mağdur edebiyatı yaptılar, hala da yapmaya devam ediyorlar.
Bilgi kirliliği yaratarak bana ve kıymetli eşim Cem Karaca’ya ağır zararlar vermek niyetindeler. Eşim Cem Karaca hayatta olsaydı; bu insanlar onun karşısında konuşmaya bile cesaret edemezlerdi.
Cem, bu hadsizlere hemen hadlerini bildirir ve daha önce de yaptığı gibi büyük bir hukuk savaşı başlatırdı.
Ben, eşim Cem Karaca’nın filmi çekilirken onun gerçek hikayesi anlatılsın istiyorum. Bol kurguya dayanmasın. İnsanlar gerçek Cem Karaca’nın bir başyapıt olduğunu görsün.
Cem’i sanatçı ve insani yönüyle bir bütün olarak tanısınlar ve Cem yeni nesillere eksiksiz tanıtılsın. Şahsıma karşı işlenen suçlara ve üzerime atılı mesnetsiz iftiralara cevap olarak kanuni haklarımı sonuna kadar kullanacağım”

AA Akademi koordinasyonunda düzenlenen Sinema Eğitimleri kapsamında gerçekleşen etkinlikte, Sineyaşlılık internet sitesinin kurucusu ve sinema alanında birçok kitapla makaleye imza atan akademisyen yazar Prof. Dr. Seçil Büker, yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta” filmi üzerinden uygulamalı film analizi yaptı.
Etkinlik başlangıcında moderatör AA Dış ve Ekonomi Haberleri Yayın Müdürü Dr. Barışkan Ünal, bir filmde anlamı yaratma sürecinin üç aşaması olduğunu ve ilkinin senaryo aşamasında başladığını söyledi.
Ünal, “Bu süreç, senaristin dünyasıyla alakalıdır ve onun yazdığı metne kendi ruhunu, kültüründen düşüncelerinden aktarmasıyla oluşturulur.” ifadesini kullandı.
İkinci aşamanın yönetmenle devreye girdiğini anlatan Ünal, “Senaryoyu alan yönetmen artık onu görselle anlatmanın yolunu seçer. Görseli anlatırken de anlatma şekli, anlatırken kullandığı kamera açılarından renklere, mekan seçiminden o sahneyi nasıl tasarladığına, diyalogdan anlatının üslubuna kadar her şey bir filmi nasıl algılayacağınızı etkiler. Burada da yönetmen anlam oluşturmayı bazen bilinçli yapar, özellikle bir anlamı yaratmak için yapar, bazen de bilinçaltısal süreçlerde bunu gerçekleştirir.” dedi.
Ünal, “Üçüncü olarak da ortaya çıkan film bizim karşımıza geldiğinde, izleyici olarak biz de o filmde bazı anlamları keşfederiz veya anlam üretimine dahil oluruz. Yani bir film, yönetmenin elinden çıktığında bitmiş bir ürün değildir. Her izleyicinin karşısında yeniden üretilir. Hatta bazen akademisyenler bir filme dair çözümleme yaptıklarında ve yönetmene sorduklarında yönetmen ‘aslında ben doğrudan onu düşünerek çekmemiştim’ bile diyebilir ama o sahnedeki anlatı, motifler ve sinematografik unsurlar filmde o anlamı ortaya çıkarır.” şeklinde konuştu.
“Film çözümlemek gerçekten dedektiflik”
Prof. Dr. Büker de filmin kendisinin bir metin olduğunu ve sosyoloji, psikoloji, felsefe gibi farklı açılardan bakarak çözümlenebileceğini kaydetti.
Büker, “Film çözümlemek gerçekten dedektiflik. (Senarist ve yönetmenden sonra) İkinci yaratım süreci. Kendi adıma dedektif gibi çalışıyorum. Nereden tutunayım; sinematografik koddan mı yoksa kültürel bir koddan mı ya da bir motiften mi yola çıkayım diye bakıyorum. Çok değişik açılardan tutunabilirsiniz. Bana çok keyif veriyor çünkü yeniden bir şey yaratıyorsunuz bir metnin üzerine. Filmi yaratım süreci, bir kez olan bir süreç ama okunma süreci binlerce kez gerçekleşebilir.” ifadelerini kullandı.
Prof. Dr. Büker, konuşmasının ardından yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta” filmi üzerinden uygulamalı film analizi yaptı.
Film üzerine Prof. Dr. Hasan Akbulut ile kitap da yazdıklarını belirten Büker, tek bir film üzerine kitap yazmanın kolay olmadığını, Türk sinema literatüründe bir film üzerine yazılmış sadece iki kitap bulunduğunu söyledi.
“Yumurta” filminin metinler arası geçişlerini ve filmin ana karakterlerinin rollerini, hikayeyle olan bütünleşmesini anlatan Büker, “Bir filmde motifler çok sık tekrarlandığında o filmin teması oluşur. Bu filmin teması, görünürde İstanbul’dan taşraya yolculukken aslında Yusuf’un ruhuna yaptığı yolculuk.” dedi.
Büker, kitabı okuyan Kaplanoğlu’nun da analizlerinden etkilenerek ikinci filmi “Süt” için bazı düzenlemeler yaptığını söylediğini de aktardı.
AA’nın Sinema Eğitimleri AAtölye’de ayda iki kez farklı temalarla düzenlenmeye devam edecek.
]]>İstanbul Kültür ve Sanat Vakfında (İKSV) yapılan basın toplantısında konuşan Biçici, aile olarak genelde acılarla dalga geçtiklerini dile getirdi.
Biçici, babasının vefatının ardından kendi hislerinden yola çıkarak böyle bir hikayeyi kaleme aldığını, fakat filmde konuya dramatik bakmadığını söyledi.
Hikayeyi yazarken “Murat” karakterini Kaan Yıldırım’ın oynamasını düşündüğünü ve Yıldırım’ın tereddütsüz projeyi kabul ettiğini aktaran Biçici, “Filmin başından sonuna kadar Kaan’sız tek bir sahnesi yok. Biz Kaan’la rolü çok konuştuk. Hep Kaan’ın geliştirdiği, Kaan’ın daha iyi hissettiği, benim hissimden vazgeçip, senaryoyu geliştirdiğimiz, bütün oyuncuların da dahil olduğu çok fazla yer oldu. Ben bütün hikayelerin böyle gelişeceğine inanıyorum.” dedi.
Haki Biçici, Yeşilçam filmleriyle büyüdüğünü vurgulayarak, şu bilgileri verdi:
“Halen Yeşilçam’daki bütün filmlerin çok izleniyor olmasının sebebini çok basit bulmuyorum. Çok iyi kurulmuş, prova edilmiş filmler. O yüzden bizim filmle ilgili hissim aslında o Yeşilçam ekolünün bir devamı. Yani günümüz sinemasında ne oluyor, hepsini takip ediyorum. Komedi olarak çok beğendiğimiz işler var. Bizim işte kendi adıma örnek aldığım yer ise Yeşilçam ve aynı Yeşilçam’daki gibi bir izleyici kitlesine kavuşacağını düşünüyorum.”
“Her izleyenin kendi ailesinden birilerini bulacağı sıcak, tatlı bir film hayaliyle yola çıktık”
Oyuncu Erkan Kolçak Köstendil, filmin bir aile, cenaze evi komedisi olduğuna işaret ederek, “Cenaze evi ve komedi yan yana garip geliyor olabilir ama genelde cenaze günlerinde o koşuşturma, misafirlere yetişme halinin doğal, komik bir tarafı var. Bir de filmde onun üzerine ceset karışma olayı geliyor ki işler iyice karışıyor. Her izleyenin kendi ailesinden birilerini bulacağı sıcak, tatlı bir film yapma hayaliyle yola çıktık. Çekerken en eğlenmediğimiz bir film oldu diyebilirim.” diye konuştu.
Oyuncu Sarp Apak, filmde amca oğlu rolünü oynadığını aktararak, şunları kaydetti:
“Film çok standart bir aile hikayesi, aile kavramını sorguluyor. Aslında her ailenin başına gelen sıralı ölüm hikayesi. Sinir bozucu, komik bir yerden yazılmış. O yüzden film hoşumuza gitti. Umarım güzel bir gişe de yapar. Seyircilerin salondan memnun ayrılacağını düşünüyorum. Çok sıkıştırılmış bir şekilde 25 günde çektik. Orada takım ruhuyla güzel çalışıldı. Senaryoyu beğendiğim için projenin içindeyim.”
Başrol oyuncularından Kaan Yıldırım, senaryoyu çok beğendiği için hiç düşünmeden kabul ettiğini belirterek, “Biraz biz bize hissettiğimiz bir setti.” değerlendirmesinde bulundu.
“Çok konuştuk, çok paylaştık öyle bir setti”
Oyuncu Derya Karadaş da sette gülmemeye çalıştıklarını ve hikayeye hakim olmak istediklerinin altını çizerek, “Yıllardır çok çalışmak istediğim, çok beğendiğim oyuncularla bu projede olduğum için aşırı bir heyecanım var. Çok konuştuk, çok paylaştık öyle bir setti.” ifadelerini kullandı.
“Kapıcı” karakterini canlandıran Şinasi Yurtseven ise şunları söyledi:
“Prova esnasında, kayıtlarda çok güldük. Kalabalık sahnelerde oynadık, bu yüzden herkes çok kontrollü, gülmeden oynadı. Film, Türk seyircisinin seveceği bir aile yapısını anlatıyor ama aynı zamanda hiç de sevmeyeceği bir aile yapısı. İnsanlar kendi ailesinin çıkarları söz konusu olduğu zaman başkalarını harcayabiliyor. Bu filmde de biraz beni harcıyorlar. Filmde en harcanan benim. Başıma gelen kalmıyor.”
Komedi türündeki filmin hikayesi özetle şöyle:
“Murat, babasının vefatı sebebiyle hayatının en tuhaf aile buluşmasına katlanmak zorundadır. Tüm sülale rahmetliyi köylerindeki aile mezarlığına defnetmek isterken Murat bu adetlerin eskide kaldığını, İstanbul’da bu işi organize edeceğini söyler. Murat, babasını kaybetmenin üzüntüsü içindeyken, bir de bu hengamede cenaze kaybolur. Artık Murat’ın gözünde tüm aile üyeleri şüpheli durumdadır. İlaçlarını içse aslında iyi çocuk olan kuzen Hızır, rahatsız edici şekilde yardımsever kuzen Sinan, ailenin ayaklı gazetesi Çiçek, işbirlikçi kapıcı ve tüm diğer garip aile üyeleri, 24 saat süren bu hengamede Murat’ı giderek çileden çıkartır.”
]]>Senaristbir ve İstanbul Kent Üniversitesi iş birliğiyle düzenlenen programda Turgul, “Senaryo Üzerine Notlar” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi.
Turgul, gazetecilik yıllarında Ses dergisinde muhabir olarak çalıştığı dönemlere değinerek, 1976’da Ertem Eğilmez’in desteğiyle Arzu Film’de senaryo yazmaya başladığını anlattı.
O dönem Eğilmez ile evinde gece yarılarına kadar senaryo yapısı üzerine konuştuklarını söyleyen Turgul, senaryoda en önemli unsurun bilgiden ziyade, duygular olduğunun altını çizdi.
“Senaryo yazacak kişide duygusal farkındalık meselesi son derece önemlidir”
Usta sinemacı, bir hikaye, sinema ya da roman anlatımının insana ulaşmasında 3 ana unsur olduğuna işaret ederek, “Yani duygu, duyu, akıl. Bu üç nokta bize gelen kodları çözmeye çalışıyor. Bilgi de gelen kodlar konusunda bize yardımcı olur. Ama duygu, ele avuca gelmeyen, tarifi yapılamayan garip bir alandır.” dedi.
Senaryoda dramatik yapının önemine dikkati çeken Turgul, şunları kaydetti:
“Anlatacağınızı (hikayeyi) karşınızdakinin onu çok iyi anlamasını sağlayacak biçimde ve onun duygularını harekete geçirecek şekilde anlatmanız lazım. Bu sadece akım meselesi değil. Bir duygu meselesidir ve içerisinde tabii ki duyular da vardır. Size dair olan her şey karakterinize girecektir ve gerçek olacaktır. Çünkü orada yalan söylemiyorsunuz, bir bilindikten hareket ediyorsunuz. Senaryo yazacak kişide duygusal farkındalık meselesi son derece önemlidir ve yaptığı işlerin başarıya gitmesinde en önemli yapı taşlarından birisi olacaktır.”
“Sanat da kodlar üzerinden kendini ifade eder”
Yavuz Turgul, henüz 6-7 yaşlarındayken sinema sevgisinin başladığını ve annesine sürekli sinemaya gitmek için yalvardığını dile getirerek, filmlerde birçok hikayenin de çocukluk anılarına bağlı olduğunu vurguladı.
Senaryo yazacak kişinin öncelikle kendi psikolojisini çözmesi gerektiğinin altını çizen Turgul, şu bilgileri verdi:
“Kendinizi çözmek size çok yardımcı olacaktır. İzlediğiniz, sakladığınız, kendinize bile itiraf edemediğiniz her şey eğer senaryo yazmak istiyorsanız sizin yardımcınızdır. Çok değişik karakterler yazacaksınız. Ortaya çıkardığınız karakterleri de anlamak ve anlamlandırmak lazım. Çok başarılı karakter çalışmalarının içinde birtakım şeyleri anlamış, kavramış, keşfetmiş yazarların izini görürsünüz. Bu ‘Game Of Thrones’da da çıkabilir. Orada mesela küçük adamın diyaloglarını kim yazdı? Olağanüstü. Shakespeare gibi o dönemden bakarak yazma hali var.”
Usta yönetmen, rüyaların da senaryo yazımında önemli olduğunu vurgulayarak, “Rüyalar asla gördüğünüz şey değildir. Rüyadaki her bir görüntü koddur. Başka bir şeyi size işaret eder. O kodu çözemezsiniz. Rüyalar belli bir kod sistemi içerisinde neler yapmanız gerektiğinizi, nasıl sorunlar içerisinde olduğunuzu söyler. Sanat da kodlar üzerinden kendini ifade eder. Sinemada da kodlar var.” diye konuştu.
“‘Av Mevsimi’ filmi, ressam Yavuz Tanyeli’nin bir deseni üzerinden çıktı”
Yönetmen ve senarist Turgul, filmde bir karakteri oluşturma konusunda edebiyatın çok büyük yardımı olduğunu aktararak, şunları kaydetti:
“Edebiyattan çok beslenen (sinemacılar) var. İsim vermek istemiyorum. Çehov ve Dostoyevski hayranı yönetmenlerimiz vardır ki, çok çatışırlar bunlar birbiriyle. Fakat bir yerde çaresizsiniz. Türk işi Çehov yaratmak isterken, kullandığınız malzemeler yerde. Türk işi malzemelerle Dostoyevski dünyasına dalmak istiyorsunuz. Rus toplumunun değişim karşısında geçirdiği sallanma hali, bizim sinemacılarımıza çok heyecan veriyor. Kahverengi ton, düşünen adam, bulutlar, uzun hırka, sallanan ağaçlar… Cihangir’de bu çok önemlidir biliyorsunuz.”
Kendi filmlerine de dikkati çeken Turgul, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ağır filmlerin olduğu bir zamanda ben ‘Züğürt Ağa’yı yazdım. Millet çok şaşırmıştı. Çünkü bir ağanın davranış biçimlerini değiştirdim. Şaşkınlık içinde kaldı filmi izleyenler. Demek ki mesele bakış açısınız. O bakış açınızda iyilik, berbatlık ya da ucuzluk… Hiçbir şey beklemeden yaptığım ‘Eşkıya’ filmi, olağanüstü sevildi, Eşkıya’nın yapısı, hikayenin akış biçimi. Bugün dijital platformlarda çoğunlukla hanımlardan oluşan bir kurulun karşısına oturuyorsunuz ve filminizi satmaya çalışıyorsunuz. Onlar da ‘aa’ falan diye dinliyorlar. Bazı öğrenmişliklerin üzerine kontrol ve karar veriyorlar. Netflix’in öğrenilmişliği dışarıdan geliyor, ABD karar veriyor ve Netflix’in bu kadar kötü filmler, diziler yapması, kötülük yapması, halen bu şekilde devam etmesi çok utandırıcı.”
Turgul, senaristlere çok fazla film izlemesi tavsiyesinde de bulunarak, “Bir hikaye düşünüyorsanız, o hikayeyle ilgili ipuçları başka filmlerin, romanların içinde gizlidir. Sizin onu yakalamanızı bekliyor. Onun için yazar arkadaşlara önerim bir dizi, film izlerken yanınızda not defteri bulundurun. Hiç umulmadık, çağrışımlarla dolu olabilir filmler. Kendi filminizde de esinlendiklerinizi yürütün. Bu bir resim olabilir, bir adamın yürümesidir, bir kadının köpeğiyle yürümesi olabilir. Bir iş üzerine çalışıyorsanız, filme ‘burada benim çıkarıma ne var’ diye bakın. Kendimden örnek vereyim ‘Av Mevsimi’ filmi, ressam Yavuz Tanyeli’nin bir deseni üzerinden çıktı. Yani ‘Ben sanat filmi yapacağım, bana hırka bulun’ diye film olmaz.” şeklinde konuştu.
Yaklaşık 2 saat süren programın sınunda usta sinemacı, katılımcıların sorularını yanıtladı.
]]>Poor Things, Holdovers ve Killers of the Flower Moon filmlerinin de pek çok kategoride aday gösterilmesi bekleniyor.
En iyi oyuncu kategorisinde ise Cillian Murphy, Emma Stone, Robert Downey Jr ve Da’Vine Joy Randolph’un adaylığı tahmin ediliyor.
Hangi filmler yarışıyor?
Birkaç yıl önce yapılan ve daha fazla filmin aday gösterilmesine olanak sağlayan bir değişiklikten sonra artık en iyi film kategorisinde hep 10 aday yer alıyor.
Bu yıl Oppenheimer, Barbie, Poor Things, Killers of the Flower Moon ve The Holdovers’ın aday gösterileceği tahmin ediliyor.
Anatomy of a Fall, Maestro, The Zone of Interest, Past Lives ve American Fiction da adı geçen diğer filmler arasında.
Hangi oyuncular yarışıyor?
Geçen yıl çekişmenin düşük olduğu en iyi aktör dalında bu yıl pek çok sağlam performans var.
Noel tatilinde ailelerinin yanına dönmeyip okulda kalan öğrencilerden sorumlu bir öğretmeni canlandırdığı The Holdovers’taki performansıyla Paul Giamatti favorilerden biri.
Cillian Murphy Oppenheimer’daki, Bradley Cooper ise Maestro’daki rolleriyle büyük ihtimalle aday gösterilecektir.
Rustin filmiyle Colman Domingo ve American Fiction filmiyle de Jeffrey Wright adaylar arasında yer alabilir.
Bu yıl en iyi aktris kategorisi de aynı derecede çekişmeli.
Killers of the Flower Moon filmindeki rolüyle Lily Gladstone favoriler arasında.
Poor Things yıldızı Emma Stone’un da, bir bebeğin beyninin nakledildiği yetişkin bir kadını canlandırdığı sıra dışı performansıyla aday olması bekleniyor.
Sandra Hüller ise eşini öldürmekle suçlanan bir kadını canlandırdığı Anatomy of a Fall filmiyle aday olabilir.
Yardımcı oyuncular
The Holdovers yıldızı Da’Vine Joy Randolph aday gösterilmesine kesin gözüyle bakılan aktrislerden.
Bu alandaki rakipleriyse The Color Purple filmiyle Danielle Brooks, Oppenheimer filmiyle Emily Blunt, Nyad filmiyle Jodie Foster ve Ferrari filmiyle Penelope Cruz olabilir.
Aktörler arasındaysa Oppenheimer’daki rolüyle Robert Downey Jr. ve Barbie’deki performansıyla Ryan Gosling adaylar arasında yer alabilir.
Yönetmenler
Bu yıl Killers of the Flower Moon filmiyle Martin Scorsese ve Oppenheimer filmiyle Christopher Nolan’ın aday gösterilmesine kesin gözüyle bakılıyor.
Barbie filmiyle Greta Gerwig ve Poor Things filmiyle Yorgos Lanthimos da en iyi yönetmen kategorisindeki adaylar arasında yer alabilir.
Son üç yılda bu ödül iki defa kadın yönetmenlere gitti. Öte yandan geçen yılki adayların da tümü erkekti.
En iyi müzik
Barbie filminin müzikleri de filmin kendisi kadar başarılıydı. Billie Eilish’in What Was I Made For?, Dua Lipa’nın Dance the Night ve Ryan Gosling’in seslendirdiği I’m Just Ken şarkıları övgü toplamıştı.
Fakat Oscar kuralları gereği bir filmden en fazla iki şarkı aday gösterilebiliyor. Bu yüzden bunlardan birinin adaylar arasında yer alamayacağı kesin.
Rustin filmi için yazdığı Road to Freedom şarkısıyla Lenny Kravitz de iddialı adaylardan.
Nasıl izlenebilir?
Adaylar Akademi’nin ve açıklanacak.
Ödül töreni ise 10 Mart’ta düzenlenecek.
]]>TÜRKİYE’nin en prestijli güzellik yarışmalarından biri olan ‘1952 Türkiye Güzeli’ yarışmasının birincisi Gelengül Melek Erman hayatını kaybetti. Erman, Türkiye’yi dünyanın ilk Miss Universe yarışmasında da temsil etmişti. Oğlu Fuat Erman annesini, “Film dünyasına pek girmiyor, o dönemin gereği ev kadını olarak devam ediyor. Elinden birçok şey gelirdi, mutfağı kuvvetliydi, örgüsü kuvvetliydi. ‘Ya siz güzellik kraliçesi’ deseniz hemen geçiştirirdi” diyerek anlattı.
‘1952 Türkiye Güzeli’ yarışmasının birincisi Gelengül Melek Erman, Türkiye’yi 1952 yılında Los Angeles’taki Long Beach sahilinde ilk kez düzenlenen Miss Universe’de temsil etti. Dünyanın 30 ülkesinden gelen güzellerle yarışan Gelengül Melek Tayfuroğlu, Amerika’dan bir derece alamayarak döndü. Rus annesinin ısrarıyla yarışmaya katılan, güzelliğiyle dikkat çeken Tayfuroğlu, İstanbul’a geldiğinde film çekimi için yönetmen Hürrem Erman’la tanıştı. Kendisinden 20 yaş büyük olduğu için Hürrem Erman’la evlenmek istemeyen güzel, yine annesinin ısrarıyla 1954 yılında Erman’la hayatını birleştirdi.
Güzelliğiyle konuşulmak istemeyen genç kadın, o dönem eşinin destekçisi olarak hayatına devam etme kararı aldı. Yaşantısını Gelengül Melek Erman olarak sürdüren Türkiye güzelinin, Fuat ve Nail adında da iki çocuğu oldu. 2003 yılında eşi Hürrem Erman’ın hayatını kaybetmesiyle bir nevi hayata küsen, kendini çocuklarına ve ailesine adayan Gelengül Erman, 90 yaşında, 9 Ocak Salı günü Cihangir’deki evinde yaşa bağlı olarak hayatını kaybetti. Teşvikiye Camii’nde düzenlenen cenaze namazında çocukları, torunları ve dostları yer aldı. Gelengül Erman’ın oğlu Fuat Erman, annesinin çocuklarıyla çok ilgili olduğunu ve güzelliğinin konuşulmasından hiç hoşlanmadığını belirtti. Halit Refiğ’in eşi, Erman’ın aile dostu Gülper Refiğ ise, “Sık sık yemekler yapardı, biz de sinema camiasıyla yemeklere giderdik. Orada yediğimiz yemekler, onlar bitti” diye anlattı.
Türkiye güzeli Erman, kılınan cenaze namazının ardından Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi.
“FİLM DÜNYASINA GİRMİYOR, EV KADINI OLARAK DEVAM EDİYOR”
Gelengül Erman’ın büyük oğlu Fuat Erman, “Türkiye güzellik kraliçesi seçiliyor ve Amerika’ya gidiyor. Amerika’da bulunuyor, fotoğraflar var, çiçekli arabalarla falan geçiyor… Ondan sonra Türkiye’ye dönüyor, Amerika’da bir derece almıyor. İlk güzellik yarışmasına seçildikten sonra Türkiye’de bir demo film yapılıyor. O filmi babam çekiyor, orada tanışıyorlar. Arada bir bayağı yaş farkı var. Kendisi ben çok gencim evlenmem diyor, onun üzerine annesi ısrar ediyor. Annesi Rus, o yüzden çok güzel Rusça konuşuyordu. Sonrasında babamla evleniyorlar. Film dünyasına pek girmiyor, o dönemin gereği ev kadını olarak devam ediyor. Elinden birçok şey gelirdi, mutfağı kuvvetliydi, örgüsü kuvvetliydi. Babamın vefatından sonra biraz çekildi. Hareketli olamadı. Zorla dışarı bile çıkaramadık. Öyle bir yas dönemi yaşadı. Film dünyasına yakın oldu ama hiç içine girmedi. O sektörde de saygın birisiydi. Her erkeğin arkasında bir kadın vardır… Çocuklarıyla ilgili bir anneydi, iş kadını olmadığı için bütün ilgisini oraya veriyordu. Birlikte iyi gezdiler, film çekimleri için dışarı gittiler” diye konuştu.
“GÜZELLİĞİNİN KONUŞULMASINDAN RAHATSIZ OLURDU”
Fuat Erman, “Güzelliğinin konuşulmasından çok rahatsız olurdu. ‘Ya siz güzellik kraliçesi’ deseniz, hemen geçiştirirdi. Onda da sanırım şunun etkisi var, annesi oraya da zorlamış. Hem evlenmeye hem de güzellik yarışmasına. Evlenmezsen ben evden gidiyorum demiş annesi ve gitmiş. İlginç bir şeyi var, ‘O kadar sinirlendim ki, babamın yanında sigaramı çıkardım ve babam güldü’ diye anlatırdı. Güzellik yarışmalarını çok takip etmiyordu. Belki de kendisindeki bu titr öne çıkmasın diyeydi. Her istediğini yaptı, seyahat etti, gezdi” dedi.
“ÖZEL BİR İLETİŞİMİMİZ VARDI”
Torunu Emir Erman da, “Çok güçlü bir insan olduğunu söylüyorlar hep. Herkese yardımsever, kimseye zorluk çıkarmayan, kendi halinde, kimseye zararı olmayan biriydi. Özel bir iletişimimiz vardı, bana ‘Mirko’ diyordu. Kendisi Rusça konuşuyordu. Eskiden gazete küpürlerini topluyorlarmış, kendi aralarında sıralıyorlarmış kim birinci olur, kim ikinci olur diye” ifadelerini kullandı.
“SIK SIK YEMEKLER YAPARDI”
Halit Refiğ’in eşi Gülper Refiğ de, “Gerçekten o nesil istisnai bir nesildi. Sık sık yemekler yapardı, biz de sinema camiasıyla yemeklere giderdik. Bu kadar asil, duruşuyla, ruhuyla, her hareketiyle çok samimi söylüyorum, ben böyle bir insan daha tanımadım. Hatırlıyorum, köpeği bile kendisi kadar zarif, hoştu. Çok istisnai insandı ve öyle de evlatlar yetiştirdi. Orada yediğimiz yemekler, onlar bitti… Cilt konusunda mütehassıstı, ‘Elini sildiğin havluya yüzünü silme’ demişti bana. O gün bugün ben hep kağıt ile yüzümü siliyorum. Ondan bir hatıra… Her seferinde şimdi Gelengül Hanım’ı hatırlayacağım. İnşallah sonsuza kadar yolculuğu iyi geçsin” dedi.
]]>Sosyal medya platformu X hesabından yaptığı açıklamada Ceylan, yönetmen Zeki Demirkubuz’un bir televizyon yayınında 2006’daki Antalya Film Festivali’nde yaşananlara ilişkin konuşmalarına da cevap verdi.
Demirkubuz’un “algı oluşturmaya yönelik hayal ürünü iddialarla uğraştığını” belirten Ceylan, “2006 yılında Antalya’daki törene 40 derece ateşle geldiğimi, sağlık nedeniyle bayıldığımı bildiğin ve o dönemde bunu bütün gazeteler yazdığı halde hala öyle şeyler söyleyebilmen inanılmaz. Her zaman yaptığın gibi ‘madem böyle bir algı oluşmuş, öyleyse bundan yararlanayım’ şeklinde düşünüyorsun.” ifadesini kullandı.
Ceylan, “Üç Maymun” filmini Demirkubuz’un senaryosundan intihalle çektiği iddiasına ilişkin “O senaryonun üzerinde sadece benim değil üç kişinin aylar süren alın teri ve emeği var. Birkaç kişi şöyle dedi böyle dedi diye seyretmek zahmetine bile katlanmadan bir filme kara çalmak, ona emek veren insanların onuruyla oynamak bu kadar kolay olmamalı.” değerlendirmesini yaptı.
Demirkubuz’un, 2008 Altın Portakal Ödülleri’nde “Baba” filmini izlemediğine yönelik iddiasını da yanıtlayan Ceylan, açıklamasında “2008 Altın Portakal’da Baba filmini izlemediğimi söylediğimi, bunu TV’de seyrettiğini belirtmişsin. Bu doğru değil. Baba filmini seyrettiğimi ve çok sevdiğimi daha dünya prömiyeri sonrasında Cannes’daki basın toplantısında söyledim. Soruyu da Atilla Dorsay sormuştu hatta. Cannes sitesinde podcastini bulabilirsin.” ifadesine yer verdi.
“Filmlerimi böyle şeylerle kirletmek istemem”
Ceylan, filmlerinde Demirkubuz’a hiçbir gönderme yapmadığını belirterek şunları kaydetti:
“Filmlerimi böyle şeylerle kirletmek istemem. Ama yine de Kış Uykusu filminde Nihal’in Aydın’a söylediği küçük bir repliğin senin de içinde olduğun belli bir tipolojiyi iyi tarif ettiğini düşündüğümü inkar edemem. ‘Vicdan, ahlak, ideal, ilkeli olma, yaşamın amacı. Bu sözler ağzından hiç eksilmedi. Birini küçük düşürmek, incitmek, karalamak istediğin zaman hep böyle sözler söylersin. Ama bence, bir insan bu kelimeleri bu kadar fazla kullanıyorsa esas ondan şüphe etmek lazım.’ Daha birçok şey yazdım, sildim, vazgeçtim. ‘Bir insanın karakteri onun yazgısıdır’ demiş Herakleitos. Yapacak bir şey yok. Kendimin ve çevremdeki insanların huzurunu daha fazla kaçırmayacağım. ve bundan sonra da bir şey yazmayacağım. Böyle bir gereklilik doğarsa da buna mahkeme yoluyla devam ederim. Seni kendi gerçeğinle baş başa bırakıyorum. Gördüğüm kadarıyla bu ceza sana zaten yetiyor. Herkese kavgasız dövüşsüz bir yeni yıl dilerim.”
Nuri Bilge Ceylan-Zeki Demirkubuz tartışması
İki ünlü yönetmen arasındaki tartışmalar, Nuri Bilge Ceylan’ın 2014’te Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazandığı “Kış Uykusu” filminin kitabını geçen ay yayınlamasıyla canlandı.
Ceylan, kitabında Üç Maymun filmine dair intihal iddialarına, “Tabii ki yok böyle bir şey. Aslında bunu Zeki de çok iyi biliyor ama nedense öyle bir şey varmış gibi bir izlenim yaratmayı da tercih ediyor.” ifadeleriyle karşılık vermişti.
Bunun üzerine Demirkubuz, 26 Aralık akşamı bir televizyon programına konuk olarak dikkati çeken açıklamalarda bulunmuştu.
Demirkubuz, 2006’da “Kader” filminin Antalya Film Festivali’nde “En İyi Film” ödülünü aldığı törende Nuri Bilge Ceylan’ın bayıldığını hatırlatarak, yaşananları şöyle anlatmıştı:
“Ödül töreninin açıklanacağı gün otelin lobisinde otururken bu geldi, böyle havalı havalı, gevrek gevrek. Jüride de Cannes’dan bir lavuk var, bunun bir arkadaşı. Hatta orada bunun esprisi oldu, herhalde sinyal aldı bu, ondan keyfi yerinde diye. Benimle de konuşuyor, geldi masamıza oturdu, sohbet ettik. Aynı akşam bunlar geldi yapımcısı, karısı, kendisi, tören sırasında önümüze oturdular, hiç konuşmadılar benimle. Ebru iki gün önce Kader’i izleyince allak bullak olduğunu söyledi, aramız iyiydi. Neyse geldiler, konuşmuyor. Arkasından seslendim, bakmadı bile. Neyse vardır bir derdi dedim. İki tane ödül aldı, çıktı acayip küskün falan. Sonra her şeyin üstüne yemin ediyorum bir tane bile Kader’e şey yok. Bizim zaten bir beklentimiz de kalmadı. Tam böyle en iyi film ödülü açıklanmadan önce bu pat bayıldı. Gitti kaldırdılar, hatta ben de yardım etmeye çalıştım. Törenden sonra ‘İyi misin?’ demek için aradım. Konuşmak istemedi ve o günden itibaren konuşmadı. İki gün sonra Mis Sokak’ta yüz yüze geldik, ‘İyi misin?’ dedim, yüzünü çevirdi. Bir tane tokat atmak istedim. Çok yakınındaki bir akrabasına sordum. Cannes Film Festivali aleyhinde konuştuğum için benimle konuşmadığını söyledi. Cannes Film Festivali’nin muhtarı mısın, nesin sen, sana ne?”
Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan’ın kitaptaki sözlerine de cevap vererek, “Ülkenin dünya çapındaki tek yönetmeninin bu durumlara düşmüş olması utanç verici. 15 yıl sonra neden böyle bir şey yaptı anlamıyorum. Bunun arkasında mutlaka bir hesap, çıkar vardır. Onun için yapmıştır. Üç Maymun’u izlemedim. Adilik yapmasın. Çünkü ben ima etmem, bir şey varsa çat çat söylerim.” ifadelerini kullanmıştı.
]]>