19. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin Ankara ayağının, Kuğulu Park’ta yapılacak yürüyüş ve ardından Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yönetmen Nejla Demirci’nin “Kanun Hükmü” filminin gösterimiyle açılması planlanıyordu. Ancak açılış filmi olarak belirlenen “Kanun Hükmü” filmi Çankaya Kaymakamlığı tarafından gösterime bir saat kala yasaklandı. Sansüre gerekçe olarak ise 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu gösterildi. Katılımcıların Kuğulu Park’tan Çağdaş Sanatlar Merkezi’ne yürümeleri de polis tarafınadn engellendi.
“BİR SİNEMA FİLMİ SEYİRCİLERE ULAŞTIRILMAK İÇİN YAPILIR”
Yasak kararı haberini aldıktan sonra Kuğulu Park’ta açıklama yapan yönetmen Nejla Demirci, “Burada bir sanat yürüyüşü yapılmak istendi. Buna izin vermiyorlar. Bir sinema filmi seyircilere ulaştırılmak için yapılır, bizim motivasyonumuz budur. Enerjimizi bundan alırız bunu çıkardığımızda iyileşiriz. Ben bu birliktelikle iyileşesek gideceğim.” dedi.
“TÜM DÜNYADA BU FİLM İZLENİYOR, UTANMIYOR MUSUNUZ?”
Demirci’nin ardından bir açıklama yapan DEM Parti Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da “85 milyona aylardır bu filmi izletmiyorlar. Niye? Bu zulmü yapanlar ‘bu film izlenmesin’ denildiği için. Tüm dünyada bu film izleniyor, utanmıyor musunuz? Ankara Valisi’ne soruyorum tüm dünya festivallerinde bu film gösteriliyor. Türkiye’de bu zulmü yap, yüzbinlerce kişiye bu zulmü yap ondan sonra da filmin gösterilmesinin önüne geç. Tüm dünya bu zulmü görüyor sen istediğin kadar engel ol” diye konuştu.
“BU FESTİVAL SANSÜRLE HAYATIMIZI YÖNETMEYE ÇALIŞANLARA İTİRAZDIR”
Kuğulu Park’ta yapılan açıklamaların sonrasında Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açılış törenine geçildi. Oyuncu, yönetmen, yazar Onur Gazdağ ve oyuncu Çisil Cansu Özer’in sunuculuğunu üstlendiği açılışa Dedemin Bol Şalvarı ve Sağlık Emekçileri Korosu müzik dinletileri eşlik etti.
Festivalin açılış konuşmasını ise Halkevleri Genel Başkanı Nebiye Merttürk, “Kollektif bir üretimin ürünü olan İşçi Filmleri Festivali hepimizin emeği ile 19 yıldır sahnelerde sansüre karşı mücadele ediyor. Ta da böylesi bir festival bugün sansürle karşılaştı. “Kanun Hükmü” filmini bu sefer de izlemek nasip olmadı ama hepimizin çıkaracağı bir ders var ki bu filmi bir şekilde izlemek zorundayız. İzleyeceğimiz kanalları, yolları bulacağımıza hep birlikte söz verelim buradan. Piyasacalıkla, diktatörlükle, gericilikle, sansürle hayatımızı yönetmeye çalışıyorlar. Bu festival aynı zamanda buna itirazdır. Bugün sansürle karşımıza çıkanlara yıllardır olduğu gibi dayanışmamız ve mücadelemizle hep birlikte cevap vermiş olduk.” ifadelerini kullandı.
Festival, gönüllülerin çalışmasıyla Ankara’da ücretsiz olarak izleyiciyle buluşacak. Film gösterimleri 8 Mayıs’a kadar Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Mülkiyeliler Birliği’nde yapılacak.
Festivalin Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi Programı:
3 Mayıs Cuma: “İşçilerin Fabrikası”, “Bizim Gözümüzden”, “Ceylin”, “Duvarsız Odalar: Dayanışmadan Süzülen Umut”
4 Mayıs Cumartesi: “Kısa Seçki”, “Kayıp Ayakkabılar”, “Kanun Hükmü”, “Umudunu Kaybetme”
5 Mayıs Pazar: “Kısa Seçki”, “Konur Sokak”, “Bir Çift Göz”, “Kruvasan”, “Salça”, “Delikanlım”
6 Mayıs Pazartesi: “Kısa Seçki”, ” Hatay: 1-11 Eylül 2023″, “Kominist Osman”, “Toprak ve Ekmek”
8 Mayıs Çarşamba: “Sanatoryum”, “Šagargur”, “Rodakis’i Ararken”, “Aşkla Sana-Cevahir” ve “Kısa Seçki.”
Festivalin Mülkiyeliler Birliği Programı:
3 Mayıs Cuma: “Toprak ve Ekmek”, “Göçebe”
5 Mayıs Pazar: “Konur Sokak”, “Penceredeki Kadın”
6 Mayıs Pazartesi: “Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinemateki ve Onat Kutlar”, “Senede Bir Gün”, “Bizim Gözümüzden”
7 Mayıs Salı: “Ariel”, “Sararmış Yapraklar”, “Kibritçi Kız”
8 Mayıs Çarşamba: “İşçilerin Fabrikası”, “İncinenler”, “Sınırdaki Yıldız” ve “İnsani
İhtiyaçların Karşılanması: Saskatchewan’da Kamu Hizmetlerini Koruma Mücadelesi”
]]>Box Office Türkiye’den derlenen bilgilere göre, 107 yeni filmin vizyona girdiği 3 ayda, toplam izleyici sayısı 14 milyon 252 bin 971’e ulaştı.
TRT Çocuk’un sevilen kahramanlarının geçmişin ve geleceğin ortasında dev bir maceraya hazırlanmalarını konu alan “Rafadan Tayfa 4: Hayrimatör”, en çok izlenen filmler arasında ilk sırada yer aldı.
Arzu Yurtseven’in kaleme aldığı, yönetmenliğini ve müziklerini İsmail Fidan’ın üstlendiği yapımı 2 milyon 795 bin 662 kişi izledi. Filmden elde edilen gelir ise 305 milyon 423 bin liraya ulaştı.
“Lohusa”
Gupse Özay’ın senaryosunu yazıp başrolünde oynadığı “Lohusa”, yılın en çok izlenen ikinci filmi oldu.
Kıvanç Baruönü’nün yönettiği filmi 2 milyon 124 bin 610 kişi izlerken, yapımdan elde edilen gelir ise 281 milyon 362 bin lira oldu.
Özay’ın yanı sıra Onur Gürçay, Hazal Türesan, Esra Ruşan, Elif Nur Kerkük, Cihan Albayrak ve Alper Baytekin’in rol aldığı film, yeni ebeveyn olan bir anne ve babanın ilk 40 günde başlarına gelen komik olayları anlatıyor.
“Kolpaçino 4 4’lük”
Şafak Sezer’in, senaryosunu yazdığı “Kolpaçino 4 4’lük”, 2 milyon izleyici sınırını aşarak, en çok izlenen filmler arasında üçüncü sırada yer aldı.
Kendisine haksızlık eden dostlarıyla hesaplaşmaya karar veren Özgür’ün hikayesini beyaz perdeye taşıyan yapım, 2 milyon 100 bin kişi tarafından izlendi. Filmden elde edilen gelir ise 240 milyon 954 bin liraya ulaştı.
“3391 Kilometre”
Yazar Beyza Alkoç’un “3391 Kilometre” adlı kitabından sinemaya uyarlanan “3391 Kilometre”, en çok izlenen 4. film oldu.
Kreatif direktörlüğünü Ömer Faruk Sorak’ın üstlendiği, yönetmen koltuğunda Deniz Enyüksek’in oturduğu yapımı 921 bin 979 kişi izledi. Filmden elde edilen hasılat ise 113 milyon 437 bin lira oldu.
Fulya Özcan’ın senaryosunu kaleme aldığı, Paris, İstanbul ve İzmir’de çekilen film, birbirlerinden çok uzakta olmalarına rağmen sevginin güçlü bağını hissedebilen iki gencin hikayesini konu alıyor.
“Kral Şakir: Devler Uyandı”
Kral Şakir serisinin son filmi “Kral Şakir: Devler Uyandı”, listede 5. sırada yer aldı.
Nemrut Dağı’nın kültürel zenginliklerini çocukların gözünden beyaz perdeye aktaran yapımı 584 bin 647 kişi seyretti, elde edilen gelir ise 77 milyon 332 bin liraya ulaştı.
“Atatürk 1881- 1919”
Yılın ilk günlerinde vizyona giren “Atatürk 1881-1919”, 563 bin 582 izleyiciye ulaşarak, yılın en çok izlenen 6. filmi oldu. Filmden 73 milyon 265 bin lira gelir elde edildi.
Aras Bulut İynemli’nin Mustafa Kemal Atatürk’ü canlandırdığı Atatürk serisinin ikinci filmi, Çanakkale Savaşı’na ve 1919 yılına kadar olan süreci işliyor.
Mehmet Ada Öztekin’in yönetmen koltuğunda oturduğu filmde, İynemli’ye Songül Öden, Sarp Akkaya, Esra Bilgiç, Celile Toyon ve Darko Peric eşlik etti.
“Dune: Çöl Gezegeni Bölüm İki”
Denis Villeneuve’un yönettiği “Dune: Çöl Gezegeni Bölüm İki”, yılın ilk 3 ayında en çok izlenen 7. film olarak listeye girdi.
Macera, bilim kurgu ve aksiyon meraklılarının ilgisini çeken yapımı izleyenlerin sayısı 525 bin 360 olurken, elde edilen gelir ise 99 milyon 970 bin liraya ulaştı.
Listedeki tek yabancı yapım olan filmde Timothee Chalamet, Zendaya, Rebecca Ferguson, Javier Bardem, Josh Brolin, Austin Butler, Florence Pugh, Dave Bautista, Christopher Walken, Stephen McKinley Henderson ve Lea Seydoux rol aldı.
“Kardeş Takımı”
Anne babalarının aslında birer gizli ajan olduklarını öğrenen kardeşlerin hikayesini işleyen komedi filmi “Kardeş Takımı”, en çok izlenen 8. yapım oldu.
Filmi 449 bin 388 kişi izlerken, elde edilen hasılat ise 56 milyon 43 bin lirayı buldu.
Fırat Albayram, Ceyda Kasabalı, Çağan Efe Ak, Ecrin Su Çoban, Mehmet Aybars Kaya, Gece Işık Demirel, Mert Denizmen, Gülhan Tekin ve Melis İşiten gibi isimlerin rol aldığı filmi Mustafa Kotan yönetti.
“Mutluyuz”
İbrahim Büyükak’ın yönetmenliğini yapıp başrolünü Yasemin Sakallıoğlu ile paylaştığı “Mutluyuz” filmini 448 bin 810 kişi izledi. Komediseverleri sinema salonlarına çeken yapım, en çok izlenen 9. film oldu.
Boşanma aşamasındaki bir çiftin hayatını ele alan yapımdan elde edilen gelir ise 55 milyon 760 bin lira oldu.
“Zaferin Rengi”
Abdullah Oğuz imzalı “Zaferin Rengi”, 268 bin kişi tarafından izlenerek, yılın ilk üç ayında en çok izlenen 10. yapım oldu.
Film, Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasının arifesinde, işgal altındaki İstanbul’da, Harington Kupası’nda Birleşik Krallık işgal kuvvetleri karma futbol takımına karşı, Fenerbahçe’nin elde ettiği zaferi, istiklal mücadelesinde yer alan dönemin önemli isimleri eşliğinde beyaz perdeye yansıtıyor.
Yapımdan 40 milyon 659 bin lira gelir elde edildi.
]]>BuKafa Medya’da AA muhabirine açıklamada bulunan yönetmen Ahmet Kapucu, filmde romantik komedilerden ayrı kulvarda bir şey denediklerini söyledi.
Kapucu, kendileri için çılgınca bir deneyim olduğunu belirterek, “Yani terminolojik olarak sinemada dördüncü duvarı yıkmak diye tabir edilen, genelde dram filmlerinde ve tiyatro oyunlarında yapılan bir şey. Biz bunu romantik komedide yapmaya çalıştık, başarılı olduğumuzu düşünüyorum. Umarım izleyiciler de bizim yapmaya çalıştığımız şeyden mutlu olurlar.” dedi.
Filmin bir kadın hikayesini anlattığına vurgu yapan Kapucu, şunları kaydetti:
“Kadın kadının yurdudur, kadın kadının kurdudur. Son dönemdeki bu gündem üzerine biz de yurdudur üzerinden yürüdük. 30 yaşlarında kendi ayakları üzerinde duran bir karakterimiz var. İdil moda tasarımcısı, çok başarılı bir kadın. Bir gün hayatını çok değiştirecek bir şeyle karşılaşıyor, kendisini terk eden erkek arkadaşı ve yeni nişanlısının gelinlik tasarımını yapmak görüşmesiyle baş başa kalınca bütün macera buradan başlıyor. Eski erkek arkadaşının ona yaşattıklarını başka bir kadına yaşatmaması için bu evliliğe son vermek çabasında olduğu bir yol aslında. Başka bir kadının mutsuzluğunu engellemek için çıktığı bir macera.”
Filmin çekimlerinin aralık ayında 3 şehirde gerçekleştirildiğini aktaran Ahmet Kapucu, “İstanbul’da başladık, Tekirdağ’da devam ettik ve son olarak Antalya’da bitirdik. Yaklaşık 4 hafta gibi bir süreç aldı.” ifadesini kullandı.
“Kamera önü kadar kamera arkası da çok keyifliydi”
Filmin başrol oyuncularından Serhat Teoman, filmin seyirciyle buluşacak olmasından dolayı heyecanlı olduğunu belirterek, “Filmimiz romantik komedi ama farklı bir yerden, farklı bir teknikle yapılan bir film. Onun için seyircilerin beğeneceğini düşünüyorum.” görüşünü paylaştı.
Setin çok keyifli olduğunu dile getiren Teoman, “Yönetmenimiz çok güzel bir ekip bulmuş. Kamera önü kadar, kamera arkası da çok keyifliydi. Onun için çok güzel çalıştık, çok güzel anlaştık. Güzel şeyler de geldi başımıza.” dedi.
Teoman, seyircinin filmde aşkı, dayanışmayı, dostluğu ve kendilerinden bir şeyleri bulacağına işaret ederek, “Yani burada kendilerinden çok şey bulacaklar ve çok fazla yelpaze var burada bulacakları. Çok karakter var ve her karakter için bir izleyici ‘bak bu beni temsil ediyor’ diyebilecek bu filmde.” şeklinde konuştu.
“Arkadaşlık duygusunu çok fazla göreceğiz”
Oyuncu Ayça Ayşin Turan ise seyirciyi güzel bir filmin beklediğini, filmi keyifle ve eğlenerek çektiklerine işaret ederek, “İdil’in kendi hayal dünyasında kendi hikayesini anlattığı bir film izleyeceğiz. Onun haricinde bir hırs, bir intikam duygusuyla yola çıktığı bir hikaye. Burada arkadaşlık duygusunu da çok fazla göreceğiz ve günün sonunda o intikama çıktığı yolda gerçek aşkı bulmasıyla aslında final yapacağız.” ifadelerini kullandı.
Turan, çekimler esnasında bir günde dört mevsimi yaşadıklarını, hava şartları nedeniyle zaman zaman zorlandıklarını, çekimlerde her günün dolu dolu geçtiğini aktararak, “Bir tane flashback sahnesinde bir doğaçlama sahnemiz oldu. O ekibi çok güldüren ve keyifli bir şeydi. Genel olarak keyifli bir iş oldu.” değerlendirmesini yaptı.
PRT Film ve 2518 Film’in ortak yapımcılığında çekilen romantik komedi türündeki “Sevmek Yüzünden” filminin başrollerini Serhat Teoman ve Ayça Ayşin Turan paylaşıyor.
Seçil Çömlekçi ve Ahmet Kapucu’nun senaryosunu yazdığı filmin oyuncu kadrosunda ayrıca Ezgi Şenler, Ali Gözüşirin, Ali Yoğurtçuoğlu, Yasemin Yazıcı, Gizem Kala ve Yıldız Kültür yer alıyor.
]]>Torun Center’da gerçekleştirilen gala öncesi AA muhabirine açıklama yapan yönetmen Cüneyt Karakuş, filmin senaryosunun 2013’te kaleme alınmaya başladığını, süreç içerisinde senaryoda ilerlemeler kaydedildiğini söyledi.
Filmin 2018’de Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü tarafından ilk yapım desteği aldığını ve 2020’de çekimlere başlandıklarını belirten Karakuş, “Filmi tam pandemi öncesi çektik. Pandemiden sonra da yeniden kolları sıvadık. Filmin kurgusu, animasyonu ve diğer hususlarıyla ilgili çalışmaya başladık.” dedi.
“İzleyicilerimiz saf ve gerçek aşk duygusunu görecekler”
Yönetmenliğin yanı sıra filmin senaristliğini ve yapımcılığını da üstlenen Karakuş, Türkiye’de 2022’de başlayan festival serüveni boyunca filmin Japonya, Kırgızistan, Bangladeş ve Fransa’nın da aralarında bulunduğu birçok ülkede gösterildiği bilgisini paylaştı.
Karakuş, filmi biraz da sosyal fayda gözeterek kaleme aldığını dile getirerek, “Görme engelli bireylerin hayatta ve bizimle birlikte olduklarını, fakat çoğu zaman onları görmediğimiz, belki de onların kendilerini sakladığı bir dünya olduğunu düşünüyorum. Filmde bu durumu öne çıkartmak istedim.” dedi.
Filmin hem betimlemeli hem de işitme engelliler için işaret diliyle gösterildiğini dile getiren Karakuş, “Filmimize gelecek olan izleyicilerimiz galiba burada hep aradıkları ama çoğu zaman bulamadıkları saf ve gerçek aşk duygusunu görecekler. Çünkü filmimizde görme engelli bir kadın asla tanımadığı ve sesine aşık olduğu bir adamı aslında bekliyor ve buluyor.” diye konuştu.
“Bir hayalin peşinden koşmak gibiydi”
Filmin animasyon, kurgu ve tasarımlarına imza atan Yağmur Kartal Karakuş, projede set sürecinden itibaren yer aldığını belirterek, “Film açıkçası bir hayalin peşinden koşmak gibiydi.” ifadesini kullandı.
Filmin animasyonlarında eşi yönetmen Cüneyt Karakuş’un farklı bir şeyi yakalamaya çalıştığına işaret eden Karakuş, “Yönetmen benden şunu bekledi, ‘dokunarak bir şeyi hayal etmek nasıl olur?’ ve ‘Belki bir yağlı boya etkisi gibi olabilir.’ dedi. Bir kişi resme dokunarak görmeye çalışsa bir yağlı boya tabloyu görebilir, fırça izini hissedebilir. Bunun üzerinden bir şey yapmak istedi ve teknik açıdan hep bunun peşinde koştu. Ben de naçizane onu gerçekleştirmeye çalıştım.” şeklinde konuştu.
Karakuş, filmin Japonya’daki gösterimleri sonrasında övgüler aldığını, izleyenlerin bu şekilde bir animasyon tekniğini ilk defa gördüklerini ve beğendiklerini aktardı.
“İki insanın olağanüstü aşkı var filmde”
Oyuncu Nazan Diper ise çocuğunu birçok olaydan koruyup kollayan bir anne rolünde oynadığını söyleyerek, “Güzel bir hanım olan İrem Helvacıoğlu’nu görme engelinden dolayı oğluna yakıştıramayan bir anne rolü ne yazık ki.” dedi.
Filmin görmeyen insanların hislerine ve duygularına odaklanan çok naif ve hoş bir hikayesi olduğunu vurgulayan Diper, “İki insanın olağanüstü bir aşkı var filmde. Yani bir engelli filmi olarak görmüyorum. Çünkü aşkın hiçbir engeli yoktur.” şeklinde konuştu.
Galada ayrıca, filmde metafor olarak kullanılan ve umudu temsil eden şemsiye figürü, görme engellilere atfen fosforlu ve el yapımı şemsiye rozetleri davetlilere hediye edildi.
Gala gösterimine katılan filmin ekibi daha sonra basın mensuplarına filme ilişkin değerlendirmede bulundu ve toplu fotoğraf çektirdi.
Görme engelli bir kadın ile sesine aşık olduğu adamın hikayesini konu alan filmin oyuncu kadrosunda Melisa Akman, Yıldız Kültür, Erman Okay, Haydar Köyel, Nagihan Gürkan ve Semiha Bezek gibi isimler de rol alıyor.
]]>Boks antrenörü Osman Bozkurt ve şampiyon kızları, AA muhabirine, filmleri andıran hikayelerini anlattı.
Çocukluğunda Muhammed Ali’nin maçlarını izlerken bu spora hayranlık duyduğunu ve 16 yaşında boksa yöneldiğini belirten baba Osman Bozkurt, bir süre sonra antrenörlüğe geçtiğini söyledi.
Bozkurt, gençlik yıllarında, erkek çocuğu dünyaya gelirse onun da boksör olması hayalini kurduğunu, ilk çocuğu Latife’nin bu spora ilgi duymasının kendisini çok mutlu ettiğini ve kızını boks çalıştırmaya başladığını bildirdi.
Toplumdaki güçlü erkek hakimiyeti algısı nedeniyle boksu sadece erkeklerin yapabileceğini düşüncesinin aksine kız çocuklarının da bu sporda başarılı olabileceğini göstermek için daha sonra dünyaya gelen kızlarını da boksa yönlendirdiğini vurgulayan Bozkurt, “Boks, dışarıdan göründüğü gibi kavga, dövüş, vurma, kırma gibi bir spor değil. Boksun fizyoloji, psikomotor, anatomi, beslenme, iletişim, teknik, taktik, algılama, hızlı karar verme gibi bilimsel yönleri de var. Çoğu branş da aslında bünyesinde bu özellikleri barındırıyor.” dedi.
4 kızını da boksör yetiştiren Bozkurt, Hindistan’da oğlu olmadığı için kızlarını güreşçi yapan bir babanın konu edildiği 2016 yapımı Dangal filmiyle kendilerini özdeşleştirdiklerini dile getirdi. Bozkurt, şöyle konuştu:
“O filmi ailecek çok kez izledik. İzlerken onların yaşadığı sıkıntıların benzerlerini yaşadığımızı fark ettik. Babanın kızlarını güreşçi olarak topluma kabul ettirme çabasını, ben de kızlarımı boks sporuna kazandırırken yaşadım. Filmin bazı yerlerini ağlayarak izledik. Hatta kızlarımla bu spor dalıyla uğraşırken sorunlarla karşılaştığımız zaman Dangal filmini tekrar izliyoruz. Böylece benzer sorunların her yerde yaşandığını görüp, kendimizi rahatlatıyoruz, moral buluyoruz.”
“Dangal filmi bana pes etmemeyi öğretti”
Osman Bozkurt’un en büyük kızı 28 yaşındaki Latife Bozkurt, hiperaktif olduğu için boks sporuna yöneldiğini, ortaokul yıllarında bu spora başladıktan kısa süre sonra Türkiye şampiyonluğu kazandığını ifade etti.
Başka dereceler de aldığını belirten Bozkurt, evlenmesiyle bir süre boksa ara verdiğini ancak çok özlediği spora, yarım bıraktığı başarılarını sürdürmek için tekrar döndüğünü anlattı.
Latife Bozkurt, bu alanda babasıyla çok mücadele verdiklerini, daha güçlü bir şekilde geri döndüğü boksta dünya şampiyonluğunu hedeflediğini kaydetti.
Biri erkek, biri kız iki çocuğu olduğunu aktaran Bozkurt, “Yetenekleri hangi spor dalındaysa ona yönlendirmek istediğim çocuklarımın dedesi ve annesi gibi boksa yönelmeleri beni çok mutlu eder.” değerlendirmesinde bulundu.
Dangal filmini izlerken kendisine ait birçok nokta gördüğünü vurgulayan Latife Bozkurt, “Dangal filmi bana pes etmemeyi öğretti.” dedi.
“Olimpiyatlarda derece almak en büyük amacım”
22 yaşındaki Ebrar Bozkurt da küçüklüğünden beri babasını ve ablasını örnek aldığını, onlara özendiğini belirterek, 2015 yılında boksa başladığını söyledi.
İlk maçını 2016’da yaptığı bilgisini veren Ebrar Bozkurt, U22 Türkiye Kadınlar Boks Şampiyonası’nda üçüncü olduğunu, 2023’te de U22 Türkiye Boks Şampiyonası final maçında ikinciliği elde ettiğini bildirdi.
Bozkurt, bu yılın ocak ayında Büyük Kadınlar Türkiye Ferdi Boks Şampiyonası’nda çıktığı finalde ikinci olduğunu, hedefinin ise olimpiyatlarda derece almak olduğunu dile getirdi.
Boks sporuyla ilgilenirken bazı maddi zorluklar yaşadıklarını anlatan Ebrar Bozkurt, bu konuda destek beklediklerini ifade etti.
“Hedefim olimpiyatlarda Türk bayrağını dalgalandırmak”
15 yaşındaki Elif Bozkurt da küçüklüğünde babası ve ablasının maçlarını izlerken hayranlık duymaya başladığı boksa 1,5 yıl önce başladığını söyledi.
Türkiye üçüncülüğü, Ankara ve İstanbul şampiyonlukları olduğunu belirten Elif Bozkurt, “Hedefim olimpiyatlarda derece alarak Türk bayrağımızı dalgalandırmak.” diye konuştu.
“Türkiye’yi temsil etmek istiyorum”
12 yaşındaki Amine Ahsen Bozkurt da çocukluğundan beri ablaları ve babasını izlediğini, boksa ilgisinin de bu şekilde oluştuğunu anlattı.
Yaklaşık 2 yıldır profesyonel şekilde yaptığı boksta Ankara şampiyonluğu kazandığını vurgulayan Armina Bozkurt, hedefinin olimpiyatlarda Türkiye’yi temsil etmek olduğunu kaydetti.
]]>Birkaç yıl önce Almanya’da bulunan bir VHS kopyadan restore edilen filmin İstanbul’daki ilk gösterimi, Taksim Camii Kültür Sanat Merkezi’nde gerçekleştirildi.
Gösterimin ardından düzenlenen söyleşiye katılan yönetmen ve yapımcı Nazif Tunç, 55 yıl önce çekilen filmin önemine işaret ederek, bu yapımın ardından Çakmaklı’nın “Birleşen Yollar”, “Oğlum Osman”, “Kızım Ayşe”, “Çile”, “Zehra”, “Küçük Ağa” ve “Minyeli Abdullah” filmlerine imza attığını dile getirdi.
Filmin ortaya çıkış sürecine de değinen Tunç, şunları kaydetti:
“22 yaşında bir genç, filmin yapımcısı Ali Osman Emirosmanoğlu, Mahmutpaşa’da bir manifaturacı ailenin oğlu. Sürekli kamera elde ya da omuzda. Negatif 16 mm. Çok başarılı. Tek kamerayla bu kadar görüntünün toplanması ve iyi açılardan meselenin yansıtılması anlamında hakikaten o üçlüden bir sacayağı oluşmuş. Yapımcı Emirosmanoğlu, yönetmen Yücel Çakmaklı. Ali Yaver de görüntü yönetmeni olarak gitti. Müzikler ayrı önemde. Cüneyd Orhon oldukça başarılı. Belgeseli Kartal Tibet’inden, Yılmaz Güney’ine bütün o eski filmlerin jönlerini, starlarını konuşan baba ses, Abdurrahman Palay seslendiriyor.”
Nazif Tunç, belgeselin Anadolu’da bir hasreti karşıladığını belirterek, “1926’dan 1946 yılına kadar Türkiye’den hacca gidecek hiç kimseye pasaport verilmemiş. 20 sene Anadolu’dan hacca gitmek yasaklanmış neredeyse. 20 yıl sonra o birikmiş olan Hac ibadetinin hasretini karşılayan filmlerden biridir. Bu yolculuk biraz bize manevi hac rehberini de göstermiş oldu.” diye konuştu.
“Yücel Çakmaklı ile 1967’de tanıştık”
Türkiye’nin ilk çizgi film yapımcılarından, yönetmen ve senarist Ali Osman Emirosmanoğlu ise 1966’da sinema hayatının başladığını söyleyerek, “Ben ilahiyat birinci sınıfa giden bir talebeyim. O yaşlarda da her halde biraz faalmişim ki, Mahmutpaşa’da babamın manifatura dükkanının altında bir dükkan açmak nasip oldu. Türkiye’de perakende satış yapan hiç perdeci yoktu, hep manifaturacılar vardı. Babama bir perdeci dükkanı açacağımı söyledim. 20’li yaşlarımdayım. ‘Manifaturacılar perde satıyor sen niye açacaksın’ dedi. İhtisaslaşma olacak dedim ve orada belki de ilk perdeci dükkanını açtım. Tül imalatçılarından tül aldım. Perdelere asılan patiskadan başlayarak, diğer kumaşlarla, sırf perdeci olarak açtım.” dedi.
Emirosmanoğlu, sinemaya ilgisinin o yıllarda başladığına işaret ederek, şu bilgileri verdi:
“Bir taraftan da sinema merakımdan dolayı Türkiye’de ne kadar sinema kitabı varsa aldım okudum. Dergilere abone oluyordum. İki kuruluş var o zamanlar. Yücel Çakmaklı da oraya geliyormuş. Türk Sinematek Derneği ve Türk Film Arşivi, onlara da devam ediyorum. Orada Yücel’i görüyorum ama tabii tanışmıyoruz. İlahiyatta, onun hemşerisi bir arkadaş, ‘Benim sinemaya meraklı bir arkadaşım var. Senin de ilgin va. Sizi tanıştırayım.’ dedi ve Yücel’le 1967’de tanıştık. Buralarda toplanıyoruz, yönetmenleri seçerek filmlere gidiyoruz.”
Daha sonra Çakmaklı’ya film şirketi kurma teklifinde bulunduğunu vurgulayan Emirosmanoğlu, “Çakmaklı, ‘Niye olmasın.’ dedi. Benim iş üçe çıktı. Bir tarafta perdeci dükkanı, bir tarafta ilahiyatta okuyorum, bir tarafta da ‘Taksim’de bir yer tutalım. Büro açalım.’ dedim. Taksim Han vardı, onun üst katlarında iki oda tuttuk. Orada başladık. Ankara’ya film siparişi alabilir miyiz diye gittik bir şey çıkmadı. 1968 yılında dedim ki, ‘Yücel madem bir şey yapamıyoruz, benim biraz birikimim var, biraz da borç alayım tanıdıklarımdan ve bir Hac filmi çekelim.’ Belki o teklif etti, tam hatırlamıyorum. Beraber karar vermişiz. Onun yakın arkadaşı Tarık Buğra’ya güzel bir senaryo yazdırdık. Buğra ile Çakmaklı İstanbul gazetesinde yazıyorlar. Ben de o dönemlerde Tohum ve İslam Medeniyeti dergilerinde sinema yazıları yazıyordum.” ifadelerini kullandı.
“Paramızın üçte biri Kuveyt’te bitti”
Daha sonra film için büyük bir macerayla Mekke’ye gittiklerini söyleyen Emirosmanoğlu, şöyle devam etti:
“Buradan bir arkadaş, ‘Kuveyt’te benim bir tanıdık var. O bu işlere çok meraklı. Size de mutlaka destek olur. Oraya gidin, bütün işlerinizi halleder.’ dedi. Biz de güvendik. Gençlik var. Hac iznimiz yok. Buradan vize almamışız. Kalktık Kuveyt’e gittik. Hiçbir şeyimiz yok. Oradan yardım alacağız da daha rahat çekim yapacağız . Kuveyt’te bir hafta kaldık. Hac yaklaşıyor, bize bir şey yok. Geliyor, gidiyor adamlar ama hiçbir netice yok. Birisi acıdı bize, ‘Size bir şey gelmez. Paralarınızı burada harcıyorsunuz. Ben size yardımcı olayım, hac vizesi alayım. Gidin de bari filminizi çekin.’ dedi. Vizemizi aldı sağ olsun. Biletimiz aktarmalıydı Kuveyt’ten ve Mekke’ye gittik. Paramızın üçte biri de Kuveyt’te gitti. Belki fark ettiniz, o yüzden Medine sahnelerini çekemedik. Gidemedik, paramız bitti çünkü. Yücel de 30 yaşında filan yani çok genç. Ali Yaver biraz tecrübeli, tanınmış kameramanlardan. Macera böyle oldu, orda çektik. Geldikten sonra da burada tamamladık.”
Ali Osman Emirosmanoğlu, İstanbul’a döndükten sonra çekimlere göre Tarık Buğra’nın senaryoyu yazdığını işaret ederek, “Türkiye’den sahneler ilave edeceğiz, dedik. Ona göre yazdı ve öyle çektik onları. 2 bin 400 metre film, 8 kutu kullanmışız. Getirdiklerimizi Film Kontrol komisyonuna verdik. Filme güzellik katan müzikler, ilahiler oldu. Hala bu müzikler için tekrar tekrar seyrediyorum. Mustafa Cahit Atasoy diye Yücel’in çok samimi bir arkadaşı vardı. Müzik alanında belli kariyeri olmuş bir isim. Dini tarafı çok kuvvetli. O zaman da sadece TRT Radyo var müzikle uğraşan, yayın yapan. Televizyon filan zaten yok. Cahit Bey’e rica etti. O da kabul etti. Cüneyd Orhon’la Cahit Atasoy, o sıralarda radyodan dinlediğiniz ne kadar ünlü icracı, sanatkar varsa hepsini koro halinde muhteşem bir şekilde bir araya getirdi, sesler alındı. Bu filmin sesleri, müzikleri daha net olsa dinlemeye doyum olmaz. Hafız Necati Özer okudu. Selim Söyler, ilahiyattan, sinemaya meraklı, dini metinleri, tercümeleri okudu, sesi fena değil. Abdurrahman Palay’ı anlatmaya gerek yok. Türkiye’nin en güzel seslendirmecisi.” dedi.
“Birleşen Yolları 800 liraya çektik”
Filmin 16 mm kopyasını bastırdıklarını sözlerine ekleyen Emirosmanoğlu, “İşletmecilere de vermiştik ama özel bir ekip kurduk. O ekip Anadolu’yu dolaşıyordu. Kayseri’den başladık. Belediyeler ve kuruluşlar yardımcı oldu. Salonlar temin edip, ilan ettiler. El ilanları bastırıldı. Dışarıya kadar insanlar taştı. Çok büyük alaka gördü. Hasılat yaptıktan sonra emanet aldığım borçları ödeyince esnaf şaşırmış, ‘Biz para gelmez diyorduk ama siz iade ettiniz.’ diye. Birleşen Yollar’ın çekilmesine vesile, bu filmdir. Reklam paraları aldık, sermaye oluştu. Elif Film kuruldu. Birleşen Yolları’ı 800 liraya çekmiştik.” ifadelerini kullandı.
Yapımcı Emirosmanoğlu, filmin VHS kopyasını Fatih Ketancı’nın bulduğunun altını çizerek, “Bir ara İlim Yayma Cemiyeti galiba, Eyüp’te bize bir pozitif bir kopyasını gösterdi. O da bir yara oldu bende. 15 sene evvel Yücel Çakmaklı dostumla beraber gittik. ‘Bir film gösterilecek. Siz çekmişsiniz. Gelin.’ dediler. Seyrettirdiler. Adam 16 milimetrelik makinesini getirdi, kopyasını seyrettirdi. ‘Ya hacı, sen bunu bize ver. Sana senet verelim, bir günlüğüne, telesine yaptırıp sana verelim, sen git istediğin yerde oynat. Kopyayı biz bulamıyoruz dedik. Adam inat etti vermedi. Onda hala duruyordur herhalde. Mutlaka duruyordur.” diye konuştu.
Belgeselin negatiflerinin bozulduğunu, pozitiflerinin de oynaya oynaya yıprandığını aktaran Emirosmanoğlu, “Renkli ve renksiz 15 dakikalık kısımlarını o dönem Oğlum Osman filminin içinde seyirciyle buluşturduk.” değerlendirmesinde bulundu
]]>Küçük yaşta geçirdiği talihsiz kazadan sonra bir bacağını kaybeden Telli’nin hikayesini beyaz perdeye yansıtacak filmde rol alan Taner Ölmez, Bülent İnal, Nazan Kesal ve Sinan Tuzcu, filmin hikayesini ve canlandırdıkları karakterleri AA muhabirine anlattı.
Yapımda Barış’ı canlandıracak Taner Ölmez, Telli’ye benzediği için filme dahil olmuş olabileceğini belirterek, “İyi ki uğraşmışlar, iyi ki bana gelmiş bu film. Sonuç güzel oldu. Benim için ayrı bir macera, yeni bir aşama oldu. Ben bir projeye önceden hazırlanmayı, farklı bir şey yapmayı çok severim. Bayılırım böyle şeylere. Eve ödev götüreceğim bir proje oldu.” dedi.
Ölmez, hazırlık aşamasının çok zor olduğunun altını çizerek, şu bilgileri verdi:
“Barış ve milli takımdaki arkadaşlarının arasına girdikten sonra açıkçası rahatladım biraz. Beni oyuna hemen dahil ettiler ve çok zaman geçirdik. Bir yerden sonra ben onlardan, onlar da benden biri oldu. Fiziksel zorluğu hala aşamıyorum. Ellerimde hala o günkü nasırlar duruyor, geçmedi. Kanedyenler üstünde dengede kalabilmek inanılmaz zorken, benim o kanedyenlerle top peşinde koşmam, mücadele etmem gerekiyordu. Ben Ampute Milli Takımı kaptanını oynuyordum. O yüzden mücadeleyi iyi, estetik bir şekilde yapmam gerekiyordu. Çoğu zaman açıkçası umutsuzluğa kapıldım. ‘Bunu bir daha yapamayacağım’ ya da ‘Ben bu işin altından kalkamayacağım’ dediğim çok oldu. İlk defa kanedyeni aldığımda bir hafta ellerimi sıkamadım. Bunu denemeden bilemezsin. Çok zordu. Farklı farklı yerlerim ağırdı. Ellerimin ağrısı geçti, omzum ağrıdı. Fiziksel olarak beni acayip derecede zorladı. Birçok yerde umutsuzluğa kapıldım. Beni o umutsuzluktan da Barış Telli ve yönetmenimiz çıkardı.”
İzleyicinin filmi izledikten sonra umutla sinemadan ayrılacağını aktaran genç oyuncu. “Tabii ki hüzünlenecek, ağlayacaklar ama filmden mutlu bir şekilde çıkacaklarına inanıyorum. Barış’ın hikayesi öyle. Barış’ta ben negatif bir hal hiç görmedim. Barış’ın eski fotoğraflarına bakınca, bazen bir fotoğraf anlatır ya her şeyi, o umudu onun gözlerinde görüyorsun. Acayip bir şekilde, kanedyenlerle objektife bakan muazzam bir enerji var. O enerji hiç solmamış, tükenmemiş, bugün buralara kadar getirmiş, muazzam şeyler başarmış. ” diye konuştu.
“Çocukların ufkunu aydınlatan öğretmenler çok önemli”
Başarılı oyuncu Bülent İnal, filmde Barış Telli’nin ilham veren hayat hikayesinin ele alındığına dikkati çekerek, “Barış’ı, yaptığı mucizeleri daha önce duymuştum. Film geldiği zaman hiç düşünmeden ‘evet’ dedim. Gerçekten böyle ilham veren bir filmde olmak benim için de mutluluk verici. Çünkü Türkiye’de ya da dünyada kendini eksik hisseden, eve kapanmış, mutsuz birçok insan var. Onlara ilham olacağını düşünüyorum. Bu çorbada bizim de tuzumuz olsun istedik. Ben de bu filme dahil oldum.” ifadelerini kullandı.
Telli’nin öğretmenini filmde canlandırdığını kaydeden İnal, şu bilgileri verdi:
“Aslında Yılmaz öğretmen, filmde ya da Barış’ın hayatında birkaç öğretmenin birleşiminden oluşuyor. Farklı zamanlarda ona destek olmuş öğretmenleri Yılmaz öğretmen karakterinde birleştirmişler. Biraz da böyle bir eğitimciyi oynamak istedim. Çünkü ülkemizde eğitimin, daha doğrusu böyle öğretmenlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Biz çocukluğumuzda bu tür öğretmenlere denk gelemedik maalesef. Böyle bir öğretmen görünce de oynamak istedim. Çocukların özellikle ilkokulda hayatlarına yön veren, onların elinden tutan yol açan, ufkunu aydınlatan öğretmenler çok önemli. Keyifli de bir film oldu.”
İnal, setin çok keyifli geçtiğinin altını çizerek, “İyi oyuncular, sevdiğim oyuncu arkadaşlarım, dostlarım vardı. Güzel bir çalışma oldu. Umarım seyirciler beğenir. Sadece engelli ya da mutsuz hissedenlere değil bütün insanlara ilham olacağını düşünüyorum bu filmin. Küçücük mutsuzluklardan depresyona giren insanların, bu filmi izlediklerinde neler hissedeceğini ben de merak ediyorum. Çok mutlu olacaklarını, onlara huzur vereceğini düşünüyorum” dedi.
Sinema izleyicisinin filme ilgi göstermesini beklediğini dile getiren İnal, “İnsanlar evlerinden çıkıyor, sosyalleşiyor ve hayata karışıyorlar. Sinema bunun için önemli bir unsur. Hiçbir zaman yok olacağını düşünmüyorum. Dijital platformlarla biraz güç kaybedeceği söylense de ben sinemanın hiçbir zaman yok olacağını düşünmüyorum. Daha da artarak devam edecek. İyi filmler oldukça insanlara mutluluk, huzur veren filmler oldukça sinema salonları dolacaktır.” değerlendirmesinde bulundu.
Bülent İnal, herkese filmi izlemesi tavsiyesinde bulunarak, “Barış’ı ilk defa sette gördüm. 5 dakika sohbet ettik. Bu kadar dünya iyisi, tatlı bir adam olması, gerçekten beni çok mutlu etti. Onun filminde olduğum için de çok mutluyum. İnsanların da bu pozitif filmi izlemelerini tavsiye ediyorum.” dedi.
“Büyük bir başarı hikayesi bana göre”
Oyuncu Nazan Kesal da senaryoyu ilk okuduğunda çok etkilendiğini ifade ederek, şöyle konuştu:
“Benim futbolla çok alakam yok. Sonra Barış’ın hikayesini okudum. Tekrar senaryoya döndüm. Barış’ın annesi Aysel Hanım’ı oynamam teklif edildi bana. Çok ilginç. Annenin öyküsü de çok enteresan geldi. Barış’ın öyküsü ayrı güzel. O yüzden de kabul ettim. Ben de bir anne olarak, yaşadığımız bu hayatta özrün, engelin ne olduğunu deneyimlemiş bir insanım. Bu filmin içindeki duyguyu çok önemsedim. Biricik bir hayat var, hepimizin bir defa geldiği ve bir daha gelme şansının olmadığı. Süreli bir ömrümüz var ve öleceğini bilen tek varlık olarak o sürede zaaflarımız, engellerimiz, eksikliklerimiz neyse, onu bir biçimiyle onore eden tamir eden bir yapısı var hikayenin. Yaşama değer katan bir film olduğunu düşünerek ben de bu filmde bir parça olmak istedim. İyi ki de olmuşum.”
Yaşamın cesaret gerektirdiğini kaydeden Kesal, “Hayatın ne kadar önemli, değerli bir şey olduğunu, engellerimize rağmen hayatın yaşanacak kadar coşkulu ve değerli bir şey olduğunu hatırlatan ve alttan sürekli bu mesajı veren bir film. Duygusu çok büyük. Hikaye zaten çok enteresan. Büyük bir başarı hikayesi bana göre. Çünkü günlük hayatımıza dönüp baktığımız zaman hiçbir engeli olmayan insanların bu hayata değer katmadığını görünce, bu filmin kapladığı alanın daha büyük olduğunu hissettim. Umarım seyirci de aynı duyguyu hissedecektir. Cesaret veren bir film. Bu çok önemli. Şimdiki zamanda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey cesaret. O yüzden Hayatla Barış seyirciye bu mottoyu sinema diliyle çok güzel aktaracak bir film.” ifadelerini kullandı.
“Nerede durmamamız gerektiğini gösteren bir film”
Oyuncu Sinan Tuzcu ise Telli’nin gerçek ve umut aşılayan hikayesinin filmde işlendiğini dile getirerek, “Ben de bu hikayenin içinde, onunla karşılaşmış ve ona futbol eğitimi vermiş, daha sonra Milli Takım’da da hocalığını yapmış bir antrenörü oynuyorum. Bize aslında nerede durmamamız gerektiğini gösteren bir film. İnsanın her zaman umutsuzluğa kapıldığı, yarına karşı kendini kötü hissettiği, üzüldüğü, yorulduğu, geride ve eksik kaldığını düşündüğü anlarda akla gelmesi gereken bir film olacak Hayatla Barış. Uzun bir emek aslında. Bir şeyi doğru bir şekilde anlatmak, dramatik aksiyon yaratmak zor. Çünkü bu bir belgesel değil.” diye konuştu.
Filmde keyifle çalıştığının altını çizen Tuzcu, “Bütün dünyanın yorulduğu, savaşlardan vb. bıktığımız bir dönemdeyiz. Umutlu işlere, güzel hikayelere ihtiyacımız var, bizi mutlu etsin, bizi biraz daha yükseltsin diye. Çocuklarımızla beraber izleyeceğimiz güzel bir hikaye olduğu için izleyicide de karşılık bulacağı düşüncesindeyim. Bir de çok iyi oyuncular var. Bülent’i, Nazan’ı, Gürkan’ı izlemek lazım.” dedi.
Filmde Taner Ölmez, Nazan Kesal, Bülent İnal, Gürkan Uygun, Biran Damla Yılmaz, Sinan Tuzcu, Erkan Üçüncü, Arben Akış, Alara Turan, Mekin Sezer, Gurur Çiçekoğlu ve Devrim Kabacaoğlu yer alıyor.
Yapımcılığını Hünkar Doğan/Four Story Prodüksiyon’un üstlendiği, yönetmenliğini Ekin Pandır’ın yaptığı ve Caner Erzincan ile Koray Yeltekin’in kaleme aldığı filmin çekimleri İstanbul’da gerçekleştirildi.
]]>Fenerbahçe Başkanı Ali Koç:
“Zaferin Rengi, Türk milletinin yaşadıklarını ilmek ilmek anlatan bir kilometre taşıdır”
“Fenerbahçe FETÖ terör örgütüne karşı direnişin ateşini yakmıştır”
” Osmanlı’mıza da Cumhuriyetimize de sahip çıkmalıyız”
İSTANBUL – Zaferin Rengi filmi galasında konuşan Fenerbahçe Başkanı Ali Koç, “Fenerbahçe, tarihi boyunca yaşayacağı haksızlıklardaki duruşunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti neyle mücadele ediyorsa, Fenerbahçe bu mücadelelerde hep ön safhalarda olmuştur” dedi.
1918-1923 yılları arasında yaşanmış gerçek olaylara dayanan, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Anadolu’da başlatılan milli mücadele ve General Harington Kupası’nı anlatan ‘Zaferin Rengi’ filminin galası Atatürk Kültür Merkezi’nde yapıldı. Gala gecesine Fenerbahçe Başkanı Ali Koç, yönetim kurulu üyeleri, filmin yönetmeni Abdullah Oğuz, filmin oyuncuları, Fenerbahçe’nin birçok branşından sporcular ve davetliler katıldı. Film öncesi sahneye çıkarak konuşma yapan Fenerbahçe Başkanı Ali Koç, kulübün kuruluş yıllarında verilen mücadeleleri anlatarak, “İnanıyorum ki bu film bittiğinde, filmin her dakikasında iyi ki bu milletin evlatlarıyız, iyi ki bu vatanın emrindeyiz diye düşüneceğinizi umut ediyorum. Biz Fenerbahçeliler olarak bir kez daha en yoğun şekilde, Fenerbahçe’ye gönül vermekten gurur duyacağız, iftihar edeceğiz. Zaferin Rengi filmi, Türk milletinin İstanbul’un işgali sırasında, Türk halkının psikolojisinin yerle bir olduğu dönemde vatanı için mücadele ederken yaşadıklarını ilmek ilmek anlatan bir kilometre taşıdır. İşgal güçleri bu kulübün faaliyetlerini durdurmasıyla 1902 yılında Kadıköy Futbol Kulübü olarak devam ediyoruz. Yine engellerle karşılaşıyoruz; bazı oyuncularımız hapse atılıyor, bazıları sürgüne mahkum ediliyor. Ancak biz hiçbir zaman mücadeleden vazgeçmiyoruz. 1907 yılında Fenerbahçe olarak yolumuza devam ediyoruz. Diğer kulüpler bizden önce kurulmasına rağmen 1908 yılında Cemiyetler Kanunu’na göre Türkiye’nin ilk resmi tescil olan kulübü Fenerbahçe oluyor. Atatürk kulübümüzü ziyaret ediyor ve bizlerin omzuna büyük bir sorumluluk yüklüyor” ifadelerini kullandı.
“Fenerbahçe FETÖ terör örgütüne karşı direnişin ateşini yakmıştır”
3 Temmuz 2011’de FETÖ terör örgütüne karşı camia olarak dik bir duruş sergilediklerini vurgulayan Koç, “Tarih boyunca milli duyguları hiçe sayanlar ve milli değerlerimize saldıranlarla mücadele eden kulübümüz defalarca kez faaliyetleri durdurulmakla karşı karşıya kalmıştır. O gün milli bir duruş sergileyen Fenerbahçe Spor Kulübü sadece o yıllarda değil yakın geçmişte de ağır saldırılara maruz kalmıştır. 2011 yılında varlığını, benliğini ve milliliğini hedef alan FETÖ terör örgütüne karşı başkanıyla, yöneticileriyle, sporcularıyla, çalışanlarıyla ve milyonlarca taraftarıyla dimdik durmuştur. Fenerbahçe Spor Kulübü, devletimizi de hedefine koyan bu örgüte karşı direnişin ateşini yakmıştır” diye konuştu.
“Türkiye Cumhuriyeti neyle mücadele ediyorsa, Fenerbahçe hep ön safhalarda olmuştur”
Zaferin Rengi filminde emeği geçenlere teşekkür eden Başkan Koç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Fenerbahçe, tarihi boyunca yaşayacağı haksızlıklardaki duruşunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti neyle mücadele ediyorsa, Fenerbahçe bu mücadelelerde hep ön safhalarda olmuştur. Aslında bu filmi daha evvel çekmek isteyip 3 Temmuz’dan dolayı ertelemek zorunda kalan büyük Fenerbahçeli Abdullah Oğuz başta olmak üzere birbirinden kıymetli tüm oyunculara, kamera önü ve arkasında emeği olan herkese camiamız adına sonsuz teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum. Fenerbahçe olarak sadece zaferlerimiz değil, hürriyete bağlılığımız ve ilkelerimizle gönüllere girdik. Unutmayın; “Fenerbahçe onu kuran bizlerin değil, artık milletin Fenerbahçe’sidir.” Bu gurur dolu sözler Türk spor tarihine altın harflerle kazınan, bu ülke için ne anlama geldiğini, böylesine yalın anlatan başkanımız Sabri Toprak başta olmak üzere kurucu üyemiz, cephede mücadele veren, gazi olan efsane kaptanımız Galip Kulasızoğlu’nu, takım kaptanımız Zeki Rıza Sporel’i ve Fenerbahçe’yi kurmuş ona hizmet etmiş, onu bizlere armağan etmiş Nurizade Ziya Songülen, Ayetullah Bey ve Necip Okaner’i saygı ile anıyoruz.”
Ali Koç, filmin konusuyla ilgili de katılımcılara kısa bir anlatımda bulundu.
“Osmanlı’mıza da Cumhuriyetimize de sahip çıkmalıyız”
Kuruluşundan itibaren Fenerbahçe’nin bugün aynı duruşta olduğunu söyleyen Başkan Koç, “Milli değerlerine, geçmişlerine sahip çıkmayan milletlerin geleceği de risk altındadır. Bunu söylerken bazıları değişik yerlere çekiyorlar. Osmanlı’mıza da Cumhuriyetimize de sahip çıkmalıyız. Çünkü yakın coğrafyamızda parçalanan ülkeleri hep beraber gördük. Cumhuriyetimizi çok zor kurduk, kıymetini bilelim. Bugün kuruluşunun üzerinden geçen 117 yılda cumhuriyetimizin ikinci yüzyılın ilk yılında Fenerbahçe Spor Kulübü aynı duruştadır. Milli değerleri benliğinde hisseden, Türk bayrağını uluslararası alanda gururla taşıyan kimlikte, bizler de attığımız her adımda, ülkesine spor alanında bu değeri korumak, yüceltmek için çalışıyoruz ve çalışmaya devam edeceğiz. Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür. Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz. İlelebet yaşasın Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet yaşasın Fenerbahçe’miz” diyerek sözlerini noktaladı.
]]>Gösterime Bülent Eczacıbaşı, Gülse Birsel, İrem Sak, Salih Bademci, Can Bonomo, Öykü Karayel, Caner Cindoruk, Engin Günaydın ve Onur Buldu’nun da aralarında yer aldığı çok sayıda ünlü isim katıldı.
Filmin yönetmeni ve senaristi Haki Biçici gösterim öncesi basın mensuplarına yaptığı açıklamada, müthiş bir ekibin filmde bir araya geldiğini söyledi.
Bir aile hikayesi çektiklerini belirten Biçici, şöyle konuştu:
“Aslında hepimizin birbirine ne kadar benzediğini anladım senaryoyu yazıp herkesle paylaşınca. Şunu da gördüm, kendi ailem gibi düşündüğüm ya da biraz kurmaca yaptığım aile, aslında herkesin ailesiymiş. Ben bu ailenin çocuğuyum. Bütün ailemiz kültürlerimiz birbirine çok benziyor. Bu benzerlik üzerinden ironik bir mizah yakalamaya çalıştık. Çok mutluyuz. Filmimiz, oyuncu olarak içinde yer almak istediğimiz, iyi bir gişe komedi filmi oldu. Arzu Film ekolü benim için çok iyi. Kemal Sunal’lar, Şener Şen’ler ile büyüdük ve şu an böyle bir ekibe dönüştü İyi Bir Aile Değiliz ekibi. İlk yönetmenliğim, çok mutluyum.”
“Murat” karakterini canlandıran Kaan Yıldırım ise çok heyecanlandığı, sevdiği, severek okuyup kabul ettiği bir projede yer aldığını dile getirerek, “Bence hepimiz için öyle. Hepimizin içine sinen bir senaryo okuduk ve onu hayata geçirmek için Haki ile beraber bir yola çıktık. Haki’nin yönetmenliğinde, kaptanlığında biz de elimizden geleni yaptık. Bizim çok içimize sinen bir iş oldu. Umarız izleyenler de sever.” diye konuştu.
“Okuduğumda çok heyecanlandım”
Oyuncu Şinasi Yurtsever ise iyi bir ekip bir araya geldiği için güzel bir iş çıktığını ifade ederek, “Hem eğlenceli hem toplumsal ve sosyolojik çözümlemeleri olan bir film oldu. İstanbul’a göç ve insanların orada yaşadığı hayatı anlatan, aynı zamanda eğlenceli bir film.” diye konuştu.
Oyuncu Nergis Çorakçı da çağdaş yeni bir masalcı geldiğini aktararak, “Okuduğumda çok heyecanlandım. Kayıtsız, ‘Evet, orada olmalıyım’ dedim. Mutluyum, keyifliyim, çünkü herkesin hikayesi.” ifadelerini kullandı.
“Hızır karakterini oynayan Erkan Kolçak Köstendil ise galaya gelenlere teşekkür ederek, şunları söyledi:
“Bizim için en önemli olan kısmı, sinema salonlarına bu sezon dönüş başladı. Ne güzel ki dönüp dolaşıp geleceğimiz yer burası, çok şükür. Çünkü sinema salonları bizim mabedimiz. Asıl işimizi gösterdiğimiz er meydanı. İnsanların bilet alıp, sizi seyretmek için riske girdiği yerler. O yüzden sinemalardaki bu hareketlilik bizi çok sevindiriyor. Onun bir parçası olduğumuz için de çok mutluyuz. Umarım bizim de bir katkımız dokunur.”
Oyuncu Derya Karadaş da eşi Haki Biçici’ye, şahane bir hikayeyi yazıp oyuncu arkadaşlarını bir araya getirdiği için teşekkür ederek, “Yıllardır hayranı olduğum oyuncu arkadaşlarımla bu projede buluştuğum için çok mutluyum. Filmi hep beraber şimdi izleyeceğiz. Bu kadroyu ve hikayeyi çok seviyoruz. Umarım herkes de sevecek. Bu tatlı hikayenin çok izlenmesini çok isterim.” dedi.
Sinan karakterini canlandıran Sarp Apak ise yönetmen Biçici ile çok eski arkadaş olduklarını dile getirerek, “Haki hayallerini gerçekleştirirken yanında bulunduğum için çok mutluyum. 9 Şubat’ta sinemadayız. Erkan’ın dediğine katılıyorum, sinema bizim için bir mabet ve en kıymetli yerlerden birisi. O yüzden sinemanın bir parçası bu hareketin içinde olmak benim için büyük bir gurur.” değerlendirmesinde bulundu.
Yapımını Olympos, yapımcılığını Mustafa Sönmez, ortak yapımcılığını ise Dilek Aydın, Sinan Eczacıbaşı ve Alihan Yalçındağ’ın üstlendiği filmin konusu kısaca şöyle:
“Murat, babasını kaybetmenin üzüntüsü içindeyken, bir de bu hengamede cenaze kaybolur. Artık Murat’ın gözünde tüm aile üyeleri şüpheli durumdadır. İlaçlarını içse aslında iyi çocuk olan kuzen Hızır, rahatsız edici şekilde yardımsever diğer kuzen Sinan, ailenin ayaklı gazetesi Çiçek, işbirlikçi kapıcı ve tüm diğer garip aile üyeleri, 24 saat süren bu hengamede Murat’ı giderek çileden çıkartır.”
Filmde Asiye Dinçsoy, Melisa Doğu, Tarhan Karagöz, Nergis Çorakçı, Yakup Turgut ve Vedat Erincin de rol aldı.
]]>AA Akademi koordinasyonunda düzenlenen Sinema Eğitimleri kapsamında gerçekleşen etkinlikte, Sineyaşlılık internet sitesinin kurucusu ve sinema alanında birçok kitapla makaleye imza atan akademisyen yazar Prof. Dr. Seçil Büker, yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta” filmi üzerinden uygulamalı film analizi yaptı.
Etkinlik başlangıcında moderatör AA Dış ve Ekonomi Haberleri Yayın Müdürü Dr. Barışkan Ünal, bir filmde anlamı yaratma sürecinin üç aşaması olduğunu ve ilkinin senaryo aşamasında başladığını söyledi.
Ünal, “Bu süreç, senaristin dünyasıyla alakalıdır ve onun yazdığı metne kendi ruhunu, kültüründen düşüncelerinden aktarmasıyla oluşturulur.” ifadesini kullandı.
İkinci aşamanın yönetmenle devreye girdiğini anlatan Ünal, “Senaryoyu alan yönetmen artık onu görselle anlatmanın yolunu seçer. Görseli anlatırken de anlatma şekli, anlatırken kullandığı kamera açılarından renklere, mekan seçiminden o sahneyi nasıl tasarladığına, diyalogdan anlatının üslubuna kadar her şey bir filmi nasıl algılayacağınızı etkiler. Burada da yönetmen anlam oluşturmayı bazen bilinçli yapar, özellikle bir anlamı yaratmak için yapar, bazen de bilinçaltısal süreçlerde bunu gerçekleştirir.” dedi.
Ünal, “Üçüncü olarak da ortaya çıkan film bizim karşımıza geldiğinde, izleyici olarak biz de o filmde bazı anlamları keşfederiz veya anlam üretimine dahil oluruz. Yani bir film, yönetmenin elinden çıktığında bitmiş bir ürün değildir. Her izleyicinin karşısında yeniden üretilir. Hatta bazen akademisyenler bir filme dair çözümleme yaptıklarında ve yönetmene sorduklarında yönetmen ‘aslında ben doğrudan onu düşünerek çekmemiştim’ bile diyebilir ama o sahnedeki anlatı, motifler ve sinematografik unsurlar filmde o anlamı ortaya çıkarır.” şeklinde konuştu.
“Film çözümlemek gerçekten dedektiflik”
Prof. Dr. Büker de filmin kendisinin bir metin olduğunu ve sosyoloji, psikoloji, felsefe gibi farklı açılardan bakarak çözümlenebileceğini kaydetti.
Büker, “Film çözümlemek gerçekten dedektiflik. (Senarist ve yönetmenden sonra) İkinci yaratım süreci. Kendi adıma dedektif gibi çalışıyorum. Nereden tutunayım; sinematografik koddan mı yoksa kültürel bir koddan mı ya da bir motiften mi yola çıkayım diye bakıyorum. Çok değişik açılardan tutunabilirsiniz. Bana çok keyif veriyor çünkü yeniden bir şey yaratıyorsunuz bir metnin üzerine. Filmi yaratım süreci, bir kez olan bir süreç ama okunma süreci binlerce kez gerçekleşebilir.” ifadelerini kullandı.
Prof. Dr. Büker, konuşmasının ardından yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta” filmi üzerinden uygulamalı film analizi yaptı.
Film üzerine Prof. Dr. Hasan Akbulut ile kitap da yazdıklarını belirten Büker, tek bir film üzerine kitap yazmanın kolay olmadığını, Türk sinema literatüründe bir film üzerine yazılmış sadece iki kitap bulunduğunu söyledi.
“Yumurta” filminin metinler arası geçişlerini ve filmin ana karakterlerinin rollerini, hikayeyle olan bütünleşmesini anlatan Büker, “Bir filmde motifler çok sık tekrarlandığında o filmin teması oluşur. Bu filmin teması, görünürde İstanbul’dan taşraya yolculukken aslında Yusuf’un ruhuna yaptığı yolculuk.” dedi.
Büker, kitabı okuyan Kaplanoğlu’nun da analizlerinden etkilenerek ikinci filmi “Süt” için bazı düzenlemeler yaptığını söylediğini de aktardı.
AA’nın Sinema Eğitimleri AAtölye’de ayda iki kez farklı temalarla düzenlenmeye devam edecek.
]]>Senaristbir ve İstanbul Kent Üniversitesi iş birliğiyle düzenlenen programda Turgul, “Senaryo Üzerine Notlar” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi.
Turgul, gazetecilik yıllarında Ses dergisinde muhabir olarak çalıştığı dönemlere değinerek, 1976’da Ertem Eğilmez’in desteğiyle Arzu Film’de senaryo yazmaya başladığını anlattı.
O dönem Eğilmez ile evinde gece yarılarına kadar senaryo yapısı üzerine konuştuklarını söyleyen Turgul, senaryoda en önemli unsurun bilgiden ziyade, duygular olduğunun altını çizdi.
“Senaryo yazacak kişide duygusal farkındalık meselesi son derece önemlidir”
Usta sinemacı, bir hikaye, sinema ya da roman anlatımının insana ulaşmasında 3 ana unsur olduğuna işaret ederek, “Yani duygu, duyu, akıl. Bu üç nokta bize gelen kodları çözmeye çalışıyor. Bilgi de gelen kodlar konusunda bize yardımcı olur. Ama duygu, ele avuca gelmeyen, tarifi yapılamayan garip bir alandır.” dedi.
Senaryoda dramatik yapının önemine dikkati çeken Turgul, şunları kaydetti:
“Anlatacağınızı (hikayeyi) karşınızdakinin onu çok iyi anlamasını sağlayacak biçimde ve onun duygularını harekete geçirecek şekilde anlatmanız lazım. Bu sadece akım meselesi değil. Bir duygu meselesidir ve içerisinde tabii ki duyular da vardır. Size dair olan her şey karakterinize girecektir ve gerçek olacaktır. Çünkü orada yalan söylemiyorsunuz, bir bilindikten hareket ediyorsunuz. Senaryo yazacak kişide duygusal farkındalık meselesi son derece önemlidir ve yaptığı işlerin başarıya gitmesinde en önemli yapı taşlarından birisi olacaktır.”
“Sanat da kodlar üzerinden kendini ifade eder”
Yavuz Turgul, henüz 6-7 yaşlarındayken sinema sevgisinin başladığını ve annesine sürekli sinemaya gitmek için yalvardığını dile getirerek, filmlerde birçok hikayenin de çocukluk anılarına bağlı olduğunu vurguladı.
Senaryo yazacak kişinin öncelikle kendi psikolojisini çözmesi gerektiğinin altını çizen Turgul, şu bilgileri verdi:
“Kendinizi çözmek size çok yardımcı olacaktır. İzlediğiniz, sakladığınız, kendinize bile itiraf edemediğiniz her şey eğer senaryo yazmak istiyorsanız sizin yardımcınızdır. Çok değişik karakterler yazacaksınız. Ortaya çıkardığınız karakterleri de anlamak ve anlamlandırmak lazım. Çok başarılı karakter çalışmalarının içinde birtakım şeyleri anlamış, kavramış, keşfetmiş yazarların izini görürsünüz. Bu ‘Game Of Thrones’da da çıkabilir. Orada mesela küçük adamın diyaloglarını kim yazdı? Olağanüstü. Shakespeare gibi o dönemden bakarak yazma hali var.”
Usta yönetmen, rüyaların da senaryo yazımında önemli olduğunu vurgulayarak, “Rüyalar asla gördüğünüz şey değildir. Rüyadaki her bir görüntü koddur. Başka bir şeyi size işaret eder. O kodu çözemezsiniz. Rüyalar belli bir kod sistemi içerisinde neler yapmanız gerektiğinizi, nasıl sorunlar içerisinde olduğunuzu söyler. Sanat da kodlar üzerinden kendini ifade eder. Sinemada da kodlar var.” diye konuştu.
“‘Av Mevsimi’ filmi, ressam Yavuz Tanyeli’nin bir deseni üzerinden çıktı”
Yönetmen ve senarist Turgul, filmde bir karakteri oluşturma konusunda edebiyatın çok büyük yardımı olduğunu aktararak, şunları kaydetti:
“Edebiyattan çok beslenen (sinemacılar) var. İsim vermek istemiyorum. Çehov ve Dostoyevski hayranı yönetmenlerimiz vardır ki, çok çatışırlar bunlar birbiriyle. Fakat bir yerde çaresizsiniz. Türk işi Çehov yaratmak isterken, kullandığınız malzemeler yerde. Türk işi malzemelerle Dostoyevski dünyasına dalmak istiyorsunuz. Rus toplumunun değişim karşısında geçirdiği sallanma hali, bizim sinemacılarımıza çok heyecan veriyor. Kahverengi ton, düşünen adam, bulutlar, uzun hırka, sallanan ağaçlar… Cihangir’de bu çok önemlidir biliyorsunuz.”
Kendi filmlerine de dikkati çeken Turgul, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ağır filmlerin olduğu bir zamanda ben ‘Züğürt Ağa’yı yazdım. Millet çok şaşırmıştı. Çünkü bir ağanın davranış biçimlerini değiştirdim. Şaşkınlık içinde kaldı filmi izleyenler. Demek ki mesele bakış açısınız. O bakış açınızda iyilik, berbatlık ya da ucuzluk… Hiçbir şey beklemeden yaptığım ‘Eşkıya’ filmi, olağanüstü sevildi, Eşkıya’nın yapısı, hikayenin akış biçimi. Bugün dijital platformlarda çoğunlukla hanımlardan oluşan bir kurulun karşısına oturuyorsunuz ve filminizi satmaya çalışıyorsunuz. Onlar da ‘aa’ falan diye dinliyorlar. Bazı öğrenmişliklerin üzerine kontrol ve karar veriyorlar. Netflix’in öğrenilmişliği dışarıdan geliyor, ABD karar veriyor ve Netflix’in bu kadar kötü filmler, diziler yapması, kötülük yapması, halen bu şekilde devam etmesi çok utandırıcı.”
Turgul, senaristlere çok fazla film izlemesi tavsiyesinde de bulunarak, “Bir hikaye düşünüyorsanız, o hikayeyle ilgili ipuçları başka filmlerin, romanların içinde gizlidir. Sizin onu yakalamanızı bekliyor. Onun için yazar arkadaşlara önerim bir dizi, film izlerken yanınızda not defteri bulundurun. Hiç umulmadık, çağrışımlarla dolu olabilir filmler. Kendi filminizde de esinlendiklerinizi yürütün. Bu bir resim olabilir, bir adamın yürümesidir, bir kadının köpeğiyle yürümesi olabilir. Bir iş üzerine çalışıyorsanız, filme ‘burada benim çıkarıma ne var’ diye bakın. Kendimden örnek vereyim ‘Av Mevsimi’ filmi, ressam Yavuz Tanyeli’nin bir deseni üzerinden çıktı. Yani ‘Ben sanat filmi yapacağım, bana hırka bulun’ diye film olmaz.” şeklinde konuştu.
Yaklaşık 2 saat süren programın sınunda usta sinemacı, katılımcıların sorularını yanıtladı.
]]>