Karnak, AA muhabirine, son dönemde ülke genelinde etkili olan toz taşınımının insan sağlığı üzerindeki etkilerine ilişkin açıklama yaptı.
Bitkilerin üremek, hayati süreçlerini devam ettirmek için birtakım tozları atmosfere saldığını ve bunların rüzgarla birlikte hareket ettiğini anlatan Karnak, “toz taşınımı” olarak adlandırılan bu doğa olayının duyarlı insanlarda bazı hastalıkları ortaya çıkarabildiğini vurguladı.
Prof. Dr. Karnak, “Tek bir çam ağacının bile atmosfere milyarlarca polen salgıladığını düşünürsek, konunun ne kadar ciddi olduğunu anlayabiliriz. Özellikle astım, KOAH hastalarında, hava yolu duyarlılığı bulunan, bağışıklığı baskılanmış kişilerde toz taşınımıyla havaya saçılan, havada asılı kalan partiküller, artan öksürük şikayetlerine ve çeşitli hastalıklara sebep olabilir. Bu nedenle durumu hassas kişilere, içinde bulunduğumuz süreç gibi toz taşınımının çok yüksek olduğu günlerde evde kalmalarını, mümkün olduğunca dışarı çıkmamalarını öneriyoruz.” ifadesini kullandı.
8 haftadan uzun süren öksürüğe dikkat
Basit bir üst solunum yolu enfeksiyonunun bile kişilerde hava yolu duyarlılığına yol açabildiğine dikkati çeken Karnak, geçmeyen öksürüğün mutlaka dikkate alınması gereken bir durum olduğunu vurguladı.
Prof. Dr. Karnak, “Özellikle 8 haftadan fazla süren öksürükte mutlaka bir göğüs hastalıkları uzmanına başvurulması gerekiyor. Basit bir akciğer filmi, birtakım ek tetkiklerle öksürüğün altta yatan sebebi kolaylıkla anlaşılabilir.” uyarısında bulundu.
“Toz taşınımı bütün organizmayı etkileyebilir”
Geçmeyen öksürüğün, sadece toz taşınımı değil, birçok farklı nedenle de ortaya çıkabildiğini belirten Karnak, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Toz taşınımıyla milyarlarca ton toz havaya kalkıyor, bu tozların içinde nütrientler, demir, selenyum, zehirli sülfür dioksit gazları gibi birçok unsur var. Bunlar insanda sadece havayolunu değil, bütün organizmayı etkileyebiliyor.
Toz taşınımı, kronik öksürük haricinde, tekrarlayan inflamasyon nedeniyle kalıcı hasara, akciğer dokusunda kalınlaşmaya, hava yolunda sekresyonun artmasına sebep olabilir. Geçmeyen enfeksiyonlar ortaya çıkabilir. Kişinin sağlık durumu içinden çıkılmaz, karmaşık bir hal alabilir. Dolayısıyla öksürük, nefes darlığı, balgam çıkarma gibi semptomlar hafife alınmamalı, böyle durumlarda mutlaka bir uzmana başvurulmalı.”
Sanayileşmiş bölgelerde fabrika tozları, karbon partikülleri, taşıtların egzoz dumanının da atmosferi zehirlediğine, hava kirliliğine yol açtığına ve benzer sağlık risklerini ortaya çıkardığına işaret eden Karnak, Dünya Sağlık Örgütünün de bunları birinci derece kanserojen ilan ettiğini anımsattı.
“Normal, sağlıklı birey öksürmez”
Prof. Dr. Karnak, tütün ve tütün ürünleri kullanımının da akciğer sağlığı açısından önemli risk faktörü olduğuna dikkat çekerek, “Özellikle sigara kullanan hastalara ‘öksürüyor musun?’ diye sorduğumuzda ‘Normal öksürüyorum’ diye karşılık veriyor. Oysa normal, sağlıklı birey öksürmez. Öksürük ve balgam çıkarma normal bir semptom değildir. Öksürüğün sebebinin mutlaka tıbbi açıdan araştırılması gerekir.” dedi.
Kişilerin genelde kan tükürmeye başladığında doktora başvurduğunu ama bunun ilerlemiş hastalık göstergesi olduğunu anlatan Karnak, “Çöl tozları, havada asılı bakteriler, virüsler, hava kirliliği, sigara, karbon partikülleri akciğer kanserine bile neden olabiliyor. Bu nedenle öksürük deyip geçmemek, erken dönemde uzmana başvurmak önem taşıyor.” açıklamasında bulundu.
Toz taşınımı açısından bu ayların özellikle tehlikeli dönemler olduğunu, çöl tozları, polenlerin havada yoğun şekilde yer aldığını söyleyen Karnak, partikül tutucu maskelerin insanları dışarda toz taşınımından bir miktar koruyabileceğine ama çok katlı olmaları sebebiyle günlük hayatta kullanımlarının zor olduğuna değindi.
Prof. Dr. Karnak, kronik hastalığı bulunanların mümkün olduğunca toz taşınımı günlerinde dışarı çıkmamasının en iyi korunma yöntemi olduğunun altını çizdi.
]]>Karadeniz’e özgü ‘kokulu üzüm’, çekirdeksiz üzüm haline getirilecek
SAMSUN – Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğr. Üyesi Doç. Dr. Bülent Köse tarafından yürütülen proje ile hastalıklara dayanıklı, üzerinde tarım ilacı kalıntısı olmayan, çekirdeksiz üzümler geliştirilecek. Karadeniz’e özgü ‘kokulu üzüm’ de çekirdeksiz üzüm haline getirilerek ticarileştirilecek.
OMÜ Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Bağ Yetiştiriciliği ve Islahı Anabilim Dalı Öğr. Üyesi Doç. Dr. Bülent Köse’den alınan bilgilere göre; ‘mildiyö’ ve ‘külleme’ bağcılıkta ekonomik kayıplara yol açan en önemli iki hastalık olarak ön plana çıkıyor. Bu hastalıklar Türkiye’nin hemen her bağ bölgesinde sıklıkla görülüyor. Bu hastalıklarla mücadelede en yaygın yöntem ilaçlama olarak gösteriliyor. İlaçlama sıklığının artması beraberinde kalıntı problemlerini ve ilerleyen dönemlerde kanser vakalarında artışı getiriyor. Tarım ilaçlarının kullanımı insan ve çevre sağlığını tehdit ediyor. İlaç masraflarının yüksek olması, üreticinin maliyet yükünü artıyor. Zaman zaman yurtdışına ihraç edilen tarım ürünlerinde kabul edilebilir seviyenin üzerinde tarımsal ilaç kalıntısı çıkması durumunda Türkiye’nin imajı kötü etkilendiği gibi, o ülke pazarına uzun süre ürün gönderilememe tehlikesi yaşanıyor. Bu tip sorunların yaşanmaması için proje yürüten Doç. Dr. Bülent Köse, TÜBİTAK destekli projesinde hem ilaç kalıntıları olmayan hem de hastalığa dayanıklı çekirdeksiz üzümler geliştirecek.
“Çocuklarımızın severek tükettiği bu ürünlerde zirai ilaç kalıntısı olmasını istemiyoruz”
“Külleme ve Mildiyö Hastalıklarına Dayanıklı, Çekirdeksiz Üzüm Geliştirme Projesi” hakkında bilgi veren Doç. Dr. Bülent Köse, “Projemizin asıl amacı özellikle külleme, mildiyö hastalıklarına dayanıklı ve çekirdeksiz özellikli üzüm çeşitlerinin geliştirme projesidir. Bu bağlamda biz Karadeniz Bölgesinde yetişen ve yöre halkınca sevilen, kokulu üzümlerden daha önceden tescil ettirdiğimiz 2 çeşidi ana ebeveyn olarak kullanıyoruz. Kokulu üzümler yapısı gereği mantari hastalıklara son derece dayanıklı. Bu yüzden Karadeniz Bölgesi sahil kuşağında ilaçlamaya gerek kalmadan rahatça yetişiyor. Ancak sofralık üzümlere göre yeme kalitesi oldukça düşük. Biz bu kokulu üzümleri ülkemizin milli çekirdeksiz çeşidi olan ‘sultani çekirdeksiz’, Tekirdağ Bağcılık Araştırma Enstitüsü tarafından geliştirilmiş olan ‘Tekirdağ çekirdeksizi’ ve uluslararası kaliteli bir çeşit olan ‘crimson seedless’ çeşitleri ile melezliyoruz. Melezleme ile elde edilen üzüm çekirdekleri çimlendiriliyor. Elde edilen melez bitkilerde daha sonra mantari hastalık gelişimini kontrol ediyoruz. Bitkilere külleme ve mildiyö etmenlerini bulaştırıyoruz. Hastalık gelişmeyen ya da zayıf gelişenleri biz dayanıklı ya da tolerant olarak kabul ediyoruz. Hassas olanları elemine ediyoruz. Hastalıklara dayanıklı olarak tespit edilen genotiplerde DNA izolasyonu yapılarak, biyoteknolojik yöntemlerle markörle tarayarak henüz daha meyvelerini görmeden yaprağından bunların çekirdekli ya da çekirdeksiz olma durumuna belirleyebiliyoruz. Sonraki aşamada da bunların meyve özellikleri incelenecek ve ticari değer taşıyan adaylarda tescil çalışması başlatılacak. Hepimiz malumu üzerine tarım sektöründe tarım ilacı kullanımı çok yaygındır. Kullanmadığımız takdirde ürün alma şansı oldukça zordur. Külleme ve mildiyö hastalığı, bağcılıkta 2 önemli hastalık söz konusudur. Bu hastalıklara karşı biz ilaçlama yapmadığımız takdirde ürün almamız çok zordur. Özellikle gelişim yaşındaki çocuklar ve insan sağlığı yönünden daha az riskli olan ve sağlıklı üzümler elde edebilmek için bu projeyi önerdik” dedi.
‘Kokulu üzüm’ çekirdeksiz olacak
Proje kapsamında kokulu üzümleri çekirdeksiz üzüm haline getireceklerini belirten Doç. Dr. Bülent Köse, “Projenin ana ürünü olan ‘kokulu üzüm’ Karadeniz Bölgesi sahil kesiminde yaygın olarak yetişmektedir. Nemli ve yüksek iklim şartlarına bağlı olmasına rağmen bu bölge mantar hastalıklarına karşı oldukça dayanıklıdır. Bu sebeple biz kokulu üzümleri çekirdeksiz üzüm çeşitleriyle melezleyerek daha iyi tüketilebilir, ticari değeri yüksek çeşit elde etmek istiyoruz. Çocuklar çekirdeksiz çeşitleri çok seviyor. Onların severek tükettiği bu ürünlerde biz zirai ilaç kalıntısı olmasını istemiyoruz” diye konuştu.
]]>OMÜ Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Bağ Yetiştiriciliği ve Islahı Anabilim Dalı Öğr. Üyesi Doç. Dr. Bülent Köse’den alınan bilgilere göre; ‘mildiyö’ ve ‘külleme’ bağcılıkta ekonomik kayıplara yol açan en önemli iki hastalık olarak ön plana çıkıyor. Bu hastalıklar Türkiye’nin hemen her bağ bölgesinde sıklıkla görülüyor. Bu hastalıklarla mücadelede en yaygın yöntem ilaçlama olarak gösteriliyor. İlaçlama sıklığının artması beraberinde kalıntı problemlerini ve ilerleyen dönemlerde kanser vakalarında artışı getiriyor. Tarım ilaçlarının kullanımı insan ve çevre sağlığını tehdit ediyor. İlaç masraflarının yüksek olması, üreticinin maliyet yükünü artıyor. Zaman zaman yurtdışına ihraç edilen tarım ürünlerinde kabul edilebilir seviyenin üzerinde tarımsal ilaç kalıntısı çıkması durumunda Türkiye’nin imajı kötü etkilendiği gibi, o ülke pazarına uzun süre ürün gönderilememe tehlikesi yaşanıyor. Bu tip sorunların yaşanmaması için proje yürüten Doç. Dr. Bülent Köse, TÜBİTAK destekli projesinde hem ilaç kalıntıları olmayan hem de hastalığa dayanıklı çekirdeksiz üzümler geliştirecek.
“Çocuklarımızın severek tükettiği bu ürünlerde zirai ilaç kalıntısı olmasını istemiyoruz”
“Külleme ve Mildiyö Hastalıklarına Dayanıklı, Çekirdeksiz Üzüm Geliştirme Projesi” hakkında bilgi veren Doç. Dr. Bülent Köse, “Projemizin asıl amacı özellikle külleme, mildiyö hastalıklarına dayanıklı ve çekirdeksiz özellikli üzüm çeşitlerinin geliştirme projesidir. Bu bağlamda biz Karadeniz Bölgesinde yetişen ve yöre halkınca sevilen, kokulu üzümlerden daha önceden tescil ettirdiğimiz 2 çeşidi ana ebeveyn olarak kullanıyoruz. Kokulu üzümler yapısı gereği mantari hastalıklara son derece dayanıklı. Bu yüzden Karadeniz Bölgesi sahil kuşağında ilaçlamaya gerek kalmadan rahatça yetişiyor. Ancak sofralık üzümlere göre yeme kalitesi oldukça düşük. Biz bu kokulu üzümleri ülkemizin milli çekirdeksiz çeşidi olan ‘sultani çekirdeksiz’, Tekirdağ Bağcılık Araştırma Enstitüsü tarafından geliştirilmiş olan ‘Tekirdağ çekirdeksizi’ ve uluslararası kaliteli bir çeşit olan ‘crimson seedless’ çeşitleri ile melezliyoruz. Melezleme ile elde edilen üzüm çekirdekleri çimlendiriliyor. Elde edilen melez bitkilerde daha sonra mantari hastalık gelişimini kontrol ediyoruz. Bitkilere külleme ve mildiyö etmenlerini bulaştırıyoruz. Hastalık gelişmeyen ya da zayıf gelişenleri biz dayanıklı ya da tolerant olarak kabul ediyoruz. Hassas olanları elemine ediyoruz. Hastalıklara dayanıklı olarak tespit edilen genotiplerde DNA izolasyonu yapılarak, biyoteknolojik yöntemlerle markörle tarayarak henüz daha meyvelerini görmeden yaprağından bunların çekirdekli ya da çekirdeksiz olma durumuna belirleyebiliyoruz. Sonraki aşamada da bunların meyve özellikleri incelenecek ve ticari değer taşıyan adaylarda tescil çalışması başlatılacak. Hepimiz malumu üzerine tarım sektöründe tarım ilacı kullanımı çok yaygındır. Kullanmadığımız takdirde ürün alma şansı oldukça zordur. Külleme ve mildiyö hastalığı, bağcılıkta 2 önemli hastalık söz konusudur. Bu hastalıklara karşı biz ilaçlama yapmadığımız takdirde ürün almamız çok zordur. Özellikle gelişim yaşındaki çocuklar ve insan sağlığı yönünden daha az riskli olan ve sağlıklı üzümler elde edebilmek için bu projeyi önerdik” dedi.
‘Kokulu üzüm’ çekirdeksiz olacak
Proje kapsamında kokulu üzümleri çekirdeksiz üzüm haline getireceklerini belirten Doç. Dr. Bülent Köse, “Projenin ana ürünü olan ‘kokulu üzüm’ Karadeniz Bölgesi sahil kesiminde yaygın olarak yetişmektedir. Nemli ve yüksek iklim şartlarına bağlı olmasına rağmen bu bölge mantar hastalıklarına karşı oldukça dayanıklıdır. Bu sebeple biz kokulu üzümleri çekirdeksiz üzüm çeşitleriyle melezleyerek daha iyi tüketilebilir, ticari değeri yüksek çeşit elde etmek istiyoruz. Çocuklar çekirdeksiz çeşitleri çok seviyor. Onların severek tükettiği bu ürünlerde biz zirai ilaç kalıntısı olmasını istemiyoruz” diye konuştu. – SAMSUN
]]>DİYARBAKIR – Hastalığının yeri tespit edilmeyip Diyarbakır ve bölge şehirlerinden Ankara ve İstanbul’a giden hastalar, Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Doç. Dr. Mehmet Güven ile Doç. Dr. Halil Kömek’in geliştirdiği Kolin PET görüntüleme yöntemiyle şifa buluyor.
Hormon bozuklukları içerisinde sık görülen primer hiperparatiroidinin yeri artık Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Kolin PET görüntüleme yöntemiyle tespit edilip tedavi ediliyor.
Hastalık hakkında bilgi veren Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesinde İç Hastalıkları Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Güven, primer hiperparatiroidinin hormon bozuklukları içinde sık görüldüğü bir hastalık olduğunu söyledi.
Burada parathormon düzeyi yüksek çıktığını, buna bağlı olarak da kandaki kalsiyum düzeyinin yüksek çıktığını belirten Doç. Dr. Güven, “Kandaki kalsiyum düzeyi yüksek olduğu zaman böbrek taşı oluşabilir, böbrek fonksiyonları bozulabilir, kemiklerde erime olabilir. Yani vücutta birçok yerde hasara neden oluşabilir. Hatta kalsiyum yüksekliği kalpte ritim bozukluğuna kadar varan rahatsızlıklar da yapabilir. Biz bu hastalarımızı tahlillerle tespit ettikten sonra primer hiperparatiroidinin yerini tespit etmeye çalışıyoruz. Bunlar genelde boyun bölgesindeki tiroid bezinin altında ve üstünde sağlı sollu olmak üzere 4 adet bezden oluşmaktadır. Bu hastalıkta bu bezler aşırı çalıştığından dolayı adenom ya da hiperplazi dediğimiz hastalık durumuna gelmektedir” dedi.
“Diyarbakır’da ilk defa hastanemizde bu görüntüleme yöntemiyle hastalığını tespit ettiğimiz 3 hastamız oldu”
Artık hastaların Ankara ve İstanbul’a kadar gitmeyip adenomların yeri tespit edilerek gerekli tedavilerin yapıldığını ifade eden Güven, “Genelde hiperplazi gibi bu tür hastalıkların ultrasonla yeri saptanabilmektedir. Bazen ultrasonla birlikte paratiroid sintigrafisi dediğimiz görüntüleme yöntemleriyle yerini tespit edebilmekteyiz. Ama bazen de çaresiz kalıp hastalığın yerini bir türlü bulamıyoruz. Dünyada ve ülkemizde Kolin PET/CT dediğimiz yeni bir görüntüleme yöntemi çıktı. Bu görüntüleme yöntemi başta İstanbul ve Ankara’da çekilmektedir. Biz de Diyarbakır’da ilk defa hastanemizde bu görüntüleme yöntemiyle hastalığını tespit ettiğimiz 3 hastamız oldu. Şehrimiz ve hastanemiz için bu büyük bir gelişme. Artık hastalarımız Ankara ve İstanbul’a gitmesine gerek kalmadan hastanemizde hastalığı olanların adenomların yeri tespit edilip gerekli tedavileri yapmamız mümkün olmaya başladı. Bu bizim için de sevindirici bir gelişme oldu” diye konuştu.
Hastanede Nükleer Tıp Uzmanı Doç. Dr. Halil Kömek ise, Kolin PET’in özellikle primer hiperparatiroidinde lokalizasyonunu saptayamadıkları vakalarda kullanılan bir görüntüleme yöntemi olduğunu söyledi.
Doç. Dr. Kömek, “İlk olarak prostat kanserlerinde kullanılan bir görüntüleme yöntemi olan Kolin PET, tesadüfi eseri boyunda tutulmasıyla ve o bölgede paratiroid çıkmasıyla kullanılmaya başlandı. Sensitif ve spesifik değerleri oldukça yüksek, özellikle diğer yöntemlerle bulunamayan lezyonlarda yüksek saptama oranlarına sahip. Bu yöntemle enjeksiyondan 5 dakikadan itibaren görüntü alınabiliyor. Kolin PET, PET BT görüntülemelerinde kullanılan bir yöntem. 5’inci dakika ile 60’ıncı dakikadan sonra görüntüler alınarak daha önceden lokalizasyonunu saptayamadığımız paratiroid adenomlarının lokalizasyon saptamışında kullanılan bir yöntem” ifadelerine yer verdi.
Kolin PET’in Türkiye’de çok nadir merkezlerde yapılan bir görüntüleme yöntemi olduğunu dile getiren Kömek, “Hastanemizde geçen hafta itibariyle 3 hastamızın görüntülemesini yaptık. Üçü de saptama aşamasında başarılı bir şekilde gerçekleşti. Bundan sonraki süreçte hastalarımız oldukça rutin uygulamamıza devam edeceğiz. Bölgemizde bu görüntülemenin olduğu başka merkez olmamakla beraber hastalarımızı en yakın Ankara’ya göndermek zorunda kalacaktık. Bu da onlar için zaman kaybı ve maliyetli olacaktı” ifadelerinde bulundu.
]]>Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Hastanesi, Çocuk İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları Öğretim Üyesi Doç. Dr. Betül Karaatmaca, AA muhabirine yaptığı açıklamada, primer immün yetmezliğin ağırlıklı olarak bebekler ve çocuklarda görülen nadir hastalıklar arasında yer aldığını söyledi.
Hastalığın bazen çocuklarda ilerleyen yaşlarda veya yetişkinlik döneminde de ortaya çıkabildiğini anlatan Karaatmaca, “Medyada da bilinen ismiyle ‘balon çocuk’ hastalığı, primer immün yetmezliğin en ağır formu olan, ilk 1 yaşta bulgu veren ağır kombine immün yetmezliktir. Hastalıkta özellikle 1 yaş altında tekrarlayan ağır, fırsatçı enfeksiyonlar, büyüme, gelişme gerilikleri ile karşılaşıyoruz.” ifadesini kullandı.
Doç. Dr. Karaatmaca, kalıtsal bağışıklık sistemi yetersizliğine neden olan en önemli risklere ilişkin, “Akraba evliliği ya da ailede immün yetmezlik nedeniyle kaybedilen bebek, çocuk ölümü olması bize bu hastalığı düşündüren, uyaran en önemli bulgular.” bilgisini paylaştı.
“Enfeksiyonlara karşı savunmasız hale geliyorlar”
Rahatsızlığın geçmişte ABD’de ağır kombine immün yetmezlik yaşayan, doğumunun 2’nci dakikasında özel steril ortama alınıp büyütülen bir bebeğin durumundan hareketle “balon çocuk” hastalığı olarak anıldığını dile getiren Karaatmaca, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu rahatsızlıkla doğan bir bebek, başlangıçta sağlıklı görünümde olabiliyor. Anneden geçen bazı antikorlar bebeği bir miktar koruyor ancak takip eden aylarda bebeğin bağışıklık hücreleri azalıyor ve enfeksiyonlara karşı savunmasız hale geliyor. En ufak bir durumdan hızlıca enfeksiyon kapabiliyor, ağızda geçmeyen pamukçuklar olabiliyor. Bu bebekler iyi beslenemediği, sık enfeksiyon geçirdiği, kronik ishal durumları yaşadığı için büyüme ve gelişme geriliği ortaya çıkıyor.”
“Erken tanı ve tedavi olmadığında 1 yaş civarında kaybediliyorlar”
Hastalarda erken tanı ve tedavinin önemine vurgu yapan Karaatmaca, “Bebeklerin erken tanıyla, etkin tedavisine başlanamazsa maalesef 1 yaş civarında kaybediliyorlar. Bu noktada hekimlerimizin hastalıkla ilgili farkındalığını artırmak çok önemli. Çünkü bu bebekler öncelikli ilk basamak sağlık kuruluşlarında görülüyorlar ve bazen immünoloji merkezlerine yönlendirilmeleri zaman alabiliyor.” diye konuştu.
Doç. Dr. Betül Karaatmaca, kemik iliği nakliyle hastalığın kesin tedavisinin mümkün olduğunu belirterek şöyle devam etti:
“Eğer kemik iliği erken dönemde yapılırsa hastalığın tedavisinde yüzde 95’lere varan başarı oranı sağlıyor. Bu sayede hastalarımız, tamamen sağlıklı bir yaşam imkanına kavuşuyor. Bu genetik geçişli bir hastalık olduğu için tekrarlama riski de bulunuyor. O yüzden aileleri bilgilendirmemiz, uyarmamız, farkındalık çalışmalarıyla akraba evliliği oranlarının azaltılması önemli.”
“Ülkemizde 10 binde 1 gibi bir görülme sıklığı söz konusu”
Çocuk İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları Kliniğinin referans bir merkez olduğunu, Türkiye’nin dört bir yanından hastalara tedavi imkanının sunulduğunu vurgulayan Karaatmaca, bebeklerinde hastalık belirtileri gören, akraba evliliği bulunan ve bu hastalıktan daha önce bebeklerini kaybeden ailelerin mutlaka çocuk immünoloji kliniklerine başvurmaları gerektiğinin altını çizdi.
Karaatmaca, hastalığın görülme sıklığına ilişkin de şunları kaydetti:
“Primer immün yetmezlik, ABD’deki verilere göre 100 binde 1 oranda görülüyor. Ancak orada başlatılan yenidoğan taramalarıyla beraber, akraba evliliği yaygın olmamasına karşın, 50 binde 1 sıklığa kadar olduğu görüldü. Ülkemizde kesin veri olmamakla birlikte pilot yenidoğan çalışmalarının verisine göre, 10 binde 1 gibi bir görülme sıklığı söz konusu. Ülkemizde akraba evliliğinin daha fazla olması, hastalığın daha sık görülme riskini de artırıyor.”
“Akraba evliliğinin azaltılması nadir hastalıkları önlemek için çok büyük bir adım”
Çocuk Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Namık Yaşar Özbek de nadir hastalıkların giderek önem kazanan bir konu olduğuna dikkati çekerek, dünyada sık görülen hastalıkların tedavisinin büyük oranda çözüldüğünü ancak nadir hastalıklar için henüz bu durumun söz konusu olmadığını söyledi.
Prof. Dr. Özbek, “Nadir hastalıklar ülkemiz açısından çok önemli bir konu. Türkiye nüfusunun yaklaşık 25 milyonunu çocuklar oluşturuyor. Akraba evliliğinin sık olması, göç gibi durumların etkisiyle çocuklarımızda nadir hastalıkları da daha sık görüyoruz.” dedi.
Bilkent Şehir Hastanesinde Nadir Hastalıklar Günü kapsamında sağlık çalışanlarına yönelik uzmanların katılımıyla bilgilendirme toplantısı düzenlediklerini ve bu yılki temalarının primer immün yetmezlikler olarak belirlendiğini aktaran Özbek, şunları ifade etti:
“Türkiye’de yenidoğan taramaları kapsamında araştırılan nadir hastalıklar var ancak yüzlerce nadir hastalık olduğunu dikkate aldığımızda bunların her birini taramak mümkün değil. Bu nedenle akraba evliliğinin azaltılması nadir hastalıkları önlemek yönünden çok büyük bir adım olacaktır.”
]]>Prof. Dr. Bülent Zülfikar, AA muhabirine nadir hastalıkları, hemofiliyi ve tedavilerinde katedilen aşamayı anlattı.
Dünyada her 2 bin kişiden bir veya daha azında görülen hastalıkların “nadir hastalık” olarak adlandırıldığını belirten Zülfikar, nadir hastalıkların oluşumunun altında genetik nedenler olduğunu, bu durumun bazen hastalık bazen de ortopedik, ürolojik ve nörolojik anomali olarak karşılarına çıktığını söyledi.
Bu durumun hastalık haline gelmesi için yaşamı zorlaştırması, tedaviye ihtiyaç duyulması ve sosyal hayat ilişkilerini kesmesi gerektiğine de işaret eden Zülfikar, tanısını yapabilmek ve tedavi edebilmek için konuyla ilgili enstitüler ve merkezler düzeyinde araştırmalar yaparak nadir hastalıkların tek tek ortaya çıkarılması gerektiğini kaydetti.
“Türkiye’de yaklaşık 6,5 milyon insanın nadir hastalığı bulunuyor”
Prof. Dr. Bülent Zülfikar, “Dünyada yaklaşık 7 bin civarında farklı nadir hastalık var. Bu hastalıklar kendi içlerinde de farklılaşıyor. Türkiye’de yaklaşık 6,5 milyon insanın nadir hastalığı bulunuyor.” diyerek, bu hastalıklar için en büyük sorunlarının, adını koyamadıkları, tanıyamayacakları hastalığın tedavisini verememek ve hastayı kaybetmek olduğunu dile getirdi.
Çok nadir hastalıklardaki en büyük sıkıntının, teşhis edememe olduğunu vurgulayan Zülfikar, şöyle devam etti:
“Genetik olarak farklı farklı değişiklikler var. Ölümler nadir hastalıklarda diğer hastalıklara göre daha fazladır. Ama nadir hastalıkların her biri çok az olduğu için toplamdaki ölümleri hesap edilebilecek kadar görmüyoruz. Çünkü kendisi çok az, o çok azın içerisinde yüksek oranda ölüm olsa bile kalp-damar hastalığı veya kanser ölümlerinden çok daha aşağılarda kalıyor.”
Yaklaşık 500 nadir hastalığın ilaçla tedavi edilebileceğini, bazı tedavi edilemeyen hastalıklarda ise hastaların hayatları boyunca kullanacakları ilaçlarla sorunları azaltabileceğini anlatan Zülfikar, bu hastaların ilaçlarla hayatlarını normal kişiler gibi sürdürebildiklerini, ilaçların hastaların sosyal hayata dahil olmalarına, okullarını bitirmelerine, iş-güç sahibi olmalarına ve evlenip aile kurmalarına imkan sağladığını bildirdi.
“Hemofiliyle mücadelede ülke olanakları genişledi”
Prof. Dr. Bülent Zülfikar, nadir hastalıklardan hemofiliyle ilgili de tedavide Türkiye’de çok iyi bir noktada olduklarına dikkati çekti.
Pıhtılaşma faktörlerinin eksikliğinden dolayı kanın olması gerektiği gibi pıhtılaşmadığı nadir bir hastalık olan hemofiliyle mücadelede ülke olanaklarının genişlediğini belirten Zülfikar, hastalığın erkek çocuklarda görüldüğü, kadınların ise sadece bu geni taşıdığı bilgisini verdi.
Sosyal Güvenlik Kurumunun 2007 yılından bu yana hastalığın ilaçlarını ücretsiz karşıladığını ifade eden Zülfikar, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Hemofili hastalığı doğumdan itibaren belirti verebilir. Doğumla beraber göbek kesilirken, göbek yerinden kanamalar olabilir. Üçüncü, dördüncü gününde tarama testleri için kan alınan yerin kanamasının durmaması belirti olabilir. Erken sünnet yapılan erkek çocuklarının sünnet yerinin kanamasının durmaması, yarasının iyileşmemesi bunun belirtileri olabilir. Emeklemeye başladığında morarmalar uyarıcı belirti olabilir. Altıncı aylar civarında dişler sürtmeye başlayınca dişlerin çıktığı yerlerdeki ön beceriler olabilir. Tabii çocuk büyüdükçe daha farklı beceriler, kas, eklem kanamaları olabilir. Hayati kanamalar olabilir. Yine bağırsak kanamaları, beyin kanamaları olabilir. Dönem değişmekle beraber pek çok kanama belirtisi verir.”
“Artık hemofiliden korkmaya gerek yok”
İlaçların bu kadar gelişmediği dönemde insanların kanaması olduğunda sürekli hastaneye gittiklerini, hastaya kanamayı durdurmak için plazma verildiğini ve bu durumun hastanın sosyal hayatını etkilediğini hatırlatan Zülfikar, gelişen teknolojiyle plazmanın genetik kodlarının belirlenerek laboratuvar ortamında üretilmeye başlandığına vurgu yaptı.
Zülfikar, sözlerini şöyle tamamladı:
“Hemofili geçmişte sadece plazma verilerek tedavi edilirdi. Şimdi bunlar özel şişelenmiş olarak evlere taşınabiliyor. Hastaların hastaneye gitmelerine gerek yok. Kendilerini koruma amacıyla bu enjeksiyonları yapıyorlar. Bir kanama şüphesi olduğunda hemen ilacı uyguluyor ve bu sorunun önünü alabiliyorlar. Hemofili hastalarımızın kanamaları olmadan haftada 1-2 hatta yeni ilaçlarla 10 günde bir, 2 ayda bir ilaç kullanarak normal hayatlarını sürdürme fırsatları var. Artık hemofiliden korkmaya gerek yok. İstanbul Üniversitesinde nadir hastalıklar üzerine geniş çalışmalar yapılıyor. Bununla ilgili merkezler var ve üniversite olarak konuyu sahada da çalışıyoruz.”
]]>Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, dünya genelinde en az 65 milyon insan hala uzun Covid ile yaşıyor. Bu Covid-19’a yakalanan her 10 kişiden biri demek.
Uzun Covid, WHO tarafından ilk Covid enfeksiyonundan üç ay sonra yeni semptomların devam etmesi veya gelişmesi ve bu semptomların başka bir açıklama olmaksızın en az iki ay sürmesi olarak tanımlanıyor.
Bilim insanları ise uzun Covid’in farklı yönlerini araştırmayı sürdürüyor. Ancak aradıkları ana şeylerden biri ölçülebilir bir biyogösterge.
Uzun Covid biyogöstergesinin keşfinin, hastaların teşhis edilmesi ve tedavilerinin izlenmesinde ve uzun Covid’in psikolojik bir hastalık olduğu teorisinin çürütülmesinde önemli bir ilerlemeyi temsil edeceği düşünülüyor.
Uzun Covid’in tanımlanması
İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde Enfeksiyon Hastalıkları Klinisyeni olarak görev yapan Dr. Nyarie Sithole, Mayıs 2020’de ilk uzun Covid kliniklerinden birini kurdu.
Cambridge’deki dünyaca ünlü Addenbrooke Hastanesi’ndeki klinik, uzun Covid’den muzdarip kişilerde veya bunların bir alt grubunda potansiyel biyogöstergeleri belirlemeye çalıştı. Klinik, Science Advances dergisinde yayımlanan bir makalede, çalışmalarında bu hafta önemli bir gelişme olduğunu .
Dr. Mark Wills ve Dr. Benjamin Krishna ile birlikte çalışan Dr. Sithole, uzun Covid’in çeşitli sendromları olan bir hastalık olduğuna inanıldığı için çalışmaları alt küme gruplarına ayırdı.
Bu hastalığın tek bir süreçte değil, birçok koşul altında değerlendirmesi anlamına geliyor. Böylelikle tüm uzun Covid hastaları tek bir biyogösterge altında toplanmıyor.
Bilim insanları, bir alt grup hastada, bağışıklık sisteminizin mikroplarla savaşmasına ve sizi hastalıklardan korumasına yardımcı olmak için bir tür beyaz kan hücresi tarafından üretilen interferon-gama (IFN-?) olarak bilinen bir protein keşfetti.
Bu protein, bir hasta Covid’e ilk yakalandığında bağışıklığın verdiği bir tepki olarak ortaya çıkıyor. Covid-19 ile enfekte olan hemen hemen tüm hastalar interferon-gama ve diğer bağışıklık molekülleri veya sitokinleri üretiyor.
Araştırmacılar, Covid’den birkaç hafta içinde kurtulan hastalarda interferon-gamma seviyesinin enfeksiyondan önceki seviyeye geri döndüğünü tespit etti.
Bununla birlikte, uzun Covid hastalarında, interferon-gama seviyesi 12 haftadan sonra ve hatta bazı hastalarda iki yıl sonra bile normal seviyelerin üzerinde seyretti.
Ortalama olarak, uzun Covid hastalarının, bu hastalığın teşhisi konmamış kontrol grubundan en az 10 kat daha yüksek interferon-gama seviyelerine sahip olduğu ortaya çıktı.
Dr. Sithole, uzun Covid hastalarının bağışıklık sisteminde bir düzensizlik olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor:
“Bağışıklık sistemi Covid sonrası normal seviyelere veya normal işlevsel duruma yeniden dönmüyor ve sanki hala tehdit altındaymış gibi yüksek bir alarm durumunda kalıyor.”
Bu artan protein seviyeleri iltihaplanmaya da neden olabiliyor. Kan dolaşımına salındıkları için bu iltihaplanma çeşitli organlara da yayılabiliyor.
Dr. Sithole’e göre artan interferon-gama seviyeleri için ortaya atılan hipotez, uzun Covid hastalarının vücudunda viral parçalar veya viral proteinler olabileceğini öne sürüyor.
“Bu bölgelerdeki virüsü tespit edip edemeyeceklerini görmek için kalın bağırsak ve vücudun diğer bölgelerinden alınan biyopsilere bakan araştırma grupları var.
“Bunlar çok düşük bir seviyede olabilir, hala çoğalıyor olabilir veya bu proteinler dolaşımda olabilir ve bağışıklık sisteminin sürekli olarak vücutta bir patojen (mikrop) olduğunu düşünmesine neden oluyor olabilir”
Bir başka hipotez de sonuçların otoantikorlardan kaynaklanabileceği yönünde.
Normalde insanların bağışıklık sistemleri hastalıklarla savaşmak için antikorlar oluşturur. Ancak bazen vücut kendi kendine dönerek sağlıklı hücrelere saldıran otoantikorlar da yaratır.
Yüksek interferon-gama seviyeleri uzun Covid için bir biyogöster mi?
Glandüler ateş gibi diğer bazı hastalıkların ardından kalıcı interferon-gama salınımının meydana geldiğine dair mevcut kanıtlar söz konusu. Diğer hastalıklarda interferon-gammanın yorgunluk, eklem ağrısı ve kas ağrıları ve ateş gibi semptomlara neden olduğu da biliniyor.
Dr. Sithole ve meslektaşları, İngiltere’de aşıların yaygınlaştırılmasından önce hastaların kanlarındaki çeşitli sitokinleri (bağışıklık molekülleri) analiz edip ve bunu da insanların aşı olduktan sonraki kanlarıyla karşılaştırabildiler.
Hepsi olmasa da interferon-gamma yüksekliği olan hastaların bir kısmı aşılamadan sonra normal başlangıç seviyelerine döndü.
Ayrıca, uzun Covid’li hastaların önemli bir kısmında aşılamadan sonra semptomlarında azalmalar gözlemlendi.
Daha büyük grupları içeren daha ileri araştırmalara ihtiyaç duyuluyor.
Ancak bu çalışma interferon-gammanın azalması ile semptomların iyileşmesi arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle söz konusu çalışma da, interferon-gammanın bazı uzun Covid hastalarını teşhis etmek ve izlemek için kullanılabileceğine dair umutları artırıyor.
]]>Meniere hastalığının genellikle 30 ila 60’lı yaşlarda görüldüğünü ifade eden Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tolga Kandoğan, “Meniere hastalığı vertigo semptomlarıyla görülür. Travma, genetik, viral enfeksiyonlar, uyku bozuklukları, kolesterol, hipertansiyon, diyabet gibi hastalıklar meniere riskini artırabilir. Bu hastalığa yakalananlar stresten uzak, kafein, tuz ve çikolata tüketiminin azaltıldığı bir hayat seçmelidir. Yaşam tarzı olarak hastalara sedanter olmayan daha aktif ve canlı bir günlük yaşam önerilir” dedi.
Meniere hastalığına ilişkin açıklamalarda bulunan Medipol Mega Üniversite Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tolga Kandoğan, iç kulakta salınan ve emilen bir sıvı olan endolenfinin aşırı derecede birikiminin meniere yol açtığını belirterek “Aşırı endolenfin iç kulakta birikmesine bağlı olduğu düşünülen ve bu birikimin yaptığı gerim sebebiyle ganglion hücrelerinin zarar gördüğü bir hastalıktır. Endolenfatik hidrops olarak da adlandırılır. Meniere hastalığı ataklar sonucunda ortaya çıkar. Tipik olarak ataklar halinde ortaya çıkan epizodik vertigo, dalgalanmalarla seyreden ve giderek ilerleyen sensörinöral işitme kaybı, kulakta basınç hissi, kulak çınlaması ile seyreder” diye konuştu.
ERKEKLERDE DAHA FAZLA GÖRÜLÜYOR
Meniere hastalığının genelde 30 ila 60 yaşlarında ortaya çıktığına dikkat çeken Prof. Dr. Kandoğan, “Travma, genetik, viral enfeksiyonlar, enterovirüs gibi bazı nörotropik virüsler, bağışıklığın zayıflaması, uyku bozuklukları, kolesterol, hipertansiyon, diyabet gibi hastalıklar meniere riskini artırabilir. Ortalama 40 yaşlarında pik yapar. Erkeklere oranla kadınlarda daha sık görülür. Meniere hastalığının tanısı klinik semptomlara dayanır ancak birden çok iç kulak testleriyle tamamlanabilir. Meniere atakları, endolenfatik hidropsa bağlı olarak iç kulakta bulunan damarın genişlemesiyle gelişir ve membrano¨z yırtılması ortaya çıkar. Yırtılma sonucu endolenf ve perilenf birbirine karışır. Bunun sonucu meniere atakları ortaya çıkar” ifadelerini kullandı.
STRES, KAFEİN, TUZ VE ÇİKOLATADAN UZAK DURULMALI
Prof. Dr. Kandoğan, meniere hastalığının vertigo semptomlarıyla görüldüğüne işaret ederek, şu bilgileri verdi:
” Vertigo, bir hastalık ya da durum sebebiyle hasta tarafından tarif edilen bulantı, kusma, anormal göz hareketlerinin eşlik edebildiği bir semptomdur. Meniere ise vertigo semptomlarının görüldüğü bir hastalıktır. Meniere hastalığı olanlar kafein, sigara, çikolata ve alkol kullanımından kaçınmalıdır. Çok katı olmamakla beraber tuz kısıtlaması yapılabilir. Meniere hastaları stres, yorgunluk, sigara, alkol ve kafein gibi etkenlerden dolayı atakları tetikleyebilir. Meniere hastalığına yakalananlar stresten uzak, alkol, sigara, kafein, tuz ve çikolata tüketiminin azaltıldığı bir hayat seçmelidir. Yaşam tarzı olarak hastalara sedanter olmayan daha aktif ve canlı bir günlük yaşam önerilir.”
TEDAVİYE RAĞMEN ATAKLARININ SÜRDÜĞÜ HASTALARA CERRAHİ GİRİŞİM ÖNERİLEBİLİR
Meniere ameliyatının tedavilere yanıt vermeyen hastalara yapıldığını belrten Prof. Dr. Kandoğan, “Her türlü medikal tedaviye rağmen baş dönmesi ataklarının sürdüğü hastalara cerrahi girişim önerilebilir. İşitmenin iyi olduğu başlangıç dönemindeki hastalara endolenfatik kese cerrahisi önerilebilir. Bütün bu tedavilere rağmen inatçı vertigo atakları devam hastalara ise işitmenin düzeyine göre işitmeyi koruyan ya da feda edildiği bir cerrahi prosedür önerilir. Cerrahi kararı genç yaşta, aktif çalışan ve tek taraflı hastalığı olanlarda daha kolay verilir. Vestibu¨ler no¨rektomi sonrası kompansasyon süresi ortalama 2,5 aydır. Hastalar vestibu¨ler rehabilitasyon programına alınır” dedi.
]]>AKDENİZ Üniversitesi’nden (AÜ) Prof. Dr. Hüseyin Çetin, kış aylarında mevsim normalleri üzerindeki sıcaklıktan dolayı sıtmayı taşıyan culeks, anopheles cinsi gibi bazı sivrisinek türlerinin kış uykusuna yatmadığını, erişkin halde saldırmaya, kan emmeye devam ettiğini söyledi. Prof. Dr. Çetin, “Yerel yönetimlerin seçim sonrası nisan ayı itibarıyla yoğun ilaçlama yapması gerekir. Aksi halde yaz ayları sivrisinek nedeniyle sıkıntılı geçecektir” dedi.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre Türkiye’de 2023 eylül ayı ortalama sıcaklığı 22,4 derece ile 1991-2020 normallerinin 1,5 derece, ekim ayı ortalama sıcaklığı 17,1 derece ile normallerin 1,5 derece üzerinde ölçüldü. Kasım ayı ortalama sıcaklığı ise 12,5 derece ile normallerinin 3,2 derece, aralık ayı ortalama sıcaklığı da 8,3 derece ile normallerinin 3,5 derece üzerinde gerçekleşti. Son yıllarda kış aylarındaki sıcaklık değişimi, sivrisinek rahatsızlığının 12 ay sürmesine yol açtı.
‘YILDA 25 NESİL VERMEYE BAŞLADI’
AÜ Fen Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Çetin, meteorolojik verilere göre son yıllarda özellikle kış aylarındaki sıcaklık artışının, sinek popülasyonunun çoğalmasına neden olduğunu dile getirdi. Türkiye’de yaygın görünen culeks sinek türünün 1980’lerde yılda 22 nesil verirken, son yıllarda 24-25 nesil vermeye başladığının altını çizen Prof. Dr. Çetin, “Nesil sayısının artması popülasyonun artmasına, hastalık riskinin çoğalmasına sebep oluyor” dedi.
Türkiye’de yaklaşık 60 sivrisinek türü bulunduğunu anlatan Prof. Dr. Çetin, “Culeks, anopheles cinsi sıtmayı taşıyan sivrisinek türleri, kış uykusunu erişkin halde bina içlerinde, ahırlarda, foseptik çukurları gibi noktalarda saklanarak geçiriyordu. Mevsim sıcaklıkları özellikle Akdeniz ve Ege kıyılarında normalin üzerinde olduğu için birçok tür kış uykusuna yatmadı. Şu anda bu türler erişkin halde saldırmaya ve kan emmeye devam ediyor. Belediyeler ile yaptığımız görüşmelerde kış aylarında sivrisinek şikayetlerinde artış görülüyor” diye konuştu.
‘KANALLAR, KÜÇÜK HAVUZLAR KULLANILMAYAN OTOMOBİL LASTİKLERİ SİNEKLERİN GİZLENME YERİ’
Prof. Dr. Çetin, sıcaklık artışının, sinek gelişim sürelerini kısalttığını, hızlı üremelerine neden olduğunu ve popülasyonlarını artırdığını söyledi. Yerel yönetimlerin seçim sonrası nisan ayı itibarıyla yoğun ilaçlama uygulaması yapması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çetin, şunları söyledi:
“Aksi halde yaz ayları sivrisinek nedeniyle sıkıntılı geçecektir. Mevsim değişkenliği, yağış düzensizliğini ortaya çıkardı. Normal ilaçlama yapılsa da yağışların düzensizliği nedeniyle biriken bina çevresindeki kanallar, küçük havuzlar, kullanılmayan otomobil lastikleri gibi bölgelerde su birikmeleri arttı. Havaların sıcak seyretmesi nedeniyle bu alanlar sineklerin gizlenme yeri olmaya başladı. Bu alanlar kontrol edilmezse büyük problemle karşı karşıya kalacağız. İklim değişikliği etkileriyle yaşıyoruz.”
‘GELECEK YILLAR SİNEĞİN TAŞIDIĞI HASTALIKLARLA KARŞILAŞMA OLASILIĞI ARTIYOR’
Son yıllarda, dünyada yapılan çalışmalarda özellikle kış dönemlerinde sıtmayı taşıyan sinekler uyuşuk hale geçmediğinden saldırmaya ve kan emmeye devam ettiği için hastalık bulaştırdığı bulgularının varlığından bahseden Prof. Dr. Çetin, şöyle konuştu:
“Normal koşullarda sivrisineklerin kış uykusunda olması gerektiği dönemlerde sıtma gibi sivrisinek kaynaklı sarı humma, zika gibi hastalıkların görülmemesi gerekiyor. Ülkemiz ekolojik, iklimsel olarak birçok sivrisinek türüne uygun habitat olduğu için kış aylarında da sivrisinek mücadelesinin devam etmesi gerekiyor. İlaçlama yapılan noktalar ani yağışlarla yıkanıp gittiğinde ilacın etkisi kalmayabiliyor. Bu nedenle düzenli kontrole devam edilmesi lazım. Sarı humma, zika gibi hastalıkları taşıyan Asya kaplan türü sivrisinek türünün Türkiye’de yayılış göstermesi gelecek yıllarda bu tür sineğin taşıdığı hastalıklarla karşılaşma olasılığımızı artırıyor.”
VATANDAŞLARA ‘SU BİRİKİNTİSİ’ UYARISI
Sivrisineklere karşı vatandaşlara uyarıda bulunan Prof. Dr. Çetin, “Vatandaşlarımıza önemli rol düşüyor. Bu sivrisinek, foseptik çukuru, rögar gibi sadece kirli, kötü ortamlarda yaşamıyor. Konutların içerisinde, etrafında küçük su birikintileri, kovalarda biriken suda geliştiği için vatandaşlarımızı uyarmalıyız. Konutların etrafında su birikmemesi gerekiyor. Balkon yıkamak için kovada biriken suyun içerisinde sivrisinek gelişebilir. Vatandaşlarımız bu bilince sahip olmalı. Bu hususlar dikkate alınmazsa gelecek bahar ve yaz aylarında ciddi sivrisinek riskiyle karşı karşıya kalabiliriz” dedi.
]]>Azerbaycan 27 yıl sonra işgalden kurtulan Ağdam’a girmiş ancak şehirdeki acı tablo, gün ışığıyla birlikte ortaya çıkmıştı. Neredeyse tek bir sağlam bina kalmayan şehrin harabe görüntüsü yürek burktu.
Rusya heyeti Azerbaycan ve Ermenistan’da önemli görüşmeler gerçekleştirirken Paşinyan’a tüm umutlarını başladığı Rusya’dan yine kötü haber geldi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade etti.
Rossiya 1’e konuşan Putin, Dağlık Karabağ’ın aidiyeti ile ilgili değerlendirmesinde bölgenin Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu söyledi.
Putin, “Ermenistan, Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını ve egemenliğini tanımadı. Bu, uluslararası hukuk açısından hem Dağlık Karabağ’ın hem de ona komşu tüm bölgelerin Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğu anlamına geliyordu” diye konuştu.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan 10 Kasım itibariyle Dağlık Karabağ’da 27 Eylül’den beri devam eden çatışmaların durması için bir anlaşma imzalamıştı.
İmzalanan ortak bildiriye göre Azerbaycan ve Ermenistan güçleri anlaşmanın imzalandığı anda bulundukları noktalarda kaldı. Böylece çatışmalar esnasında ele geçirdiği yerleşim yerleri Azerbaycan’ın denetimine geçmiş oldu.
Bu bir alıntı metin örneğidir.
Dağlık Karabağ’da Azerbaycan ile Ermenistan arasında çatışmaları sonlandıran anlaşmanın ardından bölgedeki durum ile ilgili temaslarda bulunmak üzere Rus hükümet üyelerinden oluşan heyet Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye gitmiş, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dur.
Başbakan Yardımcıları Aleksandr Novak ve Aleksey Overçuk oluşan heyet Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya’nın imzaladığı üçlü bildirinin bölgede sağlam ve uzun süreli barışın sağlanması açısından önemli adım olduğunu açıklamıştı.
Aliyev’in bölgedeki uzlaşma konusunu her zaman vurgulamasına özel önem verdiklerini bildiren Lavrov, bölgede yapılacak tüm çalışmaların yabancı çıkarlar için değil bölge insanlarına yönelik olduğundan emin olduğunu ifade etti.
Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.

Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.
Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.
Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.
]]>Azerbaycan 27 yıl sonra işgalden kurtulan Ağdam’a girmiş ancak şehirdeki acı tablo, gün ışığıyla birlikte ortaya çıkmıştı. Neredeyse tek bir sağlam bina kalmayan şehrin harabe görüntüsü yürek burktu.
Rusya heyeti Azerbaycan ve Ermenistan’da önemli görüşmeler gerçekleştirirken Paşinyan’a tüm umutlarını başladığı Rusya’dan yine kötü haber geldi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade etti.
Rossiya 1’e konuşan Putin, Dağlık Karabağ’ın aidiyeti ile ilgili değerlendirmesinde bölgenin Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu söyledi.
Putin, “Ermenistan, Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını ve egemenliğini tanımadı. Bu, uluslararası hukuk açısından hem Dağlık Karabağ’ın hem de ona komşu tüm bölgelerin Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğu anlamına geliyordu” diye konuştu.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan 10 Kasım itibariyle Dağlık Karabağ’da 27 Eylül’den beri devam eden çatışmaların durması için bir anlaşma imzalamıştı.
İmzalanan ortak bildiriye göre Azerbaycan ve Ermenistan güçleri anlaşmanın imzalandığı anda bulundukları noktalarda kaldı. Böylece çatışmalar esnasında ele geçirdiği yerleşim yerleri Azerbaycan’ın denetimine geçmiş oldu.
Bu bir alıntı metin örneğidir.
Dağlık Karabağ’da Azerbaycan ile Ermenistan arasında çatışmaları sonlandıran anlaşmanın ardından bölgedeki durum ile ilgili temaslarda bulunmak üzere Rus hükümet üyelerinden oluşan heyet Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye gitmiş, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dur.
Başbakan Yardımcıları Aleksandr Novak ve Aleksey Overçuk oluşan heyet Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya’nın imzaladığı üçlü bildirinin bölgede sağlam ve uzun süreli barışın sağlanması açısından önemli adım olduğunu açıklamıştı.
Aliyev’in bölgedeki uzlaşma konusunu her zaman vurgulamasına özel önem verdiklerini bildiren Lavrov, bölgede yapılacak tüm çalışmaların yabancı çıkarlar için değil bölge insanlarına yönelik olduğundan emin olduğunu ifade etti.
Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.

Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.
Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.
Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.
]]>Azerbaycan 27 yıl sonra işgalden kurtulan Ağdam’a girmiş ancak şehirdeki acı tablo, gün ışığıyla birlikte ortaya çıkmıştı. Neredeyse tek bir sağlam bina kalmayan şehrin harabe görüntüsü yürek burktu.
Rusya heyeti Azerbaycan ve Ermenistan’da önemli görüşmeler gerçekleştirirken Paşinyan’a tüm umutlarını başladığı Rusya’dan yine kötü haber geldi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade etti.
Rossiya 1’e konuşan Putin, Dağlık Karabağ’ın aidiyeti ile ilgili değerlendirmesinde bölgenin Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu söyledi.
Putin, “Ermenistan, Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını ve egemenliğini tanımadı. Bu, uluslararası hukuk açısından hem Dağlık Karabağ’ın hem de ona komşu tüm bölgelerin Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğu anlamına geliyordu” diye konuştu.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan 10 Kasım itibariyle Dağlık Karabağ’da 27 Eylül’den beri devam eden çatışmaların durması için bir anlaşma imzalamıştı.
İmzalanan ortak bildiriye göre Azerbaycan ve Ermenistan güçleri anlaşmanın imzalandığı anda bulundukları noktalarda kaldı. Böylece çatışmalar esnasında ele geçirdiği yerleşim yerleri Azerbaycan’ın denetimine geçmiş oldu.
Bu bir alıntı metin örneğidir.
Dağlık Karabağ’da Azerbaycan ile Ermenistan arasında çatışmaları sonlandıran anlaşmanın ardından bölgedeki durum ile ilgili temaslarda bulunmak üzere Rus hükümet üyelerinden oluşan heyet Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye gitmiş, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dur.
Başbakan Yardımcıları Aleksandr Novak ve Aleksey Overçuk oluşan heyet Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya’nın imzaladığı üçlü bildirinin bölgede sağlam ve uzun süreli barışın sağlanması açısından önemli adım olduğunu açıklamıştı.
Aliyev’in bölgedeki uzlaşma konusunu her zaman vurgulamasına özel önem verdiklerini bildiren Lavrov, bölgede yapılacak tüm çalışmaların yabancı çıkarlar için değil bölge insanlarına yönelik olduğundan emin olduğunu ifade etti.
Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.

Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.
Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.
Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.
]]>Azerbaycan 27 yıl sonra işgalden kurtulan Ağdam’a girmiş ancak şehirdeki acı tablo, gün ışığıyla birlikte ortaya çıkmıştı. Neredeyse tek bir sağlam bina kalmayan şehrin harabe görüntüsü yürek burktu.
Rusya heyeti Azerbaycan ve Ermenistan’da önemli görüşmeler gerçekleştirirken Paşinyan’a tüm umutlarını başladığı Rusya’dan yine kötü haber geldi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade etti.
Rossiya 1’e konuşan Putin, Dağlık Karabağ’ın aidiyeti ile ilgili değerlendirmesinde bölgenin Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu söyledi.
Putin, “Ermenistan, Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını ve egemenliğini tanımadı. Bu, uluslararası hukuk açısından hem Dağlık Karabağ’ın hem de ona komşu tüm bölgelerin Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğu anlamına geliyordu” diye konuştu.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan 10 Kasım itibariyle Dağlık Karabağ’da 27 Eylül’den beri devam eden çatışmaların durması için bir anlaşma imzalamıştı.
İmzalanan ortak bildiriye göre Azerbaycan ve Ermenistan güçleri anlaşmanın imzalandığı anda bulundukları noktalarda kaldı. Böylece çatışmalar esnasında ele geçirdiği yerleşim yerleri Azerbaycan’ın denetimine geçmiş oldu.
Bu bir alıntı metin örneğidir.
Dağlık Karabağ’da Azerbaycan ile Ermenistan arasında çatışmaları sonlandıran anlaşmanın ardından bölgedeki durum ile ilgili temaslarda bulunmak üzere Rus hükümet üyelerinden oluşan heyet Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye gitmiş, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dur.
Başbakan Yardımcıları Aleksandr Novak ve Aleksey Overçuk oluşan heyet Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya’nın imzaladığı üçlü bildirinin bölgede sağlam ve uzun süreli barışın sağlanması açısından önemli adım olduğunu açıklamıştı.
Aliyev’in bölgedeki uzlaşma konusunu her zaman vurgulamasına özel önem verdiklerini bildiren Lavrov, bölgede yapılacak tüm çalışmaların yabancı çıkarlar için değil bölge insanlarına yönelik olduğundan emin olduğunu ifade etti.
Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.

Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.
Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.
Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.
]]>Azerbaycan 27 yıl sonra işgalden kurtulan Ağdam’a girmiş ancak şehirdeki acı tablo, gün ışığıyla birlikte ortaya çıkmıştı. Neredeyse tek bir sağlam bina kalmayan şehrin harabe görüntüsü yürek burktu.
Rusya heyeti Azerbaycan ve Ermenistan’da önemli görüşmeler gerçekleştirirken Paşinyan’a tüm umutlarını başladığı Rusya’dan yine kötü haber geldi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade etti.
Rossiya 1’e konuşan Putin, Dağlık Karabağ’ın aidiyeti ile ilgili değerlendirmesinde bölgenin Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu söyledi.
Putin, “Ermenistan, Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını ve egemenliğini tanımadı. Bu, uluslararası hukuk açısından hem Dağlık Karabağ’ın hem de ona komşu tüm bölgelerin Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğu anlamına geliyordu” diye konuştu.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan 10 Kasım itibariyle Dağlık Karabağ’da 27 Eylül’den beri devam eden çatışmaların durması için bir anlaşma imzalamıştı.
İmzalanan ortak bildiriye göre Azerbaycan ve Ermenistan güçleri anlaşmanın imzalandığı anda bulundukları noktalarda kaldı. Böylece çatışmalar esnasında ele geçirdiği yerleşim yerleri Azerbaycan’ın denetimine geçmiş oldu.
Bu bir alıntı metin örneğidir.
Dağlık Karabağ’da Azerbaycan ile Ermenistan arasında çatışmaları sonlandıran anlaşmanın ardından bölgedeki durum ile ilgili temaslarda bulunmak üzere Rus hükümet üyelerinden oluşan heyet Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye gitmiş, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dur.
Başbakan Yardımcıları Aleksandr Novak ve Aleksey Overçuk oluşan heyet Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya’nın imzaladığı üçlü bildirinin bölgede sağlam ve uzun süreli barışın sağlanması açısından önemli adım olduğunu açıklamıştı.
Aliyev’in bölgedeki uzlaşma konusunu her zaman vurgulamasına özel önem verdiklerini bildiren Lavrov, bölgede yapılacak tüm çalışmaların yabancı çıkarlar için değil bölge insanlarına yönelik olduğundan emin olduğunu ifade etti.
Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.

Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.
Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.
Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.
]]>Azerbaycan 27 yıl sonra işgalden kurtulan Ağdam’a girmiş ancak şehirdeki acı tablo, gün ışığıyla birlikte ortaya çıkmıştı. Neredeyse tek bir sağlam bina kalmayan şehrin harabe görüntüsü yürek burktu.
Rusya heyeti Azerbaycan ve Ermenistan’da önemli görüşmeler gerçekleştirirken Paşinyan’a tüm umutlarını başladığı Rusya’dan yine kötü haber geldi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade etti.
Rossiya 1’e konuşan Putin, Dağlık Karabağ’ın aidiyeti ile ilgili değerlendirmesinde bölgenin Azerbaycan topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu söyledi.
Putin, “Ermenistan, Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını ve egemenliğini tanımadı. Bu, uluslararası hukuk açısından hem Dağlık Karabağ’ın hem de ona komşu tüm bölgelerin Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğu anlamına geliyordu” diye konuştu.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan 10 Kasım itibariyle Dağlık Karabağ’da 27 Eylül’den beri devam eden çatışmaların durması için bir anlaşma imzalamıştı.
İmzalanan ortak bildiriye göre Azerbaycan ve Ermenistan güçleri anlaşmanın imzalandığı anda bulundukları noktalarda kaldı. Böylece çatışmalar esnasında ele geçirdiği yerleşim yerleri Azerbaycan’ın denetimine geçmiş oldu.
Bu bir alıntı metin örneğidir.
Dağlık Karabağ’da Azerbaycan ile Ermenistan arasında çatışmaları sonlandıran anlaşmanın ardından bölgedeki durum ile ilgili temaslarda bulunmak üzere Rus hükümet üyelerinden oluşan heyet Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye gitmiş, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dur.
Başbakan Yardımcıları Aleksandr Novak ve Aleksey Overçuk oluşan heyet Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya’nın imzaladığı üçlü bildirinin bölgede sağlam ve uzun süreli barışın sağlanması açısından önemli adım olduğunu açıklamıştı.
Aliyev’in bölgedeki uzlaşma konusunu her zaman vurgulamasına özel önem verdiklerini bildiren Lavrov, bölgede yapılacak tüm çalışmaların yabancı çıkarlar için değil bölge insanlarına yönelik olduğundan emin olduğunu ifade etti.
Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.

Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.
Öte yandan Dağlık Karabağ’da çatışmaları sona erdiren anlaşma gereği Azerbaycan’a ait topraklarda bulunan Ermeni siviller ve askerler, bölgeden ayrılmaya devam ediyor.
Yenilginin ardından başkent Erivan’da istifa etmesi için günlerce protestolar yapılan Başbakan Paşinyan ise uzun süre sonra cepheye savaşmaya giden eşiyle birlikte bir cenaze töreninde görüntülendi.
]]>