CHP Mersin Milletvekili Gülcan Kış, AKP iktidarının 22 yılda doğayı enerji yatırımları yapmak adına tahrip ettiğini belirtti, görüşülen kanun teklifini reddedeceklerini belirtti.
Kış’ın kanun teklifi ile ilgili yaptığı konuşma şöyle:
“TÜRKİYE’NİN DÖRT BİR YANI TALAN EDİLİYOR”
“Tam 22 yıldır ülkemizin neredeyse her yerinde, doğamız, enerji yatırımları yapmak adına tahrip edilmiş ve buna da hızla devam edilmektedir. İşte önümüzdeki bu kanun teklifi de, tam da bu amaca hizmet etmek için getirilmiştir. Madencilik faaliyetlerini zorlaştıran bazı uygulamaları daha ortadan kaldırma hedefindedir. Oysaki; orman alanları, tarım alanları, zeytinlikler, turizm alanları zaten yoğun bir tahribat altındadır. Bunun en acı itirafı da kısa süre önce Çevre Bakanı Sayın Özhaseki’den gelmiştir. Bakan, ‘Her tarafı yemyeşil, zümrüt gibi olan Anadolu coğrafyasını adeta talan ettik. Ağaçlarımızı yok ettik, ormanlarımızı da kel hale getirdik’ dedi. Kaz dağlarının, Akbelen’in hali ortada. Sayın Bakan 22 yıllık AKP hükümetinin özetini yapmıştır. Yani Türkiye’nin dört bir yanı talan ediliyor.
“TÜRKİYE GİBİ ÜLKELER İÇİN ÜRETİMDEN TÜKETİME SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR ENERJİ PLANLAMASI GEREKMEKTE”
Kanun teklifinin bütününe baktığımızda şunu görüyoruz: Apar topar hazırlanmış, sadece belli bir amaç doğrultusunda Meclis’e getirilmiştir. Birilerine verilmiş sözlerin yerine getirilmesini hedeflemektedir. Ne enerji sektörü temsilcilerine, ne de Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin fikirlerine, başvurulmadığı çok açık şekilde görülmektedir. Ancak Türkiye gibi ülkeler için üretimden tüketime düzgün ve sürdürülebilir bir enerji planlaması gerekmektedir. Çünkü; enerjide dışa bağımlılığımızın yüzde 75’i geçtiği bir süreci yaşıyoruz. Önümüzdeki kanun teklifine bakıyoruz, kamu yararını gözetmeyen, dışa bağımlılığı arttıracak, akıldan, bilimden, gerçekçi enerji politikalarından uzaktır.
“İMAR PLANI YAPILMAKSIZIN DOĞAL ALANLAR ÜZERİNE ENERJİ TESİSİ KURULMASININ ÖNÜ AÇILMAKTA”
Bu teklif ile Dışişleri Komisyonu’nda görüşülmesi beklenen Birleşik Arap Emirlikleri ile enerji anlaşmasının ön hazırlığının yapılmak istendiği açıktır. AKP’nin ekonomik kriz nedeniyle, acil olarak dışarıdan sıcak paraya ihtiyacı olduğunu da hesaba kattığımızda, Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere yabancılara, topraklarımızda rant alanları açıldığı görülmektedir. Yine teklife baktığımızda, yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üreten santral sahiplerine, dövizle alım garantisi verilmektedir. Bu durumun ise, elektrik fiyatlarında ciddi artışları beraberinde getirecek ve vatandaşların faturalarına yansıyacaktır. Düzenleme ile imar planı yapılmaksızın doğal alanlar üzerine enerji tesisi kurulmasının önü açılmaktadır. Kamu kurumları ve ilgili belediyelerin yetkisi altında olması gereken imar planı yetkileri, ortadan kaldırılıyor. Kamuya ait kaynakların verimsiz kullanılması ve denetimin yapılmamasının önü açılıyor.
“TÜRKİYE, ENERJİDE KONTROLÜ ELİNE ALMADIĞI SÜRECE DIŞA BAĞIMLILIĞA MAHKUMDUR”
Nükleer maddelerin taşınması işine dair sigortalama ve teminat yükümlülüğünün, taşımayı yapacak üçüncü tarafa yükletilmesi istenmektedir. Bilindiği üzere, nükleer maddelerin taşınması süreci ciddi riskler barındırmaktadır. Seçim bölgem Mersin’deki Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesinin, atıklarının yönetimi konusu bile hala belirlenmemiştir. Akkuyu Nükleer Santral AŞ’nin ve Rosatom’un bu konudaki yükümlülükleri belirsizken, nükleer madde taşıma işinin üçüncü kişilere devri kabul edilemez. İşleten, hukuki sorumluluktan kaçmaktadır. Nükleer madde taşınması sırasında doğacak zararlarla ilgili Türkiye, işletenden bir hak talep edemeyecektir. İşte bu nedenle 14. Madde kanun teklifi metninden çıkarılmalıdır. Ulusal çıkarlarımıza uygun, dışa bağımlılığı en aza indirgeyen, yerli, kararlı ve gerçekçi bir enerji politikasına acilen ihtiyacımız vardır. Türkiye, enerjide kontrolü eline almadığı sürece dışa bağımlılığa mahkumdur.
]]>26 Nisan 1986’da, o dönem Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Ukrayna’nın başkenti Kiev’in 130 kilometre kuzeyindeki Çernobil kenti, insanlık tarihinin en korkunç çevre felaketlerinden birine sahne oldu.
Pripyat şehri yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali’nin dördüncü reaktöründe yaşanan patlama sonucu çevreye, 1945’te Hiroşima’ya atılan atom bombasının 50 katına eşit miktarda radyasyon yayıldı.
Patlamanın ardından radyoaktif madde yüklü bulutlar Türkiye dahil birçok ülkeyi etkiledi.
Çernobil nükleer faciası bazı bağımsız araştırmalara göre yaklaşık 200 bin kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep oldu.
Facianın etkileri nedeniyle yüz binlerce çocuk sakat dünyaya geldi, kanser vakalarının arttığı iddia edildi. Kazanın olumsuz etkilerinin nesiller boyunca sürmesi bekleniyor.
Çernobil’de 4 Nisan 2020’de başlayan ve yaklaşık iki hafta sonra ancak kontrol altına alınabilen orman yangını, nükleer facianın izlerinin günümüzde ne derece risk oluşturduğu konusunu da bir kez daha gündeme getirdi.
Görüşlerini aldığımız Ukraynalı bilim insanları bu konuda farklı ihtimallere işaret etti. 1986’da Çernobil Nükleer Santrali’nde çalışan, bugün ise Ukrayna Nükleer Enerji ve Sanayi Sektörü Emektarları Birliği Başkanı olan Maksim Kremen de o döneme dair anılarını bizimle paylaştı.
Çernobil Nükleer Santrali ne zaman inşa edildi?
O dönem Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde Çernobil Nükleer Santrali’nin inşasına 1970 yılında başlandı. Santralde çalışan personeller ve aileleri için üç kilometre mesafede Pripyat şehri kuruldu.
Santralin ilk reaktör ünitesi 1977 yılında faaliyete girdi. Daha sonra üç güç ünitesinin daha tamamlanmasıyla, yıllık enerji üretimi 29 milyar kilowatt saate ulaştı.
Çernobil Nükler Santrali’nin, her biri 1000 MW gücünde 12 reaktörle dünyanın en büyük nükleer enerji santrali haline getirilmesi planlanıyordu. Patlamadan önce dört reaktörle çalışan santralde, iki reaktör de inşa halindeydi. Kazaya uğrayan dördüncü ünite üç senedir faaliyetteydi.
Santralde 26 Nisan 1986’da neler yaşandı?
25 Nisan 1986 tarihinde, Çernobil Nükleer Santrali’nin dördüncü reaktöründe rutin koruyucu bakım çalışmalarının hazırlıklarına başlandı.
İleride olası acil bir durumda ek güç kaynağı olarak kullanılması için türbin jeneratörün test edilmesi planlanıyordu.
Deneyin 700-1000 MW güç seviyesinde yapılması kararlaştırıldı. Kazadan bir gün önce reaktörün gücü yaklaşık 1600 MW’ya düşürüldü ve test gereği acil durum soğutma sistemi kapatıldı.
Saat 23.10’da güç seviyesi 700 MW’ya indirilmeye başlandı. Otomatik güç moduna geçildi, ama güç durdurma ayarı 700 MW’ya ayarlanmadığından güç seviyesi 30 MW’ya düştü.
Görevli operatör gücü geri kazanmaya çalıştı ve sonunda testi planlananın altında bir seviye olan 200 MW gücünde başlattı.
26 Nisan saat 01.23’te kumanda tablosunda acil durdurma sinyali yandı. Operatör reaktörü durdurma düğmesine bastı ve kontrol çubukları aşağıya doğru hareket etmeye başladı. Güç seviyesi saniyeler içinde nominal değerin 100 katına ulaştı.
Durumun kontrolden çıkmasının ardından birkaç saniye arayla iki büyük patlama meydana geldi.
Görgü tanıklarının anlatımına göre, ilk patlamada kırmızı, ikinci patlamada mavi bir alev yükseldi ve ardından santralin üzeri dev bir mantar bulutuyla kaplandı.
Çernobil nükleer faciasına ne sebep oldu?
İnsanlık tarihinin en büyük nükleer faciasının asıl nedenleri konusunda bugün de tartışmalar sürüyor.
Sovyetler Birliği’nde o dönem kazanın sebeplerini araştırmak için kurulan devlet komisyonu, santral personelini ve yönetimini kazanın baş sorumlusu ilan etti.
Güvenlik kurallarını ihlal ettikleri gerekçesiyle santral müdürü Viktor Bryuhanov ve şef mühendis Nikolay Fomin 10’ar yıl, şef mühendis yardımcısı Anatoliy Dyatlov beş yıl, reaktör sorumlusu Aleksandr Kovalenko üç yıl, vardiya amiri Boris Rogojkin ve denetmen Yuriy Lauşkin ikişer yıl hapis cezasına çarptırıldı.
O dönem Çernobil Nükleer Santrali’nde teknik ayarlardan sorumlu personellerin yöneticisi olan, bugün ise Ukrayna Nükleer Enerji ve Sanayi Sektörü Emektarları Birliği Başkanlığını yürüten Maksim Kremen, patlamadan bir gün önce yaşadığı bir anıyı bizimle paylaştı:
“25 Nisan 1986 günü, iş çıkışı santralden ayrılırken tesadüfen Dyatlov ve Kovalenko’ya rastladım. Kovalenko yanıma yaklaşarak, reaktörün işleyişinde bir tuhaflık olduğunu söyledi. Ancak Dyatlov onu sert bir şekilde durdurdu ve sözlerini sürdürmesine izin vermedi. Bunun üzerinde durmamıştım, çünkü bu benim sorumluluğumda değildi.”
Reaktör sorumlusu ve şef mühendis yardımcısının reaktördeki sorunun farkında olduklarını tahmin ettiğini belirten Kremen, şöyle devam etti:
“Şef mühendis yardımcısı reaktörü durdurma komutunu verebilecek kararlılığa sahip değildi. Deneyi yerine getirememekten korkuyordu. Şef mühendisin mesleği elektrik mühendisliğiydi. Bu durumda yapması gereken tek bir şey vardı; reaktörü durdurmak. Taşıdıkları mesleki sorumluluğa rağmen bu kararı almaya korktular.”
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) bünyesindeki Uluslararası Nükleer Güvenlik Komitesi (INSAG) de ilk başlarda Sovyetler Birliği devletiyle aynı fikirdeydi.
Kazanın bazı kural ihlallerinin ve personel hatalarının bir araya gelmesi sonucu yaşandığı sonucuna varılan INSAG raporunda, santral yönetimi “deneyi ne pahasına olursa olsun yapmakla” suçlandı.
Fakat aynı kurum 1991 yılında kazayla ilgili yayımladığı yeni raporunda, “operasyonel personelin hatası sonucu başlayan kazanın, reaktörün yetersiz tasarımı nedeniyle bir felakete dönüştüğü” tespitine yer verdi.
INSAG, 1993 yılında hazırladığı nihai raporunda ise personel hatalarıyla ilgili daha önce varılan bazı tespitlerin yanlış olduğunu, kazanın reaktördeki tasarım hatası, reaktörün güvenlik standartlarını karşılamaması ve nükleer santraldeki genel güvenlik önlemlerinin yetersizliği nedeniyle meydana gelmiş olma ihtimalinin ağırlık kazandığını ileri sürdü.
Kazaya deprem, sabotaj ya da “terör eylemi”nin yol açmış olabileceği yönünde iddialar da ortaya atılsa da bunlara dair bir kanıt bulunmuyor.
Nükleer facianın sonuçları ne oldu?
Pripyat’ta yaşayan Maksim Kremen, 26 Nisan 1986 Cumartesi günü erkenden uyandı. O gün 6 yaşındaki oğluyla nehirde kano gezintisi yapmayı planlıyordu. Nükleer santrale bir kilometre mesafede bulunan garajın yolunu tuttular:
“Yolda santralde çalışan bir tanıdığıma rastladım. Dördüncü reaktörün çatısının çöktüğünü söyledi. Şoke olmuştum. Oğlumla birlikte garaja vardığımızda, dördüncü bloktan dumanlar yükseldiğini gördüm.
“Garajın çatısına çıktığımda korkunç bir tabloyla karşılaştım. Reaktörün kapağı geniş bir açıyla kalkmıştı ve boru hatları üzerinde asılıydı.
“Bunun üzerine eve dönmeye karar verdim. Mesai arkadaşlarımla benim evimde toplandık ve kazayı konuşmaya başladık. Pripyat’tan çıkmak mümkün değildi. Tüm dolmuşlar durdurulmuştu, özel otomobillerle de çıkışa izin verilmiyordu.
“Pripyat’ta 26 Nisan’ın diğer günlerden bir farkı yoktu. Günlük hayata dair hiçbir uyarı ve sınırlama yapılmadı. İnsanlar gruplar halinde toplanıyor ve santraldeki kazayı konuşuyorlardı.
“Cumartesi akşamı Pripyat’ın parti ve belediye yöneticileri ailelerini şehir dışına çıkardılar. Bu haber hemen yayıldı. Biz ise esirdik. Pazar günü insanları götürmeye başladılar.
“Kazadan önce her şey normaldi. İnsanlar otomobil satın alıyor, evlerini yapıyorlardı. Umutları vardı. Ama bir an geldi ve onlar için değerli olan her şey yok oldu…”
Nükleer faciadan bir süre sonra Pripyat şehrinde ve Çernobil nükleer santralinin çevresindeki 10 kilometrelik alanda yaşayanlar tahliye edildi. 1986 Mayıs ayında 30 kilometrelik bölgeden tahliye edilen kişilerin sayısı farklı verilerde 116 bin ile 350 bin arasında gösteriliyor.
Kazanın yol açtığı yangın 10 gün sürdü. Patlamanın etkisiyle çevreye yaklaşık 380 milyon kuri (radyoaktivite birimi) radyasyon yayıldı.
Yüzde 70’i Belarus, Ukrayna ve Rusya topraklarında yer alan 200 bin kilometrekarelik bir alan radyasyonun etkisi altında kaldı.
Kaza sonrası radyoaktif madde yüklü bulutlar Avrupa’da birçok ülkeye yayıldı.
Facia nedeniyle kaç kişinin hayatını kaybettiği günümüzde de tartışma konusu.
Nükleer felaket, ilk anda santralde görevli 31 kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Ancak kazanın asıl yıkıcı etkileri daha sonra ortaya çıktı.
Çernobil faciası bazı bağımsız araştırmalara göre yaklaşık 200 bin kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep oldu.
Farklı verilere göre, facianın etkilerini ortadan kaldırmak için yapılan çalışmalara Sovyetler Birliği’nde 600 bin ile 800 bin arasında görevli katıldı. Bu kişilerin 70 bininden fazlası kalıcı olarak sakat kaldı.
Maksim Kremen de 1986-1987 yıllarında bu çalışmalarda yer alan ve sonradan “onur madalyası” verilen kişilerden biriydi.
Kazanın etkileri nedeniyle Ukrayna’da 1,9 milyon, Belarus, Rusya, Ukrayna ve Avrupa ülkelerinde toplam 8,4 milyon kişi radyasyona maruz kaldı.
Patlamanın ardından santralin yakınlarındaki tüm çam ağaçları yüksek radyasyonun etkisiyle kızıl renge dönüştü ve öldü. Hayvanların tamamına yakını yok oldu.
Facianın Türkiye’ye etkileriyle ilgili de farklı iddialar ortaya atılmıştı.
Türk Tabipleri Birliği, facianın Türkiye’de özellikle Doğu Karadeniz bölgesini etkilediğine ve bölgedeki kanser vakalarıyla facia arasındaki ilişki olabileceğine dikkati çekmişti.
Farklı yetkililer ise bölgedeki kanser vakaları ile facia arasında ilişki bulunduğuna dair kanıt olmadığını ileri sürmüştü.
Çernobil günümüzde ne durumda?
1986’da Çernobil Nükleer Santrali’ndeki patlamadan bu yana yaklaşık 4 bin kilometrekarelik bir alan terk edilmiş durumda. Yasak bölge Ukrayna ve Belarus topraklarını kapsıyor. Santralin yakınlarındaki Pripyat kenti ise “hayalet şehre” dönüştü.
Radyoaktif kirliliğin bulunduğu bölgede tarım yasak ve yeni yapılaşmaya izin verilmiyor.
Yasak bölgeye 30 kilometre mesafede polis kontrol noktaları bulunuyor. Ancak buna rağmen şehir bugüne kadar birçok kez soygun ve yağmalama eylemlerine sahne oldu. “Hayalet şehir”de değerli eşyaların çalınmadığı neredeyse tek bir daire kalmadığı belirtiliyor.
Çernobil Nükleer Santrali’nin işleyen son reaktörü 15 Aralık 2000 tarihinde kapatıldı.
Nükleer facianın yaşandığı reaktörün enkazı, radyoaktif sızıntıyı engellemek için 2016 yılında dev bir çelik kalkanla örtüldü.
Günümüzde devre dışı olan Çernobil Nükleer Santrali’nde, nükleer tesislerin ve radyoaktif atıkların güvenliğinden, çevre denetiminden ve bilimsel çalışmalardan sorumlu devlet işletmesi faaliyet yürütüyor.
Bölgede güneş enerjisi santrali ve Avrupa için nükleer yakıt depolama tesisi kurmaya yönelik projeler de gündeme gelmişti.
Çernobil yangını turizme darbe vurdu
Nükleer facia sonrası yüksek radyasyona maruz kalan ormanlar, günümüzde ise adeta bir doğal yaşam cennetine dönüşmüş durumda.
Bölgede pek çok vahşi hayvan ve yüzlerce kuş türü yaşam sürüyor. Araştırmalar, yüksek radyasyon miktarının bugün Çernobil’deki vahşi doğaya ciddi bir olumsuz etkisi olmadığını gösteriyor.
Ancak bazı hayvanlarda anomalilere rastlanabiliyor. Örneğin, kuşlar arasında albino yaygın. Böceklerin ömrü normalden kısa, kemirgenlerde doğurganlık seviyesi düşük.
Çernobil Nükleer Santrali’nin patladığı bölge ve Pripyat şehri, son yıllarda dünyanın dört bir yanından turistleri ağırlıyor. Tüm dünyada büyük ilgi gören “Chernobyl” dizisinin de etkisiyle bölgeyi 2019 yılında resmi verilere göre 124 bin kişi ziyaret etti.
Fakat son yangının ardından Çernobil’deki turistik yerlerin üçte biri yok oldu. 1986’daki nükleer facia sonrası ilk tasfiye memurlarının yaşadıkları ahşap evlerin bulunduğu “İzumrudnoye” Sovyet gençlik kampının yanması en büyük kayıplardan biri oldu.
Nükleer felaketin bugünkü etkileri neler?
Çernobil, Rusya’nın Şubat 2022’de başlayan Ukrayna işgali ile yeniden gündeme geldi. Çernobil’de çalışan personel, 1 Nisan 2022 itibarıyla eski nükleer santrali ele geçiren Rus askerlerinin bölgeden ayrıldığını söyledi.
Çernobil’de 4 Nisan 2020’de başlayan ve yaklaşık iki hafta süren yangın da endişe yaratmıştı. Yangının Pripyat kentine ve radyoaktif atıkların yer aldığı tesislere iki kilometre mesafedeki bir bölgeye kadar ilerlemesi, Çernobil ile ilgili riskleri yeniden gündeme getirmişti.
Facianın günümüzdeki en önemli olumsuz etkisi, Ukrayna ve Belarus sınırları içinde yer alan yaklaşık 1 milyon hektarlık toprağın radyoaktif kirliliğin etkisi altında olması.
Görüşlerine başvurduğumuz Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi (NAN) Çevre Bilişimi Bölüm Başkanı İvan Kovalets, nükleer yakıt ve radyoaktif maddelerin kalıntılarının kontrol altında tutulmasının ve gömülmesinin günümüzdeki temel sorunlar olduğunu söylüyor.
Çernobil Nükleer Santrali’nin soğutma havuzunun dibinde çok sayıda radyoaktif madde bulunduğunu belirten akademisyen, şu risklere işaret ediyor:
“Havuzun kuruması halinde bu radyoaktif materyaller rüzgarın etkisiyle havaya karışabilir. Çernobil bölgesindeki orman yangınları da radyoaktif aktiviteyi artırabilir. Tüm bu sorunların çözümü için bölgede düzenli olarak çok sayıda uzmanın çalışması gerekiyor. Bu da onların sağlığı için bazı riskler oluşturuyor.”
Kovalets, bölgedeki yangınların ciddi bir risk yaratıp yaratmadığı konusundaki sorumuzu ise şöyle yanıtladı:
“Bazı radyoaktif atık depolarında uzun ömürlü radyoaktif materyaller bulunuyor. Bu nedenle elbette tehlike arz ediyorlar. Ancak bunlar genellikle betonarme bölmelerde depolandığından, yangınların bu materyallerin depolardan çıkmasına yol açması düşük ihtimal.
“Nükleer yakıt kalıntılarının bulunduğu depolama tesislerinde ise -sadece Çernobil için geçerli değil- kontrolsüz bir nükleer reaksiyonun yeniden başlaması (kritiklik kazası) ihtimali var. Ama bu nükleer patlama anlamına gelmiyor.”
NAN Nükleer Enerji Santrallerinin Güvenlik Sorunları Enstitüsü Müdür Yardımcısı Sergiy Paskeviç’e göre de bölgedeki radyoaktif atık depoları, yangın ya da sel ve kasırga gibi durumlarda radyoaktif maddelerin çevreye salınmasına yol açabilecek bir güvenlik riski oluşturmuyor.
Her iki uzman da, Çernobil’deki radyasyon miktarının günümüzde Ukrayna ve çevre ülkelerde insan sağlığını tehdit etmediği görüşünde.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) da son raporunda, Çernobil bölgesinde çıkan orman yangınlarının “havadaki radyoaktif partiküllerde tehlikeli bir artışa neden olmadığını” açıkladı. Raporda, ölçülen radyasyon seviyelerindeki artışın çok düşük olduğu ve insan sağlığı için risk oluşturmadığı belirtildi.
Ancak uzmanlar, insanlık tarihinin en büyük çevre felaketi olan Çernobil faciasının izlerinin günümüzde yaratabileceği olası risklerle ilgili daha fazla bilimsel araştırmaya ihtiyaç duyulduğunun altını çiziyor.
Not: Bu haber ilk olarak 26 Nisan 2020’de yayınlanmıştı.
]]>BBC Farsça
Patlama seslerinin duyulduğu İsfahan saraylarıyla, mozaiklerle süslü camileri ve minareleriyle meşhur. Aynı zamanda, İran’ın askeri sanayinde büyük bir merkez.
İran’ın üçüncü en büyük kentinin lakabı “Nesf-i Cihan” yani dünyanın yarısı. Ülkenin orta kesimlerinde, Zagros Dağları’nın yakınlarında yer alıyor.
Kent ve etrafındaki bölge, insansız hava aracı ve füze fabrikalarına ev sahipliği yapıyor.
İran’ın nükleer zenginleştirme programındaki önemli merkezlerden Natanz Nükleer Tesisi’ne görece yakın.
İsfahan, İran’ın nükleer tesisleriyle birlikte anılan bir yer olduğu için saldırının sembolik önemi var.
Benyamin Netanhayu bir yandan bu aşamada tam anlamıyla vurmaktan geri durmuş, bir yandan da İran’a bu bölgedeki hassas hedefleri vurma kabiliyeti olduğu mesajını vermek istemiş olabilir.
Saldırı haberlerinin ardından İranlı yetkililer hızla, İsfahan bölgesindeki nükleer tesislerin “tamamen güvende” olduğunu duyurdular. Şu an nükleer silahı olmayan İran, sivil nükleer programını nükleer silahlı bir ülkeye dönüşmek için kullanmaya çalıştığı iddialarını reddediyor.
Ancak olanlar konusunda birbiriyle çelişen haberler var. İran’ın Uzay Kurumu Sözcüsü Hüseyin Daliryan, “birkaç” insansız hava aracının “başarıyla düşürüldüğünü” söyledi ve bir füze saldırısı olduğu haberlerini reddetti.
Daha sonra, Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahyan, devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, “İsrail yanlısı medyanın” haberlerine karşın, “birkaç mini insansız hava aracının başarıyla düşürüldüğünü” savundu ve bir füze saldırısı olduğu haberlerini kabul etmedi.
İran medyasının bir kısmı da İsfahan Havaalanı ve askeri üssü yakınlarında üç patlama olduğunu duyurdu.
İran Kara Kuvvetleri Komutanı Abdülrahim Musavi bunun “şüpheli bir nesneye doğru ateş eden uçaksavar sistemi olduğunu” belirtti.
İran Hava Kuvvetleri’nin İsfahan Havaalanı yakınlarında bir üssü var ve üste İran’ın elinde yaşlanan F-14 tipi savaş uçaklar da var.
İran, ABD yapımı F-14’leri ilk olarak 1970’li yıllarda, Şah döneminde almıştı ve bu uçaklar hala faal. Hatta bu uçakların hala faal olduğu tek ülke.
İsfahan’da daha önce de İsrail’in düzenlediğinden şüphelenilen bir saldırı olmuştu. İran, Ocak 2023’te kentin orta kesimlerindeki bir cephane fabrikasına düzenlenen insansız hava aracı saldırısından İsrail’i sorumlu tuttu. Saldırının, dört pervaneli küçük insansız hava aracıyla düzenlendiği bildirilmişti.
Benzer İHA saldırıları haberleri son yıllarda İran’ın farklı yerlerinden geldi. İsrail, bu saldırıların sorumluluğunu hiç üstlenmedi.
İngiltere ve NATO Nükleer Güçleri’nin eski komutanlarından, kimyasal silah uzmanı Hamish de Bretton-Gordon, BBC’ye yaptığı açıklamada, İsfahan’ın hedef alınmasının, etrafındaki askeri üsler nedeniyle “çok önemli” olduğunu söyledi.
De Bretton-Gordon, füze saldırısının “İran’ın nükleer silah geliştirdiğine inanılan yere çok yakın olduğunu, belki de buna bir gönderme olabileceğini” belirtti.
Kimyasal silah uzmanına göre İsrail saldırısı “bir kabiliyet ve belki de niyet gösterisi” olabilir. Uzman, İran’ın geçen hafta sonu yolladığı 300’den fazla SİHA ve füzenin imha edildiğine, İsrail’in ise yolladığı “bir ya da iki füzenin” hedefe ulaştığını ve “hasara” yol açtığını belirtiyor.
De Brotton Gordon, İranlı yetkililerin, saldırıyı küçümsemeye çalıştığını ve İsrail’in İran’ın “antik” hava savunma sistemini geçmekteki başarısının kamuoyunda duyulmasını istemediklerini belirtti.
“İsrail askeri anlamda İran’ın çok üzerinde ve bunlar da bunun göstergesi. İran, İsrail ile büyük bir darbe alacağı konvansiyonel bir savaşa girmek yerine, terör örgütlerini ve vekil güçlerini kullandığı, gölgelerin altındaki bir savaşı tercih edecektir.”
İran ile giderek daha yakın bir askeri işbirliği içine giren Rusya ise Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a göre, İsrail’e İran’ın “gerilimi yükseltmek istemediği” mesajını verdi.
Lavrov “Rusya ve İran lider kadrosu, bizim temsilcilerimiz ve İsraillilerin yer aldığı telefon temasları oldu. Bu görüşmelerde, İsraillilere İran’ın gerilimi yükseltmek istemediği mesajını net bir şekilde verdik” dedi.
]]>Avusturya’nın başkenti Viyana’da düzenlenen UAEA Özel Yönetim Kurulu toplantısında konuşan Grossi, geçen hafta Zaporijya Nükleer Santrali’ne yönelik doğrudan gerçekleştirilen 3 saldırı sonrasında olası bir nükleer kaza ya da felaketin yaşanmasına ilişkin kaygılarını paylaştı.
Grossi, bu özel toplantıda, nükleer santrale yönelik “pervasız saldırıların” mevcut savaşta yeni ve çok daha tehlikeli bir cephenin açılması olasılığını önlemesi gerektiğini vurgulayarak, gelecek hafta düzenlenecek Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda da aynı kaygıyı dile getireceğini söyledi.
Uluslararası topluma, gerilimin düşürülmesi için eyleme geçme çağrısı
Nükleer bir kazayı önlemek ve tesisin bütünlüğünü sağlamak için UAEA’nın 5 somut ilkesini ihlal edebilecek herhangi bir eylemden kaçınılması çağrısını yineleyen Grossi, “Uluslararası toplumu, bu çok ciddi duruma ilişkin geriliminin düşürülmesi için aktif bir şekilde çalışmaya davet ediyorum.” diye konuştu.
Grossi, nükleer santrale yönelik saldırılar sonucunda bir kişinin hayatını kaybettiğini, 6’ıncı ünitenin çatısının zarar gördüğünü ve ana reaktörü çevreleyen yapıların da etkilendiğini, bu gelişmelerin saldırıların süreceğine yönelik kaygıya yol açtığını belirterek, saldırıların durması gerektiğini ifade etti.
???????- “Nükleer tesislere saldırmak kesinlikle yasaktır.”
Saldırıların bir nükleer tehlikeye yol açmadığını kaydeden Grossi, nükleer santrallere yönelik bir saldırının askeri ya da siyasi bir getirisinin olmadığının altını bir kez daha çizerek, “Nükleer tesislere saldırmak kesinlikle yasaktır.” ifadesini kullandı.
Grossi, nükleer tesislerde güvenlik ve emniyetin sağlanması, yapıların bütünlüğünün korunması, çalışanların güvenliği ve santrallerin işleyişinin aksamaması, enerji kaynaklarının zarar görmemesi gibi 5 önemli prensibi hatırlatarak, “Bu temel, açık ve vazgeçilmez ilkelere azami itidalle ve açık bir şekilde herkesin riayet etmesi çağrısında bulunuyorum.” dedi.
Ajansın Zaporijya’da olası bir nükleer kazanın yaşanmaması için yürüttüğü gözlem faaliyetlerinin oybirliği ile desteklenmesi talebinde bulunan Grossi, “Gelecekte Zaporijya Nükleer Santrali’ne yönelik herhangi bir saldırının yaşanmaması için hepimiz elimizdeki her türlü imkanı kullanmalıyız.” görüşünü paylaştı.
Türkiye’nin Zaporijya’ya ilişkin kaygıları aktarıldı
Toplantıda söz alan Türkiye’nin BM Viyana Ofisi Nezdinde Daimi Temsilcisi Büyükelçi Levent Eler de Zaporijya Nükleer Santrali’ne yönelik gerçekleştirilen saldırılara ilişkin Türkiye’nin kaygılarını dile getirdi.
Büyükelçi Eler, Belçika’nın başkenti Brüksel’de 21 Mart’ta düzenlenen ilk Nükleer Enerji Zirvesi’nde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Zaporijya’daki endişe verici duruma dikkat çektiğini ve yeni bir Çernobil felaketine tahammül edilemeyeceği vurgusunda bulunduğunu hatırlattı.
UAEA Başkanı Grossi’nin santrale yönelik saldırıların durdurulması ve saldırılar nedeniyle artan nükleer kaza riskine ilişkin açıklamasına dikkati çeken Eler, “Bu hassas konuda tüm taraflara azami itidal çağrısında bulunuyor ve Ajansın bu konudaki çabalarını destekliyoruz.” ifadesini kullandı.
Eler, Türkiye’nin Rusya ve Ukrayna arasındaki arabuluculuk çabalarına işaret ederek, Türkiye’nin diplomasiye şans verilmesi yönündeki çabalarını sürdüreceğini vurguladı.
Türkiye’nin Zaporijya’da korkunç bir durum yaşanmaması için çabalarına devam edeceğini belirten Eler, “Nükleer tesislere yönelik saldırılar, tam bir kaybet-kaybet durumunun yıkıcı sonuçlarına yol açabilir. Kelimenin tam anlamıyla bu ateşle oynamaktır.” görüşünü paylaştı.
]]>Bakan Bayraktar, Rusya’nın Soçi kentinde düzenlenen Uluslararası ATOMEXPO-2024 Forumu kapsamında Türk gazetecilerin sorularını yanıtladı.
Geçen hafta Moskova’da meydana gelen terör saldırısını lanetleyen ve saldırıda hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı dileyen Bayraktar, “Bugün bu toplantıya gelmemizin nedenlerinden biri, bizim dayanışmaya verdiğimiz önem. Rusya ile birçok alanda, özellikle enerji alanında önemli bir işbirliğimiz var. Böyle bir günde burada olmanın, onlar açısından da önemli olduğunu düşünüyorum. Terörün her türlüsüne, terörle çok mücadele vermiş bir ülke olarak karşı olduğumuzu her zaman ifade ediyoruz. Buradaki terör saldırısını da şiddetle bir kez daha sizler vesilesiyle kınadığımızı ifade etmek istiyorum.” dedi.
Bayraktar, bir önceki Uluslararası ATOMEXPO Forumu’ndan bu yana Türkiye’de nükleer enerji sektöründe önemli gelişmelerin yaşandığını ifade ederek, “Türkiye, geçtiğimiz yıl nisan ayında Akkuyu’ya ilk taze yakıtın gelmesiyle beraber nükleer ülke haline geldi. Bu önemli bir değişim. Bir sonraki ATOMEXPO’ya geldiğimizde, Akkuyu’dan elektrik üreten bir ülke olarak burada olacağız.” değerlendirmesinde bulundu.
Nükleerin, Türkiye’nin yenilenebilir enerji hedeflerinin gerçekleştirilmesi noktasındaki rolüne de değinen Bayraktar, “Biz yenilenebilir enerjiyi kullanmak istiyoruz. Ülkemizde çok büyük bir potansiyel var. Mevcut kapasiteyi arttırmak istiyoruz. Ama bu kesintili güneş ve rüzgar gibi kaynakları, mutlaka baz yükle dengelememiz gerekiyor. Dolayısıyla nükleer bu açıdan, yani bizim yenilenebilir enerji hedeflerimizi gerçekleştirmemiz için çok önemli. Türkiye’nin küresel ısınma, iklim değişikliğiyle mücadele hedeflerinde nükleer; temiz, çevreci yakıt olarak da katkı sağlayacak.” diye konuştu.
Sinop ve Trakya için görüşmeler devam ediyor
Bayraktar, Türkiye’nin nükleer enerjide ortaya koyduğu hedeflerin küresel nükleer enerji hedefleriyle uyumlu olduğunu kaydederek, “Türkiye’de 3 ayrı yerde muhtemelen 4’er reaktörle toplam 12 reaktör ve 15 bin megavatlık bir nükleer güce ulaşmayı hedefliyoruz. 2050 yılına kadar da, yani önümüzdeki 20-25 yılda Türkiye’nin mutlaka 20 bin megavat kurulu güce ulaşması gerekiyor. Bizim uzun dönemli enerji planlamamızın içerisinde bu var. Belki geri kalan kısmını küçük modüler reaktörlerle yapacağız. Bu nedenle Sinop fevkalade önemli, Trakya fevkalade önemli.” ifadelerini kullandı.
Trakya’daki projeye değinen Bayraktar, “Trakya tarafında Çin ile sürdürdüğümüz müzakereler var. Bu yıl içerisinde netleştirmek ve nihayete erdirmek istiyoruz. Anlaşma safhasını geçip, inşaat safhasına geçmemiz gerekiyor. Çünkü oranın da 2030’lu yılların başında elektrik üretir hale gelmesi lazım. Trakya bizim elektrik ihtiyacımızın en yoğun olduğu yerlerden biri.” dedi.
Bayraktar, Sinop’ta 2013’te Japonlarla başlayan sürecin ise sonlandığını vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Farklı bir alternatif üzerinde çalışıyoruz. Rosatom, Rusya Federasyonu çok ciddi bir ilgi gösterdi. Türkiye’de olmaları, Akkuyu’da olmaları, Akkuyu’da elde ettikleri tecrübe, oradaki insan kaynağı, bunlardan istifade ederek bu tecrübeyi Sinop’a da aktarmak istiyorlar. Biz de bu anlamda Sayın Cumhurbaşkanımız ile Sayın Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin’in görüşmelerinde ortaya koydukları bu ortak çalışma hedefi konusunda ilgili kurumlarımız, bizim tarafta bakanlığımız başta olmak üzere, Rosatom ile çalışmalarımıza devam ediyoruz. Çalışma grupları belirli alanlarda, teknik alanlarda, finansal alanlarda çalışmalarını sürdürüyorlar. Bunların neticesine bakacağız.” bilgisini paylaştı.
Türkiye’nin bu projelerin hayata geçirilmesi noktasındaki beklentilerine dikkati çeken Bayraktar, şöyle devam etti:
“Türkiye’nin hem Rusya’yla hem de Çinli şirketlerle süren müzakerelerde üç temel beklentisi var. Bir, biz rekabetçi bir enerji fiyatı istiyoruz. İki, yerlileşme. Artık Akkuyu’dan da daha ileride bir yerlileşme hedefi istiyoruz. Çerçevesi ortaya konmuş bir yerlileşme planı istiyoruz. Üçüncüsü de bizim binlerce insan kaynağına ihtiyacımız var. Hem nükleer santrallerin yapımı esnasında hem de onların işletimi esnasında, yani önümüzdeki 60-80 yıl boyunca. Dolayısıyla bu anlamda da bize önerilecek tekliflerin mutlaka bu üç temel kriteri karşılayacak şekilde sunulmasını bekliyoruz. Bu anlamdaki beklentilerimiz de kendilerine ilettik. Bunların dışında da ilgi alaka gösteren ülkeler var. Dolayısıyla biz diyoruz ki henüz hiç kimseyle nihai imzalar atılmadı. Dolayısıyla bu projeler bu anlamda diğer ilgilenen taraflara da açıktır diyoruz. Onlarla da farklı şekilde görüşmelerimiz devam ediyor.”
Bayraktar, Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) projesinde, 29 Ekim’in hedef tarih olarak belirlendiğini anımsatarak, “Akkuyu NGS’nin ilk reaktörünü bu yıl içerisinde devreye almak için yoğun bir gayret sarf ediyoruz. Özellikle Rosatom tarafı, yükleniciler, bizim Nükleer Düzenleme Kurumumuz, bu çerçevede çalışıyoruz, hedef bu. Ama elbette ki nükleer işi, çok dikkatle yapılması gereken, üzerinde nükleer güvenlikle alakalı tüm uluslararası standartlara uyulması gerekerek yapılacak bir iş. Dolayısıyla hiçbir şekilde bunlardan taviz vermeden, bunlara riayet etmek suretiyle bunu gerçekleştirmek istiyoruz. Karşı karşıya kaldığımız farklı zorluklar da var. Teknik zorluklar da, başka zorluklar da var ama hedefimiz bu. Umarım bunu gerçekleştiririz. Rosatom ile ortaya konmuş anlaşma kapsamında bu süre 2025 yılıydı. Biz bunu biraz daha öne çekmeye gayret ediyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
2050’li yıllarda talebin yüzde 20’sinin nükleer enerjiden karşılanması hedefleniyor
Akkuyu NGS’nin, Türkiye’nin elektrik ihtiyacının yüzde 10’unu tek başına karşılayacağını aktaran Bayraktar, diğer santrallerin devreye girmesiyle 2050’li yıllarda Türkiye’nin, enerjisinin en az yüzde 20’sini nükleer enerjiden karşılayacağını söyledi.
Bayraktar, Akkuyu NGS projesinde deniz suyu sıcaklığı da dahil olmak üzere birçok çevresel etkinin değerlendirildiği çalışmaların yapıldığı ve sonrasında inşaata başlandığını vurgulayarak, “Bu konuda endişe edecek bir şey yok. Süreç bu anlamda takip ediliyor. Gerekli izinler ilgili taraflardan alınmış durumda.” dedi.
]]>8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında Akkuyu NGS’de düzenlenen etkinlikte AA muhabirine açıklamalarda bulunan kadın mühendisler, Türkiye’nin ilk nükleer enerji santralinde görev alma deneyimlerini paylaştı.
Akkuyu Nükleer Nükleer Güvenlik Birimi Nükleer Yakıt Kontrol Kıdemli Uzmanı Ebru Adıgüzel, Türkiye’nin ilk nükleer santralinde çalışan nükleer mühendislerden biri olmak için Rusya’da 6,5 yıllık eğitim aldığını belirterek, “Akkuyu’da 2018’den beri çalışıyorum. Sahada çalışmak bir kadın için zorlu ama burada edindiğimiz tecrübeler bütün zorluklara göğüs germemizi sağlıyor.” dedi.
Adıgüzel, Türkiye’nin sanayisinin her gün daha da gelişmekte olduğunu ve bunun için enerjinin çok önemli olduğunu vurgulayarak, “Akkuyu NGS’nin Türkiye’nin elektrik ihtiyacının yüzde 10’unu devamlı şekilde karşılayacak olması Türkiye için çok büyük bir avantaj.” ifadelerini kullandı.
Akkuyu NGS’nin 1. güç ünitesinin işletmeye alınması için ilk önemli aşama olan nükleer yakıtları teslim alan ekipte bulunmaktan gurur duyduğunu dile getiren Adıgüzel, “Nükleer santralde çalışmak bizi her gün biraz daha geliştiriyor. Aynı zamanda katıldığımız projeler ve çeşitli alanlara yönelebilmemiz kariyerimize sürekli katkı sağlıyor.” dedi.
“Atatürk’ün gençlere güvendiği gibi ben de gençlere güveniyorum”
Akkuyu Nükleer Kimya Bölümü Kimyasal Analiz Uzmanı Beyza Kurtuluş Öztürk de santralde çalışmaya 2020’de kimyasal analiz uzmanı olarak başladığını belirterek, “Kimya bölümü aslında bir nükleer güç santralinin en önemli ve kapsamı en geniş bölümlerinden biri diyebilirim, çünkü suyun bulunduğu her alanda kimya birimi de işin içine giriyor.” diye konuştu.
Öztürk, Türkiye’de başka nükleer santrallerin de önümüzdeki dönemde devreye alınacağına inandığını söyleyerek, “Gençlerimiz doğru yoldan şaşmadığı müddetçe ülkemiz her türlü ilerleyecek ve daha gelişmiş bir ülke olacaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ün gençlere güvendiği gibi ben de gençlere güveniyorum. Gelecek nesil ülkemizi her türlü ileriye götürecektir.” dedi.
Türkiye’nin en önemli projelerinden olan Akkuyu NGS’de çalışan kadın mühendislerden biri olmanın gurur verici olduğunu vurgulayan Öztürk, şöyle devam etti:
“Kadın ve erkek arasında bir fark olmadığını, olsa bile istediğimiz alanda çalışmaya engel olmadığını kendim de çalışarak göstermek ve diğer kadınların önünü açabilmek benim için çok gurur ve heyecan verici. Umarım genç kızlarımız ileride bakıp ben de burada çalışabilirim diye örnek alabilirler. Bu beni çok mutlu eder.”
“Türkiye’nin ilk nükleer güç santralinde çalışmak gurur verici”
Akkuyu Nükleer Radyoaktif Atıklar Sertifikalandırma Uzmanı Nurberk Sungur ise Akkuyu NGS’de çalışmak için St.Petersburg Politeknik Üniversitesi’ne gönderildiğini söyledi.
Sungur, santralde görev alan kadın çalışanlar için Akkuyu NGS’de görev almanın çok önemli olduğunu belirterek, “Türkiye’nin ilk nükleer güç santralini yapıyoruz. Tabii ki kendimizle gurur duyuyoruz.” ifadelerini kullandı.
Nükleer santralin ülke için büyük bir adım olduğunu vurgulayan Sungur, şunları kaydetti:
“Her şey bir taşı suya atmakla başlar ve biz de bu taşı suya attık, dalgaların oluşmasını bekliyoruz. Dalgalar oluştukça ülke nükleer enerji alanında bugüne kadar gerçekleştirdiği araştırma faaliyetlerini sürdürüp artık nükleerin diğer kollarına adım atacağı için biz de o açıdan çok memnunuz ve mutluyuz.”
]]>Akkuyu NGS’de düzenlenen etkinliğin moderatörlüğünü Akkuyu Nükleer AŞ Genel Müdür Basın Sekreteri ve İletişim Direktörü Vasiliy Korelskiy yaptı.
Korelskiy, Akkuyu NGS projesinde 2 binden fazla kadının görev aldığı bilgisini paylaşarak, çalışan kadınları “nükleer sektörün mücevherleri” olarak nitelendirdi.
Toplantıda Akkuyu’da görev alan kadınlar da tecrübe ve deneyimlerini anlattı.
Akkuyu Nükleer AŞ Kıdemli Hukuk Danışmanı Naila Atmaca, Akkuyu’nun çok özel bir proje olduğunu belirterek, “Burada çok şey öğrendim ve her gün öğrenmeye devam ediyorum. Henüz öğrenciyken sınıf arkadaşlarıma Akkuyu NGS’de çalışacağımı söylediğimi hatırlıyorum. Üniversiteden mezun olduktan sonra özgeçmişimi şirkete gönderdim ve görüşmeye davet edildim. Sonuç olarak beşinci yılımda Akkuyu Nükleer’de büyük bir keyifle çalışıyorum.” dedi.
Nükleer enerji sektöründe kadın çalışan olmanın zor olabildiğini ifade eden Atmaca, Akkuyu’da çalışırken hiç zorluk çekmediğini, aksine çalışma arkadaşları tarafından her zaman desteklendiklerini ve kadın erkek arasındaki dengenin sağlandığını söyledi.
Personel Eğitim ve Geliştirme Organizasyon Bölüm Müdürü Nadezhda Sezer de sahada çalışan 30 bin kişinin 2 binden fazlasının kadın olduğunu vurgulayarak, “Şu an sahada çalışanların çoğu inşaat işçileri olduğu için erkekler çoğunlukta fakat farklı alanlarda kadınların yüzdesi değişiyor. Örneğin benim birimimde çalışanların tamamı kadınlardan oluşuyor. Tabii ki santralin inşası bittikten ve 4. ünite devreye alındıktan sonra kadınların sayısı daha da artacaktır.” dedi.
Projenin Radyasyon Güvenlik Kontrol ve Ölçme Cihazları Bölümü Elektrik Teknisyeni Olga Levicheva ise asıl mesleğinin elektrik mühendisliği olduğunu aktararak, “Akkuyu projesini çok merak ediyordum ve bir katkıda bulunmak istedim. Bu pozisyonun açıldığını öğrendiğimde benim de bu pozisyona uygun olabileceğimi düşünerek başvurdum ve ardından işe başladım. Bir kadın olarak burada çalışmaktan çok memnunum çünkü gerçekten büyük, farklı ve çeşitli fırsatları olan bir yer.” ifadelerini kullandı.
Nükleer Güvenlik Birimi Nükleer Yakıt Kontrol Kıdemli Uzmanı Ebru Adıgüzel, Kimya Bölümü Kimyasal Analiz Uzmanı Beyza Kurtuluş Öztürk, Radyoaktif Atıklar Sertifikalandırma Uzmanı Nurberk Sungur da başarı öykülerini anlatarak, gazetecilerin sorularını yanıtladı.
” Türkiye’nin ilk nükleer güç santrali yapımı projesinde kadınların rolü çok büyük”
Konuşmaların ardından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne özel, gazetecilere yönelik Akkuyu NGS inşaat sahası gezisi etkinliğine Akkuyu Nükleer Üretim ve İnşaat Organizasyon Direktörü Denis Sezemin de katıldı.
Sezemin, Akkuyu NGS projesinin çok önemli olduğuna işaret ederek, “Türkiye’nin ilk nükleer güç santrali yapımı projesinde kadınların rolü çok büyük. Projelerde kadınlar muhasebeden tutun da mühendislik alanına kadar neredeyse tüm birimlerde çalışıyor. Bu vesileyle sahamızda memnuniyetle ağırlamakta olduğumuz basın mensuplarının da Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyorum.” diye konuştu.???????
Gazetecilerin Akkuyu NGS saha ziyareti, santral işletmeye alınmadan önce güç ünitelerinde çalışacak personele uygulamalı eğitim verilmesi amacıyla santralin güç ve kontrol ünitelerinin birebir kopyası olarak tasarlanan tam ölçekli simülasyon merkezinin tanıtılmasının ardından sona erdi.
]]>Avusturya’nın başkenti Viyana’daki Birleşmiş Milletler (BM) Viyana Ofisi’nde UAEA Yönetim Kurlu Toplantısı düzenlendi.
Toplantı sonrasında Başkan Grossi, gazetecilerin sorularını yanıtladı.
AA muhabirinin, İsrail’in denetlenmeyen nükleer faaliyetleri ve kontrol dışı nükleer silahlarının Orta Doğu’daki durumu daha karmaşık hale getirip getirmeyeceğine ilişkin sorusunu yanıtlayan Grossi, bölgedeki gelişmelerden duyduğu kaygıyı dile getirerek, “nükleer silahların kullanımına ilişkin ciddiyetsiz konuşmaların kabul edilemez olduğunu” yineledi.
Grossi, İsrailli aşırı sağcı Miras Bakanı Amihai Eliyahu’nun Kasım 2023’de Gazze’ye yönelik nükleer silah kullanma tehdidinin bölgede domino etkisi yaptığını belirterek, bu tür konuşmaların sonlandırılması gerektiğini ifade etti.
“Ajans, bölgede Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın uygulanması için çabalıyor. Nükleer silahların kullanımına ilişkin ciddiyetsiz konuşmalar, diğer ülkelere de sıçradı.” ifadesini kullan Grossi, nükleer silahların uluslararası hukuka göre yasaklı olduğunu vurguladı.
İran’ın nükleer faaliyetleri
Grossi, İran’ın nükleer faaliyetlerine de değinerek, bu ülkede zenginleştirilmiş uranyum stokunda artışın devam ettiğini, Tahran yönetimin yaklaşık 3 yıldır Ek Protokol’ü uygulamadığını ve bu süre zarfında Ajans’ın da tamamlayıcı erişim sağlayamadığının altını çizdi.
İran’ın Kapsamlı Güvenlik Denetimi Anlaşması kapsamında Kod 3.1 adı verilen uygulamayı hayata geçirmesi gerektiğini ifade eden Grossi, İran’ın nükleer programının tamamen barışçıl olduğuna dair Ajansın güvence verebilecek bir konumda olması için bu durumun çözüme kavuşturulması gerektiğini söyledi.
Grossi, “İran’ın nükleer silah üretmeye yönelik teknik yeteneklerine ilişkin kamuoyuna yapılan açıklamalar, İran’ın güvenlik denetimine ilişkin beyanlarının doğruluğu ve eksiksizliği konusundaki endişelerimi daha da artırıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
İran’ın 4 Mart 2023’te UAEA ile yaptığı Ortak Mutabakatta alınan kararları uygulamayı durdurmasının ciddi oranda endişeye yol açtığını kaydeden Grossi, “Bu da İran’ın üzerinde anlaşmaya vardığımız şeye bağlı kaldığına dair şüpheleri artırıyor.” görüşünü paylaştı.
Grossi, İranlı yetkililerle görüşmek istediğini, Tahran’dan gelecek davet üzerine hareket edeceğini belirterek, söz konusu kaygıların ancak yapıcı ve anlamlı bir işbirliği ile çözülebileceğini, bu bağlamda İran’ı bir kez daha eksiksiz ve şeffaf bir şekilde işbirliği yapmaya çağırdı.
Zaporijya Nükleer Santrali
Ukrayna’daki Zaporijya Nükleer Santrali’ne ilişkin istikrarsız durumun sürdüğünü belirten Grossi, son haftalarda nükleer santral çevresinde çatışmaların arttığını ifade etti.
Grossi, olası bir nükleer kazanın yaşanmasını önlemek adına daha önce BM Genel Kurulu’nda açıkladığı 5 temel ilkeye tarafların dikkat ettiğini, ancak zaman zaman bu ilkelerin bazılarını riske atabilecek adımların da atıldığına dikkati çekti.
Ajans uzmanlarının burada nükleer güvenliğin sağlanması için çalışmalarını sürdürdüğünü, olası bir tehlike karşısında gereken önlemleri almaya çalıştığını kaydeden Grossi, ancak buradaki ekibin nükleer güvenliğine ilişkin yürüttüğü kontroller kapsamında santralin her noktasına erişim sağlayamadığını dile getirdi.
Grossi, Rus yetkililerin onayı doğrultusunda yarın Moskova’ya bir ziyaret gerçekleştireceğini, bu bağlamda Zaporijya Nükleer Santrali başta olmak üzere diğer nükleer güvenliğe ilişkin üst düzey görüşmeler yapacağını kaydetti.
]]>