Alınan bilgiye göre, Gümüşhane İl Jandarma Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü (KOM), İstihbarat Şube Müdürlüğü ve Şiran İlçe Jandarma Komutanlığı ekiplerinin koordinesinde operasyon gerçekleştirildi.
Şiran Cumhuriyet Savcılığı’ndan alınan arama kararının ardından başlatılan geniş çaplı operasyonda Şiran’da olduğu tespit edilen M.G. ve S.B., Gümüşhane’de olduğu tespit edilen M.B., Kelkit’te olduğu tespit edilen M.Ç. ile Giresun’un Alucra ilçesinde bulunan İ.Y. ve Çamoluk ilçesinde bulunan M.K.’nın ev ve eklentilerinde eş zamanlı arama gerçekleştirildi.
Ev ve eklentilerde jandarma ekipleri tarafından yapılan aramalarda, 1 adet 7.65 milimetre ruhsatsız tabanca ve 1 adet tabanca şarjörü, 7 adet 6.35 milimetre tabanca mühimmatı, 1 adet tabanca namlusu ve tabanca namlu parçası, 2 adet tabanca yay ve mili, 230 adet 9 milimetre tabanca fişeği, 14 adet 7.09 milimetre boş kovan, 12 adet 8.57 milimetre boş kovan, 1 adet kılıç, 1 adet döner bıçağı, 2 adet hançer, 1 çift tabanca kabzası, 1 adet kurusıkı tabanca, 2 adet tabanca şarjörü, 12 adet tabanca mühimmatı, 59 adet av tüfeği fişeği, 1 adet çift kırma yivsiz av tüfeği, 1 adet tilki kuyruğu postu, 1 adet dondurulmuş sansar, 1 adet dondurulmuş tavşan ayağı, 2 adet tarihi eser niteliği olduğu değerlendirilen heykel, 1 adet sikke, 1 adet Osmanlı dönemine ait el bombası, 1 adet el dedektörü, 6 adet cep telefonu, 2 adet flash bellek ve 1 adet fotoğraf makinesi ele geçirildi.
Şiran Cumhuriyet Savcılığının talimatları doğrultusunda haklarında adli tahkikata başlanan ve gözaltına alınan şüphelilerden M.B., İ.Y. ve M.Ç. isimli şahıslar ifadelerinin alınmasının ardından, S.B. ise, savcılıktaki ifadesinin ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. M.G. ve M.K. isimli şahıslar ise çıkarıldıkları mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. – GÜMÜŞHANE
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>MİLLİ İstihbarat Teşkilatı (MİT), arşivinde yer alan tarihi fotoğrafları internet sitesinde ‘Özel Koleksiyon’ albümünde yayınladı.
MİT’in internet sitesinde ‘Özel Koleksiyon’ bölümü içinde ‘100 Yıllık’ adı altında, teşkilat tarihinde alıntıların yer aldığı çalışma yayınlandı. Tarihi fotoğrafların yer aldığı albümde, İtalyanların 1911’de Türk toprağı olan Trablusgarp’ı (Libya) işgalini önlemek için gizlice bölgeye giden Enver Paşa, Süleyman Askeri Bey, Yakup Cemil, Kuşcubaşı Eşref, Fethi Okyar, Mustafa Kemal Paşa’nın toplu fotoğraf yer aldı. Ayrıca, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşı Nuri Conker ile Trablusgarp’ta çekindiği fotoğraf ile Birinci Dünya Savaşı’nda katıldığı cephelerdeki çeşitli fotoğrafları yayınlandı.
SÜLEYMAN ASKERİ BEY
Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk başkanı Süleyman Askeri Bey’in Trablusgarp’a Molla Cemil adında sahte kimlikle giderek bölgede faaliyet yürüttüğü aktarıldı. Albümde, Süleyman Askeri Bey ile ilgili, “Birinci Dünya Savaşı öncesinde, 1911 yılında İtalya’nın Trablusgarp’a saldırması üzerine İtalyan işgaline karşı Trablusgarp’ın müdafaasında görev aldı. Jön Türkler kılık değiştirerek Mısır üzerinden, Trablusgarp’a geçerek müthiş bir direniş örgütlediler. Süleyman Askeri imam kılığında Trablusgarp’a Mısır üzerinden gizlice geçti. Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), Ali Fethi Okyar, Eşref Sencer Kuşçubaşı, Yakub Cemil, Süleyman Askeri hep birlikte Bingazi’deki savaşlara katıldı. Süleyman Askeri, 21 Ağustos 1912’de Bingazi ve Havalisi Komutanlığı Kurmay Başkanlığına atandı. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın safında katılması üzerine Teşkilat-ı Mahsusa Başkanlığı görevinin yanında 20 Aralık 1914 tarihinde Irak ve Havalisi Genel Komutanı olarak atandı. Irak Cephesi’nde Osmancık Taburu ile Rota Muharebesi’nde İngilizleri durdurdu ama ayağından yaralandı ve Bağdat’a hastaneye kaldırıldı, burada yaralı halde Basra’yı geri almak için planlar yaptı ve harekete geçti. Şuaybiye Muharebesi’nde komutası altındaki birliklerin 14 Nisan 1915 tarihinde İngiliz Ordusu’na mağlup olması üzerine tabancasıyla intihar etti” ifadelerine yer verildi.
KUT’ÜL AMARE ZAFERİ VE HALİL KUT PAŞA
Birinci Dünya Savaşı’nın Irak cephesinde İngilizlere karşı kazanılan Kut’ül Amare Muharebelerine ilişkin, “Osmanlı tarihinin en büyük zaferlerinden biri 29 Nisan 1916’da elde edildi. Türk ordusu, Birinci Dünya Savaşı içerisindeki ikinci zaferini İngilizlere karşı kazandı. Zaferde son derece önemli olan Teşkilat-ı Mahsusa, istihbari anlamdaki başarılar arasında tarihi bir önem taşır” denildi.
Ayrıca, Kut’ül Amare Muharebesi’nin muzaffer komutanı Halil Paşa’nın Soyadı Kanunu sonrası ‘Kut’ soyadını aldığı belirtildi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Valilikten yapılan açıklamaya göre, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığınca Edirne Valiliği ev sahipliğinde Devecihan Kültür Merkezi’nde düzenlenen “Edirne’de Osmanlı Kimliği ve Selimiye Sempozyumu”na katılan Özgen, Sezer’e ziyarette bulundu.
Ziyarette, Atatürk Kültür Merkezi Başkanı Doç. Dr. Zeki Eraslan da yer aldı.
Özgen ve Eraslan, Valilikteki görüşmenin ardından Vali Sezer’e kurumlarının kitaplarını hediye etti.
Türk Tarih KurumuYerel HaberlerKültür SanatYüksel ÖzgenYunus SezerOsmanlıKültürEğitimGünceledirne
Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Annesi İsviçreli, babası İstanbullu olan Osmanoğlu 1992 yılında Basel’de dünyaya geldi. Osmanoğlu çocukken babasının eski aile fotoğraflarında Osmanlı dönemine ilişkin dedesi ve yanındakilerin fotoğraflarını gördü.
Bu fotoğraflara hayran kalan Osmanoğlu, yaklaşık 1 yıl önce, Osmanlı’nın son dönemlerine ait halkın giyim tarzını benimsemeye karar verdi.
Fes takan, baston kullanan, tespih çeken ve o dönemin kesimlerine benzer takım elbiseler giyen genç, günlük hayatında bu tarzını sürdürmeye devam ediyor.
Kıyafetleriyle İsviçre, Almanya, Belçika ve Çekya sokaklarında dolaşan Osmanoğlu, kendisine gelen pozitif tepkilerden memnun.
“Fotoğraflara baktıkça hoşuma gitmeye başladı”
Osmanoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, İstanbul’da da birçok kişinin kendisiyle fotoğraf çektirdiğini, genelde pozitif tepkiler aldığını, yaşamı boyunca bu tarzı sürdürmek istediğini söyledi.
Hayranlığının çocukken baktığı fotoğraflarla başladığını dile getiren Osmanoğlu, “İsviçre’nin Basel kentinde doğdum. Türk eşim var. Birkaç yıldır İstanbul’da yaşıyorum, ticaretle uğraşıyorum. Oxford’da okudum. Çocukluğumdan beri eski fotoğraflara bakıyorum. O fotoğraflara baktıkça hoşuma gitmeye başladı. ‘Biz neden artık fes takmıyoruz?’ diye hep merak etmişimdir. Ben de artık günlük hayatımda fes takmaya karar verdim. İş dolayısıyla hep takım elbise giyiyordum. Baston sonradan geldi, tespihi ise hep kullanıyordum. Baston ve fesi yaklaşık 1 yıl önce dolabıma ekledim.” diye konuştu.
Prag, Üsküp ile Berlin gibi şehirlerde pozitif tepkiler aldığını aktaran Osmanoğlu, şöyle devam etti:
“Farklı farklı tepkiler alıyorum. Çoğunluğu pozitif. Bazen terslemeler de oluyor. Dün Nişantaşı’nda biri bana ‘Bu tripler ne?’ diyerek üzerime yürüdü. Ben de çok muhatap olmadım. Döndüm ve yoluma devam ettim. En yoğun tepkileri de Türkiye’de aldım. Avrupa’da hiç kimse negatif yorum yapmadı. Bazıları fesi merak etti. Benim cevabım da her zaman beğendiğim kıyafetler oldu. Biz, özgür bir ülkedeyiz. Bence kimse kimsenin ne giydiğine karışmamalı. Eşim mesela çok hoşgörülü yaklaşmıyor. Mutlu edemiyoruz maalesef.”
“Amacım Osmanlı padişahları gibi görünmek değil”
Osmanoğlu, ilk başlarda Kapalıçarşı’dan aldığı ucuz fesi kullandığını, sonra bunun üretimini yapan bir kişinin kendisine ulaştığını söyledi.
Bu kişinin başındakinin gerçek bir fes olmadığını kendisine anlattığını ifade eden Osmanoğlu, “Bu hanım bana yeni bir fes dikti. Uzun süredir de bunu takıyorum. İnsanların desteğini ve hoşgörüsünü görerek bu giyim tarzımı devam ettirmek istiyorum. Benim annem Basel, babam İstanbullu Türk. Babamın sayesinde Türk kültürünü biliyorum. Benim amacım Osmanlı padişahları gibi görünmek değil. Ben sevdiğim kıyafetleri giyiyorum.” şeklinde konuştu.
Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Murat Paşa Mahallesi’nde bulunan ve dönemin önde gelen tüccarlarından Hacı Bekir Zade Ağa tarafından yaptırılan tarihi konak, bir asır geçmesine rağmen ilk günkü gibi ayakta duruyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığınca 1979 yılında, yansıttığı mimari ve taş süslemeleri nedeniyle tescillenen 112 yıllık konak, taş işlemeciliğinin eşsiz örnekleriyle dikkati çekiyor.
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden kalan eserlerin yanı sıra kentin simgeleri Çifte Minareli ve Yakutiye medreseleriyle benzer özellikler taşıyan yapı, taş işlemeciliğinin sivil mimarideki eşsiz örnekleriyle de öne çıkıyor.
Mirasçı ailenin yapıyı satılığa çıkarmasının ardından MHP Erzurum İl Başkanlığınca girişim başlatıldı. Satın alma işleminin ardından tarihi konak, 5 ay süren restorasyon çalışması sonrası il binası olarak kullanılmaya başlandı.
Bahçeli’nin vekaleti ile MHP Genel Merkezine kaydettirildi
Tarihi mekanda basın mensupları ile bir araya gelen MHP İl Başkanı Adem Yurdagül, 1912 yılında yaptırılan konakta üç kuşağın yaşadığını söyledi.
Konaktaki inşa sürecinin ardından 1915’te Rus Harbinden dolayı ailenin Sivas’a gitmek zorunda kaldığını, burasının yaklaşık 2 yıl Rus Komutanlığı olarak kullanıldığını belirten Yurdagül, ailenin 1917’de geri gelerek konakta yaşamını sürdürdüğünü anlattı.
Anneleri vefat edince çocukların konağın satılmasına karar verdiğini dile getiren Yurdagül, şöyle devam etti:
“Satılığa çıktıktan sonra aile ile irtibata geçtik. Belirlenen meblağı topladık. Parayı teslim ettikten sonra tapu sürecini başlattık. Genel Başkanımıza süreçten önce buranın tarihi ile alakalı durumunu izah ederek, MHP’nin tarihinin şanla şerefle dolu olması hasebiyle böyle bir konağın yakışacağını söyledik. Sayın Genel Başkanımız, mutluluklarını ifade ederek desteklerini belirtti. Kendisinden müsaade alarak aile ile sözleşmeyi imzaladık ve satın alma işlemini bitirdik. Satın aldıktan sonra Genel Başkanımız Devlet Bahçeli’nin vekaleti ile tarihi konağı MHP’nin kayıtlarına geçirdik.”
Yurdagül, 700 metrekare alan üzerine kurulu konağın restorasyon işlemlerini mimar olarak kendisinin üstlendiğini, tarihi dokuya uygun ve titizlikle çalışmaların yürütüldüğünü kaydetti.
Alım ve restorasyon 23 milyon liraya gerçekleşti
Konağın, MHP il yöneticileri, meclis üyeleri ve partiye gönül verenlerle birlikte alındığını ifade eden Yurdagül, “16 milyon liraya anlaştık. Eski İl Başkanlığı binamızı 3 milyon liraya, kadın kollarımızın kullandığı yeri de 1 milyon liraya sattık. Geriye kalan 12 milyon lirayı da toparladık. Restorasyon işlemleri ise 7 milyon liraya gerçekleştirilmiş oldu.” diye konuştu.
Katılımcılara konağın restorasyon çalışmalarından önceki ve yeni halini gösteren Yurdagül, daha sonra tarihi mekanı gezdirdi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İl Emniyet Müdürlüğünün açıklamasına göre, Akdeniz İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri, bir evde tarihi eser niteliği taşıdığı değerlendirilen materyaller olduğu bilgisine ulaştı.
Adrese operasyon düzenleyen ekipler, üzerinde Osmanlı arması bulunan 8 altın (Mecidiye), Arapça yazılı 11 metal, 37 sikke, kaplamalı 6 köşeli yıldız, 12 yüzük, metal sandık ve haç, çok sayıda takı ile 1000 avro ele geçirdi.
İkametin bahçesindeki incelemelerde de çoğu parçalanmış 13 motosiklet bulundu.
Gözaltına alınan H.E.H, işlemlerinin ardından sevk edildiği adliyede çıkarıldığı nöbetçi hakimlikçe tutuklandı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>CHP Bursa Milletvekili Hasan Öztürk, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın “Genç Türkiye Forumu”nda yaptığı “Balkanlardan geldiğini unutmuş insanlar. ‘Arap, Arapça’ deyince tüyleri diken diken olan yok mu? Bazı insanlar -isimlerini vermeyeyim- ‘Sizleri kovacağız, sizleri göndereceğiz’ diyen, Orta Doğu’dan turistlerin bile gelmesini engelleyecek hareketler yok mu Türkiye’de? Irkçılık bizim dinimizde yasaktır. ‘Irkçılık yapan bizden değildir’ diyor Peygamber efendimiz” açıklamasına tepki gösterdi. Öztürk, şunları söyledi:
“Geçenlerde bir foruma katılan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, Balkanların ve Orta Doğu’ya ilişkin soruya verdiği cevabı defalarca dinledim. Niye defalarca dinledim? Çünkü doğru anlamak için. Bu soruya verdiği cevapta Ali Erbaş’ın Anadolu’yu ve Balkanları Orta Doğu’dan daha geride tuttuğu, hatta daha az sevdiği sonucunu çıkardım. Sayın Erbaş, Osmanlı’dan Orta Doğu’nun kopuşunda bütün sorumlunun Lawrence olduğunu, sanki Arapların Osmanlı’ya karşı savaşıp kendi ülkelerini kurmasının temelinin Lawrence kaynaklı olduğunu anlatmış. Tabii ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ eğitim sistemine, müfredata 76 saat inkılap tarihi, Atatürkçülük dersine 77 saat ayırır; dinle ilgili konulara 572 saat ayıran zihniyetten aslında tarih bilgisi olarak da çok şey beklemek doğru değil.
Buradan Sayın Diyanet İşleri Başkanına Osmanlı’yı ve Balkanları biraz anlatayım istiyorum. Osmanlı bir Balkan ülkesiydi. Osmanlı, Balkanlarda bir imparatorluğa dönüştü ve Balkanları Türk yurdu yapan, ‘Elhamdülillah Türküm’ sözünü tüm Balkan ve Rumeli coğrafyasında yayan ve olgunlaştıran Anadolu’dan giden Evlad-ı Fatihanlardı. Hocam, öncelikle bunu bir kenara koyalım. Osmanlı’nın 1699’dan sonra gerileme döneminde, vatan savunmasının içinde ‘Elhamdülillah Türküm’ diyeler vatanın sınır hattını, 200 yıldan fazla süren savaşlarla tuttular. Balkanlarda doğan, bugünkü senin bildiğin ülkelerin, oradaki milletlerin insanları Osmanlı’dan tek tek koparken bu kopuşu engellemek ve vatanı savunmak için savaşanlar Balkan ve Rumeli Türkleri ve akraba topluluklarıydı.
Bugüne geldiğimizde hala Bosna’da ezan sesi varsa, Balkanlarda ezan sesi, yaklaşık 15 milyon Türk ve Müslüman akraba topluluğu varsa işte bunlar oraları Türk yurdu yapan Balkan ve Rumeli Türkleriydi. Bunlar, kendi ana yurtlarına Osmanlı’nın küçülmesiyle dönmek zorunda kaldılar. Hocam sen eğer bunları Araplardan daha geride tutuyorsan vatanı savunanla, ‘Elhamdülillah Türküm’ diyenlerle, Arap Müslümanlarla bu insanları Osmanlı’ya karşı savaşanlarla bir tutuyorsan benim diyecek bir şeyim yok. Ali Erbaş’ın da tarih bilmediğini, Balkan ve Rumeli Türklerini aslında Anadolu’dan Rumeli’ye giden Evlad-ı Fatihanlar olduğunu buradan Hocamıza bir kez daha hatırlatalım. Unutma Hocam, 200 yıllık vatan savunması sonucunda Misak-ı Milli sınırları dışında kalanlar hala Balkanlar’da var, hala Balkanlar’da Türkler var, hala Balkanlar’da ve Rumeli’de ezan sesi var.”
]]>
“Tarih Okuyan Şaşırmaz” sloganıyla 12 yılda 172 sayıya ulaşan derginin genel yayın yönetmeni Taha Kılınç, Türkiye’de yayınlanmaya devam eden tarih dergileri içinde Derin Tarih’in seçkin konumuna işaret ederek, editoryal bağımsızlık, ekonomik güç ve çalışkan yazı işleri kadrosuyla avantajlı bir durumda olduklarını söyledi.
Dergideki görevine 2021’de başlayan Kılınç, kağıt fiyatlarının günden güne arttığı ve insanların alım gücünün düştüğü bir ortamda kağıda basılı dergi yayınlamanın Albayrak Medya yönetimi açısından ciddi bir özveri olduğunu ifade etti.
“İslam medeniyeti, Müslümanların dünyada bıraktığı izler Osmanlı’dan ibaret değil”
Derin Tarih’in yazı işleri kadrosunun alanında tecrübeli isimlerden oluştuğunu aktaran Kılınç, 5 bin aboneye sahip olduklarını ve her ay 12, 15 bin adet baskı gerçekleştirdikleri bilgisini verdi.
Taha Kılınç, göreve ilk geldiğinde 1944 Tatar Sürgünü’nü dergide dosya olarak ele aldığını dile getirerek, “Sonra Ermeni lobilerinin dünyada nasıl çalıştığını ele alan bir sayı yaptık. Haccın serüvenini yaptık, bu benim çok önemsediğim bir sayı. Türkiye’de yapılmamıştı, birçok konuda dikkat çekti, çok farklı yerlere ulaştı. Abdürreşid İbrahim Efendi’yi seyyah ve alim olarak özel bir dosyaya konu ettik. Yine unutturulan Tripoliçe Katliamını özel bir sayıda ele aldık. Gündemde tutmak gerektiğini düşündük.” dedi.
Kılınç, dergide ayrıca Osmanlı’nın denizlerdeki hakimiyeti, Köprülü Ailesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun hakim olduğu şu anda Türkiye sınırları dışında kalan coğrafyalarda da ne yaşandığı, Balkanlar ve Gazze’nin de arasında bulunduğu birçok önemli konuyu dosya olarak işlediklerini anlattı.
Üç ayda bir özel sayı da hazırladıklarını, Valide Sultanların yanı sıra Osmanlı dağıldıktan sonra Balkanlar’da neler olduğuyla ilgili ve Timur üzerine de yakın zamanda özel sayı çıkaracaklarını belirten Kılınç, “Bizde Osmanlı merkezci bir bakış var. Sadece tarih ve coğrafya, Osmanlı üzerinden değerlendiriliyor ama İslam medeniyeti, Müslümanların dünyada bıraktığı izler Osmanlı’dan ibaret değil. Büyük bir medeniyet, başka parçalar da var.” diye konuştu.
“Türkiye’de tarih hususen Cumhuriyet ideolojisi ile birlikte bir savaş alanı haline geldi”
Derin Tarih dergisinin en eski yazarlarından Prof. Dr. İsmail Kara ise programda Türkiye’de tarih dergiciliği konusunu ele aldığı konuşmasında, Derin Tarih’in alanı içerisinde büyük bir boşluğu doldurduğunu ifade etti.
Derginin aynı zamanda okurla çok sıcak ve samimi bir bağ kurduğunu söyleyen Kara, popüler tarihçilikte 1965 yılının önemli bir dönüm noktası olduğuna işaret ederek, “Hayat Tarih dergisinin çıkmaya başladığı dönem hem kalite itibariyle hem kağıt, baskı itibariyle tarih dergiciliğinde gerçekten bir seviye işareti. Aslında bizde popüler tarihçilik şifahi kültürle yaşıyor, matbuat dönemine kadar. Matbuat dönemiyle beraber gazetelerde artık tarih köşeleri görmeye başlıyoruz. Bu durum Batı’da da biraz böyle. Yani matbuatın gelişmesi, yazılı tarihe olan ilgiliyi arttırıyor ve kuvvetlendiriyor. Tarihi romanların çıkışı da böyle bir şey.” açıklamasını yaptı.
Kara, Şevket Rado tarafından 1956’dan 1978 yılına kadar çıkarılan Hayat mecmuasının de popüler tarihçiliğe önemli katkılar sunduğunun altını çizerek, “1980’li yıllara kadar popüler tarih dergileri tarihseverlere hitap etmek bakımından daha rahat bir atmosfere sahiptiler. Ama Türkiye’de tarih hususen Cumhuriyet ideolojisi ile birlikte bir savaş alanı haline geldi ve şu anda da bu savaş devam ediyor. Maalesef bu savaşı hala çözemedik, bu durum birbirimizden istifademizi, çalıştığımız konuların ilgili herkese hitap etme imkanlarını zayıflatıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Popüler tarihçiliğe Reşat Ekrem Koçu, Niyazi Ahmet Banoğlu, Cemal Kutay, Murat Sertoğlu, Midhat Sertoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Feridun Kandemir, İbrahim Hakkı Konyalı, Fazıl İsmail Ayanoğlu, Yılmaz Öztuna ve Cemaleddin Server Revnakoğlu’nun önemli katkılarda bulunduğunu vurgulayan İsmail Kara, “Türkiye’de popüler tarihçiliğe Hayat Tarih dergisinden sonra birkaç merhale kat ettiren Mete Tunçay’dır. Tarih ve Toplum dergisi 1984 yılında çıkmaya başlamıştır.” ifadesini kullandı.
Programa, Prof. Dr. Adnan Demircan, Doç. Dr. Abdülkadir Macit, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Dr. Ahmet Uçar, yazar Beşir Ayvazoğlu, Prof. Dr. Arzu Terzi, Fatma Türk Toksoy, Yıldırım Ağanoğlu, Prof. Dr. İdris Bostan, Prof. Dr. İsmail Taşpınar, Prof. Dr. Kahraman Şakul, Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Prof. Dr. Mustafa Budak, Prof. Dr. Süleyman Berk, Tahir Günay, Dr. Turgay Şafak ve Yusuf Sami Kamadan’ın aralarında olduğu çok sayıda akademisyen ve yazar katıldı.
]]>Başından geçen olayı anlatan kadın:
“Kendisin uyardım dinlemedi, hak ettiği cezayı verdim. Osmanlı Tokadını yapıştırdım”
“Bütün kadınlara cesaret olsun, Osmanlı Tokadını yapıştırsınlar”
SAKARYA – Sakarya’nın Pamukova ilçesinde yaklaşık iki ay önce eşi vefat eden Nuran Kul, bir süredir kendisini rahatsız ettiğini öne sürdüğü kişiyi ilçenin ortasındaki parkta evire çevire dövdü. Yaşanan olayı anlatan Kul, “Kendisini uyardım, dinlemedi. Hak ettiği cezayı verdim, Osmanlı Tokadını yapıştırdım” ifadelerine yer verdi.
Edinilen bilgiye göre, Pamukova’da yaşayan Nuran Kul iki ay önce akciğer kanserinden eşini kaybetti. İddiaya göre, eşi vefat ettikten sonra Kul’u bir adam telefon ile sürekli arayarak rahatsız etmeye başladı. Uyarılarına kulak asmayan adamı parkta gören Nuran Kul, öfkesine engel olamadı. İlçe merkezinde bulunan parkın ortasında adama tokat atarak, evire çevire dövdü.
O anlar kamerada
O anlar ise cep telefonu kamerası ile saniye saniye kaydedildi. Görüntülerde adama tokat atan Kul’un, “Kocam daha yeni öldü, seni gebertirim, adam ol. Arama diyorum sana niye arıyorsun, yaşından başından utan, acımı yaşıyorum kocam daha yeni öldü. Ben kocamı daha yeni kaybettim, bana gel para vereyim diyor sen kimsin?” ifadeleri ve çevredekilerin araya girerek kadını sakinleştirmeye çalıştığı anlar yer aldı
“Çevredeki vatandaşlar geldi elimden aldı”
Adamın, kendisini telefonla sürekli rahatsız ettiğini söyleyen ve yaşanan olayı anlatan Nuran Kul, “Güzel bir Osmanlı Tokadını yedi, çevredeki vatandaşlar geldi elimden aldı. Daha sonrasında kalktı gitti. Eşim öleli daha iki ay oldu, onun acısını unutmadım uyardığım halde yine aynısını yaptı. Telefonda sürekli rahatsız ediyordu, ben kendisine eşimi yeni kaybettiğimi söyledim ve derdim çok dedim. İki tane torunum var onlara bakıyorum, yaptığın terbiyesizlik diyerek birkaç defa uyardım, dinlemedi” dedi.
“Osmanlı kadını olduğum için Osmanlı Tokadını yapıştırdım”
Şahsı tanımadığını ve numarasını üye olduğu bir dernekten aldığını ifade eden Kul, “Aramaya devam etti ‘para vereyim, yardımcı olayım’ dedi ve ben de ‘senin paranı istemiyorum, beni rahatsız’ etme dedim. Kendisine ‘tuttuğum yerde seni döverim’ diye de söyledim bana bir şey yapamazsın dedi. Parka geldiğinde yanına gittim, telefonda söylediklerini şimdi de söyle deyince hiçbir şey diyemedi. Osmanlı kadını olduğum için Osmanlı Tokadını yapıştırdım ona. Sonra tuttum yere attım, yerde de biraz hırpaladım daha sonrasında çevredeki erkekler geldi elimden aldılar onu. Giderken arkasından bir tekme daha attım. Tanıdığım bir şahıs değil. Sokak hayvanları derneği var oraya yardımcı oluyoruz, oradan numaramız her yere gidebiliyor bizim” diye konuştu.
“Bütün kadınlara cesaret olsun, Osmanlı Tokadını yapıştırsınlar”
İki ay oldu akciğer kanserinden eşimi kaybettim, iki tane torunum var onlara bakıyorum onlarla uğraşıyorum, ama bu sapıkta benimle uğraşıyor. Hak ettiği cezayı verdim, Osmanlı Tokadını yapıştırdım. Bütün kadınlara da bu cesaret olsun, korkmasınlar ve Osmanlı Tokadını yapıştırsınlar” şeklinde konuştu.
]]>Uluslararası aşçılık yarışmalarında ülkeye madalya kazandıran, yurt içi ve dışında Türk mutfağının tanıtan İnce, Osmanlı saray mutfağını günümüze taşımak için çeşitli projeler yapıyor.
Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından afet bölgesinde sosyal projeler de gerçekleştiren İnce, çıkardığı yemek kitaplarıyla da biliniyor.
İnce, AA muhabirine, Osmanlı saray mutfağının gelecek kuşaklara aktarılması gerektiğini ifade ederek, “Sadece ramazanda değil, yılın 365 günü saray mutfağı yaşatılmalı. Bizim toplumda, buradan bana belki kızacaklar, hep bir özenti var. Ben bir Fransız’ın evinde özel bir gününde Türk yemeği yaptığını düşünmüyorum ve görmedim.” dedi.
Ramazanda sofraların Osmanlı yemekleriyle donatılacağını kaydeden İnce, saray mutfağında Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde en çok tüketilen ürünlerin deniz mahsulleri olduğunu belirtti.
Özellikle dip balıkları, yengeç, kerevit, ıstakoz, karides, istiridye, sonrasında balıkların yendiğine dikkati çeken İnce, “Fatih Sultan Mehmet’in en çok sevdiği füme yılan balığıdır. Protein ve omega oranları çok yüksek olduğu için kimi zaman çiğ kimi zaman pişmiş tüketilir.” diye konuştu.
İnce, Kanuni’nin hünkarbeğendiyi çok sevdiğini anlatarak, özellikle beğendinin de patlıcan yerine kabaktan yapıldığını aktardı.
Günümüzde bu yemeğe beşamel ilave edildiğini anlatan İnce, “Osmanlı’da beşamel yoktu. Beşamel sos aslında hünkarbeğendiye Fransız mutfağından eklenmedir. Hünkarbeğendi bol sarımsak, bol soğan, bal kabağından yapılır.” ifadelerini kullandı.
İnce, Osmanlı’da ramazanda çok içilen şerbetlerin bulunduğunu, Osmanlı mutfağının çok şatafatlı olmadığını, Fatih Sultan Mehmet’in israfa çok karşı çıktığını bildirdi.
“Özümüze bağlı kalmak istiyorsak, yemeklerde mutlaka bal tüketmeliyiz”
Saray yemeklerinde un ve nişasta kullanılmadığını aktaran İnce, şöyle devam etti:
“Un aslında şekerdir, glütendir. Obeziteyi de çok destekler. Özümüze bağlı kalmak istiyorsak, yemeklerde mutlaka bal tüketmeliyiz. Osmanlı’da obeziteyi tetikleyen bir şey yoktu, bol sebze vardı. Saray mutfağında un ve nişasta yerine kayısı ile hurma püresi, pekmez ve nar ekşisi kullanılırdı. Yani saray mutfağındaki yemekler hem ekşidir hem tatlıdır. Ekşiliği nereden alıyor? Nar ve turşu suyundan alıyor. Tatlılığı nereden alıyor? Bağlayıcı olarak baldan alıyor.”
Osmanlı yemek kültüründe enginarın bolca kullanıldığının altını çizen İnce, Emirgan ve Ortaköy’ün üst taraflarında bunun tarlalarının olduğunu söyledi.
İnce, Osmanlı Mutfak Kütüphanesi’ndeki kaynaklardan elde ettiği bilgiler kapsamında Osmanlı’da enginarın yerinin çok yüksek olduğundan bahsederek, “Enginar midede karaciğer dostudur ve karaciğerde ne kadar bakteri varsa o bakterilerin atılmasına yarar. Osmanlı saray mutfağında enginarın kabuğundan çay yapılırdı, püresi, zeytinyağlısı, haşlaması ve kendisi çok sık tüketilirdi. Şimdi bakıyoruz ‘Osmanlı mutfağında patates’ diyor. Osmanlı mutfağında patates yok. Çünkü 19. yüzyılda Amerika’nın keşfinden sonra patates, fasulye, domates ile patlıcan geldi. Osmanlı mutfağında bol kereviz ve bal kabağı kullanılırdı.” dedi.
Sağlıklı ramazan sofrasının olmazsa olmazının şerbet olduğuna dikkati çeken İnce, bunu balda bekletmek gerektiğini dile getirdi.
İnce, şekerin sarayda olmadığını, bal ve pekmezin mutfakta yer aldığını vurgulayarak, “Balı yemekte en son kullanacağız. Çünkü bal hiçbir zaman kaynamaz. Kaynadığı zaman özünü bozar. Yani yemek kaynadıktan sonra üstüne balı dökeceğiz, kapatacağız. Demlemeye bırakacağız.” diye konuştu.
Depremzedeler için ramazan yemekleri
Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat 2023’te meydana gelen depremlerin ardından afet bölgesinde 77 gün çalıştığını ifade eden İnce, her şefin mutlaka sosyal sorumluluk projelerini yapması ve bunu kendine misyon edinmesi gerektiğini söyledi.
İnce, deprem bölgesinde günde 100 bin kişiye yemek yaptıklarını anlatarak, “Bu ramazan da ülkemizin sponsorlarıyla birlikte Hatay Belen ve Gaziantep Nurdağı ile İslahiye’de günlük 2 bin kişiye iftar vereceğiz.” ifadelerini kullandı.
Patili dostların şefi olduğunu, onların da karnını doyurduğunu dile getiren İnce, Fatih Sultan Mehmet’in de kedisi ve köpeği olduğunu, sarayda patili dostlar için yemek çıkarıldığını sözlerine ekledi.
]]>Tarcan, 1874’te bugünkü Yunanistan sınırlarında kalan Yenişehir’de (Larissa) miralay Yusuf Bey ile Zeynep Hanım’ın çocuğu olarak dünyaya geldi.
Yusuf Bey’in 1876 Karadağ Muharebeleri’nde şehit düşmesi üzerine 2 yaşında babasız kalan Tarcan, ailesi ile İstanbul’da asker olan dayısının yanına yerleşti.
Bir süre sonra dayısının da II. Abdülhamit’e muhalefeti nedeniyle sürgüne gönderilmesi üzerine Selim Sırrı Tarcan, Galatasaray Lisesine yatılı öğrenci olarak yazıldı. Tarcan, lise yıllarında Ali Faik (Üstünidman) Bey’den cimnastik dersleri aldı.
Galatasaray Lisesinde 8 yıl eğitim gören Selim Sırrı Tarcan, daha sonra Askeri Mühendislik Okulunu bitirdi. Bir süre İzmir’de beden eğitimi öğretmenliği yapan Tarcan, burada tenis, halter, disk atma, boks, eskrim, güreş, yüzme, bisiklet ve futbol gibi sporlarla ilgilendi.
Osmanlı Milli Olimpiyat Cemiyetinin kurulması ve IOC üyeliği
Selim Sırrı Tarcan, Osmanlı Milli Olimpiyat Cemiyetini kuran isim olarak adını tarihe yazdırdı.
İzmir’deki öğretmenliğinin ardından İstanbul’a dönen Tarcan, Büyükada’da oturan Galatasaray Lisesi Fransızca öğretmeni Mösyö Juery ile arkadaş oldu.
Teknik üniversitede eskrim ve cimnastik öğretmenliği yapan Tarcan, Juery aracılığıyla 1907 yılı yazında Uluslararası Olimpiyat Komitesine (IOC) yeni üyeler kazandırmak için dünya turuna çıkan modern olimpiyatların kurucusu Baron Pierre de Coubertin ile tanıştı.
Tarcan, Coubertin’in Osmanlı Olimpiyat Cemiyetini kurmasını istemesine rağmen o dönem cemiyet kurmanın yasak olması nedeniyle bu talebe olumlu yanıt veremedi. Bunun üzerine Coubertin, Tarcan’ı temsilci olarak görevlendirdi.
Sultan II. Abdülhamit’in 24 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’i ilan etmesinin ardından cemiyet kurmanın serbestleşmesiyle Selim Sırrı Tarcan, Osmanlı Milli Olimpiyat Cemiyetini kurmak için çalışmalara başladı. Kendisi öğretmen olduğu için cemiyet başkanlığına gazeteci Ahmet İhsan Tokgöz’ü uygun gören Tarcan, genel sekreterlik görevini üstlendi. Cemiyetin üyeliklerine Hasip Bayındırlıoğlu, Asaf ve Cevat Rüştü kardeşler getirildi.
Dönemin İçişleri Bakanlığının kayıtlarında Olimpiyat Cemiyetinin o tarihte kurulduğuna ilişkin bir belgeye rastlanmasa da Londra 1908 Oyunları’nın resmi raporunda Osmanlı adına Yunan asıllı cimnastikçi Aleko Moullos’un adının yer alması cemiyetin 1908’de kurulduğunu ortaya koyuyor.
1908 aralık ayında da IOC’ye üye kabul edilen Selim Sırrı Tarcan, Osmanlı Olimpiyat Cemiyetini IOC’de ilk kez 1909 yılında yapılan Berlin birleşiminde temsil etti. Selim Sırrı Tarcan 1910 Lüksemburg, 1911 Budapeşte, 1912 Stockholm, 1913 Lozan, 1914, 1924 Paris ve 1925 Prag birleşimlerine de katıldı. 1911 Budapeşte birleşiminde Osmanlı Devleti, IOC üyeliğine resmen kabul edildi. Böylece Osmanlı Devleti, IOC üyelik sıralamasında 13. basamakta yer aldı.
Türkiye’de voleybol faaliyetlerinin öncüsü
Selim Sırrı Tarcan, Türkiye’de voleybol sporunun öncüsü olarak kabul ediliyor. Tarcan 1919’da voleybol altyapısını okullarda kuran ilk isim olurken, boks sporunun da yaygınlaşmasında önemli katkılarda bulunmuştur.
İsveç Kraliyet Askeri Beden Eğitimi ve Cimnastik Akademisine 1909’da başlayan ve 2 yıl süren eğitimi tamamlayan Tarcan, yurda döndükten sonra yeniden beden eğitimi öğretmeni olarak çalışmaya devam etti.
İsveç’te yöresel kültürlerin topluma kazandırılmasıyla ilgili folklor çalışmalarının nasıl yapıldığını gören Tarcan, Osmanlı Devleti’nde folklor çalışmalarını başlatan ilk kişi oldu. Ege Bölgesi’nden zeybek oyunları derleyen Selim Sırrı Tarcan, oyunları İstanbul şehir toplumuna tanıtmaya çalıştı.
Tarcan, yaşamı boyunca 58 kitap, 2 bin 500 makale yazarken, bin 520 konferansta deneyimlerini katılımcılarla paylaştı.
TMOK’ta 4 yıl başkanlık yaptı
Selim Sırrı Tarcan, kurucusu olduğu Türkiye Milli Olimpiyat Komitesinde (TMOK) 1923-1927 yıllarında başkanlık görevini yürüttü.
I. Dünya Savaşı sonrası 1919’da “savaşa neden oldukları” gerekçesiyle Osmanlı Devleti, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan, IOC’den ihraç edildi. Bu devletler savaş sonrasının ilk olimpiyatı olan 1920 Antwerp Oyunları’na katılamadı.
1921’de Selim Sırrı Tarcan’ın Türkiye, Jul Murssa’nın Macaristan, Stanciov’un Bulgaristan IOC temsilciliği unvanları, Belçika, Çekoslovakya ve Lüksemburg delegelerinin karşı çıkmalarına rağmen Baron Pierre de Coubertin’in ısrarı üzerine geri verildi.
Bunun üzerine çalışmalara başlayan Tarcan, Kurtuluş Savaşı nedeniyle bir yıl sonra hazırlıklarını tamamladı. 25 Haziran 1922’de Milli Olimpiyat Cemiyeti yerine Kaim Cihan Müsabakalarına İştirak Cemiyeti adıyla kurulan II. Osmanlı Olimpiyat Cemiyetinin başkanlığına Hasip Bayındırlıoğlu getirildi.
31 Temmuz 1922’de ise İstanbul’da Ali Sami Yen başkanlığında Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı (TİCİ) kuruldu. TİCİ’de Burhan Felek ikinci başkan, Selim Sırrı Tarcan başdanışman olarak görev aldı. Bu gelişmeden sonra Selim Sırrı Tarcan, kurulalı ancak iki ay olan Kaim Cihan Müsabakalarına İştirak Cemiyetini feshetti. 28 Ağustos 1922’de geçici olarak oluşturulan III. Osmanlı Olimpiyat Cemiyetinde başkanlığı yine Hasip Bayındırlıoğlu üstlenirken, Selim Sırrı Tarcan genel sekreter oldu ve IOC tüzüğüne uygun cemiyet tüzüğünün hazırlanmasına başlandı.
Bu gelişme sonrasında Olimpiyat Komitesinin yeniden oluşturulması için TİCİ yöneticileriyle birlikte çalışan Tarcan, 29 Ekim 1923 Çarşamba günü Cumhuriyet’in ilan edilmesinin hemen ardından yeni komiteyi belirledi ve 2 Kasım 1923 Pazar günü Türkiye Milli Olimpiyat Cemiyeti olarak ilk toplantısını gerçekleştirdi. Böylece, zaman içinde birkaç kez değişime uğrayan Osmanlı Milli Olimpiyat Komitesinin nihai adı 1923 yılında günümüze de ulaştığı şekilde “Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK)” olarak resmiyet kazandı.
Tarcan, İzmir’de verdiği bir konferansta, yöneticileri sporculardaki amatörlük ruhunu öldürmek, sporcuları da kendilerini profesyonelliğe kaptırmakla eleştirince büyük tepki gördü. Açıklamaları TİCİ tarafından kınanınca Selim Sırrı Tarcan, kurucusu olduğu TMOK’un toplantılarına katılmamaya başladı ve tüzük gereği 1927 yılı başından itibaren izinli sayıldı. Daha sonra Tarcan’ın yerine Ali Sami Yen başkanlığa seçildi.
Bir dönem bürokratlık yapan Selim Sırrı Tarcan, daha sonra siyasete atıldı ve milletvekili seçildi. Tarcan, 2 Mart 1957’de İstanbul’da vefat etti.
]]>Çalışmaya ilişkin AA muhabirine açıklamada bulunan Kılıç, İİT’nin 57 İslam ülkesinden meydana geldiğini, IRCICA’nın da İİT’nin alt organlarından biri olarak kültür, sanat, tarih araştırmaları üzerine yoğunlaştığı bilgisini paylaştı.
IRCICA’nın faaliyetlerine değinen Kılıç, “Arkeoloji ve sanat tarihi bölümümüzde, İslam dünyasında ve İslam dünyasının dışında yer alan İslam eserlerinin kaydını tutmaktayız. Halihazırdaki mevcut durumlarının yanında ilk kuruluşlarının kaydını da alıp bir veri bankası oluşturuyoruz. Bu meyanda önemli çalışma faaliyetlerimizden bir tanesi de Filistin ve Kudüs araştırmaları merkezimiz.” dedi.
“Ecdadımız bütün Orta Doğu’nun kaydını tutmuştur”
Kılıç, İİT’nin Kudüs’te Mescidi Aksa’ya yönelik radikal Yahudilerin gerçekleştirdiği saldırı neticesinde İslam ülkeleri devlet başkanlarının bir araya gelmesiyle kurulduğuna işaret ederek, şunları kaydetti:
“İslam İşbirliği Teşkilatı’nın en önemli maddesi Filistin ve Kudüs’tür. Biz İİT’nin kültür organı olarak çeşitli faaliyetler yaptık. Bunlardan bir tanesi ‘Filistin Mühimme Defterleri’dir. Filistin ve Orta Doğu coğrafyasında yaşayan halklar en son Osmanlı Devleti tebaasıydı. Osmanlı Devleti yönetimi, idaresi altındaydılar. Bu manada ecdadımız gerçekten sokak sokak, ev ev hatta bazen hane sahiplerinin adlarına varıncaya kadar kaydetmek suretiyle bütün Orta Doğu’nun kaydını tutmuştur. Osmanlı arşivleri dediğimiz merkezde binlerce tapu kaydı, fermanlar var, bir hayli vesika bulunmakta. Bu vesikalar tabii ki Osmanlıca. Arap dünyasındaki araştırmacılar ise Osmanlıcayı çok iyi bilmediklerinden, Osmanlıcanın Arapçaya doğrudan bir intikali bu manada zor olabilmekte.”
Prof. Dr. Fazıl Bayat ile bazı gençlerin bu konuda çalışmalar yaptığına işaret eden Kılıç, “Kendisi de aslen Filistinli Temim Bey’in hazırladığı ve Arapça basılmış ilk kitaplarımızdan biri Filistin vakıfları üzerineydi. Şimdi onun gözden geçirilmiş yeni bir baskısını hazırlamaktayız.” diye konuştu.
Mahmut Erol Kılıç, yapılan çalışmalara ilişkin şu bilgileri verdi:
“Mühimme defterleri, Şer’iyye sicilleri (Kadı defterleri) ve 25 ciltlik mahkeme kayıtları gibi Filistin bölgesine yönelik çok evrak var. Bu çalışmalar meyanında 10 ciltlik bir serimiz oldu, Osmanlı Vesikalarında Arap Beldeleri adında. Bu seriden en son bir kitap neşrettik. Bütün Filistin değil, bütün Kudüs şehri de değil, hususen Kudüs’teki harem bölgesiyle ilgili siyonist rejim tarafından ileri sürülen bazı iddialar vardı. ‘Bu tepenin mülkiyetinin Müslümanların elinde olduğuna dair hiçbir resmi kayıt ya da belge yoktur.’ gibi iddiada bulundular. Biz bu iddiayı çürütmek üzere yola çıktık ve yaklaşık bir yıllık çalışma neticesinde Osmanlı arşivlerinde, ona dair belgeler bulduk ve o belgeleri bir araya getirdik. O kitabımızı sadece harem bölgesindeki belge ve vesikalarla neşrettik.”
Tarihi vesikaların önemine de vurgu yapan Prof. Dr. Kılıç, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde evrak kaydının ilk dönemlerine göre çok daha fazla olduğunu vurguladı.
Kılıç, yeni bir çalışmaya başlayacaklarının altını çizerek, “Bugünlerde Gazze halkının mağdur olduğu bu feci katliamlar ve zulmü, bir bakıma ilmi manada da telin etmek üzere ‘Osmanlı Vesikalarında Gazze’ başlığında çalışmayı düşünüyoruz. Çünkü 3 bölgesi var Osmanlı’da Filistin idaresinin. Bunlar Hayfa, Kudüs ve Gazze. Osmanlı belgelerinde yer alan Gazze ile ilgili bir çalışma yapacağız. Bu belgeleri Osmanlıcadan Arapçaya çevirmek suretiyle Arap dünyasındaki kardeşlerimize buradaki belgeleri duyurmak istiyoruz.” ifadelerini kullandı.
“Her türlü mirası kayıt altına almamız gerekiyor”
IRCICA’nın Arapça, İngilizce ve Fransızca olmak üzere üç resmi dili olduğuna dikkati çeken Kılıç, “Bizim bütün yayınlarımızın öncelikle bu üç dilden biriyle olması tercih sebebidir. Tabii ki Türkçe, Farsça, Kazakça, Urduca gibi bazı dillerle de yayınlar yapabilmekteyiz. Bunlar yan ürün olarak değerlendiriliyor. Üç resmi çalışma dillerinden biriyle olması bekleniyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Prof. Dr. Kılıç, Gazze’ye ilişkin çok sayıda belge olduğunu aktararak, şunları kaydetti:
“İki ciltte toplanabilecek kadar belge var. Tabii ki Osmanlı Döneminde de orada çeşme, köprü, medrese, mescit, hükümet binası gibi yapılan bazı imar çalışmaları var. Buna dair özellikle Yıldız arşivlerinde, İkinci Abdülhamit zamanında gönderilen fotoğrafçılarla bunların hepsi belgelenmeye çalışılmıştır. Bu eserlerin halihazırdaki durumlarını da ayrıca tespit etmek, her türlü mirası kayıt altına almamız gerekiyor.”
Gazze ile Anadolu coğrafyasının tarih boyunca yakın ilişkileri olduğuna da değinen Kılıç, Bursa’da önemli alimlerden Gazzizade Abdüllatif Efendi’nin tekkesinin olduğunu, Çanakkale Şehitliği’nde Gazze doğumlu şehitlerin mezar taşlarının bulunduğunu söyledi.
Kılıç, Gazze’de devam eden İsrail zulmüne sadece İslam ülkelerinin değil dünyada pek çok ülkenin tavır aldığına dikkati çekerek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Her cumartesi günü Londra’da büyük bir yürüyüş yapılmakta. Benim kızım şu an Londra’ya altı saat mesafede yüksek lisansını yapıyor. Çok enteresan bir olayı nakletti. ‘O yürüyüşe gitmek için bindiğim otobüste, tek Müslüman bendim baba. Otobüsün tamamı Galler bölgesinden insanlardı ve otobüsün bütün ücreti varlıklı bir Gallerli hanımefendi tarafından ödenmişti.’ dedi. Her hafta otobüs altı saat gidiyor ve geri dönüyor. Müslüman da değiller, Arap da değiller. ‘Sadece insanlık onuru için bunu yapıyoruz.’ diyorlarmış. Hanımefendi de sponsorluğunu üstlenmiş. Bu manada Gazze, vicdanı olan, içinde insanlıktan parçalar barındıran insanların ortak bir platformu haline geldi. Biz de IRCICA olarak her ne kadar kültürel mirası esas alıyorsak da insan mirasımız da çok önemli. Aslında buradan çıkarılacak çok ders var. Buradan bazı hayırlar çıkacağı kanaatindeyim. Öyle bir temenni ve niyazda bulunuyorum.”
]]>