Radyasyon – Haber 28 – Giresun Haber https://www.haber28.com.tr Tue, 23 Jul 2024 03:24:06 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9.4 Çernobil: 1986’daki nükleer felaketin gölgesinde yaşayanlar anlatıyor https://www.haber28.com.tr/cernobil-1986daki-nukleer-felaketin-golgesinde-yasayanlar-anlatiyor/ https://www.haber28.com.tr/cernobil-1986daki-nukleer-felaketin-golgesinde-yasayanlar-anlatiyor/#respond Tue, 23 Jul 2024 03:24:06 +0000 https://www.haber28.com.tr/?p=27039 26 Nisan 1986’da Çernobil Nükleer Santrali’ndeki patlamadan bu yana 4 bin kilometrekarelik bir bölge tamamen terk edilmiş durumda. Ancak yasak bölgede yaklaşık bir hafta geçiren Victoria Gill, bu durumun yavaş yavaş değişmeye başladığını söylüyor.

Gennady Laptev, “Hayatımın yarısından fazlasını burada geçirdim” diyor. Geniş omuzlu Ukraynalı bilimadamı, bir zamanlar Çernobil’in soğutma havuzu olan kuru alana bakarken efkarla gülümsüyor:

“Temizleme çalışmalarına dahil olduğumda 25 yaşımdaydım. Şimdi 60’ıma yaklaştım.”

Binlerce kişi 1986’daki meydana gelen ve tarihin en büyük nükleer felâketi olan patlamanın ardından Çernobil’deki temizleme çalışmalarında görev yaptı.

Gennady bana küçük bir masa boyutlarındaki platformu gösteriyor. Toz toplaması için buraya konmuş. Bu rezervuar, 2014 yılında yakınlardaki havzadan su çekme işlemleri durduğunda kurumuştu. Çernobil’deki patlamayan üç reaktör tamamen kapatıldıktan 14 yıl sonra.

Toz zerrelerindeki radyoaktif kirliliği ölçmek yıllardır devam eden çalışmaların sadece küçük bir parçası.

Çernobil faciasıyla birlikte bu bölge de devasa bir nükleer laboratuvara dönüştü. Yüzlerce bilim insanı, buraya gelip doğanın bu kadar büyük bir nükleer felâketin ardından nasıl kendisini toparladığını inceledi.

Küresel felakete dönüşen kaza

26 Nisan 1986. Saat sabaha karşı 01:23. Çernobil nükleer santralindeki mühendisler 4 nolu reaktörün elektriğini kesiyor. Amaç olası bir elektrik kesintisi durumunda reaktörün nasıl kontrol altında tutulacağının bir provasını yapmak. Ancak mühendislerin bilmediği şey, reaktör bu tatbikat öncesinde zaten dengesiz bir durumda.

Güç kesintisi, reaktöre su taşıyan türbinleri yavaşlatıyor. Daha az suyun reaktöre pompalanmasıyla buharlaşma hızlanıyor ve içerideki buhar basıncı birikiyor. Mühendisler durumun farkına varıp reaktörü kapatmaya çalıştığında iş işten geçmiş oluyor.

Büyük bir patlamayla reaktörün tavanı havaya uçuyor. Reaktör atmosfere maruz kalıyor. Reaktörün havayla teması sonucu başlayan yangın 10 gün boyunca devam ediyor. Radyoaktif bulutlar, Avrupa’nın önemli bir bölümüne radyoaktif serpinti olarak dökülüyor.

Çernobil’de çıkan yangını söndürmek üzere bölgeye çok sayıda itfaiye ekibi gönderilmişti. İtfaiyecilerden 134’ü akut radyasyon dozuna maruz kalmıştı. 28’i birkaç ay içerisinde hayatını kaybetti. Kazadan bu yan en az 19’u daha öldü.

Ukrayna HidroMeteoroloji Enstitüsü’nde çevre bilimci olan Gennady, bölgenin tahliye edilmesinden sadece üç ay sonra Çernobil’de çalışmaya başlamış.

“Her gün Kiev’den helikopterlerle buraya getirilirdik” diyor. Görevleri toprak ve su örnekleri toplamakmış.

“Radyoaktif kirliliğin nereye kadar yayıldığını anlamaya çalışıyorduk. Görevimiz yasak bölgenin ilk haritasını oluşturmaktı.”

Bugün yasak bölge Ukrayna ve Beyaz Rusya arasında 4 bin kilometrekarelik bir alanı kapsıyor. Neredeyse tüm İstanbul kadar büyük bir alan.

Santrale 30 kilometre mesafedeki tüm yerleşim yerleri tahliye edilmişti. Kimsenin buralara geri dönmesine izin verilmeyecekti.

Ancak faciadan sadece birkaç ay sonra yasak bölgenin dış çemberine geri dönüşlere göz yumulmuştu.

Narodichi kasabasının nüfusu 2500. Yasak bölgenin içinde yer alıyor. Bölge sınırına yakın bir konumda. Resmi olarak radyoaktif kirliliğin bulunduğu bu bölgede son derece sıkı denetimler var. Burada tarım yasak ve yeni yapılaşmaya da izin verilmiyor.

Ancak bugün Ukrayna’nın bu bölgelerini ‘radyoaktif’ ya da ‘radyoaktif değil’ diyerek ikiye ayırmak kolay değil. Yürütülen çalışmalar Çernobil’in durumunun daha karmaşık olduğunu gösteriyor.

Arazinin de kendine göre kuralları var.

Öyle ki radyasyon korkusu Narodichi’nin sakinlerine radyasyonun kendisinden daha fazla zarar veriyor olabilir.

‘Burada uçaktakinden daha az radyasyon var’

Gennady’nin omzunun üstünden nükleer santralin yükseldiğini görebiliyorum. Bulunduğumuz kurumuş havzaya mesafesi bir kilometreden az.

Dev çelik kalkan güneşin altında parıldıyor. Bu çelik kalkan 4 nolu reaktörü tamamen kaplamış durumda. Kazanın yaşandığı reaktörün üzerine 2016’da yerleştirilmişti.

Kalkanın altında ise robot vinçler, 33 yıllık radyoaktif yıkıntıyı temizliyor.

İngiltere’deki Portsmouth Üniversitesi’nden Jim Smith, Gennady’nin arkadaşı ve 1990’dan bu yana Çernobil’i inceliyor. Yasak bölgeye sayısız iş gezisi düzenlemiş. Bana bir dozimetre gösteriyor. Telefon büyüklüğünde siyah bir cihaz.

Bulunduğumuz bölgede ne kadar radyasyona maruz kaldığımızı ölçüyor. 1986’daki radyoaktif serpintiyle yayılan nükleer yakıt tozunun atomları rastgele biçimde parçalanıyor. Büyük enerji dalgaları yayıyorlar ve Jim’in elindeki cihaz da her saat aldığımız radyasyon seviyesini ölçüyor.

Ölçüm birimi mikrosievert. Ancak başka radyasyon seviyeleriyle kıyaslayabildiğim zaman benim için bir anlam ifade edebiliyor. Örneğin, Kiev’den buraya gelirken bindiğimiz uçakta dozimetre bir ara 1.8 mikrosievert seviyesini göstermişti.

Jim, “Şu an seviye 0.6” diyor. “Yani uçakta maruz kaldığımız radyasyonun üçte biri civarında.”

Çernobil santrali arkamızda yükselirken duyduklarıma inanamıyorum. Jim ise radyoaktif bir gezegende yaşadığımızı ve radyasyonun doğada her yerde mevcut olduğunu söylüyor.

Jim, “Evet yasak bölgede radyoaktif kirlilik var. Ama küresel radyasyon haritası çıkaracak olsaydık, yasak bölge içerisinde sadece küçük cepler kırmızı olarak işaretlenirdi” diyor.

Her ne kadar yasak bölgenin sınırları değişmediyse de, bölgede doğa fazlasıyla dönüşmüş durumda.

İnsanların terk edip gittiği yerleri doğa yeniden ele geçirmiş.

Jim ve çalışma arkadaşları bölgeden örnekler topluyor. Kamera tuzakları kuruyorlar. Bölgedeki vahşi yaşamı, radyasyonun vahşi yaşam üzerindeki etkilerini inceliyorlar.

İncelemelerimizin ikinci günümde araştırma ekibini kızıl ormana doğru takip ediyorum.

1986’da rüzgarların yönü nedeniyle radyoaktif serpintinin büyük bölümü bu bölgeyi etkisi altına almış. Radyasyon seviyeleri hâlâ yüksek.

Giysilerimizin radyoaktif kirliliğe maruz kalmaması için özel bir kıyafet giyiyoruz.

Kızıl ormanda Jim’in dozimetresi 35 seviyesini gösteriyor. Soğutma havuzundaki seviyenin neredeyse 60 kat üzerinde.

Jim, “Burada fazla kalamayız” diyor. Hızla toprak örneklerini alıp, birkaç fotoğraf çekip araca dönüyorlar.

Burayakovka adlı köydeyse Jim ve ekibinin tutumu çok daha fazla. Koruyucu kıyafetleri çıkarıyorlar, işlerini çok daha ağırdan alıyorlar. Dozimetre 1.0 seviyesini gösteriyor. Hâlâ uçakta maruz kalınan radyasyondan düşük.

Ahşap bir evin içinde gördüklerimiz burada yaşayan halkın yüzleşmek zorunda kaldığı acı gerçeği özetliyor. Bir sandalyenin kolunda asılı duran palto yıllardır toplanan toz tabakasının altına gömülmüş vaziyette duruyor.

Ancak insanların geride bıraktıkları bahçeler ve tarlalar, vahşi hayvanlar için zengin bir habitata dönüşmüş.

Boz ayılar, vaşaklar ve yaban domuzlarına rastlamak mümkün.

Kiev Hayvanat Bahçesi’nden Dr. Maryana Shkvyria, insanların bölgeyi terk etmesiyle yasak bölgeye gelip yerleşen büyük memeli canlıları inceliyor.

Bazı araştırmalar radyoaktif kirliliğin en yüksek düzeyde olduğu bölgelerde kuşların DNA’larında bozulma olduğunu gösteriyor. Ancak Maryana’nın araştırması yasak bölgede vahşi yaşamın büyük bir ivme yakaladığına işaret ediyor.

Maryana için Çernobil kurtları özellikle dikkat çekici.

“15 yıldır onları inceliyoruz. Elimizde bir dizi veri var. Çernobil kurtları Ukrayna’da bulabileceğiniz en doğal kurtlar.”

Maryana’nın ‘doğal’dan kastı, buradaki kurtların neredeyse hiç insan üretimi gıda ile temas kurmaması.

Çernobil kurtları geyik avlıyor, hatta balık bile yakalıyor. Tuzaklanmış kameraların yakaladığı bazı görüntülerde beslenme alışkanlıklarına dair izlere rastlamak mümkün.

Eskiden bölge halkının bağları olan yerlerdeki ağaçlardan meyveler koparıp yiyorlar.

Ancak yasak bölgede yaşayan bir hayvan türü var ki, normal şartlarda buralarda olmamaları gerekir.

1998’de Ukraynalı zoologlar, doğaya yaklaşık 30 Przewalski atı salmıştı. Bugün sayıları 60’ı geçiyor ve Ukrayna – Beyaz Rusya arasında gidip geliyorlar.

Bu atların ana yurdu Moğolistan’ın stepleri. Tek tük binaların bulunduğu ormanlık araziler pek de bu atların tercih edeceği türden yerler değil.

Ancak Maryana “Ormanı çok iyi kullanıyorlar” diyor.

“Eski ahırlara ve evlere de kameralar yerleştiriyoruz. Buraları barınak olarak kullanıyorlar. Sivrisineklerden ya da güneşten korunuyorlar.”

Yasak bölgenin tek sakinleri vahşi hayvanlar değil.

Buradaki dördüncü günümde Maria’nın evine misafir oluyoruz. Biz geldiğimizde Maria evinin ön bahçesinde oturuyor. Kendimi kırık Ukraynacam ile tanıtmaya çalışırken sözümü yarıda kesip bana sıkı sıkı sarılıyor, yanaklarımdan öpüyor.

Bugün 78 yaşına basmış. Bizim için güzel de bir kahvaltı hazırlamış.

Bizi bir meyve ağacının altındaki masasına davet ediyor.

Saat sabah 09:00 olmasına rağmen sıcak bir gün ve güneş ışıldıyor. Maria yemekleri getirmeye başlıyor. İki de içki var. Birisi renksiz, diğeri koyu kırmızı.

Maria ve komşuları toplamda 15 kişilik bir topluluk. Pek çoğu yasak bölgeye geri dönmüşler ve eski evlerine yeniden yerleşmişler.

Buradan tahliye edilen ailelerin hepsine yakınlardaki bir kentte birer apartman dairesi tahsis edilmiş.

Ancak Maria ve annesi bu küçük kulübelerini ve bahçelerini terk etmeyi reddetmişler.

“Geri dönmemize izin vermediler ama ben annemin peşinden gittim” diyor Maria:

“O zamanlar 88 yaşındaydı. Bana hep ‘Ben gideceğim, ben gideceğim’ derdi. Ben de onu takip ettim.”

Yasak bölgede toplamda yaklaşık 200 kişi yaşıyor. Maria burada hayatın kolay olmadığını anlatıyor.

“Yaşımız ilerledi, her günü ayrı ayrı değerlendiriyoruz” diyor.

Maria çocukları Kiev’den ziyaret için geldiğinde çok mutlu olduğunu anlatarak “Burada yaşamak ilginç bir hayat değil. Ama buralar bizim toprağımız. Yeri doldurulamaz” diye ekliyor.

Yasak bölgede yaşayanlar çok küçük bir topluluk. Apar topar evlerini ve hayatlarını geride bırakarak bölgeyi terk edenlerin büyük kısmı geri dönememiş.

Pripyat’ta yaşayanların büyük kısmı nükleer santralde çalışan işçiler ve aileleriydi.

Santralden sadece birkaç kilometre mesafedeki bu kentin 50 bini aşkın sakini bir gecede her şeylerini geride bırakarak kenti tahliye etmişti.

Geri dönmelerine izin verilmedi. Kent bugün dünyanın en büyük hayalet şehri konumunda.

Ancak kısa bir süre önce Pripyat’ın kısa süreli ziyaretler için güvenli olduğu açıklandı.

2018’de yasak bölgeyi yaklaşık 60 bin kişi ziyarete geldi.

Kentin ziyarete açılmasıyla birlikte burayı ziyaret edenler, bu pek de iç açıcı olmayan seyahatlerini sosyal medyada #chernobyl etiketiyle paylaştıkları fotoğraflarla yaymaya başladılar.

Nükleer santrale Prypiat’tan daha uzak olan Çernobil kentinde ise radyoaktif kirlilik çok daha az.

Burada yaşayanların sayısı da daha fazla. Nükleer santralin temizlenmesinden sorumlu personel burada kalıyor.

Gennady, Jim ve ben de burada küçük bir otelde kalıyoruz. Beklenmedik derecede güzel bir bahçesi olan eski Sovyet tipi bir bina otele dönüştürülmüş.

Bahçeye otel çalışanlarından Irina bakıyor. Yılın üç ayını burada geçiriyor, sonra da görevini bir başkasına devrediyor. Burada geçirilebilecek süre birkaç ayla sınırlandırılıyor.

Irina santraldeki kazanın olduğu geceyi anlatıyor, Gennady de bizim için tercüme ediyor.

Irina o zamanlar büyükannesiyle birlikte Pripyat’ta yaşıyormuş.

27 Nisan’da, yani patlamadan bir gün sonra kent tahliye edilmişti. Kent sakinlerine Pripyat’ı hemen boşaltmaları söylenmişti.

Otobüslere bindirilip kentin dışına götürülmüşlerdi. Irina tahliye sırasında büyükannesinin evine doğru gidiyormuş:

“Büyükannemin bir arkadaşı bir kağnı arabasındaydı. Hayvanlarını kentin dışına çıkarmaya çalışıyordu. Büyükannem beni de yanına alıp alamayacağını sormuştu. Ben de kağnı arabasıyla kenti Pripyat’ı terk etmiştim. Ne olup bittiğini anlamamıştım.”

Ancak Irina bir şekilde buralara dönmek konusunda ısrarcı olmuş. Pripyat’a gidemese de buraya, Çernobil’e dönmüş. Bugün Pripyat’a giderse şu anki halini görünce çok sarsılacağını düşünüyor. Yine de Çernobil’deki otelinin küçük bahçesiyle gurur duyuyor.

“Burayı ziyaretçiler için olabildiğince güzel hale getirmeye gayret ediyorum. Belki eve döndüğünüzde Çernobil’in o kadar korkunç bir yer olmadığını anlatırsınız.”

.

]]>
https://www.haber28.com.tr/cernobil-1986daki-nukleer-felaketin-golgesinde-yasayanlar-anlatiyor/feed/ 0
İnönü Üniversitesi Akademisyenleri, Radyasyon Kalkanı Üretti https://www.haber28.com.tr/inonu-universitesi-akademisyenleri-radyasyon-kalkani-uretti/ https://www.haber28.com.tr/inonu-universitesi-akademisyenleri-radyasyon-kalkani-uretti/#respond Fri, 05 Apr 2024 03:24:34 +0000 https://www.haber28.com.tr/?p=13065 İnönü Üniversitesinde görev yapan akademisyen çiftin, tatlı su yengeçlerinin kabuğundan ürettikleri “radyasyon kalkanı”, astronotları, nükleer santral çalışanlarını ve hastanede zararlı ışınlara maruz kalan personeli radyasyona karşı koruyabilecek.

Kimya Mühendisliği Bölümü Doktor Öğretim Üyesi Yeliz Toptaş ile Makine Mühendisliği Bölümü Araştırma Görevlisi Murat Toptaş, Türkiye’nin ilk astronotu Alper Gezeravcı’nın uzaya gönderilmesinin ardından radyasyon ışınlarına karşı koruyucu kalkan üretmek için çalışmalara başladı.

Kentte tatlı sulardaki ölü yengeçleri toplayarak kabuklarından ürün geliştirmeyi başaran çift, alfa, beta, gama ve x ışın radyasyonlarını önemli ölçüde durdurarak koruma sağlayacak malzeme geliştirdi.

Patent başvurusu yapıldı

Akademisyen çift, elastik yapılı ve hafif olması nedeniyle de tercih edilebilecek “radyasyon kalkanı”nın patentini almak için Türk Patent ve Marka Kurumuna başvurdu.

Kimya Mühendisliği Bölümü Doktor Öğretim Üyesi Yeliz Toptaş, AA muhabirine, Türkiye’nin uzay faaliyetlerinin ardından radyasyon kalkanı konusundaki çalışmalarını hızlandırdıklarını söyledi.

Radyasyona maruz kalanlar için koruyucu bir kalkan geliştirmek istediklerini anlatan Toptaş, “Uzayda radyasyon miktarı bir insanın tolere edemeyeceği miktarda. Önümüzdeki dönemde uzaya gönderilecek astronotlarımızın kıyafetleri için ve yörüngede görev yapan uydularımızın ekipmanlarını radyasyona karşı korumak amacıyla koruyucu bir kalkan geliştirmek istedik.” dedi.

Toptaş, geliştirdikleri kalkanın radyasyonun önemli bir kısmını tuttuğunu vurgulayarak, “Giyilebilir teknolojide uzay kıyafetlerinde daha çok astronot kıyafetlerinde, uzayda kullanılan uyduların radyasyona karşı korunmasında önemli bir malzeme oldu. Mevcut astronot kıyafetleri ağır ve hareketi kısıtlayan bir yapıda. Bu malzemenin elastik özelliğinden dolayı astronotlarımızın giydiği kıyafetlerde oldukça esnek bir malzeme olarak giyilebilir teknolojide kullanılabilecek. Nükleer santrallerde çalışanlarımız için koruyucu kıyafetlerde, hastanelerde kullanılan radyasyon cihazlarına karşı koruyucu kıyafetlerde kullanılabilecek.” diye konuştu.

Gömlek ve önlük tarzında üretilebilecek

Radyasyon koruyucu kıyafetlerin kurşun ve ağır malzemelerden yapıldığı için hareketi kısıtladığını ve vücudu tam kaplamadığını belirten Toptaş, ürettikleri malzemenin esnek özelliğe sahip koruyucu kalkan, gömlek ve önlük tarzında üretilebileceğini ifade etti.

Çalışmayı yaparken canlılara zarar vermediklerini ve ölmüş yengeç kabuklarını kullandıklarını dile getiren Toptaş, şunları söyledi:

“Bu çalışmayı yaparken hiçbir canlıya zarar vermedik. Ölmüş yengeç kabukları doğada atıl durumda, hiçbir maliyeti yok. İleride seri üretime geçildiğinde yöntem değişecektir. Maliyet açısından oldukça düşük diyebiliriz. Malzeme ve üretim maliyetini de göz önüne alırsak oldukça ekonomik.”

Makine Mühendisliği Bölümü Araştırma Görevlisi Murat Toptaş da geliştirdikleri malzemenin kurşundan 6,5 kat hafif olduğunu ve rahatlıkla uzaya gönderilebilir olduğunu belirtti.

Malzemenin diğer ürünlere göre daha az maliyetli olduğunu aktaran Toptaş, şu ifadeleri kullandı:

“Uzayda istasyonu, uyduları olan ülkeler, ekipmanları ve personelleri radyasyona karşı koruyacak bazı ekipmanlar geliştiriyorlar. Ülkemizde buna dair yapılmış çalışma yoktu. Üretmiş olduğumuz malzeme tatlı su yengeçleri kabuklarından yapıldı. Kurşundan 6,5 kat daha hafif aynı zamanda 1,71 gram santimetreküp yoğunluğu var. Bu yoğunlukta malzeme rahatlıkla hava araçlarında veya uydularda kullanılabilir, uzaya gönderilebilir. Çünkü oldukça hafif bu da onun uzaya gönderme maliyetlerini düşürüyor. Bugün uzaya gönderdiğimiz her bir malzeme kilogram olarak binlerce dolar fiyatla gönderiliyor. Ama yapmış olduğumuz koruyucu kalkan, oldukça hafif bir malzeme olduğu için uzaya oldukça ucuz maliyetlerle de gönderilebilir. Bu sebeple uzayda kullanılabilir.”

]]>
https://www.haber28.com.tr/inonu-universitesi-akademisyenleri-radyasyon-kalkani-uretti/feed/ 0
ERÜ, TÜBİTAK Desteğiyle Su Çerenkov Dedektörü Kuracak https://www.haber28.com.tr/eru-tubitak-destegiyle-su-cerenkov-dedektoru-kuracak/ https://www.haber28.com.tr/eru-tubitak-destegiyle-su-cerenkov-dedektoru-kuracak/#respond Wed, 21 Feb 2024 21:36:39 +0000 https://www.haber28.com.tr/?p=6566 Erciyes Üniversitesine (ERÜ) TÜBİTAK desteğiyle kurulacak 2,5 tonluk Su Çerenkov Dedektörü ile atom altı parçacıkların hareketleri gözlenebilecek ve özellikle nötronların yakalanmalarına ilişkin çalışma yapılacak.

Uzun yıllar ABD’de nötrino deneyleri üzerine çalışan ERÜ Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emrah Tıraş’ın kurduğu Erciyes Nötrino Araştırma Grubu, ERÜ Araştırma Dekanlığı- ARGEPARK binasındaki laboratuvarında atom altı parçacıkların algılanmasına ve radyasyon dedektörleri geliştirilmesine yönelik Ar-Ge çalışmaları yapıyor.

AA muhabirine konuşan Tıraş, üç yıldır 10’dan fazla büyük çaplı proje hazırladıklarını, bunlardan bazılarının TÜBİTAK, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ve üniversitenin Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü (BAP) birimince, bazılarının da ABD Enerji Bakanlığı gibi dış kaynaklı destekle yürütüldüğünü belirtti.

Şu an sürdürdükleri TÜBİTAK destekli “Gadolinyum Katkılı Su Çerenkov Dedektörü ile Nötron Etkileşim Modelinin Geliştirilmesi Projesi” çerçevesinde Ar-Ge laboratuvarına 2,5 tonluk Su Çerenkov Dedektörü’nün kurulmak üzere olduğunu belirten Tıraş, yüklü atom altı parçacıkların bir etkileşim ortamında ışığın o ortamdaki hızından daha hızlı hareket ettiklerinde parçacıkların hareket yönüne paralel konik şekilde bir ışık (foton) patlaması olayının gerçekleştiğini ve bu olaya Çerenkov radyasyonu veya ışıması denildiğini, bunun savaş uçaklarının ses hızını geçtiklerinde oluşturdukları ses (sonik) patlaması olayına benzediğini anlattı.

Kuracakları dedektörle simetrik nötron modeli üzerine çalışacaklarını aktaran Tıraş, “İçinde büyük, 8 inç yani 20 santimetrelik foto çoğaltıcı tüplerimiz var. 2,5 ton ağırlığında, 1,5 metre çapında yaklaşık bir metre yüksekliğinde gadolinyum karışımlı saf su dedektörü olan bir sistem bu. İçine de ameresyum berilyum dediğimiz nötron kaynağını indirip nötronların simetrik modelini yani dedektörün farklı noktalarındaki nötron yayılmasının ve yakalanmasının simetrik modelini çalışıyoruz.” dedi.

Tıraş, atom altı parçacıkların maddeyle etkileşmesi ve ortaya yeni çıkardıkları parçacıklarla ilgilendiklerini, burada da dedektörün önemli rol oynayacağını vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Maddeyle etkileşen parçacığın kinematikleri dediğimiz enerjisini, momentumunu, hareketini anlayabilmek için maddeyle etkileştikten sonra ortaya çıkan parçacıkları da anlamanız gerekiyor. Özellikle nötronlar ya da protonlar nötrino çalışmaları için çok önemli. Çünkü nötrinolar gelip maddeyle etkileştikten sonra ortaya nötron ve proton dediğimiz atom altı parçacıklar çıkıyor. Bu atom altı parçacıkların nasıl hareket ettiği ve dedektör sistemi içinde nasıl algılanacakları bizim için çok kritik. Nötronlar yüksüz parçacıklar olduğu için algılanması çok zor, simetrik modeli üzerine çok kısıtlı sayıda çalışma var dünyada. Biz de aslında dünyadaki bilime de katkı olması açısından böyle bir çalışma tasarladık.”

Radyasyon dedektörleri geliştiriliyor

Yüksek bütçeli dedektörün Ar-Ge projelerini de yürüttüklerini anlatan Tıraş, şunları kaydetti:

“Hem radyasyon dedektörleri yani düşük voltajda çalışan silikon tabanlı radyasyon dedektörleri üzerine çalışıyoruz hem de yüksek radyasyona dayanıklı yüksek voltajla çalışan farklı dedektör sistemlerinin elektronik kartlarının üretimi, aynı zamanda onların radyoaktif elementlerle burada testlerinin gerçekleştirilmesi üzerine dedektör Ar-Ge projelerimiz var. Sintilatör dediğimiz kalorimetre algıçlar, parçacık algıçları içerisinde kullandığımız malzemelere farklı yüzey kaplamalarıyla daha yüksek verimlilikte dedektörler, yani atom altı parçacıkları algılayacak dedektör sistemleri üzerine birkaç projemiz var.”

]]>
https://www.haber28.com.tr/eru-tubitak-destegiyle-su-cerenkov-dedektoru-kuracak/feed/ 0