Charles Baudelaire’in (1821-1867) ölümünün ardından, 1869’da ilk kez kitaplaşan ve şairin 50 düzyazı şiirini bir araya getiren Paris Sıkıntısı, Kötülük Çiçekleri’nde ele alınan temaların yeni ve daha derinlikli bir araştırması gibi. Baudelaire burada modern Paris’i bütün çelişkileriyle; ihtişamı, sefaleti ve melankolisiyle gözler önüne sererken, biçimsel olarak da geleneksel şiirin sınırlarını aşan, çağa özgü değişim ve belirsizlik halini temsil edecek yeni bir şiire yönelir. Kenan Sarıalioğlu’nun çevirdiği bu eşsiz şiirleri Fransızca özgün metinle Everest Yayınları’ndan çıktı.
ARSENYEV’İN YAŞAMI
(İvan Bunin)
Birçok Rus yazar gibi devrimden sonra sürgün hayatı yaşamış ve anavatanına bir daha hiç dönmemiş olan, 1933’teyse Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen ilk Rus yazar İvan Bunin’in tek romanı, Arsenyev’in Yaşamı, Can Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Bunin, otobiyografik unsurlar barındıran kitabında, Arsenyev’in kadınlarla ilişkilerini, anlam ve tatmin bulma mücadelesini ve nihayetinde insan varoluşunun bencil, değişken doğasını farkına varışını ele alıyor. Devrim öncesi Rusya’sında geçen bu hikâye, Arsenyev’in kadınlarla ilişkilerini, anlam ve tatmin bulma mücadelesini ve nihayetinde insan varoluşunun bencil, değişken doğasının farkına varışını güçlü bir şekilde yansıtıyor.
BİR TÜRK KIZININ AMERİKA YOLCULUĞU
VakıfBank Kültür Yayınları, “Bir Türk Kızının Amerika Yolculuğu” isimli kitabı okurlarıyla buluşturudu. 1935’te erken Cumhuriyet’in önemli coğrafyacılarından biri olan Faik Sabri Duran ve kızı Lütfiye Duran’ın mektuplarından yola çıkılarak yazılmış bu eser erken Cumhuriyet’te genç bir kadının Amerika izlenimlerinden oluşuyor. Ahmet Duran Arslan’ın yayına hazırladığı çalışma, sadece bir seyahatin izlerini değil, aynı zamanda iki farklı dünyanın çarpıcı biçimde karşılaşmasını anlatıyor. 1930’larda gerçekleşen bu yolculuk, tarihsel ve edebî değeriyle okuyucularına sadece bir seyahatname değil, aynı zamanda kültürler arası bir keşif yolculuğu sunuyor. Bunların yanı sıra Lütfiye’nin New York’un gökdelenlerinden Amerika’nın hız tutkusuna, moda ve gündelik hayata dair pek çok gözlemlerini 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Amerika’nın nasıl algılandığına dair bir reçete sunuyor.
TEKNOLOJİ VE UYGARLIK
(Lewis Mumford)
Kent planlamasından kültür ve sanat tarihine, teknolojiden toplumsal eleştiriye uzanan geniş bir çalışma alanına hâkim Amerikalı düşünür Lewis Mumford’un başyapıtlarından biri olan Teknoloji ve Uygarlık’ı yeni çevirisi Ayrıntı Yayınları’nın Ağır Kitaplar Dizisi’nden çıktı. Tüm dünyada çok takdir gören son derece kapsamlı çalışmasında Mumford, çığır açıcı yaklaşımıyla, uygarlığın en başından, ilk icatlardan bu yana her alandaki teknolojik gelişmelerin insanlığı ve gündelik yaşantımızı nasıl etkilediğini ve ortaya çıkardığı toplumsal sınıfları benzersiz bir netlikle anlatıyor. Aydın Çavdar’ın çevirdiği Teknoloji ve Uygarlık, okuru kendi modern varoluşunun gerçeklerini, kökenlerini, çelişkilerini, yanlışlarını, doğrularını ve teknolojiyle ilişkisini irdelemeye davet ediyor.
MANDARİNLER
(Simone De Beauvoir)
20. yüzyıl Fransız edebiyatının önde gelen yazarlarından Simone De Beauvoir’in 1954 yılında yayımlanan romanı Mandarinler, İlkay Kurdak’ın çevirisiyle Everest Yayınları’ndan çıktı! de Beauvoir, Goncourt Ödülü’nü kazanan romanında, diğer eserlerinde de rastlanan feminizm ve varoluşçuluk temalarını, bu kez o yılların Fransa’sının politik ve entelektüel portresini çizen bir aşk hikâyesi üzerinden ele alıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1950’lerin ortalarına dek Fransa’daki bir grup entelektüelin yaşamını takip eden Mandarinler, Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Nelson Algren, Arthur Koestler ve bizzat de Beauvoir’dan esinlenen karakterleriyle, örtük bir otobiyografi olduğu kadar, savaş sonrası Fransa’sının sol görüşlü aydınlarının hayatlarını ve çalkantılı siyasi ilişkilerini de inceleyen politik ve felsefi bir roman.
FREDERIC CHOPIN VE 101 SEÇME MEKTUP
(Arın Dilligil Bayraktaroğlu)
19. Yüzyıl Avrupa müziğine büyük katkılar sağlamış, ardında 200’ü aşkın eser ve sayısız mektup bırakmış olan usta besteci Chopin’in mektupları Akılçelen Kitaplar’dan okurla buluştu. Chopin, başından geçen olaylar karşısında hissettiği yoğun duyguları bestelerine ve sevdiklerine yazdığı mektuplarına yansıtmıştır. Son derece kırılgan yapısı ve geride bıraktığı ülkesi Polonya’ya duyduğu özlemi bestelerine olduğu kadar mektuplarına da esin kaynağı olmuştur. Hayatı boyunca yazdığı mektupların yer aldığı bu kitapta, Chopin’in besteleri, sanat çevresi, karakteri, sağlığı, yurtseverliği ile ilgili detaylar okurlar ile buluşuyor.
ÇATLAK
(Jean-Paul Didierlaurent)
Fransız yazar Jean-Paul Didierlaurent, yirmi dokuz dile çevrilen ve Fransa’da yılın edebiyat olayı olarak kabul edilen 6.27 Treni’nin ardından Çatlak romanıyla okurla buluşuyor. Çatlak’ta günlük yaşamın monotonluğundan kaçan ve kendini yeniden keşfeden bir adamın hikâyesini ustalıkla anlatan yazar, okurları varoluşsal sorgulamalara ve insan ruhunun derinliklerine sürüklüyor. Can Yayınları etiketiyle raflarda olan kitap, bir yandan hayatın sürprizlerini gözler önüne sererken bir yandan da insanın yaşamındaki görünmeyen çatlakları sorguluyor.
BİR YAZ GECESİ RÜYASI
(William Shakespeare)
William Shakespeare’in en verimli dönemlerinde kaleme aldığı, yüz yıllardır en çok sahnelenen, bestelenen, resmedilen ve birçok sanatçıya esin kaynağı olan oyunu Bir Yaz Gecesi Rüyası okurla buluşuyor. Bir büyü ve yanlışlıklar komedisi olan eser, karışık ilişkiler üzerinden aşk ve evlilik kavramlarının komikliğine vurgu yapıyor. Her yapıtında olduğu gibi bu oyununda da unutulmayacak sözleriyle, gözlemleriyle ve sınırsız hayal gücüyle okuru şaşırtan Shakespeare, birey ve toplum ilişkilerine de eleştiri getirmeyi ihmal etmiyor. Ozan her yapıtında olduğu gibi bu oyununda da unutulmayacak sözleriyle, gözlemleriyle, sınırsız hayal gücüyle okuru şaşırtıyor.
TUHAF HİKAYELER AKADEMİSİ BASKERVILLE
(Ali Standish)
Ülkemizde de sevilen çocuk-gençlik kitapları yazarı Ali Standish’in yeni romanı Tuhaf Hikâyeler Akademisi Baskerville’i Müge Canan Özçelik çevirisiyle Domingo Yayınevi’nden çıktı. Arthur Conan Doyle Vakfı onayıyla kaleme alınan serinin ilk kitabında, genç Arthur’un sadece olağanüstü yeteneklere sahip çocukların davet edildiği Baskerville Akademisi’ne girişine ve sınıf arkadaşları Jimmie Moriarty ve Irene Eagle ile tanışmasına tanık oluyoruz.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>(İZMİR)- İzmir Romanlar Derneği Başkanı Abdullah Cıstır, Kakava gününde Roman vatandaşların sorunlarına dikkat çekerek “Yoksulluk ve yoksunluk konusunda dibine kadar yaşıyoruz. Hatta artık adına ‘derin yoksulluk’ deniyor. Günlük geçinen insanlarımızın bugün ekonominin getirdiği olumsuz etkenlerden en çok bizimkiler olumsuz anlamda etkileniyor. Herkes anayasayı konuşurken bizim geçim sıkıntılarımız var. Gittikçe de sistemden uzaklaşıyoruz. Dünden daha fazla gettolaşıyoruz” dedi.
6 Mayıs, baharın habercisi olarak Anadolu’da Hıdırellez, Romanlarda ise Kakava günü olarak kutlanıyor. İzmir Romanlar Derneği Başkanı Abdullah Cıstır, Kakava gününde Roman vatandaşlarının sorunlarını ve beklentilerini ANKA Haber Ajansı’na anlattı.
Romanların dezavantajlı ve dünyada kırılgan gruplar olarak tanımlandığını belirten Cıstır, “Bizim eğlenmek için sadece Kakava gününe ihtiyacımız yok. Sadece Hıdırellez’e ihtiyacımız yok. Bugün bu coşku sel oluyor, çağ olup akıyor gidiyor. Birçok farklı toplum disiplini de aslında neredeyse bize endekslenen bu Hıdırellez Şenliği aslında. Hıdır ile İlyas’ın buluşmasından doğan bir bahar şenliği adı ama biraz daha Romanlara endekslendi. Bizim de kültürel kodlarımızın getirdiği tarihi bir arka planı da var tabii ki Kakava ve Hıdırellez’in” dedi.
“DÜN YOK SAYILIYORDUK, BUGÜN VARLIK TANISI KONULDU”
Romanların sorunları ve beklentilerine yönelik son 20 yıl içinde yapılanları anlatan Cıstır, “2009’da biliyorsunuz Roman açılımı oldu. Arkasından özür geldi. Ardından 2016’da hükümetimizin Roman Eylem Planı açıklandı. 2019’da İnsan Hakları Günü’nde Sayın Cumhurbaşkanımızın tekrar ikinci bir kararnamesi çıktı ve ilgili bakanlıkların ‘azami dikkatine çekiyoruz’ diye. Herkes azami ilgilensin diye. Şimdi azami ne demek? ‘En yüksek düzeyde ilgilenilsin’ demek. Bugün bakanlıklarımızın, Romanlara ilgisi çok düştü. Yani bundan 5-10 sene evvel bir coşkuyla çok daha fazla buluşmalar oluyordu. ‘Sizin için neler yapabiliriz’ ya da ‘Birlikte neler yapabiliriz’ beklentisi ortaya konuluyordu. Konjonktürel süreçte baktığınız zaman Romanlarla ilgili artık bir varlık tanısı var ülkede. Dün yok sayılıyorduk. Bugün galiba varmıştan bir sekiz milyona varan göreceli olarak kullandığım bu rakamlarla ilgili bir varlık tanısı konuldu. Avrupa Birliği ilerleme raporlarında çok olumlu örnekler olmakla beraber Türkiye’de de bu konuda bir adı açılım, bir adı işte eylem planlarıyla ilgili toplumun ihtiyacına cevap verebilecek matbu belgeler ortaya çıktı. Ama sahada işlevselliği var mı? Yok. Göreceli olarak ‘hiçbir şey yapmıyorlar’ demiyoruz. Ama bu konuda hem özrün altı dolmuyor hem de diyaloglar azaldı otoriteyle. Görünürlüğümüz arttı, sorunlarımızın herkese anlatıyoruz. Ama bütçeye, mevzuata takılıyoruz ya da bir otoritenin kişisel inisiyatifiyle yürüyen sürece takılıyoruz. Dolayısıyla yeterli mekanizmalar kurulmadı. Kurulan mekanizmalara da işlevsellik kazandırmamakla ilgili bir çaba var. Bunu da anlamak mümkün değil” dedi.
“MECLİSTE BİR TANE ROMANI SIĞDIRAMADILAR”
“20 yılda aldığımız mesafeyi yadsımamakla beraber aldığımız mesafeyi çok yadırgıyorum” diyerek sözlerini sürdüren Cıstır, şunları kaydetti:
“Bugün itibarıyla dün lütuf olarak görülen iki tane AK Parti ve CHP’de birer tane vekilimiz varken bugün 600 kişilik Meclis’te bir tane Romanı sığdıramadılar. Demografik yapının temsiliyetiyle ilgili ki siyaset insanla yapılıyorsa bunun adı yok saymaktır. Dolayısıyla Romanlarla ilgili süreç geriye düşmüştür. Yani A liginden ikinci, üçüncü lige düştük. Çünkü yukarıdan başlıyor iş. Yerelde de baktığınız zaman özellikle batı coğrafyasında. Siyaset üstü bir üslupta söyleyeceğim; bütün belediyelere baktığınızda Romanlara bir statü kazandırılmıyor. Çöpçü, parkçı, bekçi. İçimizde üniversite mezunları da var. Bir toplumu kalkındırmak kalkınma politikalarıyla beraber sosyal statü vermektir. Bu topluma özrün altı o zaman dolar. Bu sosyal statü toplumu taçlandırır ve ihtiyaca göreceli olarak da olsa cevap verir.
“HALA TOPU TACA ATAN YAKLAŞIMLAR VAR”
Diğer taraftan sorun başlıklarımız belli. Ayrımcılık yaşıyor muyuz? Hala dibine kadar yaşıyoruz. Siyaset mekanizmasında da yaşıyoruz. Bürokrasi mekanizmasında da yaşıyoruz. Toplumumuz kendini ifade etmeye başladı. Yeni liderlerimiz çıkmaya başladı. Fakat hala topu taca atan yaklaşımlar var. Bunu toptancı bir zihniyetle söylemiyorum. Örneğin İzmir Büyükşehir’de iyi bir uygulama varsa ilçe bunu takip etmiyor. Algıda bütünlük yok. ya da genel merkezde Parti Meclisi’nin onay verdiği bir CHP Roman Eylem Planı varken bir bakıyorsunuz aşağıda buna ihtiyaca cevap verebilecek spesifik yaklaşımlar yok. Diğer taraftan sayın Cumhurbaşkanımızın, hükümetin, AK Parti’nin Roman Eylem Planı var iken Sayın Cumhurbaşkanımızın kararnamesini valiler neredeyse yok sayıyor demeyeceğim ama kıyısından geçiyorlar. Dolayısıyla burada matbu belgeler bir kazanım. Biz geçtiğimiz yıl İzmir Büyükşehir Belediyesi’yle işbirliği protokolü imzaladık. Bu çok değerli yerelde bir işbirliğinin gelişmesi. ‘Sizi tanıyorum, anlıyorum, birlikte çalışalım’ demek. Bunun üzerine koymakla ilgili de bütün coğrafyalarda aslına bakacak olursanız bu tür iş birliği protokollerine ihtiyaç var. Yeniden bir kucaklaşma sürecine ihtiyacımız var. Helalleşme diyelim, kucaklaşma diyelim. ya da birlikte nasıl yol alabiliriz diye otoriteyle tekrar yeniden masada kah müzakereye kah mücadeleye yeniden başlamamız gerekiyor. O yüzden aldığımız mesafeyi yadsımıyorum derken daha da iyi olabilirdik.”
“ARTIK ADINA ‘DERİN YOKSULLUK’ DENİYOR”
Roman vatandaşların yaşadıkları mahallelerdeki tabloyu da aktaran Cıstır, şunları aktardı:
“Hala bir sefer yoksulluk ve yoksunluk konusunda dibine kadar yaşıyoruz. Hatta artık adına ‘derin yoksulluk’ deniyor. Günlük geçinen insanlarımızın bugün ekonominin getirdiği olumsuz etkenlerden en çok bizimkiler olumsuz anlamda etkileniyor. Sebebi orta direk bir iş insanını bile evine ev hizmetçisi, bakıcı alması gerekirken Roman mahallesinde güvenilir ablalarımız varken abla diyor ‘haftada bir gel, 20 günde bir gel.’ Mahalleye hapis oluyor kadınımız. Hala okula devamsızlıklar çok yüksek. Burada tamamlayıcı eğitimlere ihtiyaç var. Hem milli eğitimi hem de sosyal belediyeciliğin tamamlayıcı eğitsel faaliyetlerini Roman mahallelerinde yerindelik ilkesiyle dünden daha fazla görmeye ihtiyacımız var. Çünkü ‘okuyacaksın da ne yapacaksın’ diyor veli. Okuyanlar diyor ‘iş bulamıyor’. ‘Hiç olmazsa babanla hurdaya çık’, diğeri ‘babanla çiçeğe çık’ diyor. Kızlara da ‘annenle iş yerine git’ deniliyor ‘hiç olmazsa büyüyünce ayakta durabilecek bir iş sahan olsun’ diye. Böyle bir devran dönüyor Roman mahallelerinde. Oysa hizmete erişmek için eğitimin ön şart olduğu kesin.
“EŞİT VATANDAŞLAR OLARAK ANAYASADA TABİR EDİLİYOR AMA EŞİT OLMADIĞIMIZI HEPİMİZ BİLİYORUZ”
Malumunuz ama biraz da zor bir dokumuz var. Sosyal devletin tüm unsurları yeterince bizimle ilgilenmiyor. Roman mahallelerinde istihdam talebi oluştuğu zaman birçok meclis üyemiz ‘Gideceğiz yine iş isteyecekler’ diye de onlardan yüksünme alıyoruz. ya arkadaş bizi 100 yıldır geride bırakan sizsiniz. Dolayısıyla sosyal içerme kavramını dahil etme anlayışını nereye koyacağız? Özrü nereye koyacağız? Eylem planlarını nereye koyacağız? Geride kalan bu toplumla ilgili bu makas arasını kapatmak için ihtiyaca cevap verilecek yaklaşımları nereye koyacağız? Bu yüzden aslında çok fazla sıkıntılar var ama tabii ki Türkiye’nin hem dünyadaki konjonktürel süreçte hem de bölgemiz bir savaş içerisinde ama olmasa da bizim bugün bu sistemde eşit vatandaşlar olarak anayasada tabir ediliyor ama eşit olmadığımızı, hem mahallelerimizdeki coğrafi altyapıdan, hem de insan kaynağını yeterli olmadığından hepimiz biliyoruz.
“OTORİTEYE SESLENİYORUM”
Dolayısıyla biz anayasa uzlaşma komisyonuna katılmıştık. O günkü Meclis Başkanımız Sayın Cemil Çiçek’in resmi davetiyle Türkiye’de katılan tek dernek başkanıyım. Orada eğitim, barınma, yaşam, çalışma hakkımızın koruma altına almasıyla ilgili beklentiler ifade etmiştik. Bugün yeni anayasa hazırlıkları var ya hani fikirsel olarak neyi çıkacak karşımıza bilememekle beraber bugünkü anayasadan aslında hala beklentilerimiz bu. Çalışma, yaşama, barınma, eğitim hakkımızın koruma altına alınması. Bakın bugün hala eğitimle ilgili mevzuatta yer almasına rağmen sosyal devletin babası vali, kaymakam, belediye başkanı nerede? Bu çocukları daha fazla okulda tutmanın tedbir ve teşvik sistematiğini devreye sokmak için yaptırımlar nerede? Bize de kolaycı davranıyoruz tabii ki. Biraz nemelazımcı davranıyoruz. Burada farkındaysanız hem içeri hem de otoriteye sesleniyorum; Bizi dahil edin. Sosyal statüden tutun, siyaset mekanizmalarına, bürokrasiye kadar. Belediyelerde masabaşı işlere kadar.”
“DÜNDEN DAHA FAZLA GETTOLAŞIYORUZ”
“Herkes anayasayı konuşurken bizim geçim sıkıntılarımız var. ve gittikçe de sistemden uzaklaşıyoruz. Dünden daha fazla gettolaşıyoruz” diyen Cıstır, son olarak da şunları söyledi:
“Evime, mutfağıma, gelirime, tıkan yavaşlamış, durmuş işlerime. Hızır’ın eli değsin. Bedenime, sağlığıma, kavuşmanın mutluluğu gelsin. Dünyaya, memleketime, hayatıma barış, huzur, sevgi ve bereket aksın. Bu da bizim romanlarla ilgili aslında barışla iç içe yaşayan hiçbir savaşa müdahil olmamış, hiçbir karışıklığa müdahil olmamış bu toplumun barışsal, simgesel bir bereket duasıdır.”
]]>İZKİTAP Fest – İzmir Kitap Fuarı, ikinci gününde on binlerce kişiyi ağırladı. İZKİTAP Fest, sadece kitap alışverişi için değil aynı zamanda söyleşiler, dinletiler, konserler ve imza günleri ile ziyaretçileri için tam bir kültür şölenine dönüştü. Fuarın onur konuğu olan yazar Ahmet Ümit’in “Masal Masal İçinde” isimli kitabı hakkında İzmir Sanat Merkezi’nde gerçekleşen söyleşi, okurlardan büyük ilgi gördü. Polisiye roman eleştirmeni Erol Üyepazarcı ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Yazar Seval Şahin’in konuşmacı olarak katıldığı söyleşi, Ahmet Ümit’in katılımıyla gerçekleşti. Konuşmacılar, Ümit’in sadece polisiye roman yazarı olmadığını, romanlarını tarih, arkeoloji, edebiyat gibi önemli sosyal bilimlerden yararlanarak kurguladığı ve kaynak belirterek yazdığı hakkında bilgiler verdi. Ümit, “Ben yazarlığa hikayeler ve şiirler yazarak başladım. İyi bir edebiyat okuruydum. Öğrenme merakı benim için çok önemli. Öğrendiğim şeyleri hayata geçiriyorum. Benim annem masal anlatıcısıydı. Gaziantep’teki evimizde tüm çocukluğum boyunca annemin anlattığı masallarla büyüdüm. Şimdi anlıyorum ki yazar olmamda en büyük etken, annemin bana anlattığı masallarmış” diye konuştu.
ÜMİT’İN YENİ KİTABI EKİM 2024’TE ÇIKACAK
İzkitapfest’te okurlarıyla buluşan onur konuğu Ahmet Ümit, Başkomser Nevzat karakterini ve yeni kitabını anlattığı söyleşinin ardından kitaplarını imzaladı. Ümit; yazmanın bir yolculuk olduğunu belirterek, “Romanlarda sadece ilginç olaylar değil ilginç karakterler olmalıdır. Düşünün ki hiç olmayan bir tarih profesörü ya da Hititler döneminde yaşamış bir kadın karakter yaratıyorsunuz. Bir insanı, ilişkileri, duyguları ile anlatmak zor bir yolculuktur. Her kitapta aynı karakteri yazmak kolaycılıktır. Başkomser Nevzat karakterine kadar yazdığım romanlarda karakterler hep farklıydı, ancak bir gazetenin arka sayfasında adını Başkomser Nevzat olarak belirlediğimiz karakter polisiye hikayelerle okuyucuların hayatına girdi. Sonra okuyucu Nevzat’ı çok sevdi. Ayrıca Başkomser Nevzat karakteri televizyonda yayınlanan ve çok beğenilen Arka Sokaklar adlı diziye de ilham kaynağı olmuştur. Toplam olarak çizgi romanlarla beraber 28 kitap var bunların 10 tanesinde Nevzat var. Yeni yazdığım kitapta Nevzat’ın hiç bilmediğiniz yönleriyle okuyacaksınız. Bu kitabı önümüzdeki Ekim ayında çıkaracağız ve imza etkinliğini de fuarizmir’de gerçekleşecek olan İzmir Kitap Fuarı’nda yapacağız” dedi.
KÜLTÜRPARK’TA GİZEMLİ SERÜVEN
İzkitapfest’in ikinci gününde, kitapseverlere heyecan veren bir macera yaşatan bir yarışma da düzenlendi. “Başkomser Nevzat’ın Macerası: Kültürpark’ta Gizemli Serüven” isimli etkinlikte dörder kişiden oluşan takımlar yarıştı. Ahmet Ümit’in ünlü romanı Sultanı Öldürmek’ten ilham alınarak düzenlenen yarışmaya katılanlar, Kültürpark’ta, bulmacaları çözerek cinayetin sırrına ulaşıp maceranın tadını çıkardı. Yarışmacılar, sırasıyla Zeki Müren Heykeli, Cevat Şakir Büstü, Nejat Uygur Büstü, Kaskatlı Havuz Kadın Heykeli, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü Heykeli yakınlarına gizlenen ipuçlarını bularak yanıta ulaştı. Bu gizemli serüvene katılan yarışmacılar unutulmaz anlar yaşadı. Yarışmayı 25 dakika gibi kısa bir sürede bitiren Deniz Çınar, Fatih Çınar, İkbal Ece Dizbay ve Güneş Bilgesu Çelik Şengir’den oluşan takım, birinci oldu. Birinci olan ekibe ödülleri, Ahmet Ümit tarafından verildi.
]]>Bakan Göktaş, Tekirdağ’daki temasları kapsamında Süleymanpaşa Belediyesi Aydoğdu Mahallesi Kadın ve Gençlik Merkezi’ni de ziyaret etti.
Merkezde kurs gören Roman çocukların davullu mini gösterisiyle karşılanan Bakan Göktaş, merkezi gezerek çalışmalara ilişkin bilgi aldı.
Daha sonra Tekirdağ, Edirne ve Kırklareli Roman Dernekleri Federasyonu temsilcilerinin katılımıyla, “Roman Dernekleriyle İstişare Toplantısı”na başkanlık eden Göktaş, “ikinci memleketim” diye nitelendirdiği Tekirdağ’ın tüm renkleri, farklılıklarıyla ülkenin en kıymetli hazinelerinden biri olduğunu belirtti.
“Roman kardeşlerim sandıkları patlatacak”
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Bakan Göktaş ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinin ardından toplantıya katılan Roman vatandaşlara hitap etti.
Sözlerinin başında Roman vatandaşları selamlayan Erdoğan, “Roman kardeşlerimizin ne kadar kararlı durduklarının haberlerini bu süreç içinde aldım. Pazar günü sandıklara gideceğiz, inanıyorum ki Roman kardeşlerim sandıkları patlatacak.” diye konuştu.
Salondakilerin “Evelallah” karşılığını vermesi üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Roman kardeşlerim kendilerini vatandaş yerine koymayanlara sandıklarda en güzel cevabı verecek. Gerek Edirne gerek Tekirdağ gerekse Kırklareli’nde böyle bir patlamanın olması o kibirli tiplere en güzel cevap olacaktır.” ifadelerini kullandı.
“Bu seçimde bunu yapmaya var mıyız?” diye soran Cumhurbaşkanı Erdoğan, salondaki Roman vatandaşlardan “Hiç şüpheniz olmasın” yanıtını almasının ardından “Öyleyse kararlıyız, hazırız.” karşılığını verdi.
“Ayrım yapmaya çalıştılar”
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Göktaş da “Roman Dernekleriyle İstişare Toplantısı”ndaki konuşmasında, her fırsatta Roman vatandaşlarla bir araya geldiğini belirterek, “Bu ülkenin en güzel renkleri olan sizleri çok seviyoruz.” ifadesini kullandı.
Tüm vatandaşlara hiçbir ayrım gözetmeksizin hizmet etmeye devam ettiklerini vurgulayan Göktaş, “Biz biriz, beraberiz, birlikte güçlüyüz. Her vatandaşımız bizler için kıymetli. ‘O’ veya ‘bu’ ayrımı yok. ‘Ev hanımları-çalışan kadınlar’ diye ayrım yapmaya çalıştılar, ‘o gazi senin, bu gazi benim’ diye ayırmak istediler. Bu memleket hepimizin, bu çocuklar hepimizin çocukları. El birliğiyle kentlerimizi, ülkemizi daha iyi yerlere getireceğiz.” diye konuştu.
Roman vatandaşların yoğun olarak yaşadığı yerlerde Sosyal Dayanışma Merkezleri (SODAM) açtıklarını dile getiren Göktaş, şunları söyledi:
“Bu merkezlerimizde mesleki ve sanatsal gelişime yönelik hizmetler sunuyoruz. Sanatsal yeteneklere sahip gençlerimizin merkezlerimizde düzenlenen programlarla kendilerini geliştirip, güzel başarılar elde edeceklerine inanıyoruz. Sosyal Dayanışma Merkezlerimizdeki mesleki kurslarla kadınlara sosyal hayat tecrübesi sunmanın yanı sıra mesleki donanım kazandırmayı amaçlıyoruz. Ekonominin içinde daha aktif şekilde yer almaları için eğitim içerikli kurslarımızla önlerini açıyoruz. Kurslarla kazandıkları yeterlilik sayesinde üretime katıldıklarını görmek bizleri son derece mutlu ediyor. Türkiye’de 27 şehrimizde faaliyet gösteren 88 Sosyal Dayanışma Merkezimizle kadınların sosyal, kültürel, mesleki ve kişisel gelişimlerine destek sağlıyoruz.”
Bakan Göktaş’a ziyareti sırasında AK Parti Tekirdağ Milletvekilleri Gökhan Diktaş ve Çiğdem Koncagül’ün yanı sıra Cumhur İttifakı Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkan adayı Cüneyt Yüksel de eşlik etti.
]]>Bakan Göktaş, Tekirdağ’daki temasları kapsamında Süleymanpaşa Belediyesi Aydoğdu Mahallesi Kadın ve Gençlik Merkezi’ni de ziyaret etti. Merkezde eğitim alan Roman çocukların davullu mini gösterisiyle karşılanan Bakan Göktaş, merkezi gezerek çalışmalara ilişkin bilgi aldı. Daha sonra Tekirdağ, Edirne ve Kırklareli Roman Dernekleri Federasyonu temsilcilerinin katılımıyla, ‘Roman Dernekleriyle İstişare Toplantısı’na başkanlık eden Göktaş, ‘ikinci memleketim’ diye nitelendirdiği Tekirdağ’ın tüm renkleri, farklılıklarıyla ülkenin en kıymetli hazinelerinden biri olduğunu belirtti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Bakan Göktaş ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinin ardından toplantıya katılan Roman vatandaşlara hitap etti. Sözlerinin başında Roman vatandaşları selamlayan Erdoğan, “Roman kardeşlerimizin ne kadar kararlı durduklarının haberlerini bu süreç içinde aldım. Pazar günü sandıklara gideceğiz, inanıyorum ki Roman kardeşlerim sandıkları patlatacak” diye konuştu.
“Roman kardeşlerim kendilerini vatandaş yerine koymayanlara sandıklarda en güzel cevabı verecek”
Salondakilerin ‘Evelallah’ karşılığını vermesi üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Roman kardeşlerim kendilerini vatandaş yerine koymayanlara sandıklarda en güzel cevabı verecek. Gerek Edirne gerek Tekirdağ gerekse Kırklareli’nde böyle bir patlamanın olması o kibirli tiplere en güzel cevap olacaktır” ifadelerini kullandı.
“Ayrım yapmaya çalıştılar”
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Göktaş da ‘Roman Dernekleriyle İstişare Toplantısı’ndaki konuşmasında, her fırsatta Roman vatandaşlarla bir araya geldiğini belirterek, “Bu ülkenin en güzel renkleri olan sizleri çok seviyoruz” ifadesini kullandı. Tüm vatandaşlara hiçbir ayrım gözetmeksizin hizmet etmeye devam ettiklerini vurgulayan Göktaş, “Biz biriz, beraberiz, birlikte güçlüyüz. Her vatandaşımız bizler için kıymetli. ‘O’ veya ‘bu’ ayrımı yok. ‘Ev hanımları- çalışan kadınlar’ diye ayrım yapmaya çalıştılar, ‘o gazi senin, bu gazi benim’ diye ayırmak istediler. Bu memleket hepimizin, bu çocuklar hepimizin çocukları. Elbirliğiyle kentlerimizi, ülkemizi daha iyi yerlere getireceğiz” diye konuştu.
Roman vatandaşların yoğun olarak yaşadığı yerlerde Sosyal Yardımlaşma Merkezleri (SODAM) açıklarını dile getiren Göktaş, şunları söyledi:
“Sosyal Yardımlaşma Merkezlerimizde mesleki ve sanatsal gelişime yönelik hizmetler sunuyoruz. Sanatsal yeteneklere sahip gençlerimizin Sosyal Yardımlaşma Merkezlerimizde düzenlenen programlarla kendilerini geliştirip, güzel başarılar elde edeceklerine inanıyoruz. Sosyal Dayanışma Merkezlerimizdeki mesleki kurslarla kadınlara sosyal hayat tecrübesi sunmanın yanı sıra mesleki donanım kazandırmayı amaçlıyoruz. Ekonominin içinde daha aktif şekilde yer almaları için eğitim içerikli kurslarımızla önlerini açıyoruz. Kurslarla kazandıkları yeterlilik sayesinde üretime katıldıklarını görmek bizleri son derece mutlu ediyor. Türkiye’de 27 şehrimizde faaliyet gösteren 88 Sosyal Dayanışma Merkezimizle kadınların sosyal, kültürel, mesleki ve kişisel gelişimlerine destek sağlıyoruz.”
Bakan Göktaş’a ziyareti sırasında AK Parti Tekirdağ Milletvekilleri Gökhan Diktaş ve Çiğdem Koncagül’ün yanı sıra Cumhur İttifakı Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Cüneyt Yüksel de eşlik etti. – ANKARA
]]>Ankara Devlet Tiyatrolarınca sahnelenen, rejisörlüğünü Ayşe Emel Mesci’nin üstlendiği, usta yazar Kemal Tahir’in Devlet Ana romanı tiyatro sahnesinde bu ay dünya prömiyerini yaptı. Devlet Ana oyunun biletleri 1 dakika içinde bitti ve bir rekora imza attı.
Ayşe Emel Mesci, oyunun ilk temsilini verdiği Cüneyt Gökçer Sahnesinde, AA muhabirine, romanın oyuna aktarılma süreci ve esere yönelik açıklamada bulundu.
Mesci, Devlet Tiyatroları sahnesinden 10 yıl uzak kaldığını ve yeniden eser üretmeye başladığı için mutlu olduğunu söyledi.
1970’lerde Kemal Tahir romanlarındaki Orta Asya kökenli, göçebe toplum düzeninin sıkça tartışıldığını belirten Mesci, “Bütün tarihçilerin, roman yazarlarının, politikacıların üzerinde durduğu romanlardı Kemal Tahir’in Devlet Ana, Kurt Kanunu ve Yorgun Savaşçı eserleri.” dedi.
Mesci, eserde Anadolu medeniyetleri üzerine gelen göçlerin kendi kültür mirasını taşıdığını ve şaman kökenli hikaye anlatıcılığının daha sonra semavi semahlara dönüşmesinin sahneye yansıdığını söyledi.
“Doğu operası ve Shakespearean bir anlayışla oyunu sahneledik”
Seyirci karşısına çıkarak ilk takdiri kazandıklarını belirten Mesci, “73 yaşındayım ve 58 yıldır sanatın içindeyim. Yıllardır Anadolu mitosları, destanları, seyirlik oyunları üzerine uzun zamandır çalışıyordum. Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü ikinci sınıf öğrencileri ile her yıl antik tiyatrolarda bir antik metni çalışıyoruz. Bu kazanımlarımı Devlet Ana’ya yansıttım. Bütün sanatların sentezinden çıkacak bir tiyatro anlayışım olduğu için doğu operası ve Shakespearean bir anlayışla oyunu sahneledik.” dedi.
Rejisör Mesci, şunları kaydetti:
“Tarihsel romanda hikayelerin kopmamasına önem verdik. 60 kişilik bir ekip oynuyor. Oyunda 27 tablo var ve bu sahneler 1290 ile 1300 yılı arasında geçiyor. Sıçramalı bir tarih akışı var. Bir sahne kös meydanı, diğer sahne Osman Bey’in obasında geçiyor. Bu sıçramalı akışı seyirciye aktarmak için her sahnenin kendi özgün çalışmasını yapmak gerekiyordu. Bunu doğru aktarabilmek için çok büyük mücadele verdim.”
“Kemal Tahir oyunu izleseydi ne düşünürdü ve 2024’ten bu romanı nasıl görürdü” diye zaman zaman düşündüğünü ifade eden Mesci, Kemal Tahir’in Devlet Ana’yı yazarken derinlemesine tarih okuyarak araştırma yaptığı dönemle, bugünün eş değer olmadığını söyledi.
Ayşe Emel Mesci, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Oyunda çok mert insanlarla karşı karşıyayız. Eser, Kuran-ı Kerim’in, Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed’in söylediklerinin devamını, aynısını vurguluyor. Yani ‘Toprağın mülkiyeti Allah’ındır. Anadolu’da çok temel bir husus bu ilke. Oyunda kadın-erkek eşitliğini görüyoruz. Kadınların hepsi eşit bir şekilde düşmana karşı savaşıyorlar. Kadınlar aynı zamanda yiğit savaşçılar yetiştiriyor. Kayı boyu ve diğerlerinde ırk, dil ayrımı yok, Kemal Tahir bunu çok güzel işlemiş biz de sahneye yansıtmaya çalıştık. Tasavvufi açıdan bakıldığından insana değer veren ilkelerin olduğu, birbirine destek veren insanların ve çok iyi savaşçıların yetiştiği bir dönem ve iyi bir şekilde sahneye taşıdığımı düşünüyorum.”
Bu tarz büyük oyunların Devlet Tiyatroları haricinde yapılamayacağının altını çizen Mesci, DT’nin sorumlukları olduğunu, hem öğretici, eğitici hem de eğlenceli oyunları hakkıyla yapabildiğini söyledi.
“Devlet Tiyatroları olmasa bu ülkenin kültürü çok geri gider. Osmanlı’yı da, Cumhuriyeti de yeni ve yabancı yazarları sahneye taşıyorlar. Çok görevi var Devlet Tiyatrosunun. İzleyiciler, 3 saatlerini diziye vereceklerine gelip izlesinler.” diyen Mesci, faydalı ve doğru bir oyun çıkardıklarına inançlarının tam olduğunu kaydetti.
“Devlet Ana, Osmanlı Devletinin yönetimi biçiminin simgesi”
Devlet Ana’yı (Bacıbey) canlandıran oyuncu Mehtap Öztepe, Ayşe Emel Mesci’nin yönetmenliğiyle böylesine zor bir oyunun sahnelenmesinden çok mutlu olduklarını söyledi.
Öztepe, “Devlet Ana, Osmanlı Devleti’nin yönetimi biçiminin simgesi. Kadının sert karakteri, koruyuculuğu, anaçlığı, kadın olması, yönetim anlayışının göstergesi. Sert bir karakter, koruyucu ama kadın. Kadına saygı duyuluyor.” dedi.
Oyunda didaktik bir dil kullanıldığını ve şiirsel bir anlatımın kullanıldığını vurgulayan Öztepe, “Kemal Tahir’in bir eserini oynamak bizim için büyük mutluluk, seyircimizin de seveceğini düşünüyoruz.” dedi.
Ertuğrul, Osman ve Orhan Bey’in hikayesi
Osmanlı Devleti’nin ikinci padişahı Osman Bey’i canlandıran Kutay Sungar, kapalı ve yoğun bir prova süreci geçirdiklerini ama prömiyer ile gelen seyirci yorumlarının ekibe mutluluk verdiğini söyledi.
Kariyeri boyunca Genç Osman, IV. Murad’ı oynadığını ama Osman Bey karakterini oynamadığını, daha farklı olduğunu belirten Sungar, şunları kaydetti:
“Genç Osman’da Osman’ın hikayesi anlatılıyordu ama Devlet Ana’da sadece Osman Bey değil, bir boyun hikayesi anlatılıyor. Tek bir karakterin, kahramanın hikayesi değil ve dediğiniz gibi edebiyatımızın en önemli romanlarından birisi. Sonradan imparatorluğa dönüşecek ve ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına giden süreci getirecek tarihin ilk kısmını anlatıyoruz. Kemal Tahir’in 650 sayfalık romanın özünü sahneye aktarabildik diye düşünüyorum. Romanda olan ama sahnede olmayan bir şey var mı diye düşünüyorum ama her şeyi anlattık tiyatroyu baz aldığımızda.”
“Görkemli bir roman uyarlaması”
Hikayenin anlatıldığı dönemin bugüne göre daha zor yıllar olduğunu belirten Sungar, oyunun ilk sahnelerinde Osman Bey’in Ertuğrul Bey’in vekili olarak görüldüğünü ve çok büyük bir Ertuğrul Bey karakterinin sahnede yer aldığını söyledi.
Oyunun ortalarında önce bey sonra atalarına başkaldıran bir Osman Bey karakterini seyircinin izleyeceğini belirten Sungar, “Görkemli bir roman uyarlaması. Türk Dil Kurumu ödülü almış ve çok hoş bir Türkçesi olan bir roman Devlet Ana. Tarihe kurgusal da olsa objektif yaklaşan ve kültürümüzün, Osmanlı Devletinin kuruluş felsefesini anlatan bir oyun izleyecek seyircimiz. Ankaralı sanatseverleri oyunumuza bekliyoruz.” dedi.
Osman Özkan’ın romandan uyarladığı iki perdelik oyunda, dekor tasarımını Murat Gülmez, kostüm tasarımını Gazal Erten, ışık tasarımını Yakup Çıtak üstlendi.
Oyunun müziklerini usta müzisyen Tuluyhan Uğurlu’nun yaptığı, dramaturgisi Ali Berktay’a ait olan eser bugün, yarın, 2, 3, 4 Nisan’da Cüneyt Gökçer’de sanatseverlerle buluşacak.
]]>Cumhur İttifakı İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkan Adayı Murat Kurum, İçişleri Bakanlığının Şişli’de bir otelde düzenlediği ‘Roman Vatandaşlarımızla İftar Buluşması’ programına katıldı. Programa Murat Kurum’un yanı sıra İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya, Şişli Belediye Başkan Adayı Gökhan Yüksel, Silivri Belediye Başkanı Volkan Yılmaz, Sanatçı Orhan Gencebay, siyasi parti temsilcileri ve çok sayıda roman vatandaş katıldı.
Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başlayan program, açılan iftarın ardından protokol konuşmalarıyla devam etti. Silivri Belediyesi Roman Gençlik Orkestrası ise programda dinleti yaptı. Konuşması için kürsüye çıkan Murat Kurum’a, seçim kampanyasına özel yazdığı ‘Sadece İstanbul’ isimli şarkısıyla Orhan Gencebay da eşlik edip tempo tuttu. Programda ilgiyle karşılanan Kurum, vatandaşlarla hatıra fotoğrafı da çektirdi.
“Roman kardeşlerimiz tarihimizin vazgeçilmez bir parçası olmuştur”
Romanlarla iftar programında bir arada olmaktan memnuniyet duyduğunu ifade eden Kurum, “Anadolu, her dalında ayrı bir çiçeğin açtığı büyük bir çınardır. Biz bu aziz çınarın bir parçası olarak binlerce yıldır birbirimize gönlümüzü açtık, birbirimizi gönül dünyamızda ağırladık. Bin yıllar boyunca bu topraklarda kardeş, akraba, dost, yaren olduk. Roman kardeşlerimiz tarihimizde her zaman adından, kendisinden sevgiyle, övgüyle söz ettirmiş ve tarihimizin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Bu toprakların mayası, harcı olmuştur. Öyle ki İstanbul Fatih’i Sultan Mehmet’in fermanıyla Romanların huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşaması güvence altına alınmıştır. Biz o günden bugüne bu topraklarda etle tırnak gibi yaşadığımız siz Roman kardeşlerimizi Allah için çok seviyoruz, bu ülkenin en güzel rengi olduğunuz için çok seviyoruz. Neşenizle, sevginizle, tıpkı bugün olduğu gibi salonlara sığmayan şu coşkunuzla hep yanımızda oldunuz. Bizi asla yalnız bırakmadınız. Omuz omuza vererek nice badirelerin, nice zorlukların üstesinden geldik. Hiç şüphesiz Türkiye’nin bugünlere gelmesinde sizlerin çok ama çok büyük emeği var. Demokrasimizin ve sosyal devlet kimliğinin güçlenmesinde sizlerin çok büyük katkısı var” dedi.
“Hayallerimizi gerçekleştireceğimiz o kutlu güne çok az kaldı”
“Biz her zaman Roman kardeşlerimizim yanında ve gönlünde olduk” diyen Murat Kurum şunları kaydetti:
“Yüreğinizdeki o buruk gülümsemenin, dertlerinizin, sorunlarınızın farkındayız. İstanbul’da sizlere kırgın baharlar yaşatıldığını biliyorum. Hepimiz bu aziz şehirde yaşadığımız eziyetten çok muzdaribiz ama Romanların söylediği gibi, ‘Yol, hedefin bir parçasıdır.’ Bugün biz artık hedefimize, hayallerimize giden bir yoldayız. Hayallerimizi gerçekleştireceğimiz o kutlu güne çok az kaldı. Biz biliyoruz ki, ancak samimi hayaller muradına kavuşur. Öyle bir İstanbul hayal ediyoruz ki, hiçbir hanemizde deprem endişesi kalmayacak, bütün yuvalarımız güvenli hale gelecek. Öyle bir İstanbul hayal ediyoruz ki, trafik çile olmaktan çıkacak. Öyle bir İstanbul hayal ediyoruz ki, sokaklarının huzur ve güvenle dolduğu, gençlerin geleceğe umutla baktığı, kimsenin kendini yalnız hissetmediği bir İstanbul. Biz İstanbul’umuzu, Roman kardeşlerimizi asla ve asla kendi kaderine terk etmeyeceğiz. Milletimizin her anında hep yanında olacağız. Bu söz, onların verip de tutmadıkları sözlere benzemez.”
“100 bin konutu, metro hatlarını, megabüsleri, Hızray’ı unuttular”
Mevcut İBB yönetiminin verdiği sözleri yerine getirmediğini vurgulayan Kurum, “İstanbul iş bilmez bir yönetimin elinde huzursuz ve mutsuz. Çünkü geride bıraktığımız 5 yılda İstanbul, liyakatsizliğin, beceriksizliğin kurbanı oldu. Bu şehri depreme hazırlayacağız dediler, tek bir çivi çakmadılar. Reklama, algıya ayırdıkları bütçeyi depreme ayırmadılar. Ulaşım sorununu çözeceğiz dediler, tam bir çileye dönüştürdüler. Bu aziz milletin kaynaklarını kendi partilerini dizayn etmek için çarçur ettiler! İstanbul’un kaynaklarını, yetimin hakkıdır demeden kendi ikballeri için dağıttılar. Üstelik bunu da yüzleri kızarmadan savundular. İsrafı bitirdik dediler, en büyük israfı yaptılar. İstanbullu hemşerilerimizi ötekileştirdiler. Kadınlarımız arasında bile ev hanımı ve çalışan kadınlar diye ayrımcılık yaptılar. Binlerce kadın emekçimizin ekmeğiyle oynadılar, işlerine son verdiler. Verdikleri sözleri yerine getirmediler. 100 bin konutu, metro hatlarını, megabüsleri, Hızray’ı unuttular. Bu millete yalan söylediler. Bu milleti kandırdılar, aldattılar. Biz onların savurduğu paraları, İstanbul’un projelerinde kullanacağız. Onların siyasi kariyeri için ayırdıkları kaynakları biz İstanbul’a, Roman kardeşlerimize harcayacağız. İstanbul’un hakkını, İstanbul’a teslim edeceğiz. Bu millet kendini unutanlara, kaybolan yıllarının hesabını sandıkta soracak. Sandık milletin mahkemesidir. Sandık günü hesap günüdür. İşte o gün, 31 Mart’ta sandık gelecek, hep birlikte hesap kesileceğiz” şeklinde eleştiri yaptı.
“Bu iş bilmez yönetim bir de kalkmış bizim projelerimizi eleştiriyor”
Mevcut İBB yönetiminin eleştirilerine tepki gösteren Kurum, “Bu iş bilmez yönetim tek bir eser üretmediği gibi bir de kalkmış bizim projelerimizi eleştiriyor. Sen, İstanbul’u kara kışa teslim edip büyükelçilerle yemek yerken, biz İstanbul’un 39 ilçesinde 80 bin yuvayı vatandaşlarımıza teslim ediyorduk. Sen, İBB bütçesi ile seçim kampanyası yaparken, biz Elazığ’ın, Malatya’nın sokaklarında afetzedelerimizin elinden tutuyorduk. Sen, kendi genel başkanını devirmek için gizli gizli toplantılar yaparken, biz İstanbul’da 365 milyar liralık yatırım yapıyorduk. Sen, cumhurbaşkanı yardımcısı adayı olup İstanbul’u kaderine terk ederken, biz deprem bölgesinde 3 ayda 180 bin konutun temelini atıyorduk. Buradan İstanbul’umuzun güzel insanlarına sesleniyorum. 31 Mart’ta gelin, Gerçek Belediyecilikten yana olun. 31 Mart’ta gelin, İstanbul’un geleceğinden yana olun. 31 Mart’ta gelin, sağlam İstanbul’dan yana olun. Her oy bir tohumdur. Hizmet görürse yeşerir, emek verilirse fidan olur, karşılık bulursa orman olur” ifadelerine yer verdi.
“Devletimiz Roman kardeşlerimizin sorunlarına da büyük bir hassasiyetle yaklaşıyor”
Programda konuşan İçişleri Bakanı Yerlikaya ise, “Geçmişte ayrımcılıklar yüzünden Roman kardeşlerimim ne tür acılar çektiğini biliyoruz. Onların sorunlarını çözmek bizim görevimiz. Devletimiz bütün vatandaşlarımıza olduğu gibi Roman kardeşlerimizin sorunlarına da büyük bir hassasiyetle yaklaşıyor, sosyal politikalar geliştiriyor. 22 yıldır Sayın Cumhurbaşkanı’mızın liderliğinde 85 milyon vatandaşımıza hizmet ediyoruz. Roman kardeşlerimize yönelik geçmişte yapılan yanlışlıkları ortadan kaldırmakla kalmadık 2009 yılında Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında Roman açılımı başlattık. Roman vatandaşlara yönelik strateji belgesi ve birinci eylem planı Nisan 2016’da yayınlandı. İkinci aşama eylem planı ise Aralık 2019’da yürürlüğe girdi. Türkiye ilk defa Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nde roman merkezi kuruldu. Kentsel dönüşüm kapsamında Roman kardeşlerimizin yaşadığı yerleri onların kültürüne göre inşa edelim istedik. Roman kardeşlerimiz başta müzik olmak üzere Allah’ın bir lütfu olarak sanatın her dalına doğuştan yetenekliler. Biz de bu yeteneklerinin daha da gelişmesi için mesleki eğitim görebilecekleri okullar açtık” dedi. – İSTANBUL
]]>Usta yazar, bazı kaynaklara göre 17 Ağustos, kimi kaynaklara göre ise 19 Ağustos 1864’te İstanbul’da dünyaya geldi. Hünkar yaveri Mehmet Sait Paşa ile Ayşe Sıdıka Hanım’ın oğlu olan yazar, üç yaşındayken annesini kaybetti.
Dört yaşındayken Girit’te askerlik yapan babasının yanına giden Gürpınar, medrese eğitimine başladı. Gürpınar, 6 yaşında İstanbul’a geri döndü, çocukluğunu Aksaray’da anneannesiyle teyzesinin yanında geçirdi. Yakubağa (Ağayokuşu) mahalle mektebinde okuyan usta yazar, Mahmudiye Rüşdiyesi sıbyan ve rüşdiye kısmına, oradan da resmi dairelere katip yetiştiren Mahrec-i Aklam’a devam etti. Hocası Abdurrahman Şeref Efendi’nin teşvikiyle iki yıl kadar da Mülkiye Mektebi’nde öğrenim gördü.
Çocukluğunu birlikte geçirdiği akrabaları, Gürpınar’ın edebi duyarlılığının gelişmesinde önemli bir rol oynardı. İstanbul ile çevresinin renkli ve canlı hayatı, masallardan cinayetlere kadar şehrin irili ufaklı bütün olayları yazarın roman ve hikayelerinde kendine bir yer buldu.
Fransızca dersleri de alan Gürpınar, ikinci sınıfta iken hastalanarak bir yıl kadar tedavi gördü, ardından okulu bırakmak zorunda kaldı.
Yazmaya 12 yaşında başladı
İlk eserlerini 12 yaşında kaleme almaya başlayan yazarın, “Gülbahar Hanım” adlı bir piyesi ile sahip olduğu kitaplar, o dönem yaşadığı evde çıkan yangınla yok oldu.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın dönemin yanlış Batılılaşma meselesini ele aldığı ilk romanı “Ayna”, 23 Nisan 1887’de Ahmed Midhat Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edilmeye başlandı. Eser 1889’da “Şık” adıyla kitap olarak basıldı.
İlk hikaye denemesi “İstanbul’da Bir Frenk” adıyla 25 Temmuz 1887’de Ceride-i Havadis gazetesinde yayınlanan yazar, yaptığı bir açıklamada şunları söylemişti:
“Basına Ceride-i Havadis gazetesiyle girdim. İlk yazım ‘İstanbul’da Bir Frenk’ başlıklı yazıdır. İstanbul’da bir Frenk makalesi, adımın yayılmasına sebep oldu. Tercüman’a çağırdılar. Beşir Fuat, o zaman benim için ‘Bu çocukta espri, komik var.’ demişti. Ondan sonra Şık’ı yazdım.”
Tercüman-ı Hakikat’ın maaşlı yazar kadrosuna alınan usta edebiyatçı, okuyucunun bilgi ve kültür seviyesini yükseltmek amacıyla edebi ve toplumsal konuları ele aldı, ayrıca Fransızcadan tercümeler yaptı.
Paul Bourget, Paul de Kock, Alfred de Musset gibi Fransız yazarları çeviren Gürpınar’ın “Mürebbiye”, “Metres”, “Tesadüf” ve “Nimetşinas” eserleri 1894’te geçtiği İkdam gazetesinde okuyucuyla buluştu.
1908’den itibaren tamamen yazmaya yöneldi
Hüseyin Rahmi Gürpınar, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanının ardından resmi görevinden ayrılarak kendini tümüyle yazarlığa verdi.
Ahmet Rasim ile Gürpınar’ın aynı yıl yayımlamaya başladığı mizah dergisi “Boşboğaz ile Güllabi”, 37 sayı okuyucuya ulaştı.
İbrahim Hilmi Bey ile çıkardığı Millet gazetesi uzun ömürlü olmayan başarılı edebiyatçının, daha sonraki yazıları İkdam, Söz, Vakit, Son Posta, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde yer aldı.
Yazılarında 19 ve 20. yüzyıl başındaki İstanbul yaşamını gerçekçi bir biçimde yansıtan yazarın “Alafranga” adlı romanı sansürlendi. Eser 1911’de “Şıpsevdi” adıyla yeniden yayımlandı.
“Son Posta” gazetesinde 1924’te yayımlanan “Ben Deli miyim?” isimli romanı ahlaka aykırı bulunduğu için yargılanan yazar, bu davadan da beraat etti.
Gürpınar, 1936-1943’te Kütahya milletvekili olarak görev aldı.
Eserlerinde toplumsal değişimleri gözlemci mizah diliyle işledi
Usta yazar, eserlerinde, İstanbul halkının toplumsal, töresel yaşantısını, aile geçimsizliklerini, mahalle kadınlarının kavgalarını, batıl inançları, yaşadığı çağdaki Türk toplumunun geçirdiği kriz ve değişimleri gözlemci bir mizah diliyle ele aldı.
İstanbul’u tüm canlılığıyla anlatan Gürpınar, sokağı edebiyata taşıyan yazar olarak bilindi. Toplumcu bir sanat anlayışıyla yazılarını kaleme alan usta edebiyatçı, eserlerinde yalın bir dil kullanırken, çok okunan yazarlar arasında yer aldı.
Gürpınar, roman ve öykülerinde seçtiği tipleri seviyelerine uygun, ustaca konuştururken olayları hem komik hem acıklı yönleriyle anlattı. Ertem Eğilmez’in “Gulyabani” isimli romandan sinemaya uyarladığı “Süt Kardeşler” filmi bunun güzel bir örneği oldu.
Eserlerinde sıklıkla, zeki ve kurnazların, saf ve cahilleri kandırarak işlerini yürüttükleri çarpık bir düzenden kurtulmak için akılcı düşüncenin gelişmesi gerektiğini savunan yazar, yazılarında dar sokakları, ahşap evleri, konakları, yalıları ve çarşılarıyla İstanbul’u işledi.
Romanın yanı sıra hikaye ve tiyatro eserleri de kaleme aldı
Hüseyin Rahmi Gürpınar, milletvekili olduğu yıllar dışında yaşamını, 1912’de taşındığı Heybeliada’da geçirdi.
Türk edebiyatında daha çok romancılığıyla tanınmasına rağmen hikaye ve tiyatro türünde de eserler veren yazar, hayatı boyunca 41 roman, 9 hikaye ve 4 tiyatro eserinden oluşan 54 ciltlik dev külliyata imza attı.
Gürpınar, 8 Mart 1944’te Heybeliada’da vefat etti ve Abbas Paşa Mezarlığı’na defnedildi.
Bazı eserleri vefatından sonra yayınlanan usta yazarın öykü, hikaye, roman ve tiyatro oyunu eserlerinin birçoğu şöyle:
“Sevda Peşinde” (1912), “Hayattan Sayfalar” (1919), “Hakka Sığındık” (1919), “Toraman” (1919), “Son Arzu” (1922), “Tebessüm-i Elem” (1923), “Cehennemlik” (1924), “Efsuncu Baba” (1924), “Meyhanede Hanımlar” (1924), “Tutuşmuş Gönüller” (1926), “Billur Kalp” (1926), “Evlere Şenlik, Kaynanam Nasıl Kudurdu” (1927), “Mezarından Kalkan Şehit” (1928), “Şeytan İşi” (1933), “Eşkıya İninde” (1935), “Ölüm Bir Kurtuluş mudur” (1954), “Namusla Açlık Meselesi” (1933), “Tünelden İlk Çıkış” (1934), “Gönül Ticareti” (1939), “Melek Sanmıştım Şeytanı” (1943), “Eti Senin Kemiği Benim” (1963)
]]>Garcia Marquez son günlerinde oğullarına romanın yok edilmesi gerektiğini söyledi.
Ancak oğulları babalarına “ihanet” ederek kitabın yayımlanmasına karar verdi.
Ağustos’ta Görüşürüz adlı kitap bu hafta İspanyolca olarak yayımlandı. 12 Mart’ta dünya genelinde satışa sunulacak.
Yayımlandığı dile bağlı olarak yaklaşık 100-120 sayfalık kısa bir roman olan Ağustos’ta Görüşürüz, annesinin mezarını ziyaret etmek için her yıl Ağustos ayında tek başına bir adaya giden ve 20 yılı aşkın süredir mutlu bir evliliği olmasına rağmen her seyahatinde yeni bir sevgili edinen, Ana Magdalena Bachorta adlı yaşlı bir kadının hikayesini anlatıyor.
İlk defa bir Garcia Marquez eserinde bir kadın kahraman hikayenin merkezinde yer alıyor.
2014’te hayatını kaybeden Kolombiyalı Garcia Marquez, ‘büyülü gerçekçilik’ türüne öncülük etmesiyle tanınıyor.
Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk ve Yüzyıllık Yalnızlık gibi kitapları dünya çapında 50 milyondan fazla satıldı.
‘Çocuklar bunun için var’
BBC’ye konuşan Garcia Marquez’in oğlu Gonzalo, babasının ölümünden önce “eserleri hakkında sağlıklı karar verebilecek durumda olmadığını, sadece kusurları görüp ilginç şeyleri göz ardı ettiğini” söyledi.
Yakın zamanda metni tekrar okuduğunu söyleyen Gonzalo, “Gabo’nun düşündüğü kadar kötü olmadığını”, yeni bir tarafını göstermesi ve “benzersiz” olması nedeniyle çalışmalarına değerli bir katkı olduğunu ifade etti.
“Kesinlikle onu yok etmeyecektik. 2022’de bir taslağını alıp okuduk ve bu konuda gerçekten çok fazla tartışma olmadı” diyen Gonzalo şöyle devam ediyor:
“Kitabın tamamlanmış olduğunu fark ettik, çok fazla düzenleme yapmamız gerekmiyordu. Herhangi bir ekleme veya büyük değişiklik yapılmadı.”
Gonzalo, “Bunun aileme, babamın isteklerine bir ihanet olup olmadığını üç saniye kadar düşündük ve şuna karar verdik: evet bu bir ihanetti ama çocuklar bunun için var” diyor.
Kitabın eninde sonunda yayınlanacağını söyleyen Gonzalo, bu nedenle ailenin onayladığı ve telif haklarının korunduğu bir versiyonu yayımlamak istediklerini söyledi.
‘Büyük sorumluluk gerektiren bir görev’
Kitabın editörü Cristobal Pera, “Bitmemiş romanı düzenlerken karşılaştığımız en büyük zorluk, Gabriel Garcia Marquez’in eserine tam anlamıyla gereken saygıyı göstermekti” diyor.
BBC Mundo’ya konuşan Pera, “Bu çok büyük sorumluluk gerektiren bir görevdi. Tek bir kelime eklemem gerekmedi” ifadelerini kullandı.
Pera, 2001 yılından beri Garcia Marquez’in editörlüğünü yapıyordu ve romanı bitirmesi için onu cesaretlendirmişti.
Pera, “2004 yılında ilk taslağı yazmıştı. 2011 yılına kadar hafızasını kaybetmeye başlamıştı ve artık roman üzerinde çalışmıyordu” diyor ve devam ediyor:
“Ama kendini bir kelimeyi, bir cümleyi düzeltmeye, onları geliştirmeye adamıştı ve dehası bu küçük düzeltmelerde anlaşılıyordu.”
Pera, kenarlarında Garcia Marquez’in değişiklik ve önerilerini içeren el yazısıyla yazılmış notları bulunan beşinci taslak üzerinde çalıştığını söylüyor.
“Bıraktığı ipuçlarını takip etmem gerekiyordu. Örneğin üzeri çizilmiş bir ifadeyi silme kararını vermek gibi.”
Bir projenin parçası
Pera, Gabriel Garcia Marquez’in Madrid’de verdiği bir röportajda, Ağustos’ta Görüşürüz’ün ilk bölümünü herkesin önünde okuduğunu ve orta yaşta aşk temalı bir dizi kısa roman yazdığını söylediğini paylaştı.
Bu roman, Aşk ve Öbür Cinler ve Benim Hüzünlü Orospularım kitaplarını da içeren bir projenin parçasıydı.
Pera, “Kadınlar, Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’tan bu yana romanlarında ve tüm öykülerinde çok önemli bir yere sahip. Ancak hiçbir zaman cinselliğini ve özgürlüğünü keşfetmeye karar veren bir kadın olan Ana Magdalena Bach gibi hikayenin merkezinde yer almadılar” diyor ve devam ediyor:
“Bu yüzden oğlu Rodrigo’nun da feminist olarak tanımladığı bir roman bu. Bence bu roman Garcia Marquez’in tüm eserlerini ve özellikle de kadınların bu eserlerdeki rolünü yeniden tanımlıyor. Bu yüzden de çok önemli.”
Netflix planları
Yeni kitabın yanı sıra, Marquez’in 1967 tarihli Yüzyıllık Yalnızlık adlı romanı İspanyolca bir Netflix dizisine uyarlanıyor.
New York Times’a göre, Marquez yıllar içinde kitabının filme uyarlanması için pek çok teklif almış ancak İspanyolca yapılmasını istediği için hepsini reddetmişti.
Yazarının ölümünden sonra isteği dışında yayımlanan ilk roman bu değil.
]]>Gerçek adı Kemal Sadık Gökçeli olan usta yazar, Nigar Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğlu olarak Osmaniye’de 6 Ekim 1923’te dünyaya geldi.
Acılarla dolu bir çocukluk geçiren Kemal, 3 yaşında bir kaza sonucu sol gözünü kaybetti. Babasının, evlat edindiği Yusuf tarafından camide namaz kılarken, gözünün önünde öldürülmesi, yazarın yaşamında derin izler bıraktı.
Usta edebiyatçının doğaya, etrafına ve içinde yaşadığı topluma duyduğu ilgi, yaşamındaki en büyük ilham oldu.
Yaşar Kemal, ilkokula gitmeden önce “Aşık Kemal” mahlasıyla ilk şiir denemelerini yaptı ve kaleme aldığı ilk şiiri “Seyhan”, 1939’da Adana Halkevi Dergisi’nde yayımlandı.
“Ağıtlar” adlı ilk kitabı 1943’te yayınlandı
Ortaokula 1941’de başlayan ancak son sınıfta sağlık sorunları ve edebiyata aşırı ilgisinden ötürü yatılı öğrencilik hakkını kaybeden Kemal, ırgat katipliği, memurluk, ırgatlık, inşaat denetçiliği, öğretmen vekilliği ve arzuhalcilik gibi farklı işlerde çalıştı.
Şiirleri 1940’lı yıllarda “Çığ”, “Ülke”, “Millet”, “Kovan” ve “Beşpınar” dergilerinde okurla buluşan yazarın 1940-1941’de Çukurova ile Toroslar’dan derlediği ağıtları içeren “Ağıtlar” adlı ilk kitabı, 1943’te Adana Halkevi tarafından yayımlandı.
Yaşar Kemal, 1946’da askerliğini yaptığı Kayseri’de ilk uzun hikaye kitabı “Pis Hikaye”yi kaleme aldı. 1950’de komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklanan yazar, bir süre cezaevinde yattı.
İstanbul’a 1951’de taşınan usta yazar, yazarlık serüvenine artık “Yaşar Kemal” imzasıyla devam etme kararı aldı ve 1963’e kadar Cumhuriyet gazetesinde fıkra ve röportaj yazdı.
Yazılarında Anadolu insanının ekonomik ve toplumsal sorunlarını anlatmaya çalışan Yaşar Kemal’in kaleme aldığı “Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” başlıklı röportajı, Gazeteciler Cemiyetince “Özel Başarı Armağanı”na layık görüldü.
Sultan 2. Abdülhamid’in doktoru Jak Mandil Efendi’nin torunu Thilda Serrero ile 1952’de evlenen Kemal, eserlerinin bazılarını yabancı dillere çeviren eşi sayesinde Avrupa’da da tanınmaya başladı.
“Bebek”, “Dükkancı” ve “Memet” adlı hikayelerinin de içinde bulunduğu “Sarı Sıcak” kitabını 1952’de kaleme alan Kemal, kitabında yoksulluk, şiddet, dayanışma, yozlaşma, doğa tutkusu ve insan ile doğa çatışmasını konu edindi.
İnce Memed 40 dilde yayınlandı
Yaşar Kemal’in ilkini 1955’te yazdığı 4 seri halindeki “İnce Memed” romanı, usta yazarın edebiyat serüveninde ayrı bir sayfa açtı. Kırktan fazla dile çevrilen serinin ilk romanı 1956’da Varlık Roman Armağanı’na, üçüncü romanı ise 1985’te Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.
Edebiyat hayatının yanı sıra siyasi faaliyetlerde de yer alan Yaşar Kemal, 1967’de çıkarmaya başladığı “Ant” adlı derginin eklerinden biri sebebiyle 18 ay hapse mahkum oldu. Daha sonra bu karar, Yargıtay tarafından bozuldu.
Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrayan usta yazar, 1974-1975’te Türkiye Yazarlar Sendikasında Genel Başkan olarak görev yaptı.
Ünlü yazar, eserlerinde sade ve akıcı bir üslup kullanmayı tercih ederken, roman ve öykülerinde çoğunlukla Çukurova’da yaşanan insan dramını işledi.
Yaşar Kemal’in “İnce Memed”in de aralarında bulunduğu 9 eseri beyazperdeye aktarıldı ve birçok eseri tiyatroya uyarlandı. Kitaplarında Anadolu’nun efsane ve masallarından da yararlanan yazar, 1970’ten sonra yazdığı romanlarında ise şehir insanının hayatını ele aldı.
20’den fazla uluslararası ödül aldı
Birçok önemli ödüle değer görülen usta edebiyatçı, 1993’te Kültür ve Turizm Bakanlığı Büyük Ödülü, 2008’de ise edebiyat dalında “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nün sahibi oldu.
Yaşar Kemal, “Uluslararası Cino del Duca ödülü”, “Legion d’Honneur nişanı”, “Commandeur payesi”, “Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı”, “Premi Internacional Catalunya”, Fransa tarafından verilen “Legion d’Honneur Grand Officier rütbesi” ve Alman Kitapçılar Birliğinin verdiği “Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü” başta olmak üzere 20’yi aşkın uluslararası ödül de aldı.
İkisi yurt dışında olmak üzere 7 üniversiteden fahri doktora alan yazar, 1973’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilerek dünya çapında adından söz ettirdi. Daha sonra birkaç kez daha Nobel’e aday gösterilen Yaşar Kemal, hiçbir adaylığında ödülü alamadı.
Şiir, öykü, roman, anı, röportaj, derleme, söyleşi, deneme, oyun, fıkra, makale ve senaryo gibi birçok edebi türde eser kaleme alan başarılı yazar, Türk edebiyatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj, 2 öykü ve şiir alanında bir eseri miras bıraktı.
Yaşar Kemal, solunum yetmezliği şikayetiyle tedavi gördüğü hastanede, çoklu organ yetersizliği ve kalp ritim bozukluğu sebebiyle 28 Şubat 2015’te 92 yaşında vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Usta yazarın bazı roman ve eserleri şöyle:
“Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974)”, “Yusufçuk Yusuf (1975)”, “Yılanı Öldürseler (1976)”, “Al Gözüm Seyreyle Salih (1976)”, “Kuşlar da Gitti (1978)”, “Deniz Küstü (1978)”, “Yağmurcuk Kuşu (1980)”, “Kale Kapısı (1985)”, “Kanın Sesi (1991)”, “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1997)”, “Karıncanın Su İçtiği (2002)”, “Tanyeri Horozları (2002)” “Çıplak Deniz Çıplak Ada/ Bir Ada Hikayesi”, “Tek Kanatlı Bir Kuş, 2013”, çocuk romanı “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977)” destansı roman “Üç Anadolu Efsanesi (1967)”, “Ağrıdağı Efsanesi (1970)”, “Binboğalar Efsanesi (1971)”, “Çakırcalı Efe (1912)”
Röportaj ve denemeleri arasında ise şu eserler yer alıyor:
“Yanan Ormanlarda Elli Gün”, “Çukurova Yana Yana”, “Peri Bacaları”, “Bunların hepsini Bu Diyar Baştan Başa”, “Allah’ın Askerleri”, “Röportaj Yazarlığında”, “Çocuklar İnsandır”, “Ağıtlar”, “Taş Çatlasa”, “Baldaki Tuz”, “Gökyüzü Mavi Kaldı”, “Ağacın Çürüğü”, “Sarı Defterdekiler”, “Ustadır Arı”, “Zulmün Artsın”
]]>Gazeteci, yazar Süleyman Tarık Buğra, ağır ceza reisi Erzurumlu Mehmet Nazım Bey ile Akşehirli Nazike Hanım’ın çocuğu olarak 2 Eylül 1918’de Akşehir’de dünyaya geldi. Çocuk yaşlarda edebiyata ilgisi başlayan Buğra, ilk ve ortaokulu Akşehir’de tamamladı.
Usta edebiyatçı, 1933’te yatılı öğrenci olarak İstanbul Lisesine girdi. Lisede okurken Hakkı Süha Gezgin ve Pertev Naili Boratav’ın öğrencisi olan Buğra, Gezgin’in teşvikiyle ilk hikayelerini kaleme aldı.
“Tarık Nazım” takma ismiyle, hikaye ve şiirler kaleme alan yazar, okulun yatılı kısmı kapanınca Konya Lisesine geçerek 1936’da mezun oldu.
Babası ile Akşehir’de Nasreddin Hoca gazetesini çıkardı
İstanbul Üniversitesinin tıp ve hukuk fakültelerinde kısa sürelerle eğitim gören Tarık Buğra, yaklaşık 3 yıl süren askerlik görevinin ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde başladı. Üniversitede okurken okul masraflarını çıkarmak için tezgahtarlık ve muallim muavinliği yaptı.
Buğra’nın “Oğlumuz” hikayesi Mehmet Kaplan tarafından “Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Hikaye Yarışması”na gönderildi. Eseriyle ikincilik ödülüne hak kazanan Buğra, 1949’da Akşehir’de babasıyla Nasreddin Hoca gazetesini çıkarmaya başladı.
Usta yazar, 1952’de babasının vefatı üzerine gazeteyi elden çıkararak İstanbul’a döndü ve Milliyet gazetesi bünyesinde profesyonel gazetecilik hayatına adım attı.
Gazetede Abdi İpekçi, Reşat Ekrem Koçu ve Peyami Safa ile çalışma imkanı bulan Buğra’nın yoksul yaşamını yansıttığı yazıları farklı mecralarda da yayımladı.
Jale Baysal ile 1950’de dünya evine giren Buğra çiftinin 1951’de kızları Ayşe dünyaya geldi. İkilinin evliliği 18 yıl sonra sona erdi.
Tarık Buğra, 1977’de hikaye yazarı Hatice Bilen ile ikinci evliliğini yaptı.
Tiyatro eleştirileri de yaptı
Ankara’da Yenigün gazetesinde genel yayın müdürü olarak görev yapan, aynı yıl Vatan gazetesinde yazı işleri müdürlüğü verilmesine rağmen Milliyet gazetesinin teklifiyle spor sayfalarının başına getirilen Buğra, kısa sürede yaptığı iş değişikliklerine Tercüman, Yeni İstanbul ve Türkiye gazetelerini de ekledi.
Tarık Buğra dil, edebiyat ve sanat konularında yazılar kaleme aldı, gazetelerin sanat sayfalarında tiyatro eleştirileri yaptı. Haftalık Yol dergisini çıkaran tecrübeli yazarın gazeteciliğe ilgisi 1983 sonuna kadar devam etti.
Tercüman’da çalışırken kalp krizi geçirince emekliliğini isteyen yazar, daha sonra edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi. Buğra, Çınaraltı ve İstanbul dergilerinde hikayeler yazdı.
Hikayelerinde daha çok yakın çevre, aile hayatı ve sevda ilişkilerine yoğunlaşırken, Türk edebiyatında kasaba hikayelerinin ilk güzel örneklerini verdi.
Olaylardan çok atmosferi anlattığı hikaye ve romanlarında hüzne büyük yer veren Buğra, roman dünyasında Küçük Ağa eseriyle sağlam ve sarsılmaz bir yer edindi.
Romanları Yücel Çakmaklı tarafından televizyona uyarlandı
Tarık Buğra, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlattığı “Osmancık” romanında devleti kuran irade, şuur ve karakterin tahlilini yaparken, doğallığa önem vererek, roman kahramanlarını idealize etmedi.
Toplumsal olayların insanlarda sebep olduğu değişmeleri ve tepkileri belirlemeye özen gösterdiği eserleriyle okuyucunun ilgisini çeken Buğra’nın Küçük Ağa eseri 1983’te Yücel Çakmaklı tarafından televizyona uyarlandı ve TRT’de izleyiciyle buluştu. Çakmaklı, 1988’de de “Osmancık” kitabını televizyon dizisi olarak yine TRT’de izleyiciyle buluşturdu.
Devlet Sanatçısı unvanını aldı
Osmancık romanıyla 1985’te Milli Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı’nı, “Yağmur Beklerken” romanıyla da 1989’da Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü’nü kazanan Buğra, 1991’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı.
Usta yazar, 1993’te Akçay’da tatildeyken rahatsızlandı, bir ay sonra yazara kanser teşhisi konuldu. Çapa Tıp Fakültesinde gerçekleştirilen ameliyatın ardından yaklaşık 4 ay daha yaşayan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994’te vefat etti ve cenazesi Karacaahmet Mezarlığı’nda annesi Nazike Hanım’ın yanına defnedildi.
Tarık Buğra’nın eserlerinden bazıları şöyle:
Roman: “Siyah Kehribar”, “Küçük Ağa”, “Küçük Ağa Ankara’da”, “İbişin Rüyası”, “Firavun İmanı”, “Gençliğim Eyvah”, “Dönemeçte”, “Yalnızlar”, “Yağmur Beklerken”, “Osmancık”
Hikaye: “Oğlumuz”, “Yarın Diye Bir Şey Yoktur”, “İki Uyku Arasında”, “Hikayeler”
Tiyatro: “Ayakta Durmak İstiyorum”, “Akümülatörlü Radyo”, “Yüzlerce Çiçek Birden Açtı”
Fıkra ve Deneme: “Gençlik Türküsü”, “Düşman Kazanmak Sanatı”, “Politika Dışı”
]]>