İngiltere Parlamentosu’nun , Ruanda hükümeti bu odaları birkaç hafta içinde doldurmak istiyor.
Doğu Afrika ülkesi Ruanda, sığınmacıların sınır dışı edilmesine ilişkin tartışmalı plan konusunda İngiltere’deki yasal çekişmeleri büyük ölçüde geride durup izledi.
İngiltere mahkemeleri, buraya gönderilen sığınmacılar için daha fazla koruma talep ederek Kigali’nin insan hakları sicilini mercek altına aldı.
Ruanda ise Haziran 2022’den bu yana sığınmacıların gelişi için hazırlık yapıyor.
Ismael Bakina bize Kigali’de müdürü olduğu pansiyonu gezdirdi. Yatak odaları özenle düzenlenmiş, seccade ve banyo malzemeleri gibi ayrıntılar düşünülmüş.
Bahçıvanlar, bir futbol sahası ve basketbol sahasına sahip yemyeşil arazinin çitlerini düzeltirken, aşçılar ve temizlikçiler de kendi işleriyle meşguller.
Göçmenlerin Ruanda’ya sığınma başvurularını işleme koymak için sandalye dizilmiş bir çadır da var. Başvuruları kabul edilmese bile oturma izni almaya hak kazanacaklar. Ya da başka bir ülkeye gidebilirler ama İngiltere’ye geri dönemezler.
Pansiyonun pencerelerinden Kigali’nin düzenli mahallelerinin inişli çıkışlı tepeleri görülüyor. Düzenli ve suçtan uzak sokaklarıyla güzel bir şehir. Ülkenin sloganı “Ruanda çalışıyor”.
Yeni gelen sığınmacılardan bazıları burada iş arayabilir, ancak Ruanda’nın yeni işçilere ihtiyacı olup olmadığı konusunda farklı görüşler var.
Kigali’de bir restoran sahibi olan Emmanuel Kanimba, “Bunun ülke için ekonomik açıdan iyi olacağını düşünüyorum” diyor.
“İnsan sermayesi sağlayacaklar, mal ve hizmet üretecekler ve aynı zamanda tüketecekler. Ekonomimize getirebilecekleri yeni fikirler de var.”
“Peki bu insanlara nerede iş bulacaksınız?” diye soruyor bir başkası. “Biz de mezun olduk ama iş bulamadık. Dışarıda iş arıyoruz.”
İsminin açıklanmasını istemeyen bu kişi, hükümet politikasına karşı çıkan ve ülkedeki endişeleri yansıtan bir görüşü ifade ediyor.
Yetkililerin muhalefeti bastırdığına dair yaygın iddialar var. Eleştirenler arasında insan hakları kuruluşları muhalefet yer alıyor. Hatta 2021’de İngiltere Dışişleri Bakanlığı da olumsuz değerlendirmelerde bulunmuştu.
Bir zamanlar devlet güvenliğini tehdit etmek suçlamasıyla hapse atılan muhalif Victoire Ingabire, sığınmacılarla ilgili kötü bir anlaşma yapıldığı görüşünde.
“Onlar yoksulluk, savaş ve ülkelerindeki diktatörlükler yüzünden ülkelerinden kaçan insanlar. Aynı sorunlarla karşılaşacakları, kendilerini özgürce ifade edemeyecekleri, İngiltere’de aradıkları refaha sahip olamayacakları bir ülkeye gelecekler.
“İngiliz hükümetinin bu insanları neden Ruanda’ya göndermek istediğini anlamıyorum.”
Ruanda hükümeti ise bunu şiddetle reddediyor.
Ülkede insan hakları ihlalleri olabileceğine dair gidermek üzere bir yasa çıkarıldı. Bu yasa, sığınmacıların kaçtıkları ülkelere geri gönderilmeyeceklerine dair garantiler de dahil olmak üzere sığınmacılara yönelik korumaları güçlendirmek için İngiltere ile yakın zamanda yapılan bir anlaşmanın onaylanmasını içeriyordu.
İngiltere ile yapılan anlaşmadan sorumlu üst düzey yetkili Doris Uwicyeza Picard’a göçmenlerin hükümeti eleştirip protesto gösterileri düzenleyip düzenleyemeyeceklerini sordum.
“Ulusal yasalarımız protesto hakkı konusunda çok açık, belirli koşullar altında korunuyor. Eğer yasalar çerçevesinde barışçıl bir şekilde protesto etmek istiyorlarsa, başımızın üstünde yerleri var” dedi, ancak şu eklemeyi de yaptı:
“Genel olarak mültecilerin siyasi faaliyetleriyle ilgili olarak, Mülteci Sözleşmesi tarafından kısıtlandıklarını unutmamalısınız.”
Ruanda başka sığınmacılara da ev sahipliği yaptı ve Picard, onlara bakabildiklerinin kanıtı olarak başkentin güneyindeki bir transit merkezine işaret ediyor.
Bu kamp, Libya’da sıkışıp kalan ve Avrupa’ya gitmeye çalışan Afrikalıları barındıran ve Birleşmiş Milletler’in mülteci örgütü tarafından yönetiliyor.
Savunmasız insanlar için geçici bir sığınak ve Ruanda’ya yerleşmeyi tercih edebilirler. Kamp yöneticisi Fares Ruyumbu hiçbirinin yerleşmediğini söylüyor.
‘Burada iş bulmam mümkün değil’
Güney Sudanlı Daniel Diew yaşadığı trajik olaylardan sonra burada olduğuna memnun. 11 kardeşi var ve ailesine bakabilmek için iş bulmak amacıyla köyünden ayrılmış.
Diew yedi kez Libya’dan İtalya’ya deniz yoluyla geçmeye çalışmış ve her seferinde hapse girip geri gönderilmiş. Şimdi de Kuzey Amerika’ya gitmek istiyor.
“Burada iş bulmam mümkün değil. Beş aydır buradayım ama ilk fırsatta Ruanda’dan çıkmak istiyorum” diyor.
Avrupa’ya ulaştıktan sonra buraya gönderilseydi ne hissedeceğini soruyorum.
Derin bir iç çekiyor ve böyle olmasın diye dua ettiğini söylüyor.
Transit merkezindeki göçmenler ve yeni gelecekler daha iyi bir gelecek arayışı içinde. Ruanda’nın onlar için dolambaçlı bir yol mu, çıkmaz sokak mı yoksa yeni bir yuva mı olacağını zaman gösterecek.
]]>Ruanda, 7 Nisan 1994 tarihinde, çoğunluğu Tutsilerden oluşan yaklaşık 1 milyon Ruandalının üç ay içinde vahşice yok edilmesiyle karanlığa gömülmüştü. Hutu milisler, aralarında çok sayıda kadın ve çocuğun bulunduğu sivil Tutsilere karşı dayak, işkence, tecavüz ve cinayetten oluşan bir terör dalgası estirmişti.
Aynı dili ve dini paylaşan Hutu ve Tutsi topluluklarını birbirinden koparan soykırımın kökleri Batılı güçlerin sömürgeci politikalarına uzanıyor. Tefrika tohumları, sömürgeci “böl ve yönet” planıyla atıldı.
BİRBİRİMİZDEN FARKIMIZ YOK
Afrika’nın kalbinde yer alan Ruanda, “bin tepeli ülke” olarak biliniyor. Ülkenin nefes kesen manzaraları, durgun göllerle süslenen inişli çıkışlı tepeler ve gür bir yeşil örtüyü besleyen, kıvrılarak akan nehirlerle bezeli.
Hutu ve Tutsi toplulukları, önde gelen etnik gruplar olarak uzun yıllar boyunca bir arada yaşamış. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Hutular temel olarak tarımla uğraşırken, kayda değer büyüklükteki bir azınlık olan Tutsiler ise geleneksel olarak hayvancılıkla geçiniyor. İki topluluk nesiller boyu iç içe geçmiş, karma yerleşim bölgelerinde yaşamış ve evlilik bağları kurmuş.
Ruandalı siyaset analisti Jean-Baptiste Gasominari, “Sömürgeciler gelmeden önce Ruandalılar tam bir uyum içinde yaşıyordu. Hutular, Tutsiler ve Twalar toplum içinde kendi rollerini oynuyordu” diyor.
19. yüzyılın sonlarında ilk olarak Almanlar ve sonrasında Belçikalılar olmak üzere Avrupalı sömürgecilerin bölgeye gelmesiyle, Ruanda’nın kaderi keskin biçimde değişti. Irksal sınıflandırma hilesine başvuran sömürgeciler, iki etnik grup arasındaki uzun süreli uyumu paramparça etti.
Kusurlu bir tertiple kendilerini Afrikalılardan üstün sayan Avrupalılar, kendilerine daha yakın fiziksel özelliklere sahip Tutsileri “üstün ırk” olarak kabul edip, onları yönetimde vekil tayin etti.
Sınıflandırma ve kontrol arayışındaki Batılı antropologlar, yerli nüfusun kafataslarını, yüz hatlarını ve beden tiplerini incelemeye aldı. Burnun uzunluk ve genişliği gibi küçük farklar, etnik belirleyici olarak algılanıyordu. Bunun sonucunda Belçikalı sömürgeciler, 1933 yılından itibaren Ruandalıların kimlik belgelerinde “Hutu” ya da “Tutsi” olarak ayrılacak şekilde etiketlenmesini dayattı.
Kendisi de Tutsi olan dönemin Ulusal Meclis Başkan Yardımcısı Laurent Nkongoli, Amerikalı yazar Philip Gourevitch’e verdiği demeçte, “Birbirimizden farkımız yok. Biz bile birbirimizi ayırt edemeyiz” diyor ve bir Hutu yerleşim yerindeyken kendisine “onlardan biri” gibi davranıldığını söylüyor.
Ruanda Yerel Yönetim İdareleri Birliği Genel Sekreteri Ladislas Ngendahimana ise, “Hutular ve Tutsiler bir zamanlar sosyal sınıfları temsil ediyordu ancak sömürgeciler bu kimlikleri siyasi araçlara dönüştürdü” diyor.
SÖMÜRGECİLERİN YARATTIĞI TEFRİKA
Sömürgeci yönetim Ruanda’da sistematik olarak Hutuları baskılarken, Tutsileri ise askeri ve siyasi alanlarda ayrıcalıklı muameleye tabi tuttu. Tutsi üstünlüğü zorla kabul ettirilirken, Hutu liderleri değiştirildi ve Hutu gençlerin eğitim olanakları kısıtlandı.
Gasominari, “Sömürgeciler bölünmeyi körüklemekle kalmadı, bölünmeyi yaratan bizzat onlardı. Sömürgecilerin, birlik ve barış içinde yaşayan bir ülkenin kökünü kazıması çok zor. O nedenle Afrika ülkelerini böldüler, bizleri zayıflattılar ve madenlerimizle altınımızı alıp götürdüler” diyor.
SÖMÜRÜLENLER BİRBİRİNE DÜŞMAN EDİLDİ
1959 yılında Hutuların kızgınlığının Tutsilere karşı şiddete dönüşmesiyle Ruanda’da “sosyal devrim” patlak verdi. Aralarında 2 yaşındaki Paul Kagame’nin de bulunduğu yüz binlerce Tutsi sürgüne gönderildi.
İktidar üzerindeki kontrollerini kaybeden Belçikalı yetkililer ise Hutulara destek vererek 1960 yerel seçimlerinde ezici bir zafer kazanmalarının yolunu açtı.
1962’de bağımsızlığını elde eden Ruanda’nın yeni hükümeti, Tutsileri siyasi arenadan çıkararak, yüksek eğitim almaktan ve kazançlı işlerden men etti.
1994’teki soykırımda hayatta kalan bir Tutsi olan Jacqueline Mukamana, kendi kimliğinin farkına vardığı anı şöyle anlatıyor: “Okulda Hutu çocuklarını kayıran politikalar yüzünden ayrımcılığa uğrayana kadar Tutsi olduğumun farkında değildim.”
Uganda’dan gelen sürgün edilmiş Tutsilerden oluşan Ruanda Yurtsever Cephesi (RPF), Ekim 1990’da Ruandalı hükümet güçleriyle çatışarak ülkeye dönme ve Ruanda vatandaşı olarak tanınma hakkı talep etti.
Çatışmalar tırmanırken, dış aktörlerse durumu daha da karmaşık hale getirdi. Afrika’da nüfuz yarışında olan Fransa, Fransız yanlısı Hutu yönetimine destek vererek Tutsi güçlerini püskürtmeleri için silah ve eğitim sağlarken, Tutsiler ise Uganda gibi eski İngiliz sömürgeleriyle yakın ilişkiler içindeydi.
6 Nisan 1994’te Ruanda’nın Hutu Devlet Başkanı Juvenal Habyarimana ve Burundi Devlet Başkanı Cyprien Ntaryamira’nın Kigali Havalimanı yakınlarında bir uçak kazasıyla trajik bir suikasta uğraması, Ruanda’da barut fıçısına dönen çatışmanın fitilini ateşleyerek ülkeyi en karanlık döneme sürükledi.
YÜKSEK AĞAÇLARI KESİN
Devlet başkanının uçak kazasını takip eden kaotik günlerde, aşırılık yanlısı Hutular vakit kaybetmeden kontrolü ele geçirip geçici bir hükümet kurdu. Ordu birimleri ve Hutu milisler Kigali genelinde yollara barikatlar kurarak insanların kimlik kartlarındaki ırksal sınıflandırmaları teftiş etmeye girişti.
Ardından organize katliamlar başladı. Tutsileri “hamam böcekleri” olarak niteleyip düşmanlaştıran ve Hutuları “yüksek ağaçları kesmeye” çağıran Bin Tepe Özgür Radyo ve Televizyonu’nun (RTLM) zehir saçan yayınları her yeri sardı.
ULUSLARARASI TOPLUMUN İHANETİ
Kagame önderliğindeki RPF’nin Temmuz 1994’te önce Kigali’nin, daha sonra da tüm ülkenin kontrolünü ele geçirmesiyle 100 günlük trajedi sona erdi.
Ruanda, soykırımı takip eden zorluklarla boğuşurken sömürgeciliğin yankıları ise tüm Afrika kıtasında yansımaya devam ediyordu.
Ngendahimana, sömürge yönetiminin getirdiği bölünmenin Afrika ülkelerini kötü etkilemeye devam ettiğini söylüyor. Ngendahimana, “Kendi değerlerimizi, dilimizi ve kimliğimizi reddetmek ve yabancı bir kimliği kabul etmek zorunda bırakıldık. Bu sömürgecilik mirası ise Nijerya, Kamerun, Somali ve Sudan gibi Afrika ülkelerinde çatışma ve savaşları tetikledi” diyor.
KÜLLERİNDEN DOĞMAK
Ruanda son yıllarda istikrarlı siyasi ortam, güçlü güvenlik ve şeffaf yönetime bağlılık sayesinde dikkate değer bir ekonomik ve sosyal kalkınma gerçekleştirdi.
Dünya Bankası verilerine göre, Ruanda ekonomisi 2009-2019 arasında yıllık ortalama yüzde 7,2 oranında olağanüstü bir büyüme ve kişi başına gayrisafi yurtiçi hasılada yüzde 5’lik artış kaydetti. Kigali, 2008 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı (UN-Habitat) Onur Parşömeni Ödülü’nü alan ilk Afrika kenti oldu.
Güney-Güney işbirliğinin güçlendirilmesi, Küresel Güney’in bir üyesi olan Ruanda için dış ilişkiler açısından önemli bir doğrultuyu temsil ediyor. Ruanda’nın dönüştürücü inovasyonlarını küresel ortaklara sergilemek ve kalkınma arayışındaki gelişmekte olan ülkeler arasında etkileşim ve işbirliğini güçlendirmek amacıyla 2018 yılında hükümet tarafından finanse edilen Ruanda İşbirliği İnisiyatifi kuruldu.
Ruanda, Çin’in önerdiği Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ne 2018 yılında dahil oldu. İstatistiklere göre Çinli işletmelerin inşa ettiği karayolları, ülkedeki tüm yolların yüzde 70’inden fazlasına tekabül ediyor. Bu yollar, denizle bağlantısı olmayan Ruanda’nın ekonomik ve sosyal kalkınmasının atardamarları haline gelirken, ülkeyi diğer komşu ülkelere bağlıyor.
]]>Soykırımda binlerce kişi can verirken birçok masum insan da yaralandı. Katliamda kimi aile yakınlarını kimi de komşularını kaybetti.
Soykırıma maruz kalarak ailesini kaybeden ve kendisi de yaralanan Judence Kayitesi, yaşadığı travmayı atlayamayan binlerce Ruandalı arasında yer alıyor.
Ruanda’nın başkenti Kigali şehrinde bir ilçe olan Gasabo’da doğan ve beş çocuklu bir ailenin kızı olan Judence Kayitesi, şu anda 3 çocuk annesi olarak Almanya’nın Karlsruhe kentinde yaşıyor.
Soykırım başladığında 11 yaşında olan Kayitesi, o gece bir milis tarafından başına aldığı bir darbesiyle konuşma yetisini kaybetti ve yıllarca tedavi gördü. Kayitesi, soykırımda yedi kişilik ailesinden sadece iki küçük kardeşiyle hayatta kalmayı başardı.
Judence Kayitesi, Ruanda’da Tutsilere yönelik soykırım sırasında ve sonrasında yaşadıklarını AA muhabirine anlattı.
Soykırımda yaşadıkları nedeniyle binlerce Ruandalı gibi travmayı atlatamadığını dile getiren Kayitesi, “Tutsi olduğumu çok sonra öğrendim. Bu nedenle ilkokulda bazı öğretmenler tarafından tacize uğradım ve dayak yedim.” dedi.
Aynı zamanda Ruanda’da Tutsilere yönelik soykırımın unutulmaması için “Kırık bir hayat: Kayıp bir ailenin ve mutluluğunu peşinde” (A broken life: In search of lost parents and lost happiness) adlı kitabı yazan Kayitesi, soykırım öncesinde Ruanda’da Tutsilere yönelik bir nefret söyleminin olduğunu çocuk yaşta öğrendiğini ifade etti.
Kendisine yönelik ayrımcı yaklaşımları paylaşan Kayitesi, “İlkokulda, öğretmenim bir keresinde tuvalete gitmeme izin vermediği için altıma yapmak zorunda kalmıştım ve diğer çocuklar bana çok gülmüştü. Hiç unutmuyorum. Babamdan beni düzenli olarak döven öğretmenlerimden biriyle konuşmasını istedim. Babam bana onunla konuşacağını söyledi ama gözlerinde çaresiz olduğunu ve hiçbir şey yapmayacağını gördüm.” ifadelerini kullandı.
Katliamlar radyo anonsuyla başladı
6 Nisan 1994’te tarihin gördüğü en kanlı katliamlardan birinin radyoda yapılan anonslarla başladığını belirten Kayitesi, o gün Hutu olan devlet başkanının uçağının düşürülmesiyle başlayan kaostan faydalanmaya çalışan Hutu (Interahamwe) üyelerinin ülkede kıyıma başladığını hatırlattı.
Soykırım başladığında tatil nedeniyle teyzesinin evine gittiğini söyleyen Kayitesi, o gece 18 kişilik aileden 8 kişinin kurtulduğunu, yaralı birinin ise daha sonra hayatını kaybettiğini anlattı.
8 Nisan’da yüzlerce kişiyle Nyamirambo’daki bir camiye sığındıklarını dile getiren Kayitesi, şöyle devam etti:
“En yakınımızdaki camiye sığındık. Teyzemin evinde çalışan Hutu bir kadın eve gidip bize yemek yapıp getiriyordu. Bazen saatlerce bize yiyecek bir şeyler getirmesini beklerdik. 13 Nisan günü Hutu milisler ve askerler ciplerle camiye geldi ve bizi dışarı çıkardılar. Aramızda askerden korkan muhalif partilerden Hutular da vardı. Camiye giren milisler ve askerler Hutuları ve Tutsileri ayırdı. Bizi ayırdıktan sonra Hutuların gitmesini söylediler. Camiden çıkarıldıktan sonra başka bir eve götürüldük ve aralarında yakın akrabalarımın da olduğu yüzlerce kişi öldürüldü.”
Kayitesi, çocuk olmasına rağmen kafasına pala ile vurulduğunu ve bilincini kaybederek yıllarca konuşamadığını kaydetti.
Bir evde kuzeniyle saklanırken kendilerini Kızılhaç yetkililerinin Kiyovu’daki ofise götürdüklerini belirten Kayitesi, “Kızılhaç doktorları öleceğimi düşündükleri için tedavi etmeyi ret ediyordu. Üç gün geçmişti ve hala hayattaydım. Bunu görünce tedavi etmeye başladılar.” diye konuştu.
Kayitesi, “Kurtlar boynumda geziniyordu, ellerimle onları alıp atıyordum. sağlık ekipleri anestezi yapmadan yaramı diktiler. Bunu asla unutmuyorum, canım çok acımıştı. Tüm vücudumda öyle bir acı hissettim ki bir daha asla böyle bir acı yaşamadım.” ifadelerini kullandı.
Sürgündeki Tutsilerin 1987’de kurduğu Ruanda Yurtsever Cephesi (RPF) üyelerinin Kigali’ye girmesiyle kurtulduklarına dikkati çeken Kayitesi, anne ve babası öldürüldüğü için teyzesinin yanında yaşamaya başladığını bildirdi.
Kafasına palayla vuran adamı okulda gördü
Kayitesi, soykırımdan sonra 1995 yılında Ruandalı mültecilerin geri dönmeye başladığını, gelenlerin okula yakın bir yere yerleştirilmeye başlandığını anlattı.
Okul yakınlarında bir adam gördükten sonra yere düştüğüne dikkati çeken Kayitesi, “Bana ne olduğunu sorduklarında o adamı gösterdim ve kafama vuran bu adamdı dedim. Kafama pala ile vurulduğundan beri ilk defa ağzımdan bir kelime çıkmıştı, ilk defa konuşmuştum. Herkes çok şaşırmıştı. O milis tutuklandı ve cezaevine götürüldü.” dedi.
“Yıllarca annemi aradım”
Kayitesi, soykırımdan sonra uzun bir süre annesini aramaya devam ettiğini ve onu beklemenin yükünü yıllarca üzerinde taşıdığını vurguladı.
Yıllar sonra annesinin öldüğüne ikna olduğunu söyleyen Kayitesi, “Yıllarca annemi aradım. Onu otobüs duraklarında bekliyordum. Arkadan ona benzeyen kadınların yanına gidiyordum o olmadığını büyük bir acıyla fark ediyordum. İlk doğumuma gelmedi. İkinci doğumuma mutlaka gelir diye bir sürü yemekler pişirdim. Onu bekledim. Ama annem gelmedi. O gün annemin gerçekten öldüğünü ve onu beklemem gerektiğini onsuz yaşamak zorunda olduğumu anladım.” şeklinde konuştu.
Bir rehabilitasyon merkezinde uzun süre terapi gördüğünü dile getiren Kayitesi, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Terapistler bana çok yardımcı oldu bu süreçte. Çok şey konuşmak istiyordum sessiz kaldığım yıllardan sonra. Soykırım sırasında yaşadıklarım, kaybettiğim ailem. Bu terapi başıma gelenleri kabullenmeme yardımcı oldu. Çünkü yeni bir hayata başlamak ve çocuklarımı büyütmem gerekiyordu. Bu terapi o gücü bana verdi.”
Tutsilere yönelik soykırımın üzerinden 30 yıl geçtiğini, hayatta olduğunu ve her şeye rağmen umutlu olduğunu belirten Kayitesi, sözlerini şöyle tamamladı:
“Zorlu bir yolculuk olsa da toparlanmayı başardık. Ebeveynlerimiz bugün artık hayatta olmasa da çocuklarım onların torunları hayatta. Bu bana, bize güç veriyor. Tutsi oldukları gerekçesiyle öldürülen insanlar için bir şeyler yapmak bana yaşama gücü veriyor. Onlar benim yaşama sebebim gibi hissediyorum.”
Soykırımda her iki tarafın da sorumluluğu bulunuyor
Soykırım başladığında küçük bir çocuk olduğunu kaydeden Urujeni Genty de soykırımda her iki tarafın da sorumluluğu olduğunu ifade etti.
Urujeni Genty, yaşadıklarını şu ifadelerle paylaştı:
“Soykırım, bir tarafta hayal edilemeyecek insan vahşetine, diğer tarafta ise yardımseverliğe sahne oldu. Bununla birlikte Ruanda soykırımının çoğunlukla Batılı çokuluslu şirketlerin bölgedeki, özellikle Kongo’daki kaynaklara erişmesine izin veren daha büyük bir küresel vekalet savaşının parçası olduğunu artık anlıyorum. Açgözlü yerel lider ise sivillere karşı soykırım da dahil olmak üzere acımasız savaşlara ve vahşete girişti. Bu tür liderler, kaynaklara erişim sağlamak için insanları şiddetle yerinden eden bir kukla görevi görüyor. Bu durum, Ruanda ve Uganda’nın Kongo’da devam eden saldırganlık savaşının da gösterdiği gibi halen devam etmektedir.”
Soykırım nedeniyle travmayla yaşayan bir neslin büyüdüğünü vurgulayan Genty, işledikleri suçlardan dolayı cezasız kalan liderlere gerekli cezaların verilmesi çağrısı yaptı.
]]>Sağ kurtulanlar arasında yer alan Claude Gatebuke, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ruanda soykırımı sırasında yaşananların, insanların birbirlerine karşı uyguladığı vahşetin en karanlık dönemlerinden biri olduğunu söyledi.
Soykırımdan sonra hayatta kalanların anılarını kitaplaştıran Gatebuke, bu soykırımın önlenebilir bir insanlık felaketi olduğuna inandığını belirtti. Gatebuke, “Soykırım, kabilelerin nefreti yüzünden birbirlerini öldürdüğü Afrika kabileciliği değildi. İşin içinde hem iç hem de dış güçler vardı. Oyundaki dış güçler, Afrika’nın Büyük Göller Bölgesi’nde ABD ile İngiltere arasında Fransa’ya karşı yürütülen vekalet savaşıydı.” dedi.
Gatebuke, Uganda Devlet Başkanı Başkanı Yoweri Museveni ve sürgündeki Tutsilerin 1987’de kurduğu RPF’nin lideri ve aynı zamanda Ruanda’nın mevcut Devlet Başkanı Paul Kagame’nin ABD ve İngiltere tarafını, soykırım öncesinde görevdeki hükümetin ise Fransa’nın çıkarlarını temsil ettiğini savundu.
Soykırım öncesi Ruanda’nın güvenlik ve ekonomik sorunlarla mücadele ettiğini anlatan Gatebuke, siyasi suikastlar ve terör olaylarının da gerilimi artırdığını, son olarak devlet başkanının uçağının düşürülmesinin ise bardağı taşıran son damla olduğunu kaydetti.
Gatebuke, “6 Nisan 1994’te savaş yeniden başladı. RPF tüm ülkeyi bombalayarak ilerlemeye devam etti. RPF’nin işgal etmediği Ruanda’nın bazı kısımları, çoğunlukla Hutu etnik grubunun aşırılık yanlısı üyelerinin Tutsileri öldürmesiyle tam bir kaotik şiddete dönüştü. Birçok yerde sokaklar cesetlerle doldu. Bazı durumlarda aileler tamamen yok edildi. Bu arada RPF, onların öldürülmesi konusunda daha organizeydi ve insanları medyanın gözünden uzaklaştırıyor, öldürüyor ve toplu mezarlara atıyordu. Yine de soykırım ilerledikçe savaş tüm şiddetiyle devam ediyordu. Temmuz ortasında RPF iktidarı ele geçirdi.” diye konuştu.
Yaptığı araştırmalara göre soykırımdan Kagame’nin de sorumlu olduğunu öne süren Gatebuke, 1994’te Habyarimana suikastının ardından geçici Ruanda hükümeti ve aşırılık yanlısı Hutuların soykırımdan sorumlu olduğuna ve yüzbinlerce insanın öldüğünü belirtti.
“Soykırımın nedeni toprak ve kaynakların kontrol altına alınması isteğiydi”
Gatebuke, Ruanda’daki soykırımın asıl nedeninin toprak ve kaynakların kontrol altına alınması hedefi olduğunun altını çizdi.
Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde (KDC) bugün yaşanan vahşetin nedeninin de bundan kaynaklandığını dile getiren Gatebuke, şöyle devam etti:
“Ruanda’da savaşın bitmesi ve soykırımın sona ermesinin ardından RPF’nin Uganda’da başlattığı savaş, Ruanda ve Uganda birliklerinin Kongo’yu işgal etmesiyle Kongo’ya ihraç edildi. Ruanda ve Uganda, Kongo’yu sömüren batılı çokuluslu şirketlere yerel paralı askerler olarak hizmet etti.”
“Ruanda soykırımının hikayesi tüm Ruandalılara aittir”
Ruanda soykırımı başladığında 13 yaşında olan Eric Ngoga ise 6 Nisan 1994’te Ruanda başkanının uçağının vurulmasının hemen ardından soykırımın başladığını anlattı.
Savaşın ülkede toplumsal şiddete dönüştüğünü ve siyasi partiler ve milislerin bundan faydalanarak sokaklarda cirit attığını belirten çeken Ngoga, şunları söyledi:
“Ülkede iktidarı ele geçirmeye hazırlanan sürgündeki Tutsilerin 1987’de kurduğu Ruanda Yurtsever Cephesi, Tutsileri tehlikeye atmıştı. Ruanda hükümeti ile barış anlaşmaları imzalamasına rağmen bu isyancı grup, Ruanda başkanının öldürülmesini başkent Kigali’ye yürümek için bir fırsat olarak gördü. Bu şiddet patlaması, hukuk üstünlüğünün yok sayıldığı ülkede kaotik durumu daha da arttırdı. Tutsiler hem hükümet tarafından kontrol edilen bölgelerdeki milislerin hem de Hutu aşırılık yanlılarının hedefi haline geldi.”
Ngoga, Tutsi katliamlarını çoğunluğunu o dönemin siyasi partilerinin gençlik hareketleri mensubu sivillerce gerçekleştirildiğine dikkat çekti.
Soykırım sırasında kardeşinin Hutu milislerce öldürüldüğü bilgisini paylaşan Ngoga, “Kardeşimi kaçarken öldürdüler. Daha 17 yaşındaydı ve yalnızdı. Kaçış karmaşası sırasında annemden ayrılmıştı. Ailem onu bulamadı, ona veda etme şansımız bile olmadı. Bu ayrılıktan sonra annem 1,5 ay benden ve kardeşimden haber almadan yaşadı. Bizim öldüğümüzü düşünüyordu. Daha sonra zaten ailemin diğer fertleri Kigali ve ülkenin diğer bölgelerinde tek tek öldürüldü.” ifadelerini kullandı.
Yatılı okuldaki arkadaşlarıyla RPF’nin kurtarıcı olduğuna inandıkları için kaçmadıklarını vurgulayan Ngoga, “Ancak birkaç gün sonra bu askerler geldi ve bizi etnik gruplarımıza göre ayırdı. RPF askerleri Hutu etnik grubundan olan tüm okul arkadaşlarımı öldürdü, ben ise hayatta kaldım. Hikayemi anlatmak için hayatta kaldım. Hutu milisleri tarafından öldürülen ailemin ve RPF askerleri tarafından öldürülen okul arkadaşlarımın hikayesi bilinmeli. Bugün Ruanda’da hükümet sadece Tutsilerin öldürüldüğünü kabul etmek istiyor. Ancak Hutular da öldürüldü.” dedi.
Ruanda soykırım tarihinin tüm gerçekliğiyle bilinmesi gerektiğine işaret eden Ngoga, Ruanda hükümetinin, cezalandırma, inkar ve manipülasyonlarına inanılmaması gerektiğini kaydetti.
“Ruanda soykırımının hikayesi tüm Ruandalılara aittir.” diyen Ngoga, dünyanın bu soykırımı ve insanlık suçunu işleyen faillerle yüzleşmesi gerektiğini vurguladı.
“Ruanda soykırımı, uluslararası toplum seyrederken gerçekleşti”
Ngoga, ülkede kaos ve sivil katliamların soykırıma dönüşeceği açıkça ortadayken önlem almak için hiçbir adım atılmadığını hatta siyasi birtakım sebeplerle olaya sessiz kalındığını ifade etti.
Ekim 1990’da başlayan etnik silahlı çatışmaların 1994’teki soykırıma kadar devam ettiğini dile getiren Ngoga, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ruanda soykırımı uluslararası toplum seyrederken gerçekleşti. Tüm ana aktörler hiçbir şey yapmamaya karar verdi ve RPF’nin iktidarı zorla ele geçirmesine izin verdi. Uluslararası toplumun eylemsizliği Ruandalılara büyük bir bedel ödetti. Üzücü olan ise bu savaşın halen Ruanda’da sona ermemiş olmasıdır. Ruanda hükümeti 1994’ten sonra savaşı Kongo’ya ihraç etti.”
Ülkede, cezasızlığın norm haline gelmesinden dolayı sivillere yönelik katliamlardan kimsenin sorumlu tutulmadığını belirten Ngoga,”1990’dan itibaren binlerce insan yerinden edildi. Ülke içinde milyonlarca insan mülteci durumuna düştü. 1994’ten sonra ise soykırım nedeniyle bir milyondan fazla insan hayatını kaybetti ve insanların büyük bir kısmı ülkeyi terk etti. İnsanlar sevdiklerini kaybettiler. Çok sayıda çocuk ebeveynsiz kaldı.” şeklinde konuştu.
]]>Tasarının Lordlar Kamarası’nda çok sert şekilde eleştirilmesi bekleniyor. Lordların reddetmesi halinde, tasarı yeniden Avam Kamarası’nda görüşülecek.
İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, görevi süresince ilk kez lideri olduğu Muhafazakar Parti’de büyük bir parti muhalefetle karşılaşmıştı.
Onlarca milletvekili oylama öncesi, tasarısının yasalaşması halinde mahkemeler tarafından tekrar engellenme riski olduğu gerekçesiyle mevcut haline karşı çıkacaklarını söylemişti.
Bu milletvekilleri, tasarıda değişiklikler yapılmasını talep etmişti.
Ancak Avam Kamarası’daki oylamada sadece 11 milletvekili tasarıya ret oyu verdi.
Sunak, bazı sığınmacıların sınır dışı edilerek Ruanda’ya gönderilmesinin, küçük teknelerle Manş Denizi’ni geçerek İngiltere’ye ulaşmaya çalışan göçmenler için caydırıcı olacağını savunuyor.
Ana muhalefetteki İşçi Partisi ise “”maliyetli bir aldatmaca” olarak nitelendirdiği bu plana karşı çıkıyor.
Eski Göçten Sorumlu Devlet Bakanı Robert Jenrick, Çarşamba günü yasa tasarıyla ilgili bir değişiklik önergesi sundu.
Önerge, İngiliz hükümetinin, sığınmacıların Ruanda’ya gönderilmesiyle ilgili olarak insan hakları hukukunun bazı bölümlerini görmezden gelmesine izin verilmesini öngörüyordu.
Jenrick ayrıca bakanların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) son anda gelen ara kararları otomatik olarak reddetmelerini sağlayacak bir değişiklik önergesi de sundu.
Haziran 2022’de verilen bu tür bir karar sonrası, sığınmacıları Ruanda’ya götürecek uçak durdurulmuştu.
Milletvekilleri, yasa tasarısında yapılmak istenen değişiklikleri kabul etmedi. Ancak Muhafazakar Parti’den 61 milletvekili değişiklik önergesine destek verdi. Bu, Rishi Sunak’ın başbakanlık döneminde karşılaştığı en büyük parti için muhalefet oldu.
Bazı milletvekilleri tasarının değişmemesi halinde çekimser kalabileceklerini ve hatta ret oy kullanabileceklerini söyledi.
30 civarında Muhafazakar Parti milletvekilinin aleyhte oy kullanması halinde tasarı reddedilebilir, Sunak’ın otoritesi ciddi şekilde sarsılabilirdi.
Ancak sadece aralarında Jenrick ve eski İçişleri Bakanı Suella Braverman’ın da bulunduğu 11 milletvekili aleyhte oy kullandı.
Muhafazakar Parti’den 18 milletvekili oy kullanmadı. Ancak bunlardan bazıları kasıtlı olarak, çekimser kalmak yerine oylamaya katılamamış da olabilir.
Tasarıya ret oyu veren Muhafazakar Parti milletvekillerinden Danny Kruger, bazı meslektaşlarının endişelerine rağmen yasayı “siyasi bozulmayı” önlemek adına desteklediklerini söyledi.
Tasarıya karşı çıkan Sir Simon Clarke da “Muhafazakar Partili tüm milletvekilleri Ruanda politikasının başarılı olmasını istiyor. Bazılarımızın tasarıya ilişkin endişeleri kayıtlara geçti, ancak kimin haklı olduğunu tarih gösterecek” dedi.
İşçi Partisi: Maliyetli bir aldatmaca
Ana muhalefetteki İşçi Partisi ise tasarıya karşı çıktı. Partinin İçişleri Sözcüsü Yvette Cooper, politikayı şu ana kadar hiçbir sığınmacıyı Ruanda’ya gönderemeyen “maliyetli bir aldatmaca” olarak nitelendirdi.
İşçi Partisi Göç Sözcüsü Stephen Kinnock da “karşılanamaz, uygulanamaz” olarak nitelediği tasarının “yasa dışı” olduğunu söyledi.
İçişleri Bakanı James Cleverly ise savunduğu planın “İngiltere’ye yasa dışı yollardan girerseniz burada kalamazsınız” mesajını net şekilde verdiğini söyledi. Cleverly, “Bu yasa tasarısı, yasal zorluklara son vermek üzere titizlikle hazırlandı” dedi.
Öte yandan İsviçre’nin Davos kentinde konuşan Ruanda Devlet Başkanı Paul Kagame, ülkesine sığınmacı gönderilmemesi halinde İngiltere’den aldıkları parayı iade edeceklerini söyledi.
İngiltere, Doğu Afrika ülkesine bugüne kadar 240 milyon sterlin ödedi ve 50 milyon sterlin daha ödemesi bekleniyor.
İngiltere’de Yüksek Mahkeme, Kasım’da hükümetin sığınmacıları Ruanda’ya göndermek için hazırladığı ilk planın yasalara aykırı olduğuna hükmetmişti.
Yüksek Mahkeme aynı kararda, Ruanda’nın “sığınmacıların güvenliğine dair verdiği vaatlerin bir kısmını yerine getirmeyen, imzaladığı anlaşmalara riayet etmeyen bir ülke izlenimi verdiğini kaydetmişti.
Buna karşılık hükümet, Ruanda ile iltica sürecini güçlendirmek için Ruanda devleti ile yeni bir anlaşma imzalamış ve bu ülkenin “güvenli” olduğunu ilan ettiği yeni bir yasa teklifi hazırlamıştı.
Yüksek Mahkeme neden ilk Ruanda planını engellemişti?
İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, Ruanda planının ilk aşamasında sığınma başvurusu yapanların Ruanda’ya gönderilmesini ve başvurularının bu ülkede değerlendirilmesini planlıyordu.
Bu yöndeki girişimleri, sığınmacıların bulunduğu bir uçak Ruanda’ya doğru havalanmak üzereyken, AİHM’in “Buna karşı açılan davalar sonlanana kadar kimse gönderilmemeli” kararıyla boşa düşmüştü.
Ardından İngiltere Yüksek Mahkemesi Kasım’da oy birliğiyle Ruanda planının hukuka aykırı olduğuna hükmetmişti.
Mahkeme, Ruanda’ya gönderilecek sığınmacıların kendi ülkelerine geri gönderilme riski altında olacağını söylemişti. Bu da İngiltere’nin taraf olduğu, işkence ve insanlık dışı muameleyi yasaklayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlali anlamına geliyordu.
Kararda ayrıca Ruanda’nın kötü insan hakları sicili ve geçmişte mültecilere yönelik muamelesine ilişkin endişelere de yer verildi.
Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), mahkemeye verdiği bilgide Ruanda’nın 2020-2022 yılları arasında Afganistan, Yemen ve Suriye’den gelen kişilerin sığınma taleplerinin tamamını geri çevirdiğini söyledi.
Ruanda hükümeti ise mahkeme kararını reddetti ve “İnsani sorumluluklarımızı ciddiye alıyoruz ve bunları yerine getirmeye devam edeceğiz” dedi.
Ruanda ile yapılan yeni anlaşma neleri içeriyor?
İngiltere 5 Aralık’ta Ruanda ile yeni bir göç anlaşması imzaladı.
İçişleri Bakanı James Cleverley, bu anlaşmanın sığınma talebinde bulunmak üzere Ruanda’ya gönderilen herhangi bir kişinin geri gönderilme riski altında olmayacağını garanti altına aldığını söyledi.
Anlaşmanın hükümleri şöyle:
]]>