Yaklaşık 6 yıl süren 2. Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası’nı mağlup etmesinin 79. yıl dönümü, Antalya’da yerleşik olarak ikamet eden ve tatil amacıyla kentte bulunan Rus vatandaşların katılımı ile kutlandı. Rusya’nın Antalya Başkonsolosluğu tarafından düzenlenen Zafer Bayramı kutlamalarına Rusya vatandaşları yoğun katılım sağladı. Savaş sırasında hayatını kaybeden Rus vatandaşları için dualar edilirken, çocuklar gökyüzüne beyaz güvercinler bıraktı. Rusya’nın Antalya Başkonsolosluğu tarafından düzenlenen ve Belek Turizm Bölgesi’nde bulunan Dinler Bahçesi’nde gerçekleştirilen 9 Mayıs Zafer Bayramı kutlamalarına Rusya Antalya Başkonsolosu Vetrik Sergey Mikhailovich’in yanı sıra Antalya Vali Yardımcısı Mustafa Hulusi Arat, Kırgızistan Antalya Başkonsolosu Rustam Koşhonov, Kazakistan Antalya Başkonsolosu Kuat Kanafeyev, Belarus Antalya Fahri Konsolosu Laçin Mirza, Antalya Azerbaycan Dostluk ve Kültür Derneği Başkanı Azer İsmayil, ATSO Başkan Yardımcısı Fatih Kabadayı ve çok sayıda davetlinin yanı sıra Antalya’da bulunan Rusya vatandaşları da katıldı.
“27 milyon Sovyet vatandaşı hayatını kaybetti”
Rusya’nın Antalya Başkonsolosu Vetrik Sergey Mikhailovich ve beraberindekiler ilk olarak Dinler Bahçesinde oluşturulan ve İkinci Dünya Savaşı sırasında hayatını kaybeden Rus askerlerinin gerçek fotoğraflarının bulunduğu ‘Savaşın Yüzleri’ sergisini gezdi. Serginin ardından konuşan Rusya’nın Antalya Başkonsolosu Vetrik Sergey Mikhailovich, 2. Dünya Savaşı sırasında 27 milyon Sovyet vatandaşının hayatını kaybettiğini belirterek, “79 yıl önce çok uluslu Sovyet halkı, tarihin en korkunç ve kanlı savaşını kazandı. Bu Zafer, halklarımızı esaretten kurtardı, Avrupa’yı özgürleştirdi ve tüm insanlığa hayat verdi. Savaş sırasında, Nazi soykırımının kurbanı olan hem askeri personel hem de siviller de dahil olmak üzere 27 milyon Sovyet vatandaşı hayatını kaybetti. Bugün, Rusya, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan dahil olmak üzere Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerinin Antalya’daki tüm konsolosluk başkanları burada bulunuyorlar. Ülkelerimizde savaştan etkilenmeyen tek bir aile yoktur” dedi.
Atatürk’ün sözünü hatırlattı
9 Mayıs’ın sadece bir bayram olmadığının altını çizen Mikhailovich, “9 Mayıs, her birimiz için en önemli ve dokunaklı bayram olmaya devam etmektedir. Fakat bu sadece bir bayram değil. Halihazırda Zafer Bayramı, barış, iyi niyet, hümanizm fikirlerini doğrulayan, tüm dünya halklarını dostane ilişkilere çağıran bir semboldür. Bu, Büyük Zafer’in ne pahasına elde edildiğini hepimize ebedi bir hatırlatmadır. ve korkunç trajedinin tekrarlanmasını önlemek için elimizden geleni yapmak bizim görevimizdir” ifadelerini kullandı. Antalya Vali Yardımcısı Mustafa Hulusi Arat’ta Gazi Mustafa Kemal’in ‘Savaş zorunlu değilse, cinayettir’ sözünü hatırlatarak, “Bütün ülkelerin zafer günü, zafer bayramı ve benzeri kutlamaları vardır, biz de kutluyoruz. Bütün ulusların tarihleri kahramanlık hikayeleri ile doludur. Ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Savaş zorunlu değilse, cinayettir’ sözünü hatırlatmak isterim. Ülkemiz yaklaşık 100 yıldır savaşın dışında kalmayı başarmıştır. Bu Atatürk’ün koyduğu bir üsluptur” dedi. Konuşmaların ardından 9 Mayıs Zafer Bayramı kutlamalarına katılanlar canlı yayın ile Rusya’da düzenlenen geçit törenini izledi. – ANTALYA
]]>Devletler hastaneleri bombalayıp sivilleri öldürebiliyor, sivillere tecavüz ya da işkence edebiliyor, hem de hiçbir yaptırım uygulanmadan.
Peki bu gibi sözleşmeleri yeniden değerlendirmenin vakti gelmedi mi? BBC Rusça Servisi’nden Olga Prosvirova yazdı.
Modern uluslararası insan hakları hukukunun temelleri üç temel belgenin öne çıktığı 19’uncu yüzyıla dayanıyor.
Bu sonuncu anlaşma uluslararası topluma ilk kez, “Etkinliği kesin olan ve cephede ciddi bir avantaj sağlayan belli silahların insani nedenlerle bırakılmasına değer mi?” sorusunu yöneltti.
Süregelen savaşlar sonrasında Lahey Sözleşmeleri ortaya çıktı ve ilk kez savaşanlar ve savaşmayanlar arasındaki farklılık – asker sivil ayrımı- vurgulandı.
2020 yılında Tel Aviv Üniversitesi’nden Doreen Lusting ile Cambridge Üniversitesi’nden Eyal Benvenisti, savaşın kanunları ve kurallarını belirleyen ilk sözleşmeleri inceledi.
İki akademisyen, ülkelerin insanlık ilkelerinden bahsederken aslında insansever ya da insancıl gerekçelerden yola çıkmadığını savunuyorlar. Avrupa ülkelerinin asıl amacının sivilleri korumaktan çok, ordularını korumak olduğunu belirtiyorlar.
Uluslararası hukuk alanında çalışan Kopenhag Üniversitesi’nden Gleb Bogush, “Uluslararası hukuku devletler yarattı ve devletler her zaman ordularının ihtiyaçlarını gözettiler. İnsani kaygılar daha çok yaralılar ve hasta kategorisindekiler içindi. 19’uncu yüzyılda siviller de savaşa pek dahil olmuyordu, savaş ordular arasındaydı” diye açıklıyor.
II. Dünya Savaşı sonrası dönem
Savaş sonrası 20’inci yüzyılın ilk yarısında ülkeler var olan sözleşmeleri hayata geçirmeye çalıştılar.
Ancak İkinci Dünya Savaşı başladığında 1940 yılında İsviçre’de düzenlenmesi planlanan bir konferans iptal oldu.
Savaş birçok ülkeyi çatışmalar devam ederken uluslararası kurallar belirlemeye yöneltti.
Nazi Almanyası’nın yenilgiye uğratılması ile devletler daha tam ve net kurallar oluşturmak istediler.
Böylece Cenevre Sözleşmeleri doğdu. Metinde şu başlıklara yer veriliyordu:
Aslında özünde modern bir sistem doğmuş oldu. Bugün Cenevre Sözleşmeleri uluslararası insan hakları hukukunun temeli olarak niteleniyor.
Sözleşmenin 1950’de imzaya açılması sonrası on yıllar boyunca pek çok devlet imzacı oldu. Şu an imzacı olan ülke sayısı 194.
Ancak bazı devletler sözleşmelerin bir kısmını, bazıları tamamını onaylıyor.
Çatışmalar nasıl bir değişim geçirdi?
İlk insani hukuk metinlerinin ortaya çıktığı 19’uncu yüzyıldan farklı olarak, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çatışmalar farklı bir hâl aldı.
Artık eskisi kadar çatışma yok. Aynı zamanda savaş ilan etme kavramı da giderek kayboluyor.
Çoğu savaş, uluslararası statüde değil.
Üstelik uluslararası sayılabilecek savaşlar da değişti, örneğin düşman devlet kavramı ortadan kayboldu.
Son 20 yılın en kanlı savaşını, IŞİD yani Irak Şam İslam Devleti ile savaşı ele alalım. IŞİD kendini devlet olarak nitelese de uluslararası hukuk bunu tanımıyor. Dolayısıyla uluslararası sözleşmeler bu koşullara tam uygunluk göstermiyor.
11 Eylül saldırıları sonrası ilan edilen ve 20 yıl süren “Teröre Karşı Savaş” sonucu yüz binlerce kişi öldü. Yasal anlamıyla bu küresel çatışma bir savaş değildi ve buradaki “savaş” kavramı daha çok siyasi bir metafordu (yoksullukla savaş ya da pandemiyle savaş gibi).
Bu süreç bazı soruların ortaya atılmasına zemin oluşturdu:
Cenevre Sözleşmeleri modern dünyanın gerçekleri ile uyumlu mu? IŞİD ya da El Kaide gibi örgütlerle mücadele eden ordular, bu örgütlerin yazılı sözleşmeleri umursamadığı düşünülürse, ne yapacaklar?
Öte yandan, uluslararası hukukta “terörizm” kavramının herkes tarafından kabul edilen ortak bir tanımı olmadığı görülüyor.
“Kuruluşları terörist ilan etmek ve liderlerine ya da üyelerine yaptırım uygulamak yaygın ancak tanımın kendisine dair ortak anlayış geliştirilemedi” diyen Bogush, devletlerin bu kavramı siyasi nedenlerle ve siyasi rakiplerini zor duruma düşürmek için “istismar ettiği” görüşünde:
“’Teröre Karşı Savaş’ kavramı en temel kuralları unutmamıza neden oldu. Suçluları ‘terörist’ diye niteleyip insanlıktan çıkardığımızda hukukun üstünlüğü etkisizleşir ve bu bir tehlike yaratır. Şiddet sarmalı sonsuz olur.”
Cenevre Üniversitesi’nde hukuk profesörü Marco Sassoli’ye göre bu gibi tartışmalar 1949’da değil de bugün gündemde olsaydı, ülkeler asla Cenevre Sözleşmeleri’ni onaylamazlardı. Sassoli, bu sözleşmeleri modernize etme çabalarının ters etki yarattığını savunuyor.
Uluslararası sivil haklar kuruluşlarının oluşturduğu bir ağ olan INCLO’dan Kirill Koroteev’e göre asıl sorun devletlerin hiçbir konuda pratikte anlaşamaması.
Koroteev, “Sadece Rusya ve Hamas değil, İsrail, ABD ve Ukrayna da ihlallerle suçlanıyor. Bu her suçlamanın doğru olduğunu göstermiyor ama sonuçta bu suçlamalar ortada” diyor.
Moskova merkezli Memorial İnsan Hakları Merkezi’nde hukuk birimini yöneten Natalya SekreterevaYa göre, “Rusya’nın eylemleri, (ABD tarafından) Guantanamo’daki mahkumların alıkonması, rehin almalar – bunların hepsi birer suç. Kanun bunu söylüyor ve kurbanlar da, suçlular da, gözlemciler de bunu gayet iyi biliyor”.
Uzmanlar, uluslararası hukuk ihlallerinin, cezalandırılsın ya da cezalandırılmasın, birer ihlal olduğunu vurguluyor.
Gerçek şu ki, çoğu zaman ihlaller cezasız kalıyor.
Michigan Üniversitesi’nden hukuk profesörü Stephen Ratner’a göre, konu uluslararası savaşlar ve iç savaşlara gelince, uluslararası sözleşmeler her şeye rağmen önemini koruyor.
Hukukun uygulanması
Burada zayıf halka, uluslararası hukukun hayata geçirilmesinde yaşanan sorunlar.
Cenevre Sözleşmesi’nin ihlaline yönelik yaptırımlar imzacı devletlerin hukuk sistemlerinde yer alıyor. Dolayısıyla bu tarz davaların ya da suçlamaların o ülkenin askeri mahkemeleri ya da sivil mahkemelerince ele alınması beklenir. Teoride devletlerin uluslararası hukuku ciddi şekilde ihlal edenler hakkında dava açma yükümlülüğü var.
Ülkeler arası anlaşmazlıkları çözmek için Lahey’de 1946’de Uluslararası Adalet Divanı kuruldu.
Kağıt üstünde her şey iyi. Mahkemenin verdiği kararların bağlayıcılığı var ve herhangi bir temyiz mekanizması yok.
Ancak sorun şu ki bu mahkemenin devletlere kararlarına uymaları yönünde baskı yapan herhangi bir mekanizması bulunmuyor. Örneğin Ukrayna Rusya’nın işgalinin ikinci gününde mahkemeye gittiğinde Lahey Rusya’ya düşmanlıkları sona erdirmesini söyledi ancak savaş buna rağmen iki yıldan fazladır sürüyor.
Savaş suçlarını ise Uluslararası Ceza Mahkemesi soruşturuyor. Ancak suçlu Lahey’de mahkeme önüne çıkmadığı sürece ceza almaktan kaçabiliyor çünkü gıyabında ceza verilemiyor.
Bu mahkeme kurulduğundan bu yana, Sudan’ın eski lideri Ömer El Beşir’in de aralarında olduğu 40 kişiye suçlamalar yöneltildi. Beşir hakkında tutuklama kararı, Sudan’da soykırım suçlamalarından 10 yıl sonra, ancak 2020’de darbeyle devrildikten sonra çıkarıldı.
20’den fazla ülke, Rusya’nın Ukrayna ile savaşı sürerken kendi yasal araçlarını kullanarak olası savaş suçlarını soruşturuyor.
Siviller ve sivil binalara yönelik saldırıları Mart 2022’den beri soruşturan Almanya’nın yanında, İspanya, Fransa ve Litvanya gibi savaşa doğrudan dahil olmayan başka ülkeler de benzer soruşturmalar yürütüyor.
Sekretareva, “Putin ya da Netanyahu’ya gidip parmağını sallayarak onları uluslararası hukuk ihlallerini sonlandırmaya zorlayacak bir ‘uluslararası polis’ yok” diye açıklıyor. “Uluslararası Adalet Divanı bazı geçici önlemler almalarını talep etse de hem Rusya hem İsrail bunları duymazdan geliyor” diye de ekliyor.
Ukrayna’daki savaş bir soruyu daha ortaya attı:
Uluslararası hukuku ihlal eden ülkeler BM Güvenlik Konseyi’nde buluşmaya devam ederse, bu kurum nasıl çalışacak?
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan uzun süredir veto hakkının yalnızca BM Güvenlik Konseyi’ndeki 5 daimi üyede olmasını eleştirerek, “Dünya 5’ten büyüktür” ifadesini kullandı ve diğer üye devletlerin de bu gibi haklara sahip olması gerektiğini savundu. Pek çok kişi artık ona katılıyor.
Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın bakış açısına göre ise, daimi üyelerin Güvenlik Konseyi’nden atılamayacağı düşünülürse bu gerçekçi değil.
Teoride bir ülke BM’den tamamen çıkarılabilir ancak bu sadece Güvenlik Konseyi’nin önerisi ile olur. Yine burada da daimi üyelerin veto hakkı meselesi devreye giriyor.
Peki bu durumda nasıl doğru çalışan bir mekanizma yaratabiliriz?
Bogush, bunun “devletlerin iyi niyetini temel alan bir mekanizma” olması gerektiğini belirtiyor ve ekliyor:
“Yalnızca kötü haller cezalandırılmamalı, iyi haller de ödüllendirilmeli. Devletlerin belli bir olumlu gündemi de olmalı.
“Eğer devletlerin iyi niyetini de görürsek, ihlalleri olduğu durumda, bunlar düzeltilmesi gereken noksanlıklar olarak algılanacaktır. Eğer kötü niyet söz konusuysa, bir devlet ahlaka aykırı davranıyorsa, elbette burada daha büyük sorunlar doğacaktır. Ancak bir kuralı ihlal etmek yeni bir kural yaratmaz; yalnız hem o kuralın sorunlu olduğu kısımları hem de o kurala uyması gerekenlerin hatalarını gösterir.”
]]>Kent merkezindeki tarihi Lalapaşa Camisi’nin önünde bir araya gelen hekimler ve sağlık çalışanları, Türk ve Filistin bayrakları eşliğinde taşıdıkları dövizler ve pankartlarla Yakutiye Medresesi’ne kadar yürüdü.
Grup adına basın açıklamasını okuyan Eczacılık Fakültesi Öğrencisi Reyya Gülnihal Göktaş, Gazze’de katliamların sürdüğünü söyledi.
Göktaş, açıklamasında şunları kaydetti: ‘Dün Balkanlarda, Kuzey Afrika’da, Analadolu’da, Hocalı’da, Kafkaslarda, bugünse Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Suriye’de, Mısır’da, Arakan’da, Keşmir’de ve ismini sayamadığımız, belki de haberimiz dahi olmayan daha nice yerlerde zalimin zulmune karşı çıkıp, şerefli kanını Allah yolunda dökenlere selam olsun. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam; zira bu vatan bana değil Osmanlı milletine aittir. Milletim bu toprakları kanlarını dökerek kazanmışlardır. Ne ile aldıysak onunla geri veririz” diyen Gök Sultan Abdülhamid Han’a selam olsun. Bosna’da kendilerine karşı başlatılan soykırıma karşı cesurca savaşıp ülkelerini sırtlanlara yem etmeyen Bosnalı mücahitlere, gençliğini Çanakkale’de verenlere, Sarıkamış’ta üşüyenlere selam olsun. Başladığı eczacılık fakültesini bitirmek nasip olmadan şehit olan, direnişin meşhur sembolü yiğit İmad Akil’e selam olsun. Bir ay önce Kuzey Irak’ta şehit olan Tabip teğmen Hulusi Elçi’ye ve dahi tüm şehitlerimize selam olsun. Bugün savaşın 205. günü. Savaşın 205. gününde de terörist İsrail’in elde edebildiği tek şey kırk bin kişiyi şehitler kervanına katmak, tüm dünyayı kendilerinden biraz daha fazla nefret ettirmek ve sonlarına bir gün daha yaklaşmak oldu. Onlar tüm bu zulümlerini savaşın sonuna kadar devam ettirecekler. Her gün şehit, yaralı, gözaltı haberleri gelmeye devam edecek. Peki ya biz? Biz ne yapacağız? Allah bize bu günleri görmeyi takdir etmişken biz kimin tarafında olmayı seçeceğiz? Üstte saydığım ecdadımız gibi zulmün ve küfrün karşısında mı olacağız, yoksa zalimlerin yanında mı? Peki ya bu savaş yalnızca Gazze’ye mi ait? Bizim bu hikayedeki tek vasfımız, haberlerde gördüğümüz bir iki görüntüye ahlanıp vahlanıp hayatımıza devam etmek midir? Bu kadar büyük bir soykırımda bizim rolümüz nasıl sadece uzaktan ağlamak olabilir? Hayır! Biz en az Gazze’li kardeşlerimiz kadar bu mücadelenin içindeyiz. Biz bu hikayenin ana kahramanlarıyız ve kendi ellerimizle -en az oradaki mücahitler kadar- siyonizmle mücadele edebiliriz, etmeliyiz, edeceğiz. En az onlar kadar ona zarar verebiliriz, vermeliyiz, vereceğiz. Nasıl mı? Ellerimizi semaya açarak. Ellerimizle oraya maddi destek sağlayarak. Ellerimizi o zalimlerin ürünlerden çekerek, ve ellerini boykotlu ürünlere uzatanların ellerini geri çevirerek. Ellerimize kalem alarak. Çocuklarımızın ellerinden tutarak. Gazze’deki çocukları İsrail bombardımanından korumak ne kadar bizim görevimizse, dünyanın diğer çocuklarını da siyonizmin pis emellerinden kurtarmak o kadar görevimizdir. Çocuklarını siyonist zihniyetin saçtığı zehirlerden koruyup, İslam’ın selametli gölgesine çeken, ailesini kalesi gibi koruyan her anne-baba bir mücahittir. ve en önemlisi, ellerimizi birbirine kenetleyerek. Bir vücudun azaları gibi olmak Müslümanların vasfıdır. Bölüne bölüne küçülerek değil, birleşe birleşe büyüyerek kazanacağız. ya “Gazze bize bu kadar uzaktayken nasıl cihad ederiz?” diyenler için, Dondurma kamyonunu protesto eden her çocuk mücahittir. Her hafta burada sıcak soğuk demeyip her hafta yürüyüşümüze katılan genç, yaşlı, çocuk, hekim, ev hanımı, sağlık çalışanı, ayakkabı boyacısı, öğrenci, polis memuru, akademisyen, esnaf herkes mücahittir. Allah cihadımızı kabul etsin ve daha fazlasını yapabilmeyi hepimize nasip etsin. Sözlerimi dinleyen herkesi tüm varlığıyla bu zulme karşı durmaya çağırıyorum. Unutmayınız ki tüm bu saydıklarım, yaparsak sevap kazanacağımız nafileler değil, yapmazsak üzerimize borç olarak kalacak ve ahirette bizden sorulacak gerekliliklerdir. Çünkü bu savaş bizim mücadelemiz. Bu mücadele bizim mücadelemiz. Dua edeceğiz. Dua ettireceğiz. Durmayacağız. Durdurulmayacağız. Boykot edeceğiz. Boykota davet edeceğiz. Hatırlayacağız. Hatırlatacağız. Uyumayacağız. Uyandıracağız. Alışmayacağız. Normalleştirmeyeceğiz. Sabırla ve azimle zulme karşı “Dur!” diye haykıranlardan olacağız.’ – ERZURUM
]]>Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bu yıl ilk kez “Geleceğin Dünyasında Çocuk ve Çocukluk” temalı Çocuk Zirvesi düzenliyor. TBMM Başkanlığı himayesinde bugün başlayan ve yarında devam edecek zirvenin açılış töreni Meclis Tören Salonu’nda yapıldı. Karabük’ten gelen çocuklar, açılış töreninde enstrümanlar çalarak çeşitli şarkılar söyledi.
Törende konuşan Bakan Özdemir Göktaş, özetle şunları söyledi:
“ÇOCUKLARI GÜÇLÜ BİREYLER OLARAK GELECEĞE HAZIRLAMAK EN BÜYÜK SORUMLULUĞUMUZ”
“Şuna yürekten inanıyoruz ki, dünyada her türlü iyilik çocuklarla çoğalır, gençlerle büyür, yetişkinlerle yücelir. Bu anlamda bütün dünyada iyiliği hakim kılmak için çocuklarımızla güçlü bağlar kurmak, onları sevgi ve şefkatle büyütmek en asli vazifemizdir. Onların sağlıklı ve güvenli bir ortamda yaşamalarını sağlamak, güçlü bireyler olarak geleceğe hazırlamak en büyük sorumluluğumuzdur.
“20 YILDA KORUYUCU AİLE YANINDA KALAN ÇOCUK SAYISINI 20 KAT ARTIRDIK”
Bakanlık olarak, çocuklarımıza parlak bir gelecek sunmak için çocuğun üstün yararı ilkesi çerçevesinde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, aile birliğini ve bütünlüğünü koruyan politikalarla her bir çocuğa sağlıklı, güvenli ve refah içinde yaşayacakları bir hayat sunmaya gayret ediyoruz. Emine Erdoğan Hanımefendinin himayelerinde yürütülen Gönül Elçileri Projesi’yle son 20 yılda koruyucu aile yanında kalan çocuk sayımızı 20 kat artırarak 10 binin üzerine çıkardık.
“GENÇLERİN ÇOCUK HAKLARINA YÖNELİK YÜRÜTTÜĞÜMÜZ ÇALIŞMALARDA AKTİF GÖREV ALMASINI SAĞLIYORUZ”
Evlat edindirme hizmetimizle bugüne kadar 20 bin çocuğumuzun sıcak bir aile ortamına kavuşmalarını sağladık. Bugün 14 bin 509 çocuğun; bin 185 çocuk evi, 115 çocuk evleri sitesi ve 62 ihtisaslaştırılmış çocuk evleri sitesinde aile ortamında büyümelerini sağlıyoruz. 81 ilimizde 46 bini aşkın üyesiyle Çocuk Hakları Komitelerimizle, çocuk haklarına yönelik yürüttüğümüz çalışmalarda gençlerimizin aktif bir şekilde görev almalarına destek oluyoruz.
“MECLİS’İMİZ GELECEĞİN SİZE AİLE OLDUĞUNUN SOMUT GÖSTERGESİ”
Sevgili gençler, yarının karar vericileri sizlersiniz. Umutlu yarınlarımızı bugünden şekillendiren sizlersiniz. Kuşaklar arası kurulan diyalog, geliştirdiğimiz politikalarda yolumuzu aydınlatıyor. Milli Mücadelemizin karargahı olan Meclis’imiz, gücün millet iradesine, geleceğin ise siz kıymetli evlatlarımıza ait olduğunun somut bir göstergesidir. Bu emaneti her koşulda gözünüz gibi koruyacağınıza, sakınacağınıza inancımız ve güvenimiz tamdır. 23 Nisan ruhunu hiçbir zaman unutmayın.
“SAVAŞ VE ÇATIŞMA BÖLGELERİNDE ÇOCUKLAR EN TEMEL HAKLARINDAN MAHRUM KALIYOR”
Çocuklarımızın barış ve huzur dolu, güvenli bir dünyada yaşamaları en tabi haklarıdır. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, çocukların çatışma durumlarından korunması, sağlık, eğitim ve barınma gibi temel haklardan yoksun bırakılmamasını özellikle vurgular. Fakat ne yazık ki bugün, savaş ve çatışma bölgelerinde çocuklar en temel haklarından mahrum kalıyor. Gazze başta olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarında en temel ihtiyaçlarından mahrum olan çocukların geleceğinden endişe duyuyoruz. Hiç kimse, hiçbir kurum, hiçbir vicdan buna sessiz kalmamalıdır. Biz Türkiye olarak, çocukların bu tabi hakkını her platformda büyük bir kararlılıkla dile getirmeye devam edeceğiz.
“HİÇBİR ÇOCUK YAŞADIĞI COĞRAFYALARDAKİ KRİZLERİN, SAVAŞLARIN, ÇATIŞMALARIN SORUMLUSU DEĞİL”
Çocuklar savaşların, krizlerin neden olduğu acıların suskun tanıkları haline gelmemelidir. Hiçbir çocuk yaşadığı coğrafyalardaki krizlerin, savaşların, çatışmaların sorumlusu değildir ve olmamalıdır. Oluşturduğumuz bu platformu, çocuklarımızın geleceği için daha iyi politikalar geliştirmek adına çok kıymetli buluyorum. Bundan sonra da birlikte hareket ederek çocuklarımıza daha güvenli, sağlıklı ve mutlu bir gelecek inşa etmek için çalışmaya devam edeceğiz.”
TBMM Başkanı Kurtulmuş da Çocuk Zirvesi’nin TBMM’de yapılmasından mutluluk duyduğunu ifade ederek şunları söyledi:
“ÇOCUĞUN KORUNABİLMESİ İÇİN AİLEYİ GÜÇLÜ HALE GETİRMEK GÜÇLÜ TÜRKİYE’NIN ÖNEMLİ ÖDEVLERİNDEN BİRİSİ”
“Çocuklara yapılacak yatırım bir ülkenin en akılı yatırımıdır. Bugün dünyada nesilleri tehdit eden en önemli tehditlerden birisi, çocukların zararlı akımlar çerçevesinde gelecekten kopartılmalarıdır. Aileyi yok sayan, değersizleştiren, aileyi dağıttığı için de çocukluğu kimsesiz bırakan bazı zararlı akımların dünyanın en büyük virüslerinden birisi olduğunu bilmek ve ona göre tedbir almak zorundayız. Çocuğun korunabilmesi için aileyi değerli, güçlü hale getirmek güçlü Türkiye’nin önemli ödevlerinden birisidir diye düşünüyorum. Bu konunun bütün insanlık için ortak mücadele edilmesi gereken bir alan olduğunun altını çizmek isterim.
“BÜYÜKLERİN MÜCADELE ETMEKTE ZORLANDIĞI SORUNLARIN TAMAMI ÇOCUKLARIN CILIZ OMUZLARINA YÜKLENDİ”
Bugün diyebiliriz ki koca koca insanların mücadele etmekle güçsüz kaldığı sorunların ne yazık ki tamamı çocukların cılız omuzları üzerine yüklenmiş bulunuyor. Savaş ve işgalerin de en ağır faturasını çocuklar ödüyor. Soykırım boyutlarına çoktan ulaşmış olan savaş suçlarının beledelini Gazzeli çocuklar ödüyor. Gazze’de oksijen yokluğu dolayısıyla kuvözde çırpınarak ölen 40’a yakın çocuğu dünya seyretmiş hiçbir şey yapamamıştır, bu ayıp bile dünya için yeterlidir.
“DÜNYA BUGÜN SADECE ÇOCUK KÖLELLİĞİ AYIBI İLE YÜZÜ KIZARSA YETER DE ARTAR BİLE”
Bugün dünyadaki bu sorunları çözebilmek için üstün bir iradeyi ortaya koymak mecburiyeti vardır. Masum çocukların açlık içinde kıvrandığını biliyoruz. Çatışma bölgelerinde ellerine ekmek verilmeyen ama 10 binlerce dolarlık silahlar verilen çocukların nasıl savaşın aparatı haline getirildiğini de biliyoruz. Birinci vazifemiz çocukların bütün bu zorluklardan korunabileceği güçlü bir mekanizmayı kurmak, uluslararası dayanışmayı tesis etmek mecburiyetindeyiz. Dünya çocuklarının en önemli sorunlarından birisi de çocuk işçiliği diyerek süsleyerek ifade edilen meslektir. Çocuk işçiliği denilen şey post-modern çocuk köleliğidir. Dünya bugün sadece çocuk köleliliği ayıbı ile yüzü kızarsa yeter de artar bile.
“ÇOCUKLARIMIZI 2050’NİN 2071’İN TÜRKİYE’SİNİN, DÜNYANIN ŞARTLARINA GÖRE HAZIRLAMAK BOYNUMUZUN BORCU”
Çocukların mutlaka teknolojik gelişmelerle iyi şekilde donatılması, gençlerimizin teknolojiyi geliştirecek büyük aktör olarak yetiştirilmesi elzemdir. Küresel kültürü en iyi ve en yakından takip edecek şekilde evlatlarımızı yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Çocukları çok güçlü şekilde yetiştirmek her alanda teknolojide ileri gitmekten çok daha önde gelen önemli unsurdur. Çocukları güçlü yetiştirirseniz onlar zaten teknolojinin, bilimin, sanatın da zirvelerine çıkacak yolu kendileri bulur. Çocuklarımızı 2050’nin, 2071’in Türkiye’sinin, dünyanın şartlarına göre hazırlamak boynumuzun borcudur. Bunu özellikle çocuk politikalarımızın merkezine yetiştirmek zorundayız. Çocuklarımız düne göre fevkalade donanımlı, çok daha güçlü bir özgüven içerisinde ve çok daha güçlü gelecek umudu içerisindedir.”
]]>
Kim, akla hayale sığmayacak bu ihtimalin gerçekleşmesi halinde bu kitin ilk 72 saat hayatta kalmasına yardımcı olacağını düşünüyor. Su ve önceden pişirilmiş ve daha sonra kurutulmuş pirinç gibi acil durum yiyeceklerinin yanı sıra, cep telefonu şebekesi veya toplu taşıma gibi temel altyapının çökmesine karşı bir harita ve pusulayı da çantasına koydu.
Kurşun geçirmez yelek ve gaz maskesi de bulundurmak için harcadığı çaba da cabası. Ordunun yeterli koruyucu teçhizata sahip olmayabileceğini, bu nedenle 3,1 milyon yedek askerden biri olarak hazırlıklı olmasının daha iyi olacağını düşünüyor.
Hidrojen enerjisi üzerine çalışan yüksek lisans öğrencisi, “Seul’ün göbeğinde yaşıyorum. Tek bir füzeyle her şeyin yok olabileceği düşüncesi beni mahvediyor” diyor.
Kore Savaşı’nın ardından 1953 yılında imzalanan ateşkesle birlikte Güney Kore’nin başkenti Seul, askerden arındırılmış bölgenin yaklaşık 50 km kuzeyinde yer alıyor.
Ancak Kore Yarımadası’ndaki gerilim giderek yükseliyor. Nükleer silahlara sahip Kuzey Kore bu yıl şimdiye kadar dört balistik füze denemesi gerçekleştirdi. Nisan ayında ise Guam’a ulaşabilecek yeni bir katı yakıtlı hipersonik füzeyi başarıyla test ettiğini iddia etti.
Kim, Kuzey ile olası bir savaşa hazırlanan az sayıda gençten birisi. Ancak sayıları artıyor.
Güney Kore’nin en popüler mesajlaşma uygulaması olan Kakao’daki en az dört savaş hazırlığı grubuna yaklaşık 900 kişi katıldı. Ayrıca, 2010 yılından beri faaliyet gösteren “The Survival School – Daum Café” adlı bir hazırlık topluluğunun 25 binden fazla üyesi bulunuyor.
Savaş ihtimaline karşı hazırlıklı olan gençlerin sayısındaki artış, Kuzey’in daha saldırgan hale gelmesiyle birlikte iki ülke arasındaki ilişkilere dair de endişeleri bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor.
Ocak ayında Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, Güney’i bir numaralı düşman ilan ederek iki Kore’nin barışçıl bir şekilde yeniden birleşmesinin imkansız hale geldiğini açıkladı.
Kore Üniversitesi’nde politik ekonomi dersleri veren Nam Sung-wook, bunun “benzeri görülmemiş” bir hareketlilik olduğunu söylüyor. Bu, Kuzey’in Güney’i artık etnik akrabaları olarak görmediği için Güney’e karşı nükleer silah kullanmaya başvurabileceği anlamına geliyor.
KBS Kamu Medya Araştırma Enstitüsü tarafından yapılan bir ankete göre, ankete katılanların yüzde 75’inden fazlası güvenlik durumundan endişe duyduklarını söyledi. Bu oran anketin ilk yapıldığı 2021 yılına göre yüzde 19 daha artmış durumda.
“The Survival School – Daum Café” yöneticilerinden Woo Seong-yeop’a göre Rusya-Ukrayna ve İsrail-Hamas gibi küresel çatışmalar, genç Korelileri artan jeopolitik risklere karşı daha duyarlı hale getiriyor.
Sohbet gruplarından biri Ukrayna savaşının hemen ardından kuruldu. Üye sayısı iki yıl içinde on kat artarak 500’e ulaştı.
Kardiyopulmoner Resüsitasyon eğitimini (ani kalp durması ya da nefes alamama gibi vakalarda, kişiyi hayata döndürmek amacıyla uygulanan ilk yardım yöntemi) de tamamlayan fitness eğitmeni Park Hwi bin, “Hayatım boyunca bir savaşa hazırlanmayı hiç düşünmemiştim. Ama şimdi dünyaya bir bakın. Birçok savaş zaten devam ediyor” diyor.
Grupların bazı üyeleri Kuzey ile herhangi bir çatışma yaşanmadan önce ülkeyi terk etmek istiyor. Dil öğrenmek, para biriktirmek ve yeni kabiliyetler edinmek, daha güvenli gördükleri ülkelerde ikamet etme fikirlerinin bir parçası.
Bir üye gruplardan birisinde, “Paraguay’da yaklaşık 10 milyon won (7 bin 200 dolar) karşılığında kalıcı oturum izni alabileceğimi duydum” diye yazdı.
Adının açıklanmasını istemeyen başka bir kişi ise Hwaseong kentindeki iki katlı evinin altında bir sığınak inşa ettiğini söylüyor. Kalın betonla güçlendirilen sığınak, eşi ve altı yaşındaki oğlu için uzun süreli bir barınak imkanı tanıyacak şekilde jeneratörlerle donatılacak.
42 yaşındaki Koreli araziyi iki yıl önce satın almış. Arazi, en kötü senaryoda bombardıman hedefi haline gelebileceğini düşündüğü Pyeongtaek’teki ABD askeri üssünden oldukça uzakta yer alıyor.
Korelilerin birçoğu ise hazırlık yapanları aşırı hassas olarak nitelendiriyor. Hatta Kim’in annesi, oğlunu hayatta kalma kitlerine “gereksiz para” harcadığı için azarladı.
BBC’ye konuşan 28 yaşındaki pazarlamacı Lee Young-ah, “Kuzey ve Güney Kore arasındaki ilişkiler bugünlerde pek iyi olmasa da, savaş konusunda hiç endişelenmedim ve hayatımı her zamanki gibi yaşıyorum” diyor.
İki Kore teknik olarak hala savaş halinde olsa da Güney Kore parlayan ve müreffeh bir demokrasiye dönüştü.
Kore Üniversitesi’nde Woo, onlarca yıldır süregelen barış ikliminin Güney Korelilerin çoğunu “savaşa karşı kayıtsız” hale getirdiğini ve bunun “rehavete” yol açabileceğini söylüyor ve artan jeopolitik gerilim nedeniyle halkın hazırlıklara yönelik tutumunun giderek değiştiğini düşünüyor.
Kim ise kendini savunuyor:
“Bir uçağa bindiğinizde güvenlik ekipmanı sağlamıyorlar mı? Böyle bir güvenlik donanımı satın almak emniyet kemeri takmak gibi bir şey”
Park, bunun tıpkı sigorta satın almak gibi olduğunu savunuyor. Ancak tıpkı diğer sigorta poliçelerinde olduğu gibi kimse bu sigorta kullanılsın istemiyor.
]]>Japon devlet ve bürokrasi dünyasının bulunduğu Çiyoda bölgesindeki tapınağın ismi, yerel dilde “barış dolu ülke” anlamına gelse de tarihi yapı, ülkenin “savaş mazisini” anımsatıyor.
İlk olarak 1869’da inşa edilen tapınak, İkinci Dünya Savaşı’nda ölen 2,5 milyon kişinin anısını onurlandırırken, tapınak keşişlerinin 14 savaş suçlusunu “kutsal statüde” kabul etmesi tartışmalara yol açıyor.
Tapınak, özellikle ilkbahar, sonbahar başlangıçları ile Japonya’nın mağlubiyetini ilan ettiği 15 Ağustos’un yıl dönümünde, savaşta hayatını kaybedenlerin anılması amacıyla hem sivil hem de bürokrasi akınına uğruyor.
Japon İmparatoru için can verilmesine şükran duyulması ve savaşta öldürülen ataların ruhlarına saygı duyulması niyeti taşıyan tapınak gezileri, komşu ülkeler nezdinde diplomatik tepkilere neden oluyor.
Yasukuni’yi, “Japonya’nın geçmiş militarizminin sembolü” olarak gören Güney Kore ve Çin yönetimleri, başta başbakan olmak üzere Japon hükümeti temsilcilerinin, tapınağa bağış ve gezilerini protesto ediyor.
Tapınakta, 22- 23 Nisan’da ilkbahar festivali düzenleniyor. Japonya Başbakanı Kişida Fumio’nun makamı adına Şinto inancı tapınağına, festival dolayısıyla saksıda “kutsal Masakaki çiçeği” gönderildi.
Başbakanlığa yakın kaynaklar, festival kapsamında Başbakan Kişida’nın tapınağı ziyaret etmeyi planlamadığını aktarırken, kabine üyeleri ve milletvekilleri tapınağa ziyaretlerde bulunuyor.
2000 öncesi başbakan düzeyindeki ziyaretler
AA muhabiri, tarihi tapınağın tartışmalı statüsünün sebebi ile savaş sonrası başbakan ziyaretlerinin bölge ülkelerinin ilişkilerine etkisini derledi.
1974-76 döneminin Başbakanı Miki Takeo, 1975’teki ziyaretiyle İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin yıl dönümünde tapınağı ziyaret eden ilk Japonya Başbakanı oldu.
1976-78 döneminin Başbakanı Fukuda Takeo, 1978’de tapınağa gitti.
Yasukuni Tapınağı keşişleri, 17 Ekim 1978’de, savaş zamanı Başbakanı (1941-44) General Tojo Hideki dahil üst düzey 14 savaş suçlusunu “kutsal kabul ettiğini” duyurdu. Savaş suçlularını “onurlandıran” bu hamle, tartışmalara sebep oldu.
Takip eden yıllarda, Japonya başbakanları hem iç hem de dış politika hamlelerini tahkim etmek amacıyla tapınağa ziyaretlerini sıklaştırdı.
Suzuki Zenko, başbakanlığı üstlendiği 1980, 1981 ve 1982’de art arda 3 yıl tapınağı ziyaret etti.
1982-87 döneminin Başbakanı Nakasone Yasuhiro, savaşın bitişinin 40. yılı olan 15 Ağustos 1985’te, beraberinde kabine üyeleriyle tapınağı ziyaret etti. Takip eden 11 yılda başbakan düzeyinde ziyaret gerçekleşmedi. 1996’da da dönemin Başbakanı Haşimoto Ryutaro tapınağa gitti.
2000 sonrası Koizumi ve Abe
2001-2006 döneminin Başbakanı Koizumi Juniçiro, görev yaptığı dönemde her yıl Yasukuni’yi ziyaret etti. Akabinde 7 yıl boyunca benzer düzeyde ziyaret gerçekleşmedi.
Savaşın sona ermesinin yıl dönümü 15 Ağustos 2012’de, o dönem ana muhalefet olan Liberal Demokrat Parti (LDP) lideri Abe Şinzo, tapınağa gitti.
Aralık 2012 seçimlerinde başbakanlığı üstlenen Abe, Nisan-Ağustos 2013’te tapınağa bağışta bulundu ancak bizzat gitmedi.
Kabinesinin kuruluşunun ilk yıl dönümü Aralık 2013’te Başbakan Abe, Yasukuni’yi ziyaret etti. Bu ziyaret, 2006 sonrası bir ilk olarak kayda geçti.
“Savaş karşıtı” niyetine rağmen Abe’nin ziyareti ters etki oluşturdu
2012-20’deki görev dönemiyle “en uzun süre” başbakanlık yapan Abe’nin Aralık 2013’te bizzat tapınağı ziyaret etmesi tartışmaları alevlendirdi.
Ulusal televizyonlarda canlı yayımlanan ziyareti Abe “savaş karşıtı jest” olarak nitelerken, “Çin ve Kore halkının duygularını incitmek istemediğini” savundu.
Tartışmalı tapınak ziyaretini, Güney Kore hükümeti “acınası davranış” olarak nitelerken; Çin yönetimi “kesinlikle kabul edilemez” olarak gördüğünü belirtti.
Japonya’nın Seul ve Pekin büyükelçileri de görev yaptıkları ülkelerin dışişleri bakanlıklarına çağrılarak protesto edildi.
Çin yönetiminin tepkisinde, “Bu durum, ikili ilişkilerin geliştirilmesinde büyük bir siyasi engel. Japonya, tüm sonuçların sorumluluğunu üstlenmeli.” ifadesi kullanıldı.
Dönemin Tayvan Dışişleri Bakanı Daid Lin, Tokyo’ya “komşularının duygularını incitmekten kaçınması” çağrısında bulundu.
ABD yönetimi ise “hayal kırıklığına uğradığını” duyurarak, Başbakan Abe’nin ziyaretinin bölgedeki “gerginliği artıracağını” açıkladı.
Başbakanlar bizzat ziyaretten kaçınıyor
2020’de görevinden istifa eden Abe sonrası başbakanlar tapınağı bizzat ziyaret etmedi.
2020-21’de Suga Yoşihide ile Ekim 2021’den bu yana başbakanlığı üstlenen Kişida Fumio şimdiye kadar tapınağa bağış gönderdi.
Japon başbakanlarının tapınağı ziyaretleri ile tarihi yapıya bağış ve hediyeleri, “Japonya’nın geçmiş militarizmini meşrulaştırma girişimi” olarak algılanıyor.
Hem iktidar hem de muhalefet kanadından bakan ve milletvekili heyetleri ile kara, deniz, hava öz savunma kuvvetleri komutanları da ziyaret gerçekleştiriyor.
Yeni atanan kabine üyeleri de göreve başlama öncesinde ziyaretlerinde, “Savaşta ölenlerin ruhlarının huzur içinde kalması için dua ettiğini” bildiriyor.
Sivil ve asker ziyaretleri sonrası kamuoyuna açıklamalarda bulunan yetkililer, “Japonya’nın ve dünyanın barışı ve refahı için söz verildiğini” belirtiyor.
Son dönemde, Çin ve Güney Kore dahil Asyalı komşularını rahatsız etmekten kaçınmak amacıyla Japonya başbakanlarının tapınağı bizzat ziyaret etmekten kaçındığı aktarılıyor.
Japon liderler, tapınakta düzenlenen ilkbahar ve sonbahar festivalleri sırasında çoğunlukla kutsal “Masakaki” çiçeği ile maddi bağışlar göndermeyi tercih ediyor.
]]>Kitaptan uyarlandılar: İşte Netflix’teki en iyi 5 film
Netflix, günümüzde film ve dizi izleme deneyimini yeniden tanımlayan en popüler platformlardan biri. Geniş içerik kütüphanesi ve kullanıcı dostu arayüzü ile milyonlarca kişi tarafından tercih ediliyor. İşte en yüksek puan alan kitaptan uyarlanmış 5 film:

The Irishman
Charles Brandt’ın 2004’te yayımlanan “I Heard You Paint Houses” kitabından uyarlanan “The Irishman”, Frank Sheeran adlı eski bir mafya tetikçisinin gerçek hikayesini anlatıyor. Film, Sheeran’ın yaşamını yaşlılık günlerinden başlayarak, Russell Bufalino için çalışmaya nasıl başladığını ve Jimmy Hoffa’nın kayboluşuyla olan bağlantısını ele alıyor.
Yönetmen Martin Scorsese’nin ustalığı, Robert de Niro, Joe Pesci ve Al Pacino gibi büyük oyuncuların performansıyla birleşiyor. Film, Rotten Tomatoes’da yüzde 95 puanıyla, Scorsese’nin en iyi gangster filmlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Netflix artık gelirini açıklamayacak! İşte nedeni
Moneyball
Michael Lewis’in 2003 tarihli kitabından uyarlanan “Moneyball”, beyzbol takımı Oakland A’s’in genel müdürü Billy Beane’in (Brad Pitt) inovatif stratejisini anlatıyor. Beane, geleneksel beyzbol yaklaşımını reddederek, oyuncuları istatistiksel bir modelle değerlendiriyor ve takıma dahil ediyor.
Bu sabermetrik yaklaşım, beyzbol dünyasında büyük bir devrim yaratıyor. Film, Rotten Tomatoes’da yüzde 94 puan almış ve en iyi film dahil olmak üzere altı Oscar adaylığı elde etmiş.
All Quiet on the Western Front
Erich Maria Remarque’ın aynı adlı romanından uyarlanan “All Quiet on the Western Front”, I. Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin yaşadıkları korkunç deneyimleri anlatıyor. Film, Felix Kammerer’in canlandırdığı Paul Bäumer karakteri üzerinden, savaşın acımasızlığına ve savaşın bir genç askere neler yapabileceğine odaklanıyor.
Film, savaşı gerçekçi ve acımasız bir şekilde tasvir ediyor. Rotten Tomatoes’da yüzde 90 puan almış olan bu film, dört Oscar ödülü kazandı ve savaş filmleri sevenler için mutlaka izlenmesi gereken bir yapım.
Orion and the Dark
Emma Yarlett’ın çocuk kitabından uyarlanan “Orion and the Dark”, Orion adlı küçük bir çocuğun karanlıktan korkusunu yenmesini anlatıyor. Film, Orion’un karanlıkla yüzleşme ve korkularını aşma sürecini eğlenceli ve ilginç bir şekilde anlatıyor.
Charlie Kaufman gibi ünlü bir yazarın katkısıyla, film hem çocuklar hem de yetişkinler için derinlemesine düşünce sunuyor. Rotten Tomatoes’da yüzde 91 puan alan bu film, aileler için harika bir seçenek.
Society of the Snow
Pablo Vierci’nin 2009’da yayımlanan kitabından uyarlanan “Society of the Snow”, 1972’de And Dağları’nda meydana gelen uçak kazasını ve hayatta kalmak için verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Uçak kazasından sonra, Urugaylı rugby takımının üyeleri sert ve zorlu koşullarda hayatta kalmak için olağanüstü bir çaba gösteriyor.
Bu çaba, bazen ekstrem ve tartışmalı kararlar almayı gerektiriyor. Film, Rotten Tomatoes’da yüzde 90 puan almış ve izleyicilere güçlü bir hikaye sunuyor.
Bu filmler, kitaplardan uyarlanmış ve Rotten Tomatoes’da yüksek puan almış Netflix’teki en iyi seçeneklerden beşiydi. Her biri, farklı temaları ve duygusal deneyimleriyle izleyicilere unutulmaz anlar sunuyor. Siz bu filmlerden hangilerini izlediniz? Görüşlerinizi aşağıdaki yorumlar kısmına yazabilirsiniz.
]]>BBC, savaşın ikinci yılında ölenlerin sayısında ilk yıla göre yaklaşık yüzde 25’lik artış tespit etti.
BBC Rusça, bağımsız medya grubu Mediazona ve bir grup gönüllü ile birlikte Şubat 2022’den bu yana ölümleri teyit edip olabildiğince kayda geçiriyor.
En son 16 Haziran 2023’te ölü sayısının 25 bini aştığı .
BBC ekipleri Ukrayna’da ölen Rus askerlerin sayısını öğrenmek için resmi raporları, gazeteleri ve sosyal medyadaki açık kaynak bilgileri taradı.
Rusya’daki mezarlıklardaki yeni mezarlar ise birçok askerin isminin öğrenilmesine yardımcı oldu.
Yapılan incelemelerde savaşın ikinci yılında 27 bin 300’den fazla Rus askerinin öldüğü tespit edildi.
Rusya bu bulgulara ilişkin yorum yapmayı reddetti.
Rusya’nın Ukrayna’da uyguladığı ve Ukrayna güçlerini yıpratmak ve bulundukları bölgeleri açığa çıkarmak için durmaksızın asker gönderme stratejisine “kıyma makinesi” deniyor.
Moskova savaşın başlangıcından bu yana sadece Eylül 2022’de ölü sayısına ilişkin bir açıklama yapmıştı.
BBC’nin 50 bin tespiti bu sayıdan 8 kat fazla.
Gerçek ölü sayısının bundan daha yüksek de olabilir.
BBC verileri, Ukrayna’nın doğusunda Rus işgali altındaki Donetsk ve Luhansk’taki milis gruplar arasındaki ölümleri kapsamıyor.
Bunlar da eklenseydi Rus kayıpları çok daha yüksek olurdu.
Öte yandan Ukrayna da ölü sayısına ilişkin çok fazla bilgi paylaşmıyor.
Şubat ayında Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy 31 bin Ukraynalı askerin öldürüldüğünü söylemişti.
Ancak ABD istihbaratına dayanan tahminler daha fazla kayıp olduğuna işaret ediyor.
‘Kıyma makinesi’ stratejisi
BBC ve Mediazona’nın hazırladığı, ölümü doğrulanan Rus askerlerin listesi, Rusya’nın savaş stratejisinde uyguladığı değişikliklerin insani maliyetini gözler önüne seriyor.
Aşağıdaki grafik, Ocak 2023’te Ukrayna’nın Donetsk bölgesinde geniş çaplı bir saldırı başlatan Rus ordusunun kayıplarında keskin bir artış yaşandığını gösteriyor.
Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW) adlı kuruluşa göre Rusya, Vuhledar şehrini almaya çalışırken “insan dalgasıyla cephe saldırıları” stratejisini uyguladı ancak bu etkisiz oldu.
Kuruluşa göre “Zorlu arazi koşulları, muharebe gücü eksikliği ve Ukrayna güçlerini şaşırtamaması” nedeniyle Rus tarafı ciddi kayıplar yaşadı.
Grafikteki bir diğer önemli artış, 2023 yılının ilkbahar aylarında Bahmut savaşı sırasında paralı asker grubu Wagner’in Rusya’ya şehri ele geçirmek için yardım ettiği zamanda görülebiliyor.
Wagner’in lideri Yevgeni Prigojin, grubun o dönemdeki kaybının 22 bine yakın olduğunu söylemişti.
Öte yandan Rusya’nın geçtiğimiz yılın sonbahar aylarında Ukrayna’nın doğusundaki Avdiivka kentini ele geçirdiği dönemde de ölü sayısında artış olmuştu.
Mezarların sayımı
BBC ve Mediazona ile birlikte çalışan gönüllüler, savaşın başlangıcından bu yana Rusya’daki 70 mezarlıkta yeni askeri mezarları sayıyor.
Havadan çekilen görüntüler, mezarlıkların önemli ölçüde genişletildiğini gösteriyor.
Örneğin Ryazan kentindeki Bogorodskoye mezarlığının üzerinden çekilen bu görüntülerde yepyeni bir alan oluşturulduğunu görebiliyoruz.
Bu yeni mezarların çoğunun Ukrayna’da öldürülen asker ve subaylara ait olduğu düşünülüyor.
BBC, savaşın başlangıcından bu yana ölen Rusların en az beşte ikisinin savaştan önce ülkenin ordusuyla hiçbir ilgisi olmayan kişiler olduğunu tahmin ediyor.
Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Samuel Cranny-Evans, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin başlangıcında oldukça karmaşık askeri operasyonları yürütmek için profesyonel birliklerini kullandığını söylüyor.
Evans, bu askerlerin çoğunun artık ölmüş ya da yaralanmış olabileceğini ve yerlerini gönüllüler, siviller ve mahkumlar gibi az eğitimli ve deneyimsiz kişilerin aldığını belirtiyor.
Bu kişilerin profesyonel askerler kadar etkili olamadığını söyleyen Evans, “Bu yüzden stratejik olarak çok daha basit şeyler yapmaları gerekiyor. Bu da birlikleri genellikle topçu desteğiyle Ukrayna mevzilerine sürmek anlamına geliyor” diyor.
Wagner ve Savunma Bakanlığı’nın görevlendirdiği mahkumlar
Asker olarak görevlendirilmek üzere cezaevinden çıkarılan mahkumlar, “kıyma makinesi” stratejisinin başarısı için hayati önem taşıyor.
Moskova, Wagner lideri Yevgeni Prigojin’in Haziran 2022’den itibaren cezaevlerinde mahkum toplamaya başlamasına izin vermişti.
Bu kişiler daha sonra Rus hükümeti adına özel bir ordunun parçası olarak savaştı.
Wagner, oldukça acımasız ve otoriter bir grup olmakla tanınıyor. Gruba bağlı savaşçıların bazı durumlarda emir almadan geri çekildikleri için öldürüldükleri bile bildiriliyor.
Grup, Moskova ile ilişkilerinin bozulmaya başladığı Şubat 2023’e kadar mahkum alımlarını sürdürdü.
O tarihten bu yana ise Rusya Savunma Bakanlığı aynı politikayı yürütüyor.
BBC son analizinde cephede öldürüldüğünü bilinen 9 bin Rus mahkuma odaklandı.
Bunların binden fazlasının ne zaman askere alındığı ve ne zaman öldüğü teyit edildi.
Wagner yönetiminde bu kişilerin ortalama üç ay hayatta kalabildiği tespit edildi.
Ancak yukarıdaki grafikten de anlaşılacağı üzere, Savunma Bakanlığı tarafından daha sonra askere alınanlar ortalama iki ay hayatta kalabildi.
Bakanlık, ‘Fırtına’ adı verilen ve neredeyse tamamı mahkumlardan oluşan birlikler kurdu.
Wagner’in birliklerine benzer şekilde, bunların da genellikle savaşta harcanabilir bir güç muamelesi gördüğü bildiriliyor.
Geçen yıl Reuters’a konuşan ve Fırtına birliğinden bir kişiyle birlikte savaşan bir asker, “Fırtına savaşçıları sadece birer et parçası” ifadelerini kullanmıştı.
Yakın zamanda Fırtına savaşçıları Avdiivka’yı ele geçirmek için aylar süren savaşta etkili oldular.
Şehir 8 hafta önce Rusya’nın eline geçti ve Putin için Bahmut’tan bu yana en büyük stratejik ve sembolik savaş zaferi haline geldi.
Mahkumlar doğrudan cepheye gönderildi
Wagner yönetiminde askere alınan mahkumlara savaşa gitmeden önce iki haftalık bir askeri eğitim veriliyordu.
Savunma Bakanlığı tarafından görevlendirilen bazı askerlerin ise sözleşmelerinin ilk iki haftasında cephede öldürüldüğü tespit edildi.
BBC’nin görüştüğü savaşçıların aileleri ve halen hayatta olan kişiler, Savunma Bakanlığı’nın mahkumlara verdiği askeri eğitimin yetersiz olduğunu söyledi.
Bir kadın kocasının 8 Nisan’da hapishanede askere alınmak üzere sözleşmesini imzaladığını, üç gün sonra cephede savaştığını ve 21 Nisan’da öldüğünü söyledi.
Bir başka kadın ise cezaevinden doğrudan cepheye gönderilen eşinin ölümünü, oğullarının savaşırken öldüğünü söylemek için iletişime geçmeye çalıştığında öğrendiğini paylaştı.
Kadın, iki çocuğu olan 25 yaşındaki oğlu Vadim’in daha önce eline hiç silah almadığını söyledi.
‘Ölmeye hazır olun’
Wagner tarafından askere alınan mahkumlar genellikle 6 ay savaşmak üzere görevlendiriliyordu.
Hayatta kalanlar bu sürenin sonunda özgürlüklerine kavuşuyordu.
Ancak geçtiğimiz Eylül ayından bu yana Savunma Bakanlığı tarafından askere alınanlara ölene ya da savaş bitene kadar savaşmak zorunda oldukları söyleniyor.
BBC’ye konuşanlar, mahkumların akrabalarından üniforma ve bot almak için maddi yardım istediğini paylaştı.
Mahkumların gerekli malzemeler ve uygun silahlar olmadan savaşa gönderildiklerine dair haberler de var.
Rus savaş destekçisi ve blog yazarı Vladimir Grubnik Telegram kanalında “Birçok askerin silahları savaşa uygun değildi” ifadelerini kullandı.
Eski mahkumlar, beraber savaştıkları kişilerin ödediği ağır bedeli anlattı.
Fırtına savaşçıları ve yakınları için bilgilerin paylaşıldığı bir internet sitesinde Sergei adlı bir kişi, “Şimdi kayıt yaparsanız ölmeye hazır olun dostum” diyor.
Sergei, Ekim ayından bu yana Fırtına birlikleriyle savaşan eski bir mahkum olduğunu iddia ediyor.
İnternet sitesinin bir başka üyesi, beş ay önce 100 askerden oluşan bir Fırtına birliğine katıldığını ve şu anda hayatta olan sadece 38 askerden biri olduğunu söylüyor.
]]>İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER) tarafından hazırlanan “Sudan’da İç Savaş ve Sebep Olduğu İnsan Hakkı İhlalleri” raporunda, iç savaş sırasında gıda yetersizliği, sağlık ve eğitim sisteminin felç olması, mülteci krizi gibi sorunların yanı sıra çocuklara ve kadınlara yönelik ihlaller, cinsel taciz vakaları ve yaşam hakkının ihlali gibi insan hakları ihlalleri yaşandığına dikkat çekildi.
Raporu hazırlayanlardan doktor İsmail Uzar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, fazla gündemde olmayan Sudan’daki iç savaşın milyonlarca sivilin hayatını olumsuz etkilediğini belirtti.
Uzar, “Sudan’da uzun yıllar devam eden iktidar mücadelesi ekonomik ve sosyal sorunlara sebep oldu ve insan hakkı ihlallerinin yaşanmasına yol açtı. Toplumun önemli bir bölümünü oluşturan savunmasız siviller, çocuklar, kadınlar ve yaşlılar mütemadiyen ihlallere maruz kalıyor ve ihlal tehdidi altında yaşıyor. İç savaş sürecinde ise hak ihlalleri iyice çeşitlendi ve ihlallere maruz kalanların sayısında muazzam bir artış ortaya çıktı.” dedi.
İç savaşın başladığı 15 Nisan 2023’ten itibaren 15 bin kişinin hayatını kaybettiğine, 8,5 milyon kişinin iç veya dış göçe zorlandığına, yaklaşık 25 milyon kişinin barınma, gıda, temiz su gibi en temel ihtiyaçlardan mahrum kaldığına dikkati çeken Uzar, sağlık ve eğitim sistemlerinin de çöktüğünü kaydetti.
Uzar, çatışmalardan en fazla kadın ve çocukların etkilendiğini vurgulayarak, “Sudan’daki çatışmaların ilk günlerinden itibaren kadınlara yönelik kaçırma, tecavüz ve cinsel şiddet olayları kayda geçirildi. Bu hak ihlalleri, çatışmalar ülke geneline yayıldıkça devam etti. Vakalar çoğunlukla Darfur bölgesi ve başkent Hartum’un çevresinde kayda geçirildi.” ifadesini kullandı.
Çatışmalar sırasında yaşanan tecavüz, cinsel kölelik ve diğer cinsel şiddet biçimlerinin uluslararası insancıl hukukun ciddi ihlali ve uluslararası hukuka göre savaş suçu olduğunun altını çizen Uzar, uluslararası kamuoyuna, bu ihlallerin durdurulması konusunda adım atmaları çağrısı yaptı.
İç ve dış faktörler savaşın uzamasına neden oldu
Raportörlerden Berke Kahraman ise 2011’de Güney Sudan’ın bağımsızlığı sonrası Sudan’da merkezi hükümet ile kabileler arasındaki gerilimin arttığını belirtti.
Kahraman, “Sudan halkı sokağa çıktı ve 2019’da yaklaşık 30 yıllık Ömer el Beşir yönetimi devrildi. Yaklaşık 2 yıl süren demokrasiye geçiş süreci ordu ve HDK arasındaki güç mücadelesinden dolayı sekteye uğradı, ülkede 2023 yılında yeni bir iç savaş patlak verdi.” dedi.
İç savaşın birçok nedeni olduğuna dikkati çeken Kahraman, siyasi ve askeri liderler arasındaki iktidar mücadelesi, yoksulluk, etnik ve kabile çatışmaları ile Sudan’da çok sayıda silahlı grupların varlığının iç savaşın devam etmesinde önemli faktörler olduğunu ifade etti.
Kahraman, Sudan’ın hem jeopolitik konumu hem de sahip olduğu yer altı ve yer üstü kaynakları nedeniyle farklı uluslararası güçlerin müdahalesine maruz kaldığını ve bu durumun da savaşın uzamasına neden olduğunu belirtti.
Sudan’daki savaş
Sudan’da 30 yıl süren Ömer el Beşir iktidarının halk ayaklanmasıyla devrilmesi sonrası sivillerin katılımıyla oluşturulan hükümete karşı ortak darbe yapan ordu ve HDK arasındaki güç mücadelesi 1 yıldır devam ediyor.
15 Nisan 2023’te başlayan ve 18 eyaletten oluşan Sudan’ın 10 eyaletinde devam eden savaşta ordu, kuzey ve doğudaki eyaletini kontrol ederken HDK, Batı ve güney eyaletlerini ele geçirmeyi başarmıştı.
Savaşın bitirilmesi için başlatılan Suudi Arabistan ve ABD arabuluculuğundaki Cidde görüşmeleri, Mısır’ın öncülük ettiği Sudan’a komşu ülkelerin barış girişimi, Doğu Afrika’da Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesinin (IGAD) çabaları ve Bahreyn’in başkenti Manama’da yapılan görüşmeler sonuçsuz kalmıştı.
BM’ye göre, dünyanın en büyük yerinden edilme ve açlık krizlerinden birinin yaşandığı Sudan’daki çatışmalar sonucu 15 binden fazla kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 8,6 milyon kişi yerinden edildi ve 25 milyondan fazla kişi insani yardıma muhtaç durumda bulunuyor.
]]>45 yıl önce ülkenin İslami sistemini savunmak ve düzenli silahlı kuvvetlere karşı denge sağlamak amacıyla kurulan Devrim Muhafızları, o zamandan bu yana İran’da ve bölgede önemli bir askeri, siyasi ve ekonomik güç haline geldi.
Cumartesi gecesi gerçekleşen saldırıların ardından, çok sayıda İran İslam Cumhuriyeti destekçisi Filistin sembolleriyle Tahran’daki kutlamalara katıldı.
İran hükümetini destekleyen 20’li yaşlarındaki bir kadın BBC Farsça’ya gönderdiği sesli mesajda “ Suriye’de de başka yerlerde de İranlı komutanların daha fazla öldürülmesini önlemek için İsrail’e saldırmanın doğru bir karar olduğuna inanıyorum” dedi.
Ancak İran İslam Cumhuriyeti’ni eleştiren çok sayıda İranlı, rejimin tüm İran halkının görüşlerini temsil etmediğini söylüyor.
40’lı yaşlarındaki bir erkek, BBC Farsça’ya gönderdiği sesli mesajda, “Biz İslam Cumhuriyeti değiliz, biz gerçek İran’ız. İranlıların kendileri mevcut rejimle savaş halinde. İsrail de dahil olmak üzere hiçbir ulusa karşı düşmanlık beslemiyoruz” diyor.
50’li yaşlarındaki bir başka kadın ise saldırının bölgesel bir savaşa dönüşerek İran, İsrail ve Batılı müttefikleri arasında geniş çaplı bir çatışmaya yol açabileceğine dair endişelerini dile getirdi.
Bu duygu, İran para biriminin ABD doları karşısındaki değerinin daha da düşmesinde de hissedildi.
Misilleme korkusu: Uzun kuyruklar ve panik
İranlıların, saldırının ardından İsrail ve müttefiklerinin misillemesinden korkmaları, Cumartesi gecesi sokaklarda telaşa neden oldu. İran halkı, gıda ve yakıt gibi temel ihtiyaç maddelerini stoklamak için çaba sarf etti.
Tahran ve diğer büyük şehirlerdeki benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşurken süpermarketler alışveriş yapanların akınına uğradı.
İsrail, kendi topraklarına fırlatılan 300 füze ve insansız hava aracının yüzde 99’unu başarıyla önlediğini iddia etti. Ancak İranlı yetkililer başarı olarak nitelendirdikleri saldırının somut zararlarından ziyade sembolik etkisini vurguladı.
İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, İsrail içindeki hedefler arasında, iki hafta önce Şam’daki İran Konsolosluğu’nda yedi Devrim Muhafızları komutanının ölümüyle sonuçlanan saldırılarda İsrail F-35’lerinin uçtuğu İsrail Notam Hava Kuvvetleri üssünün de bulunduğunu belirtti.
Bakıri, İran’ın amacına ulaştığını ve operasyonlara devam etme niyetinde olmadığını ileri sürdü. İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi olası yeni saldırılara çok daha güçlü karşılık verebilecekleri uyarısında bulundu.
İran’daki havanın gerilimi azaltma ve tansiyonu düşürme yönünde olduğu görülüyor. Hem askeri hem de hükümet yetkilileri dün geceki saldırıdan hoşnut görünüyor.
İsrail’in savunma önlemlerini alması için yeterli zamanı tanıyan İran’ın daha fazla zarar ya da zayiat vermeye niyeti yok gibi görünüyor.
Meşruiyet krizi
Birçok İranlı, İran Devrim Muhafızları’nın bölgedeki müdahalelerine karşı.
İran’daki son protestolarda ” Gazze’ye hayır, Lübnan’a hayır, İran için canımı feda ederim” gibi sloganlar geniş yankı buldu.
Pek çok İranlı, yurtdışındaki milisleri örgütlemek, eğitmek ve silahlandırmak için harcanan milyarlarca doların ülkelerinin kalkınması için daha iyi bir yatırım olabileceğini savunuyor.
İran’ın bölgedeki müdahalesi yaptırımlara ve ülkenin izole edilmesine davetiye çıkarttı ve ekonomiyi felce uğrattı. Enflasyonun hızla yükselmesiyle birlikte ekonomi de sendeliyor. İranlı orta sınıf bile ay sonunu getirmekte giderek daha da zorlanıyor.
İran’dan gelen sesler, mevcut rejimin, özellikle bir savaş durumunda, halkın çoğunun desteğinden yoksun olduğunu işaret ediyor.
Bu, 80’li yıllarda sekiz sene boyunca Saddam Hüseyin rejimine karşı Irak’la verilen savaşta tanık olunan dayanışmanın aksi bir görüntü.
İran-Irak savaşında yaralanmış gazi bir asker, hükümete ve muhaliflere karşı uygulanan baskıya karşı olduğunu belirterek, kesin bir dille “Bir daha asla onlar için savaşmam” dedi.
Rejimin politikaları eski destekçilerinin bile fikirlerini değiştirmiş ve manzarayı önemli ölçüde değiştirmiş durumda.
İran, Lübnan, Suriye ve Irak’taki Şii milislerin yanı sıra Yemen’deki Husilerden aldığı güçlü destekle daha ağır füze ve insansız hava aracı saldırıları düzenleme kapasitesine sahip. Ancak İsrail’e karşı en az kayıp verdirmenin bilinçli bir tercih olduğu anlaşılıyor.
Savaş zamanlarında İran İslam Cumhuriyeti sadece İsrail’in ve zorlu müttefiki ABD’nin askeri gücünden endişe duymakla kalmaz, aynı zamanda olası iç huzursuzluklardan da kaygı duyar.
Mahsa Amini’nin gözaltında ölümünün ardından patlak veren 2022 protestoları rejimin kırılganlığının altını çizdi.
İran İslam Cumhuriyeti’ndeki pek çok üst düzey devlet yetkilisi ve karar mercii, İsrail ve ABD ile yaşanabilecek olası bir savaş durumunda İran güvenlik güçlerinin ve Devrim Muhafızları’nın komuta ve iletişim merkezlerinin hedef alınmasının protestoları yeniden alevlendirebileceğinden ve rejim karşıtlarını yeniden ayaklanmaya teşvik edebileceğinden korkuyor, ancak rejim olası bir ayaklanmayı kontrol altına almayı hedefliyor.
]]>İsrail’in, Suriye’nin başkenti Şam’daki İran konsolosluk binasına yönelik hava saldırısına misilleme olarak İran’ın da İsrail’e İHA ve füze saldırısı gerçekleştirmesinin ardından bütün gözler yeniden Orta Doğu’ya çevrildi. Bir yandan Suriye’deki iç savaş ve İsrail’in Gazze’de büyük bir yıkıma neden olan saldırıları nedeniyle zaten gergin olan bölgedeki çatışmaların daha geniş bir bölgeye yayılmasından endişe ediliyor.
Yakın Doğu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler ve Kamu Yönetimi bölümleri tarafından düzenlenen “Orta Doğu’da Değişen Siyaset ve Güvenlik Ortamı” konferansı alanın uzmanlarını bir araya getirerek bölgedeki dengeleri masaya yatırdı.
Yakın Doğu Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İzmir Katip Çelebi Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Urla Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nden akademisyenlerin katılımı ile gerçekleştirilen konferans, Orta Doğu’daki güncel gelişmelerin farklı boyutları ile irdelenmesine imkan tanıdı. Yakın Doğu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Doç. Dr. Sait Akşit moderatörlüğünde gerçekleştirilen konferansta, özellikle İsrail- Filistin savaşının neden olduğu gelişmeler, ihtimalleri ve bölgedeki yansımaları ele alındı. Konferansta, Orta Doğu’da barış sürecine yönelik adım atılabilmesi için siyasi ve ekonomik anlamda bir paradigma değişikliği yaşanması gerektiğine vurgu yapıldı. Gazze savaşında ateşkese yönelik belirsizlik devam ederken paradigma değişikliğinin çok muhtemel görülmediği ifade edilirken, böylesi bir gelişmeye ön ayak olabilecek güçlü bir uluslararası aktörün eksikliğinin altı çizildi.
Orta Doğu’yu ne bekliyor?
Yakın Doğu Üniversitesi’nde düzenlenen “Orta Doğu’da Değişen Siyaset ve Güvenlik Ortamı” konferansında; İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Tuğçe Ersoy Ceylan “7 Ekim Sonrası İsrail’in Güvenlik Sorunları ve Bölgesel İlişkiler” başlıklı konuyu ele alırken, Hacettepe Üniversitesi’nden Doç. Dr. A. Ömür Atmaca “Gazze Savaşı Sonrası Filistin Güvenliği ve Dış Politikası: Zorluklar ve Beklentiler”, Yakın Doğu Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nur Köprülü “Gazze Savaşı Öncesi ve Sonrası Ortadoğu’nun Yeniden/Oluşumunda Değişen Bölgesel Siyasetin Yansımaları”, Urla Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü Direktörü Doç. Dr. Özüm S. Uzun “Gazze Savaşı’nın İran’ın Güvenlik ve Dış Politikasına Etkileri” ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Özlem Tür “Türkiye ve Gazze Savaşı: Bölgesel İlişkiler İçin Zorluklar ve Fırsatlar” başlıklı sunumlar yaptı.
İran pozisyonunu korumaya çalışıyor
Urla Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü Direktörü Doç. Dr. Özüm S. Uzun sunumunda İran’ın dış politika yaklaşımında devamlılık ve tutarlılık bulunduğunu ifade ederek, İran yönetiminin rejimini konsolide etme çabasında olduğunu vurguladı. İran’ın Orta Doğu’da Şii yoğun nüfus ve azınlıkların bulunduğu Lübnan, Irak, Bahreyn gibi bölge ülkelerinde etkinliğini sürdürme çabası güttüğünü, Amerika ve İsrail karşıtlığına dayalı bir direniş pozisyonunu güçlü tutmaya çalıştığını belirtti.
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Tuğçe Ersoy Ceylan ise sunumunda Hamas’ın saldırısının, İsrail’in teknoloji odaklı savunma doktrinini geleneksel yöntemlerle başa çıkma konusunda yetersiz kaldığını gösterdiğini söyledi. İsrail’in karşı saldırısının ise Gazze’de büyük yıkım ve sivil kayıplarına neden olduğunu söyleyen Doç. Dr. Tuğçe Ersoy Ceylan, bu saldırıların Gazze’nin yönetim yapısında bir değişiklik oluşturmadığını vurguladı.
El-Fetih ve Hamas arasındaki farklar Filistin’de çözümü zorlaştırıyor
Hacettepe Üniversitesi’nden Doç. Dr. A. Ömür Atmaca ise Filistin içi sıkıntılara değindi. Doç. Dr. Atmaca, coğrafi parçalanmışlığın yanında Batı Şeria’daki yönetimi elinde bulunduran El-Fetih ve Gazze’de yönetimi elinde bulunduran Hamas arasındaki siyasi farklılıkların Filistin’in durumu ve geleceği konusunda ciddi belirsizliklere neden olduğunu vurguladı. Doç. Dr. Atmaca, Gazze’deki savaşın, Mahmud Abbas’ın diplomatik çabalarının yetersizliğini ve Filistinlilerin ekonomik zorluklarını daha da derinleştireceğini vurgularken, muhtemel bir çözüm girişiminin Hamas’ı da içermesi gerektiğini belirtti.
Konferansta konuşan Yakın Doğu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Siyasi Bilimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nur Köprülü de savaşın bölgedeki dinamikleri nasıl etkilediğini ele aldı. Prof. Dr. Köprülü, Gazze’deki savaş öncesi bölgede yaşanan normalleşme sürecinde, İsrail’in Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye dayalı bir yaklaşım sergilediğini ve bu süreçte ABD’nin önceki Başkanı Trump’ın önerdiği “yüz yılın anlaşması” ve İbrahim Anlaşmaları gibi girişimlerin Filistin meselesini göz ardı ettiğini belirtti. Hamas’ın saldırılarının temel nedenlerinden birinin de bu durum olduğunu ifade eden Prof. Dr. Köprülü, bölge ülkelerinin pozisyonlarını inceleyerek özellikle Mısır ve Ürdün’ün soruna temkinli yaklaştığını ve Katar ile Mısır’ın arabuluculuk rolü konusunda öne çıkarak bölgesel etkileri sınırlamaya yönelik adımlar attığını vurguladı.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Özlem Tür ise sunumunda; Türkiye’nin Gazze Savaşına yönelik tavrının öncelikle arabuluculuk önerisi içeren temkinli ve dengeli bir yaklaşım sergilediğini, ancak sonrasında İsrail yönetimine ilişkin ciddi eleştiriler içeren Hamas yanlısı bir tutuma dönüştüğünü ifade etti. Türkiye’nin İsrail’e yönelik eleştirel tavrının Gazze Savaşında İsrail saldırganlığının artmasına bağlı olarak arttığını belirten Prof. Dr. Tür, bu durumun Türkiye-İsrail yakınlaşmasını kesintiye uğratsa da Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri tamamen göz ardı etmek istemediğinin görüldüğünü ifade etti. – İSTANBUL
]]>Ekonomik eşitsizliğin giderek şiddetlendiğini söyleyen Sinjab, ülkede hükümetin kontrol ettiği bölgeler ile kuzeyde Kürt savaşçılar ile Suriyeli muhalif savaşçıların kontrolündeki bölgeler arasındaki ayrımların da artığını belirtiyor.
Sinjab, İran ve Rusya gibi ülkelerden çok sayıda insanın gelmesinin de halk arasında öfke yarattığını aktarıyor.
‘İşgalcilere’ duyulan öfke
Suriye’ye girdiğimde manzara hatırladığım gibiydi. Aynı dağlar, aynı meşe ağaçları ve kimin lider olduğunu hatırlatan devlet başkanının aynı büyük posterleri.
Ancak ülkeye gelenlerin çok azı Suriyeli. Çoğu Lübnan ve Irak’tan gelen dini turistler. Bazıları da Şam’ın çarşılarında alışveriş yapmaya gelmiş kişiler.
Şehre doğru ilerlerken kontrol noktaları başlıyor. Geçtiğimiz 10 yıl boyunca burada pek çok insan kayboldu. Rejimi eleştiren görüşleri dile getirmek ya da muhalefete sempati duyan bir sosyal medya paylaşımını beğenmek bile bunun için yeterli.
Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Suriyesi’nde neredeyse hiçbir şey değişmemiş gibi görünse de burası savaş ile tamamen dönüşmüş bir ülke.
Suriye’nin müttefiki olan ülkelerden gelen çok sayıda insanın varlığı halk arasında öfke yaratıyor.
Şehir merkezinde yürüyüşe çıktığınızda Irak, Lübnan, İran ve hatta Yemen’den gelen ziyaretçilerin seslerini duyuyorsunuz.
Bu kişiler arasında İran’ın Suriye’deki nüfuzunu güçlendirmek, ya da Şam halkına göre bölgedeki Şii nüfuzunu genişletmek için getirdiği Şii Müslümanlar da var.
Suriyelilerin büyük bir kısmı ve savaştan kaçan yaklaşık 5 milyon mültecinin çoğu Sünni.
Yönetimin çoğu ise nüfusun yaklaşık yüzde 12’sini oluşturan Alevilerden oluşuyor.
Geçmişte İran’ın ülkedeki varlığının stratejik olduğunu düşünen rejim yanlıları bile artık bunu “işgal” diye nitelendiriyor.
İsrail saldırıları
Hoşnutsuzluk, İsrail’in Şam’ın yerleşim bölgelerinde konuşlanan İranlı askeri ve güvenlik personeline saldırmasıyla daha da arttı.
İsrail, ezeli düşmanı İran’ın Suriye’deki varlığını büyük bir tehdit olarak görüyor.
Şam’ın güneybatısındaki Mezzeh bölgesinde yaşayan bir kadın saldırılardan birini şöyle anlatıyor: “Bütün binamız sallandı. Neden çocuklarımla birlikte bunu yaşamak zorundayım? Neden gelip sivil halkın yaşadığı bölgelere yerleşiyorlar?”
Bu hafta İsrail tarafından düzenlendiği düşünülen bir hava saldırısında İran’ın Mezzeh’teki büyükelçiliğinin konsolosluk bölümü yerle bir oldu ve üst düzey İranlı komutanlar öldürüldü.
Kuzeybatının Türkiye tarafından yönetildiğine inanılıyor
Ruslar da Suriye halkı arasında hoş karşılanmıyor.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana ülkedeki Rus askerlerinin sayısının azaldığı bildirilse de, düzenli olarak orada konuşlanan Rus askerleri ve Çeçenistan’dan gelen savaşçılar dahil ülkede hala önemli bir Rus varlığı bulunuyor.
Suriye’nin kuzeybatısı hala Suriyeli muhalif savaşçılar tarafından kontrol ediliyor ancak Şam’daki pek çok kişi ülkenin bu bölgesinin başka bir “işgalci”, yani orada askeri varlığı olan Türkiye tarafından yönetildiğine inanıyor.
Öte yandan ülkenin petrol kaynaklarının bulunduğu kuzeydoğunun büyük bölümünü Kürt güçler kontrol ediyor.
Yaşam standartları bu bölgelerin her birinde farklılık gösterirken, Suriye’nin hükümet kontrolündeki bölgeleri en yoksul bölgeler arasında yer alıyor.
Esad’ın müttefikleri sahada hala etkili olsa da, kendisi ve rejimi umutlarını başka bir büyük oyuncuya bağlamış durumda.
Suriyeli elitlerin Suudi Arabistan rüyası
Hükümete yakın çevrelerde Suudi Arabistan büyük bir bölgesel oyuncu olarak tanımlanıyor ve ayaklanmanın ilk günlerindeki gibi artık Suriye’de terörü körükleyen bir ülke olarak görülmüyor.
Bazı Suriyeliler, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Arap dünyasını yeni bir yola sokma potansiyeline sahip bir “dahi” olduğunu düşünüyor.
Yıllarca Arap Birliği’nden dışlanan Beşar Esad’ın geçen yıl Riyad’daki bir zirveye davet edilmesi rejime eski güzel günlerin yakında geri geleceği umudunu verdi.
Yönetim, ülkeyi yeniden inşa etmek ve iflas eden rejimin maaşları ödemesine yardımcı olmak için Körfez ülkelerinden para akışı hayal ediyor.
Ancak şu anda ülke yoksulluğa sürükleniyor ve çaresiz durumdaki pek çok kişi, “tünelin ucunda ışık olmadığını” söylüyor.
Sokakta uyuyan aileler ve çöp kutularından yiyecek bulmaya çalışan insanlar görmek normal hale gelirken, diğer bölgelerde Londra ya da Paris’in en lüks semtlerini andıran üst sınıf yaşam tarzı değişmeden devam ediyor.
Ekonomi çökerken kültür canlanıyor
Suriye yönetiminin başlıca kaygısı siyaset değil ekonomi.
Şam’a gece vardığımda şehir karanlığa gömülmüştü. En lüks mahalleler bile karartılmış. Bu durum yıllardır böyle. Neredeyse her şeyin kıt olması Suriyelileri temel ihtiyaçlarını karşılamak için uzun kuyruklarda beklemeye zorluyor.
Sübvanse edilmiş ekmeğinizi ya da size ayrılan yakıt veya gazı almak için bilgilerinizin kayıtlı bulunduğu bir akıllı karta ihtiyacınız var. Telefonunuza gelen bir mesaj size kuyruğa girme zamanının geldiğini söylüyor.
Hükümet, insanların faturalarını bir mobil uygulama aracılığıyla banka havalesi yoluyla ödemeleri için bir sistem geliştirdi. Ancak pek çok kişinin bankalara ya da cep telefonlarına erişimi yok.
Kültür-sanat dünyası hızla gelişiyor
Suriye’de yepyeni bir nesil savaş, patlamalar, bombalar ve sürekli ölüm ve kayıp haberleriyle büyüdü.
Bu gençler savaşa aldırış etmiyor, ancak güvende kalmak için aşmamaları gereken sınırlar olduğunu da biliyorlar.
Bu yüzden de kültüre, kültürel mirasa, sanata ve müziğe değer veriyorlar. Bu alanlar bir şekilde ülkedeki şiddetten korunuyor.
Suriye’de her şeye rağmen sanat ve kültür dünyası hızla gelişiyor.
Müzik grupları her türden müzik çalıyor, yeni galeriler açılıyor ve Suriye’nin tarihi yerlerinden geriye kalanları keşfetmek için yeni bir heves var.
Öte yandan savaş sırasında siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle ayrı düşen pek çok insan birbirine yakınlaştı ve insanlar mümkün olduğunda bir araya gelip kahve, içki ya da yemek eşliğinde sosyalleşiyor.
Gece geç saatlerde restoranlar dolup taşıyor. Barlarda her yaştan insanlar görmek mümkün. Bazı yerlerde geleneksel müzik çalınıyor.
Bir arkadaşım ülkedeki belirsizlik ile kültürün gücünü karşılaştırırken şunları söylüyor:
“Biz yok olacağız ama şarkılar hikayelerimizi ve kültürümüzü nesiller boyu taşıyacak.”
]]>Devam eden savaş Gazze Şeridi’nin altyapısına büyük hasar verdi.
Binalar enkaz yığınına dönüştü ve bölge sakinleri güneye, Refah kentine gitmek zorunda kaldı.
BM destekli bir raporun işaret ettiği açlık kaygıları arttı.
Savaş, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te daha önce görülmemiş bir saldırı düzenlemesiyle başladı. İsrail’in verilerine göre çoğu sivil yaklaşık bin 200 kişi öldü.
İngiltere, ABD ve AB, Hamas’ı “terör örgütü” olarak tanımlıyor.
Saldırı sırasında 253 kişi rehin alındı.
130 dolayında rehinenin hala Gazze’de tutulduğuna inanılıyor.
İsrailli yetkililer, rehinelerden 34’ünün öldüğünü sanıyor.
İsrail ordusuna göre 7 Ekim saldırılarından bu yana 600 dolayında İsrail askeri öldü.
En az 254’ü geçen Ekim’de Gazze’ye karşı kara saldırılarının başlamasından sonra…
Gazze’deyse, Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’ne (OCHA) göre, savaşın 175’inci günü itibarıyla en az 32 bin 623 kişi öldü ve 75 bin 92 kişi de yaralandı.
Gazze’deki Sağlık Bakanlığı savaşın 178’inci günü itibarıyla, İsrail saldırılarında çoğu kadın ve çocuk en az 32 bin 916 kişinin öldürüldüğünü açıkladı.
1 Mart’ta BM’nin yayımladığı bir raporda ise İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’nde tahmini 9 bin kadın ve çocuğu öldürdüğü belirtildi.
Raporda enkaz altında çok sayıda cesetin bulunması sebebiyle bu sayının daha fazla olabileceği belirtildi.
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) de savaşın başlangıcından bu yana 13 bin çocuğun öldürüldüğünü bildirdi.
ABD Başkanı Joe Biden gibi bazı siyasetçiler daha önce Filistin Sağlık Bakanlığı’nın verdiği sayıları sorgulamıştı, ancak Dünya Sağlık Örgütü verilerin güvenli olduğunu söylüyor.
‘İnsanlar açlık ihtimaliyle karşı karşıya’
BM’ye göre kuşatma altındaki Gazze’de 2,3 milyondan fazla kişilik nüfusunun yüzde 85’i altyapının yok edildiği, gıda, su, yakıt ve elektrik sıkıntısı çekilen bölgelerdeki evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Geçen ay BM ve yardım kuruluşlarına açlığın boyutunu ölçmek için veri sağlayan ve saygın bir uluslararası kurum olan Entegre Gıda Güvencesi Aşama Sınıflandırması (IPC), Gazze’de yaklaşan açlık konusunda uyarı yapmıştı.
Raporda “Gazze’deki nüfusun yarısının (1,11 milyon kişi) gıda güvenliği konusunda feci koşullarla karşılaşması bekleniyor ve açlık ihtimaliyle karşı karşıyalar” denilmişti.
İsrail ise BM’nin değerlendirmesinde doğru olmayan bilgiler olduğunu iddia ediyor ve BM kuruluşlarının günlük ulaşan yardımları dağıtmakta başarısız olduğunu savunuyor.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Gazze’deki sivil nüfustan sorumlu İsrail Savunma Bakanlığı’nın Sivil İşler Koordinasyon Birimi (CogAt), “Her an Kerem Şalom geçişinin Gazze tarafında, İsrail makamları tarafından işlemleri tamamlanmış yüzlerce kamyon bekliyor” açıklaması yaptı.
Kuruluş ayrıca, “İsrail savaşın Gazze’deki sivil nüfus üzerinde talihsiz etkilerinin farkında” dedi ve ülkenin Gazze’deki nüfusu bilerek aç bıraktığı iddialarını tamamen reddetti.
Gazze’ye giriş kapılarının açılması ve bölgeye yardım akışının hızlandırılması çağrıları arttı.
BM’ye göre savaştan önce bölgeye günde en az 500 kamyon yardım malzemesi giriyordu.
Gazze’deki en büyük yardım operasyonunu gerçekleştiren BM Filistinli Mülteciler Kurumu’na (UNRWA) göre Mart ayı boyunca bölgeye günde ortalama 161 kamyon yardım malzemesi girdi.
İsrail ise Gazze Şeridi’ne giren insani yardımın boyutları konusunda bir kısıtlama olmadığını savunuyor.
Gazetecilerin ve yardım çalışanlarının ölümleri
Uluslararası Gazeteciler Federasyonuna (IFJ) göre 99 Filistinli gazeteci ve medya çalışanı, dört İsrailli ve üç Lübnanlı gazeteci öldürüldü.
Gazetecileri Koruma Komitesi’nin (IFJ) raporunda da 16 gazetecinin yaralandığı, dördünün kaybolduğu ve 25’inin Gazze Savaşını haber yaparken tutuklandığı belirtildi.
Gazze’den haber yapmak isteyen gazeteciler, sadece İsrail Ordusu’na iliştirilmiş bir şekilde girmeleri ve ordunun kurallarına uymayı kabul etmeleri durumunda bölgeye gidebiliyor.
Bu koşullar arasında İsrail askerleriyle kalmak ve yayınlanmadan önce haberleri onaylatmak da var.
ABD’nin fonladığı yardım çalışanlarına karşı girişilen şiddet olaylarının kaydını tutan Yardım Çalışanı Güvenlik Veri Tabanı’na göre Ekim’den bu yana Gazze’de 196’dan fazla yardım çalışanı öldürüldü.
Savaşın başlangıcından bu yana öldürülenlerin çoğu, Gazze’deki en büyük yardım operasyonunu yürüten UNRWA’da çalışıyordu.
En son gıda yardım kuruluşu World Central Kitchen’da (WCK) çalışan yedi kişi Gazze’de İsrail’in hava saldırısında öldürüldü.
Kara saldırısı tehdidi
İsrail haftalardır Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah’a bir kara saldırısı düzenleme tehdidinde bulunuyor.
Bölgeye 1,5 milyondan fazla Filistinli sığındı. Büyük çoğunluğu Gazze’nin diğer yerlerindeki evlerinden olan insanlar.
BM yetkilileri, İsrail’in Refah’a kara saldırısında bulunması durumunda “hayal gücünün ötesinde” bir insani facianın yaşanacağı uyarısında bulundu.
İsrail içinde ise Başbakan Binyamin Netanyahu üzerinde, Gazze’deki rehinelerin serbest kalması için bir anlaşma yapma ve erken seçime gitme baskıları artıyor.
Ekim ayında savaşın çıkmasından bu yanaki en büyük protesto eylemlerinde, Kudüs’te onbinlerce İsrailli yürüdü.
]]>Sağ kurtulanlar arasında yer alan Claude Gatebuke, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ruanda soykırımı sırasında yaşananların, insanların birbirlerine karşı uyguladığı vahşetin en karanlık dönemlerinden biri olduğunu söyledi.
Soykırımdan sonra hayatta kalanların anılarını kitaplaştıran Gatebuke, bu soykırımın önlenebilir bir insanlık felaketi olduğuna inandığını belirtti. Gatebuke, “Soykırım, kabilelerin nefreti yüzünden birbirlerini öldürdüğü Afrika kabileciliği değildi. İşin içinde hem iç hem de dış güçler vardı. Oyundaki dış güçler, Afrika’nın Büyük Göller Bölgesi’nde ABD ile İngiltere arasında Fransa’ya karşı yürütülen vekalet savaşıydı.” dedi.
Gatebuke, Uganda Devlet Başkanı Başkanı Yoweri Museveni ve sürgündeki Tutsilerin 1987’de kurduğu RPF’nin lideri ve aynı zamanda Ruanda’nın mevcut Devlet Başkanı Paul Kagame’nin ABD ve İngiltere tarafını, soykırım öncesinde görevdeki hükümetin ise Fransa’nın çıkarlarını temsil ettiğini savundu.
Soykırım öncesi Ruanda’nın güvenlik ve ekonomik sorunlarla mücadele ettiğini anlatan Gatebuke, siyasi suikastlar ve terör olaylarının da gerilimi artırdığını, son olarak devlet başkanının uçağının düşürülmesinin ise bardağı taşıran son damla olduğunu kaydetti.
Gatebuke, “6 Nisan 1994’te savaş yeniden başladı. RPF tüm ülkeyi bombalayarak ilerlemeye devam etti. RPF’nin işgal etmediği Ruanda’nın bazı kısımları, çoğunlukla Hutu etnik grubunun aşırılık yanlısı üyelerinin Tutsileri öldürmesiyle tam bir kaotik şiddete dönüştü. Birçok yerde sokaklar cesetlerle doldu. Bazı durumlarda aileler tamamen yok edildi. Bu arada RPF, onların öldürülmesi konusunda daha organizeydi ve insanları medyanın gözünden uzaklaştırıyor, öldürüyor ve toplu mezarlara atıyordu. Yine de soykırım ilerledikçe savaş tüm şiddetiyle devam ediyordu. Temmuz ortasında RPF iktidarı ele geçirdi.” diye konuştu.
Yaptığı araştırmalara göre soykırımdan Kagame’nin de sorumlu olduğunu öne süren Gatebuke, 1994’te Habyarimana suikastının ardından geçici Ruanda hükümeti ve aşırılık yanlısı Hutuların soykırımdan sorumlu olduğuna ve yüzbinlerce insanın öldüğünü belirtti.
“Soykırımın nedeni toprak ve kaynakların kontrol altına alınması isteğiydi”
Gatebuke, Ruanda’daki soykırımın asıl nedeninin toprak ve kaynakların kontrol altına alınması hedefi olduğunun altını çizdi.
Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde (KDC) bugün yaşanan vahşetin nedeninin de bundan kaynaklandığını dile getiren Gatebuke, şöyle devam etti:
“Ruanda’da savaşın bitmesi ve soykırımın sona ermesinin ardından RPF’nin Uganda’da başlattığı savaş, Ruanda ve Uganda birliklerinin Kongo’yu işgal etmesiyle Kongo’ya ihraç edildi. Ruanda ve Uganda, Kongo’yu sömüren batılı çokuluslu şirketlere yerel paralı askerler olarak hizmet etti.”
“Ruanda soykırımının hikayesi tüm Ruandalılara aittir”
Ruanda soykırımı başladığında 13 yaşında olan Eric Ngoga ise 6 Nisan 1994’te Ruanda başkanının uçağının vurulmasının hemen ardından soykırımın başladığını anlattı.
Savaşın ülkede toplumsal şiddete dönüştüğünü ve siyasi partiler ve milislerin bundan faydalanarak sokaklarda cirit attığını belirten çeken Ngoga, şunları söyledi:
“Ülkede iktidarı ele geçirmeye hazırlanan sürgündeki Tutsilerin 1987’de kurduğu Ruanda Yurtsever Cephesi, Tutsileri tehlikeye atmıştı. Ruanda hükümeti ile barış anlaşmaları imzalamasına rağmen bu isyancı grup, Ruanda başkanının öldürülmesini başkent Kigali’ye yürümek için bir fırsat olarak gördü. Bu şiddet patlaması, hukuk üstünlüğünün yok sayıldığı ülkede kaotik durumu daha da arttırdı. Tutsiler hem hükümet tarafından kontrol edilen bölgelerdeki milislerin hem de Hutu aşırılık yanlılarının hedefi haline geldi.”
Ngoga, Tutsi katliamlarını çoğunluğunu o dönemin siyasi partilerinin gençlik hareketleri mensubu sivillerce gerçekleştirildiğine dikkat çekti.
Soykırım sırasında kardeşinin Hutu milislerce öldürüldüğü bilgisini paylaşan Ngoga, “Kardeşimi kaçarken öldürdüler. Daha 17 yaşındaydı ve yalnızdı. Kaçış karmaşası sırasında annemden ayrılmıştı. Ailem onu bulamadı, ona veda etme şansımız bile olmadı. Bu ayrılıktan sonra annem 1,5 ay benden ve kardeşimden haber almadan yaşadı. Bizim öldüğümüzü düşünüyordu. Daha sonra zaten ailemin diğer fertleri Kigali ve ülkenin diğer bölgelerinde tek tek öldürüldü.” ifadelerini kullandı.
Yatılı okuldaki arkadaşlarıyla RPF’nin kurtarıcı olduğuna inandıkları için kaçmadıklarını vurgulayan Ngoga, “Ancak birkaç gün sonra bu askerler geldi ve bizi etnik gruplarımıza göre ayırdı. RPF askerleri Hutu etnik grubundan olan tüm okul arkadaşlarımı öldürdü, ben ise hayatta kaldım. Hikayemi anlatmak için hayatta kaldım. Hutu milisleri tarafından öldürülen ailemin ve RPF askerleri tarafından öldürülen okul arkadaşlarımın hikayesi bilinmeli. Bugün Ruanda’da hükümet sadece Tutsilerin öldürüldüğünü kabul etmek istiyor. Ancak Hutular da öldürüldü.” dedi.
Ruanda soykırım tarihinin tüm gerçekliğiyle bilinmesi gerektiğine işaret eden Ngoga, Ruanda hükümetinin, cezalandırma, inkar ve manipülasyonlarına inanılmaması gerektiğini kaydetti.
“Ruanda soykırımının hikayesi tüm Ruandalılara aittir.” diyen Ngoga, dünyanın bu soykırımı ve insanlık suçunu işleyen faillerle yüzleşmesi gerektiğini vurguladı.
“Ruanda soykırımı, uluslararası toplum seyrederken gerçekleşti”
Ngoga, ülkede kaos ve sivil katliamların soykırıma dönüşeceği açıkça ortadayken önlem almak için hiçbir adım atılmadığını hatta siyasi birtakım sebeplerle olaya sessiz kalındığını ifade etti.
Ekim 1990’da başlayan etnik silahlı çatışmaların 1994’teki soykırıma kadar devam ettiğini dile getiren Ngoga, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ruanda soykırımı uluslararası toplum seyrederken gerçekleşti. Tüm ana aktörler hiçbir şey yapmamaya karar verdi ve RPF’nin iktidarı zorla ele geçirmesine izin verdi. Uluslararası toplumun eylemsizliği Ruandalılara büyük bir bedel ödetti. Üzücü olan ise bu savaşın halen Ruanda’da sona ermemiş olmasıdır. Ruanda hükümeti 1994’ten sonra savaşı Kongo’ya ihraç etti.”
Ülkede, cezasızlığın norm haline gelmesinden dolayı sivillere yönelik katliamlardan kimsenin sorumlu tutulmadığını belirten Ngoga,”1990’dan itibaren binlerce insan yerinden edildi. Ülke içinde milyonlarca insan mülteci durumuna düştü. 1994’ten sonra ise soykırım nedeniyle bir milyondan fazla insan hayatını kaybetti ve insanların büyük bir kısmı ülkeyi terk etti. İnsanlar sevdiklerini kaybettiler. Çok sayıda çocuk ebeveynsiz kaldı.” şeklinde konuştu.
]]>Malkoç, Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşta geride kalan 2 yılın ardından geçtiğimiz hafta Ukrayna’ya giderek savaş bölgesinde incelemelerde bulundu, Ukrayna’daki Rus savaş esirleri ile Rusya’da tutulan Ukraynalı savaş esirlerinin aileleriyle görüştü.
Ukrayna’daki incelemelerine ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulunan Malkoç, “Savaş demek yıkım demek, ölüm demek, çaresizlik demek, huzursuzluk demek, kaynakların israfı demek.” ifadelerini kullandı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun zamandan beri iki ülke arasında barışın temin edilmesi ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün sağlanması için çaba sarf ettiğini anımsatan Malkoç, bir insan hakları kurumu olan Kamu Denetçiliği Kurumu adına Ukrayna’ya giderek incelemeler yaptığını bildirdi.
İlk olarak Odessa şehrinde, ardından başkent Kiev’de bulunduğunu aktaran Malkoç, burada Ukraynalı esirlerin aileleri ve çocuklarıyla görüşme yaptığını, daha sonra Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile de bir araya gelme imkanı yakaladığını dile getirdi.
Ukrayna’nın Lviv kentindeki Rus askerlerin tutulduğu esir kampında da incelemelerde bulunduğunu belirten Malkoç, bazılarının uzuvlarını kaybetmiş olduğunu, fiziken ve ruhen çökmüş durumda olduklarını söyledi.
Malkoç, “Esir askerler ne durumda, yatma yerleri nasıl, tedavi oluyorlar mı, yeme içmeleri nasıl? Bunları görme imkanımız oldu. Günlük hayatları nasıl gidiyor, bunu görme imkanımız oldu ve esirlerle birebir konuşma imkanımız oldu.” dedi.
Savaşın acı yansımalarını ve dehşetini, görüştüğü esir askerlerin ailelerinde gördüğünü anlatan Malkoç, “Bir kısmının kocasının veya çocuklarının ölüm haberi gelmiş ama cenazelerini alamamışlar. Çok acı bir durum tabii.” diye konuştu.
Rusya’daki Ukraynalı esirler de ziyaret edilecek
Şeref Malkoç, Ukrayna ziyaretinin amacına ilişkin, “Şimdi biz bu ziyareti yapıp ardından da rapor hazırlayacağız. Türkiye’nin ilgili ve yetkili makamlarına göndereceğiz. Yalnız raporumuzun tam olması için aynı ziyareti Rusya’ya da yapmak istiyoruz.” dedi.
Ukraynalı esirlerin ailelerinin ve Ukrayna ombudsmanının da bu konuda taleplerinin bulunduğuna işaret eden Malkoç, Ukrayna ziyareti öncesi de Rus ombudsman ile görüşerek incelemesini istediği hususları sorduğunu dile getirdi.
Rusya’nın elindeki Ukraynalı esir askerleri ziyaret etmek istediğini Rus ombudsmana ilettiğini aktaran Malkoç, “Kendisi ilgililerle görüşüp bize dönüş yapacak.” ifadelerini kullandı.
“Barış yolunda atılacak her adım önemli ve değerlidir”
Karşılıklı esir değişimi konusunda başarı elde edilmesinden mutluluk duyacağını kaydeden Malkoç, Rusya’nın elindeki Ukraynalı esir askerleri de görmek istediğini, bunun ardından asker değiş tokuşunda başarı elde edilebileceğini dile getirdi.
Malkoç, şöyle konuştu:
“Geçen yıl, Ukrayna ve Rusya ombudsmanını Türkiye’de bir araya getirdik ve Sayın Cumhurbaşkanı’mızla görüşmüştük. Tahıl koridoru gibi bir insani koridor açılmasını talep etmiştik. Araya tabii Gazze’de yaşanan İsrail’in o vahşeti girince bunlar aksadı. Ama yeniden bunun canlanması gerekir.
Barış yolunda, insanların esaretten kurtulması veya ailelerine kavuşması yolunda atılacak her adım önemli ve değerlidir. Ne kadar zor olduğunu zaten biliyorduk, Ukrayna’da da gidip gördük ve yaşadık. Ama umutsuzluk yok. Sabırla fakat ısrarla biz bu işin takipçisi olacağız.”
Kamu Başdenetçisi Malkoç, en büyük özleminin de aynı faaliyetlerini Filistin’de yapabilmek olduğunu dile getirdi.
]]>Belçika’nın başkenti Brüksel’de 4 Nisan 1949’da kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün (NATO) 75. kuruluş yıl dönümü kutlandı. Yıl dönümü çerçevesinde NATO’ya üye devletlerin dışişleri bakanları ve askeri yetkililerin katılımıyla NATO genel merkezinde tören düzenlendi. Bando gösterisi gerçekleştirilen törende NATO Askeri Komite Başkanı Amiral Rob Bauer ve NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile dışişleri bakanlarının konuşmalarının ardından pasta kesildi.
NATO Askeri Komite Başkanı Amiral Rob Bauer yaptığı konuşmada, NATO’nun 12 üyeyle yola çıktığını ve üye sayısının 32’ye ulaştığını hatırlatarak, “Washington Antlaşması’nın her kelimesi, müttefik silahlı kuvvetlerin yerine getirmek için mücadele ettiği kutsal bir taahhüttür. Birlikte fiziksel güvenlikten daha fazlasını koruyoruz. Hep birlikte özgürlüğü ve demokrasiyi savunuyoruz” dedi. NATO’nun masum insanlar için kalkan oluşturduğunu belirten Bauer, “Biz özgürlük ve baskının arasında duruyoruz. Bu üniformalı tüm erkek ve kadınların paylaştığı bir görevdir. Bu görev savaşları ve nesilleri aşan görünmez bir bağ oluşturuyor” şeklinde konuştu.
“Demokrasinin uğruna savaşmaya değer olduğunu dünyaya göstermeliyiz”
Avrupa ve Kuzey Amerika’da 3,5 milyon üniformalı erkek ve kadının saldırganlığa karşı bir kalkan oluşturduğunu vurgulayan Bauer, “Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, herhangi bir düşmanı caydırıyor ve ona karşı savunma yapıyoruz. Otoriter rejimlerin bir güç imajı sergilemeye çalıştığı, zorbalığın halkların ve ulusların egemenlik haklarını elinden almaya çalıştığı bir dünyada bu kalkana her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Demokrasinin uğruna savaşmaya değer olduğunu dünyaya göstermeliyiz” diye konuştu.
Brüksel’deki NATO karargahında yetkililerin her gün binlerce politika üzerinde fikir birliğine varmak için siyasi ve askeri düzeyde bir araya geldiğini kaydeden Bauer, “32 ülke her gün ‘ben’ yerine ‘biz’i seçiyor.
NATO özünde bir savunma İttifakıdır. Biz tarihin en başarılı İttifakıyız. Saldırgan bir askeri güç gösterisi ya da vahşice fethettiğimiz topraklar yüzünden değil getirdiğimiz barış, birleştirdiğimiz ülkeler ve çatışmaların kontrolden çıkmasını engellediğimiz için tarihin en başarılı İttifakıyız. Bugün 32 kardeşten oluşan grubumuzu kutluyoruz. Birlikte daha güçlüyüz” dedi.
“NATO her zamankinden daha büyük ve daha güçlü”
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise yaptığı konuşmada, bugün tarihin en güçlü, en kalıcı ve en başarılı İttifakının 75. yıl dönümünü kutladıklarını söyledi. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda bir başka yıkıcı savaşın yaşanması konusunda endişeler olduğunu ifade eden Stoltenberg, “Böylece tarihte bugün 1949 yılında Avrupa ve Kuzey Amerika’dan 12 ülkenin Dışişleri Bakanları, Washington Antlaşması’nı imzalamak, ittifakımızı oluşturmak için bir araya geldi. Bu Soğuk Savaş yılları boyunca halkımızı güvende tuttu” diye konuştu.
Norveç ordusunda 1979’da görev yaptığını söyleyen Stoltenberg, “Savaş olsaydı ön saflarda olurduk. Ama korkmuyordum. Çünkü yalnız olmadığımızı biliyordum. Arkamızda NATO ittifakının gücü vardı. Soğuk Savaş sona erdiğinde, NATO, Balkanlar’daki iki acımasız etnik çatışmanın sona ermesine yardımcı oldu. 2001 yılındaki 11 Eylül saldırılarından sonra ilk kez Washington Anlaşması’nın bir müttefike yapılan saldırının tüm müttefiklere saldırı anlamına geldiğini ifade eden 5. maddesini devreye soktuk. O tarihten bu yana NATO terörle mücadelede ön saflarda yer alıyor. 2014 yılı ve Rusya’nın Kırım’ı yasa dışı ilhak etmesi bir başka dönüm noktası oldu. O günden bu yana kolektif savunmamızın nesiller boyu en büyük takviyesini gerçekleştirdik. Bugün NATO her zamankinden daha büyük, daha güçlü ve birlik içindedir” şeklinde konuştu.
İki dünya savaşı, Soğuk Savaş ve o günden bu yana karşılaşılan her zorluğun müttefiklerin birbirine ihtiyacı olduğunu gösterdiğini belirten Stoltenberg, “Birlikte daha güçlüyüz, daha güvendeyiz” dedi. – BRÜKSEL
]]>***
Rusya-Ukrayna Savaşı’nda 2 yılı geride bıraktık. Bu süre zarfında savaş hem bölgesel paradigmaları hem de küresel dinamikleri derinden etkilemeye devam ediyor. Küresel gıda güvenliği söz konusu etki alanlarının belki de en önemlilerinden bir tanesidir. Zira Rusya ve Ukrayna’nın küresel ölçekte 2 büyük tahıl üreticisi olması, üretimde yaşanan aksamalar, tarım altyapılarının hedef alınması ve buna bağlı olarak düşen tarım ürünlerinin ihracatı küresel tarım piyasalarında ciddi aksamalara sebep oluyor. Bilhassa da buğday ve mısır gibi ürünlerin tedariklerinin sekteye uğraması küresel gıda krizi ihtimalini artırıyor.
-Rusya’nın sessiz silahı: Tahıl
Küresel ölçekte tahıl krizi olarak karşımıza çıkan bu durum Moskova tarafından süregelen savaşın bir başka yönü olarak değerlendiriliyor. Hatta söz konusu krizin Rusya’ya önemli fırsat pencereleri sunduğu tartışılıyor. Bu noktada Kremlin yönetiminin tahıl krizini ve neden olduğu gıda güvenliğini bir silah olarak kullandığı değerlendiriliyor. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) araştırmacıları da bu konuyu ele alan bir rapor yayımladı. Araştırmacılar raporda Rusya eski Cumhurbaşkanı Dmitriy Medvedev’e yaptıkları atıfla gıdayı Rusya’nın “sessiz silahı” olarak nitelendirdi. Bu yaklaşım, akıllara hibrit savaşı kuramını yani askeri güçle beraber askeri olmayan imkanların beraber kullanılmasını ve Rusya’nın bu çerçevede benimsediği stratejileri getiriyor.
Peki Rusya gıdayı gerçekten bir silah olarak kullanıyor ve krizi fırsata dönüştürüyorsa bunu nasıl başarıyor? Rusya nihayetinde ne elde etti ve ne elde etmeyi planlıyor? Bu tahıl savaşının bir kazananı var mı? Geçtiğimiz haftalarda Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli yayın kuruluşu Politico bu sorulara “Rusya küresel tahıl savaşını kazanıyor” başlıklı yazısıyla net bir şekilde cevap verdi. Ancak Rusya’nın nasıl ve neyi kazandığının detaylandırılmasında fayda var.
-Rusya tahıl savaşını nasıl kazanıyor?
İlk olarak Rusya, savaşın başından beri Ukrayna’nın tarım sektörünü ve buradan elde ettiği ticari geliri hedef alıyor. Bu kapsamda hem Ukrayna’nın tahıl üretimi engelleniyor hem de ticaret rotaları kesilerek sevkiyatları sekteye uğratılıyor. Nihayetinde Rus tarafı 3’üncü ülkelerin Ukrayna ile olan ticaretini ve karşılıklı bağımlılık ilişkisini zedeliyor. Rusya sadece bununla kalmıyor ve aynı zamanda Ukrayna’dan açılan bu boşluğu kendisi tahıl ihracatı yaparak dolduruyor. 2’nci olarak Rusya, söz konusu boşluğu doldurabilmek ve krizi fırsata çevirebilmek için kendi üretimini önemli ölçüde arttırıyor ve piyasanın çok altında fiyatlarla satış gerçekleştiriyor. Son olarak Moskova, doğrudan Ukrayna’nın gıda güvenliğini hedef alarak savaş kapsamındaki siyasi hedefleri doğrultusunda Kiev yönetimini daha fazla sıkıştırmayı planlıyor. Ukrayna’da saldırdığı bölgelerin tarım bakımından zengin olması bunun önemli bir göstergesi. Nitekim Ukrayna’nın arpa, buğday ve ayçiçeği üretiminin beşte biri, bugün saldırı altında olan Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya bölgelerinden karşılanıyordu.
-Savaş öncesinde durum nasıldı?
Savaş öncesinde Ukrayna yıllık 60 milyon ton tahıl ihracatıyla dünyadaki ihtiyacın yaklaşık yüzde 10’unu karşılıyordu. Tarım sektörü Ukrayna’nın ihracat gelirlerinin neredeyse yarısını ve istihdamın yüzde 15’ini kapsıyordu. Söz konusu ihracat büyük oranda Afrika ve Orta Doğu ülkelerine yapılıyordu. Daha detaylı incelersek, Sahra Altı Afrika ülkelerinden Etiyopya’nın buğday ihtiyacının yüzde 45’i, Moritanya’nın ihtiyacının yüzde 23’ü, Tanzanya’nın ve Nijerya’nın ihtiyacının ise yüzde 18’i Ukrayna tarafından sağlanıyordu. Kuzey Afrika’dan Tunus’un da buğday ithalatının yüzde 31’i Ukrayna tarafından karşılanıyordu. Savaş döneminde Ukrayna’nın gemi sevkiyatları bazı dönemlerde sıfıra indi. Karadeniz Tahıl Koridoru kapsamındaki ihracat ayrı tutulursa Ukrayna’nın toplam ihracatı üçte iki oranında azaldı. 2022 sonrasında yaşanan bir diğer önemli değişim de ihracat yapılan ülkeler. Bu çerçevede, Afrika ülkelerinin yerini açık bir şekilde Avrupa ülkeleri aldı ve Ukrayna’nın tahıl ihracatının yarısı Avrupa başkentlerine gerçekleşti.
Rusya’nın savaş öncesi dönemde buğday üretimi ortalama 80 milyon tondu. Bu rakam savaş döneminde ortalama 91 milyon tona çıktı. Aynı şekilde savaş öncesi dönemde Rusya’nın buğday ihracatı ortalama 36 milyon tondu. 2022 sonrası dönemde Rusya’nın ihracatı ortalama 50 milyon tona ulaştı. Yani Rusya dünyanın en büyük buğday ihracatçısı konumunu savaş döneminde tahkim etti. Söz konusu buğdayı ithal eden ülke ve bölgelere bakacak olursak, Afrika kıtası bir bütün olarak karşımıza çıkıyor. Bu kapsamda, Kuzey Afrika’nın daha da öne çıktığını söylemek mümkün. Fakat Sahra Altı Afrika ülkelerine de Rusya’dan önemli miktarlarda buğday sevkiyatı yapıldığının altını çizmemiz gerek. Afrika’ya ek olarak Batı ve Güney Asya ülkeleri de savaş döneminde Rusya’dan buğday ithalatını arttırdı. Ukrayna’nın üretiminin açıkça düştüğü, ihracatının engellendiği ve ticaret yaptığı ülkelerin Avrupa kıtasına sıkıştığı bir denklemde, Rusya gerek üretimini arttırarak gerekse fiyatları çok düşük tutarak Ukrayna’dan boşalan Afrika kıtasında etkisini arttırıyor.
Ankara’nın stratejik hamlesi: Karadeniz Tahıl Koridoru
Son olarak, Rusya’nın söz konusu krizi fırsata çevirmesini ve gıdanın bir silah olarak kullanılmasını engelleme noktasında en önemli adımı, Karadeniz Tahıl Koridoru ile Türkiye’nin attığını söyleyebiliriz. Zira, bu koridor kapsamında Ukrayna 3 kıtadan toplamda 45 ülkeye yaklaşık 33 milyon ton tahıl ulaştırmıştı. Bu sayede gıda fiyatları yaklaşık dörtte bir oranında düşmüştü ve hatta Ukrayna’nın ihracatı savaş öncesindeki döneme yaklaşmıştı. Fakat Rusya’nın anlaşmadan çekilmesi, Kiev’in ihracat rotalarını engellemesi ve bu süreçte Ukrayna’nın tarım altyapılarını hedef almasıyla beraber Kiev yönetimi tahıl piyasalarında ciddi alan kaybetti. Bugünkü verilere ve Rusya’nın hakim pozisyonunu nasıl tahkim ettiğine bakarsak, söz konusu koridorla Ankara’nın ne kadar stratejik bir girişimde bulunduğunu söyleyebiliriz. Küresel gıda güvenliğinin arttırılması hedefiyle Karadeniz Tahıl Koridoru’nun yeniden devreye sokulması veya benzer minvalde Ukrayna’nın küresel tarım piyasalarına entegre edilmesi önem arz ediyor.
[???????Mehmet Çağatay Güler, Akademisyen, Milli İstihbarat Akademisi]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>One Fist (Tek Yumruk) adlı bilgisayar korsanı grubu Rus askeri şirketlerinden bilgi çaldı ve Rus birliklerinin hareketlerini izleyebilmek için kameralara sızdı.
Sertifikalar, modern savaşın ansıl değiştiğini gösteren tartışmalı bir işaret.
Devletlerin sivil bilgisiyar korsanlarını teşvik etmesi konusunda kaygılar gündeme getirildi.
Bu bilgisayar korsanlarından birinin kod adı “Voltage” ve ABD’deki evinden korsan saldırılarını koordine ediyor.
Asıl adı Kristopher Kortright ve Michigan eyaletinden bir bilişim sektörü çalışanı.
53 yaşındaki Kortright, Ukrayna adına sarf ettiği çabanın bir takdir belgesiyle resmen tanınmasından çok mutlu olduğunu söylüyor.
One Fist, sekiz ayrı ülkeden bilgisayar korsanlarından oluşuyor. Bu ülkeler arasında İngiltere, ABD ve Polonya da yer alıyor. Ortaklaşa onlarca siber saldırı düzenlediler ve her birini sosyal medyada kutladılar.
Takdirname “ordunun içim yaşamsal önemdekifaaliyetlerinin gelişimi ve muhafazasına önemli katkıları” için verildi. Ukrayna Hava Saldırı Güçleri Komutanı tarafından da imzalandı.
Ukrayna Savunma Bakanlığı, BBC’nin yorum talebine yanıt vermedi.
Savaşın başlamasından bu yana, Ukrayna gönüllü bilgisayar korsanlarını Rus hedeflerine saldırmaları için tartışmalı bir şekilde teşvik ediyor. Ancak yabancı sivillere resmi takdirnameler göndermek, tartışmalı bir hamle ve zamanın emarelerinden biri olarak görülüyor.
Aralarında İngiltere ve ABD’nin de bulunduğu birçok ülkede etik bilgisayar korsanlığı için resmi ödül sistemleri var. Ancak bir ülke ilk kez kötücül ve büyük olasılıkla suç oluşturan bilgisayar korsanlıklarını ödüllendirdi.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) Ukrayna’da ve Gazze Savaşı’nda sivil bilgisayar korsanlarının kullanımı ve teşvik edilmesi konusunda bir uyarı yayımlamıştı. Kuruluş, Cenevre Sözleşmesi’nde belirlenen savaş kurallarının ruhunu güçlendirmek için bir rehber yayımlamıştı.
Siber Güvenliğin Felsefesi adlı kitabın yazarı Dr. Lukasz Olejnik Ukrayna’nın yabancı bilgisayar korsanlarına verdiği ödülün potansiyel anlamda sorunlu olduğunu söyledi.
Olejnik “Ödüller vermek, asker ve sivil arasındaki çizgileri daha da bulanıklaştırabilir ve hatta ICRC’nin sivillerin çatışma operasyonlarına katılmasının kısıtlanması ve sona erdirilmesi çağrısının altını oyabilir. Uzun vadede böyle bir erozyon tehlikeli” diye konuştu.
Dr. Olejnik ayrıca, siber dünyanın bir operasyon alanı olarak değerlendirilmesinin ve internet üzerinden savaşa herkesin katılabilmesinin “dönemimizin göstergelerinden” biri olduğunu söylüyor.
Takdirnamelerde hangi siber saldırıların en faydalıları olduğu söylenmiyor, ancak Voltage’ın aklında üç muhtemel aday var.
2022’deki işgalin başlangıcında One Fist, aylarca Ukrayna’daki yüzlerce en faydalı güvenlik kamerasının fiziksel ve siber anlamda haritasını çıkarttı. Daha sonra Rus güçlerinin bu kameraları askeri birlikleri gözlemlemek için kullandığı anlaşıldı. Ardından Voltage’ın ekibinin yardımıyla kameralar kapatıldı.
One Fist ayrıca, işgal altındaki Kırım’da bulunan Kerç Köprüsü’nden geçirilen tankları ve ekipmanı buradaki kameralara sızarak listeledi.
Son olarak da Kristopher ve diğer bilgisayar korsanları önde gelen bir Rus silah imalatçısının sistemlerine sızdı ve 100 gigabaytlık özel veriyi çaldı. Ukrayna makamları bu saldırı açıkça kutladı.
Duyuruda “Ukrayna Savunma Bakanlığı’na sevk edilen bilgiler, hem mevcut hem de umut vaat eden askeri gelişmelerin çizimlerini, ölçülerini, patentlerini ve yazılımlarını içeriyor” denildi.
Ukrayna yönetimi ayrıca çalınan verilerin Moskova’ya “büyük bir darbe” olduğunu ve 1,5 mliyar dolarlık bir maliyet anlamına geldiğini söyledi. Ancak bu hesabı nasıl yaptıklarını açıklamadılar.
Ukrayna Savaşı, siber faaliyetlerde bir artışı beraberinde getirdi. Özellikle de Ukrayna’ya destek verenler arasında. Anonymous gibi gruplar Rusya’yı rahatsız edici ve düşük düzeyli siber saldırılarla hedef aldı. Rusya büyük ölçüde bunları savuşturmayı başardı.
Bazı vakalarda, televizyon ve radyo kanalları ele geçirildi, internet siteleri bozuldu.
Rus makamları da, Ukrayna’ya saldırmak için Killnet gibi gönüllü korsan gruplarıyla birlikte çalışmakla suçlandı.
Savaş uzarken, her iki taraftaki gönüllü korsanlık faaliyetleri azaldı. Ancak One Fist Rusya’ya saldırmaya devam etti ve hedef seçiminde giderek artan bir oranda Ukrayna güçleriyle yakın bir işbirliği yaptı.
Oxford Enformasyon Laboratuvarları’nın Genel Müdürü ve düşünce kuruluşu Chatham House’un Siber Politika Günlüğü’nün yazarı Emily Taylor, korsanlara takdirname verilmesinin bir dönüm noktası olduğunu söylüyor. Taylor’a göre bu durum, siber gönüllülerin çatışmalarda nasıl kullanılacağı konusundaki düşünceleri değiştirebilir.
“Hükümetler gerilimin büyümesi ve öngörülemeyen sonuçlar alınması korkusuyla, devlet dışı aktörlerin siber alanda doğrudan hamle yapmasını teşvik etmiyor. Ancak savaş dönemleri sıklıkla olağanüstü teknolojik inovasyon dönemleridir ve Ukrayna Savaşı da bir istisna değil.
“Bazen bu olaylar daha önce tabu görülen meselelerin yeniden değerlendirilmesini beraberinde getirebilir”
Kristopher, ekibinin Ukrayna Ordusu ile güçlü bir ilişki geliştirdiğini söylüyor.
“Onlar bize fikirler yolluyor ve biz de onlar seçenekleri gönderiyoruz. Ancak bize asla herhangi bir yardımda ya da fonlamada bulunmuyorlar. Bence bu bir çikginin aşılması olur” diyor.
Kristopher, askeri bir ödül almanın tartışmalı olduğunu kabul ediyor, ancak Ukrayna adına korsanlık yapmaya kararlı.
]]>Cumhur İttifakı AK Parti Aydın Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mustafa Savaş, üçüncü dönem için yeniden aday olduğu ve CHP’li Özlem Çerçioğlu’na karşı kaybettiği seçimlerin ardından henüz herhangi bir açıklamada bulunmadı. Aydın’daki bazı başkan adayları da göreve yeni seçilen başkan adaylarına başarılar dileyerek seçim sürecinde çalışmalarına omuz verenlere teşekkür ederken, Savaş’ın sessiz kalması manidar bulundu. AK Parti’nin 30 büyükşehir arasında üst üste aday gösterdiği üç seçimi de kaybeden Mustafa Savaş, bu alanda partisi adına bir ilke imza atan isim olarak öne çıkarken, sonuçlara yönelik henüz herhangi bir değerlendirmede bulunmaması türlü yaklaşımları da beraberinde getirdi.
Taban teşkilatlarda değişim istiyor
Aydın’da 2014, 2019 ve 2024’te aday olarak yarışan Savaş’ın üçüncü kez katıldığı seçimlerden de mağlup olarak ayrılması, ildeki Cumhur İttifakı teşkilatlarının da içten içe kaynamasına neden oldu. Özellikle Aydın’daki AK Parti tabanı, Türkiye genelindeki bazı teşkilatlarda olduğu gibi Aydın’da büyük bir değişim ve yenilenme talebini seçim sonuçlarının ardından yüksek sesle dillendirirken, il ve ilçe teşkilatlarının sil baştan yenilenmesi yönünde de parti üst yönetimine çağrıda bulunmaya başladı. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim gecesi yaptığı, “Bir sonraki seçimlere kadar olan dönemi, her açıdan kendimizi yenilediğimiz, hatalarımızı telafi ettiğimiz kapsamlı bir muhasebe zeminine dönüştüreceğiz” sözlerinin bir gereği olarak parti teşkilatlarına hesap sormaya hazırlandığı konuşulan ildeki AK Parti’ye gönül vermiş çok sayıda isim, faturanın sadece ekonomik göstergelere kesilmemesi gerektiğine de dikkati çekti.
Savaş içten içte tepkilerin odağında
AK Parti’nin Aydın’da seçimleri kazandığı dört ilçe olan İncirliova, Buharkent, Köşk ve Karpuzlu’dan, Savaş’ın yalnızca ikisinde birinci gelmesini de sorgulayan AK Parti tabanı, üçüncü kez yaşanan yenilginin de adeta göz göre göre geldiğine dikkati çekti. Bu dört ilçede de ekonominin gerekçe gösterilmeden adayların seçmenin ciddi desteğiyle seçimleri kazanmasının önemine vurgu yapan partililer, alınan seçim yenilgisinin ardından Mustafa Savaş ile süreci birlikte yönettiği kurmaylarına, sosyal medya hesaplarından da sert eleştiriler yöneltmeye başladı.
Urfalı Tuncer de eleştirilerden nasibini aldı
Öte yandan sonuçlara yönelik eleştirilerden Savaş’ın seçim sürecindeki en yakınlarındaki isimlerden olan AK Parti MKYK Üyesi Urfalı Mahmut Tuncer’in oğlu Mehmet Umut Tuncer de nasibini aldı. Sosyal medya hesabından Tuncer’i eleştirerek istifa çağrısında bulunan AK Parti önceki dönem Söke İlçe Başkan Yardımcısı Ferhat Karagöz, “Değerli kardeşim, MKYK listesine yazılıp Aydın’da arada otobüse trene binip çarşıya pazara kahvelere girip Ankara’ya sağlam rapor yazmalıydınız. Siyaset duygusallık kaldırmaz istifanızı vermenizi bekliyoruz. Diğerlerine de örnek olsun. Kimse kendini vazgeçilmez sanmasın, sizin bu hata ve yanlışlarınızdan 15 yıl görev yaptığım partimden istifa ettim seçim öncesi tepki olsun diyerek ama mazallah siz halen kelime oyunları yapıyorsunuz. Olmadı Tuncer kardeşim. Açın memleketin önünü, ket olmayın” ifadelerini kullandı. – AYDIN
]]>Aylar süren uyarılardan sonra, BM’nin desteğiyle hazırlanan bir rapor, Gazze’deki insani facianın, insan eliyle oluşturulan bir açlık felaketine yol açtığını kanıtlayan net istatistikler sundu.
Rapor, İsrail üzerindeki Filistinli sivilleri korumak ve ihtiyaç sahiplerine yeterli insani yardıma izin vermek gibi yasal sorumluluklarını yerine getirme baskısını artırdı.
BM’nin en üst düzey insan hakları yetkilisi Volker Türk, BBC’ye yaptığı açıklamada, suçun büyük kısmının İsrail’de olduğunu söyledi ve İsrail’in Gazze’de açlığı bir savaş silahı olarak kullandığına dair “makul” bir argümanın söz konusu olduğunu anlattı.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Türk, niyetin bu olduğu da kanıtlanırsa, açlığın silah olarak kullanılmasının savaş suçu anlamına geldiğini belirtti.
Başbakan Benyamin Netanyahu’nun Likud Partisi’nden üst düzey liderlerinden İsrail Maliye Bakanı Nir Barkat, Türk’ün uyarılarını “Tam bir saçmalık ve söylenmesi tamamen sorumsuzluk olan şeyler” diye tanımladı.
Barkat da, İsrail kabinesindeki diğer isimler gibi, İsrail’in ABD’nin ve dünyanın geri kalanının sunduğu tüm yardımların geçişine izin verdiğinde ısrarcı oldu. İsrail ayrıca, “Hamas istediğini aldıktan sonra geriye kalanları BM’nin dağıtamadığını” savunuyor.
Ancak Refah sınırının Mısır tarafında, Gazze’de çok ihtiyaç duyulan yardımlarla dolu kamyon kuyruğu uzuyor. Bir dizi karmaşık ve bürokratik kontrolü geçtikten sonra, İsrail üzerinden Gazze’ye girebiliyorlar.
Yeterli yardım gitmemesi yüzünden, Ürdün ve aralarında ABD ve İngiltere’nin de bulunduğu diğer ülkeler havadan paraşütle yardım atmak zorunda kaldı. Bu, insani yardım dağıtımındaki en etkisiz yöntem.
Havadan atılan yardımlardan bir parça alabilmek isteyen yerdeki Filistinliler, denize düşen yardımlara doğru yüzmeye çalışırken boğuldular ya da düşen yardım paraşütlerinin altında kaldılar.
ABD Donanması ayrıca, denizden yardım ulaştırılabilmesi amacıyla geçici bir iskele inşa etmek üzere bir istihkam filosu yolluyor.
İsrail, Gazze’ye karadan yardım yolunu tam anlamıyla açık tutsaydı ve Gazze’nin kuzeyine sadece yarım saatlik mesafede bulunan Aşdod’daki modern yük limanından yardım dağıtımına izin verilseydi, bunların hiç birine gerek kalmayacaktı.
Türk, Cenevre’deki söyleşimizde, İsrail’in yardım dağıtımını yavaşlattığına ya da engellediğine yönelik kanıtların ortaya çıktığını belirtti.
Türk, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrailli siviller ve askerlere karşı, cinayet, tecavüz ve adam kaçırma da dahil saldırısını kınadı.
Ancak Türk, savaşın hiçbir tarafının hesap vermekten kaçmaması gerektiğini ve buna Gazze’de ihtiyaç duyanlara yönelik yardıma herhangi bir engelin de buna dahil olduğunu vurguladı.
Volker Türk, “İnsani yardımla uğraşan çalışma arkadaşlarımız bize çok fazla bürokrasi olduğunu söylüyorlar. Engeller var, engellemeler var. İsrail ciddi bir şekilde suçlu” dedi.
“Sadece gerçeklerin çok açık olduğunu söyleyebilirim. Evet, anlıyorum, yardımların kontrol edilmesi gerekiyor ama bunun yapılması günler süremez.
“Bir acil durumda makul olmayan her tür talebi masaya koyarsanız, şu soru gündeme gelir: Şu anda gördüğümüz tüm kısıtlamalara bakıldığında, açlığın bir savaş silahı olarak kullanılıyor ya da kullanılmış olduğuna dair makul bir iddiada bulunulabilir mi?”
Gazze’deki insani faciayla ilgili kaygılar, geçen hafta bir dizi harita, tablo ve istatistikle birlikte yayımlanan raporla derinleşti. Raporla, İsrail’in müttefiklerinden gelen uyarılar yoğunlaştı. İsrail’e, sivilleri ya patlayıcılar ya da açlık nedeniyle ölümden korumak için savaşma biçimini değiştirmesi gerektiği söylendi.
IPC diye de bilinen saygın uluslararası kuruluş Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması’nın yaptığı son çalışmaydı.
IPC, hükümetlere, BM’ye ve yardım kuruluşlarına, açlığın seviyesinin belirlenebilmesi için veriler sunuyor. Raporun başlığı da çarpıcı: “Gazze Şeridi: 1,1 milyon kişi, nüfusun yarısı feci gıda güvensizliği yaşarken, açlığın eli kulağında.”
Çalışmada, bir ateşkes olmaz ve Gazze’ye yardım akmazsa, açlık faciasının önümüzdeki sekiz hafta içinde her an gelebileceği vurgulandı.
İsrail’in saldırılarından sonra, Gazze’de hala açık kalabilen birkaç hastaneden birine hasta ve aç çocuklarını götürebilen Filistinli anne ve babaların istatistikleri görmeye ihtiyacı yok. Haftalardır, aylardır çocuklarını besleyemiyorlar ve giderek kötüleşmelerini izlemek zorunda kalıyorlar.
Gazze hasta olunacak bir yer değil. BBC’ye çalışan Filistinli serbest bir gazetecinin hastaneye getirdiği kız çocuğu yatakta bilinci yarı açık bir şekilde yatıyor.
Nura Muhammed’in akciğer ve karaciğer fibrözü var. Bu hastalıklar, barış dönemlerinde bile ölümcül olabiliyor. Savaş başladığından bu yana süren kötü beslenme ve doğru tıbbi bakıma ulaşamadığı için, durumu hızla kötüleşiyor.
Annesi “Kızım hareket edemiyor” diyor.
“Kansızlık var, hep uyuyor ve yiyecek besleyici hiçbir şey yok.”
Nura en azından hastaneye ulaşabildi. Yardıma tam bağımlı hale gelen 1 milyondan biraz fazla Gazzeli bu seçeneğe sahip olmayacak.
Gazze’deki insani facianın kanıtları her yerde. Hastanede çektiğimiz fotoğraflardaki çocukların eklemlerinde şişme, kol ve bacaklarda kas kaybı yüzünden incelme ve deri iltihabı görülüyor. Bunların hepsi, akut yetersiz beslenmenin klasik belirtileri.
İsrail, BM Güvenlik Konseyi’nin derhal ateşkes talep eden kararını dikkate almadı.
İsrailli Bakan Nir Barkat, Hamas’ı tamamen yok etme ve 7 Ekim’de rehin alınanları kurtarma amaçlarının önüne hiçbir şeyin geçmeyeceğini söyledi.
Barkat, dünya genelindeki müttefiklerinin İsrail’in stratejik amaçlarını desteklediğini belirtti. Ancak başta ABD Başkanı Joe Biden olmak üzere, birçok dostunun İsrail’in savaş yöntemlerini beğenmediğine dikkat çektiğimde Barkat net konuştu.
“Yapacak bir şey yok. Savaşı bitireceğiz. Hamas teröristlerini öldürmek ve sivil kaybını olabildiğince azaltmak için elimizden geleni yapacağız.”
“Kusura bakmayın ama şeytanla savaşıyoruz ve dünyanın Hamas’ı haritadan silene kadar şeytanla savaşmamıza yardımcı olmasını bekliyoruz.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Türk İsrail’den gelen eleştirilere kısa ve öz bir yanıt verdi.
“Onlara söyleyebileceğim tek şey, uluslararası bir konsensüs oluşuyor, eskiden yoktu belki ama, şu anda net bir şekilde var. Buna, insani durum hakkındaki BM Güvenlik Konseyi kararı da dahil.”
“İnsan hakları durumu o kadar trajik ki, derhal ateşkes gerekiyor. Benim bunlara yanıtım bu.”
]]>AHMET ÜN
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Diyarbakır’da düzenlenen Nevruz kutlamalarında iktidara ve muhalefete altı başlıkta çağrıda bulundu. “Birinci çağrımız devlete, iktidaradır” diyen Bakırhan, “Sizi savaş yerine Türk ve Kürt ittifakını demokratik bir şekilde güncellemeye davet ediyoruz” ifadelerini kullandı. Kutlamaya katılan Leyla Zana da konuşmasında barış ve çözüm sürecinin yeniden başlatılması için çağrı yaptı.
DEM Parti öncülüğünde Nevruz kutlamalarının sonuncusu Diyarbakır’da yapıldı. Bağlar ilçesindeki Nevruz Parkı’nda yapılan kutlamalara DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Demokratik Toplum Kongresi Eş Başkanı Berdan Öztürk, HDK Eş Sözcüsü Cengiz Çiçek, DBP Eş Genel Başkanları Çiğdem Kılıçgün Uçar ve Keskin Bayındır, DEM milletvekilleri Ayşegül Doğan, Sezai Temelli, Gülistan Kılıç Koçyiğit ve CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ile çok sayıda siyasetçi katıldı.
Kutlamada 2016 yılından bu yana siyasi faaliyetlerde yer almayan Kürt siyasetinin önde gelen isimlerinden, eski milletvekili Leyla Zana da konuşmacı olarak yer aldı. Zana konuşmasında barış ve çözüm sürecinin yeniden başlatılması için çağrı yaptı, Diyarbakırlalara “Bu ülkeyi yönetenlere sesiniz ulaştı, hep beraber seçimden sonra barışın yolunu açacağız” diye seslendi.
“BÜYÜK OPERASYON YERİNE MÜZAKEREYİ TERCİH EDİN”
Programda konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Savaş sevenler, çatışma isteyenler, Kürt düşmanları bu ülkeye barış gelmesin diye, demokrasi gelmesin diye maalesef 2013 yılındaki deklarasyonu görmediler, tanımadılar, dikkate almadılar” dedi. DEM Parti olarak barış ve demokrasi deklarasyonunun arkasında olduklarını vurgulayan Bakırhan, iktidarı diyalog ve müzakereden kaçmakla eleştirdi ve sözü son günlerde gündemde olan Irak merkezi hükümetiyle işbirliği konusunda ve olası askeri operasyona getirdi. DEM Parti Eş Başkanı, Irak’ın kuzeyine yönelik olası askeri operasyon hazırlıklarını hatırlatarak “Savaşın maliyeti büyük, maliyeti en az olan şeyi tercih edin. Gelin savaş yerine, ‘büyük operasyon’ yerine, Süleymaniye ve Duhok’ta sivil Kürt insanlarını öldürmek yerine barışı tercih edin, diyalog ve müzakereyi tercih edin” dedi. Bakırhan şunları söyledi: “Bu ülkenin geleceği savaş ve çatışmada değildir; bu ülkenin geleceği İstanbul’un, emekçilerin, Amed’in, Kürtlerin, ezilenlerin ortaya koymuş olduğu barış iradesindedir. Bunların derdi, biz değiliz; bunların derdi Kürtler değil, emekçiler değil, emekliler değil. Bunların derdi savaş, rant ve ölümdür. Savaşa hayır, savaşa izin vermeyeceğiz. Büyük operasyonlara karşı el birliğiyle, güç birliğiyle duracağız. Türkiye’nin emekçileri ve yoksullarıyla birlikte büyük bir barış iradesi örgütleyerek bu savaş çığırtkanlığına, savaş üzerinden rant devşirenlere hep birlikte gereken cevabı vereceğiz.”
“TÜRK-KÜRT İTTİFAKINI GÜNCELLEMEYE DAVET EDİYORUZ”
Bakırhan, iktidar ve muhalefet partilerine de altı madde halinde çağrıda bulundu ve şunları söyledi:
“Birkaç çağrı yaparak sözlerimi bitirmek istiyorum. Birinci çağrımız devlete, iktidaradır. Savaşla, statüsüzlükle, cezaevlerine koyarak bu halkı yolundan çeviremezsiniz. İşte meydan, işte halkın ortaya koyduğu irade görüyor ve duyuyorsanız buradadır. Onun için sizi savaş yerine Türk ve Kürt ittifakını demokratik bir şekilde güncellemeye davet ediyoruz. İkinci çağrımız toplumsal kesimleredir. Türkiye’nin önünde iki yol var; ya bunların dediği gibi savaş-çatışma ya da demokratik-barışçıl yöntem. Onun için toplumsal kesimleri, bu savaş çığırtkanlığı karşısında doğru yol olan barış ve demokrasi mücadelesini büyütmeye ve yürütmeye çağırıyoruz. Üç; ‘bilinmeyen dil’, ‘teröristan’ kavramlarından vazgeçeceksiniz. Bilinmeyen dil dedikleri 13 bin yıldır bu topraklar üzerinde konuştuğumuz Kürtçe’dir. Teröristan dedikleri yer dört parçaya ayrılan Kürdistan’dır. Bir an önce bu siyasetinizden vazgeçin. Kürt gerçekliğini, Kürdistan gerçekliğini anlamak ve tanımak zorundasınız. Dördüncü çağrımız ezilenlere ve muhalefetedir. Kürt meselesinde cesur olalım, doğruları dile getirelim. İktidarın baskıcı ve yok sayan tutumunun yanında hizalanmaktan ziyade Kürt meselesini, demokrasi ve özgürlük meselesini daha fazla sahiplenerek muhalefeti büyütelim. Savaş çığırtkanlığı yapanların karşısında büyük bir barış zemini örelim.
“ORTAK MÜCADELE ZEMİNİNİ YAKALAMAK ZORUNDAYIZ”
DEM Parti Eş Başkanı Bakıhan çağrısında beşinci maddenin muhatabının ise Kürtler olduğunu belirterek şunları söyledi: “Bütün Kürt partilerine, oluşumlarına; dört parçada yaşayan Kürtlerin oluşumlarına çağrı yapıyorum; şimdi ulusal birlik zamanı değilse ne zaman? Şimdi ulusal birliğimizi kuramazsak, bu büyük operasyonu, bu Kürt karşıtı savaşı nasıl önleyeceğiz? Bugünden tezi yok Kürtler ulusal birliklerini sağlamalı, ulusal birlikleri önündeki engelleri ortadan kaldırmalıdır. Son çağrımız Türkiye’deki devrimci sol sosyalist demokrat kesimlere, bu faşizan düzene itiraz eden ezilen ve yoksullaradır. Bizler büyük bir ortak mücadele zemini yakalamak zorundayız. Türkiye’nin yarısı açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşıyor. Yarısı dilini kullanamıyor, inancını yaşayamıyor. Bütün kesimlerin taleplerinin demokratik bir zeminde karşılık bulması için sol sosyalist güçleri, demokratik ve büyük bir devrimci mücadele zemininde bir araya gelmeye çağırıyoruz.”
GENİŞ GÜVENLİK ÖNLEMLERİ ALINDI
DEM Parti öncülüğünde Bağlar ilçesindeki Nevruz Parkı’nda gerçekleştirilen etkinlik sabah saatlerinde başladı. 136 bin metrekarelik alanda toplam uzunluğu 10 kilometreyi bulan bariyerle çevrilen kutlama noktasında 7 bin 500 polisi görev yaparken, alana gelenler altı ana giriş kapısında oluşturulan üç kademeli arama noktasından geçerek içeri alındı. Birçok noktada bomba imha uzmanı ve eğitimli bomba arama köpekleri ile aramalar yapıldı. Nevruz alanı helikopterle havadan kontrol edildi. Emniyet güçlerinden alınan bigiye göre alana girişte ve kutlamalar sırasında zaman zaman polisle karşı karşıya gelen gruplar arasında yer alan toplam 166 kişi gözaltına alındı.
EMEL MATHLOUTHİ’DEN FİLİSTİN MESAJI
Diyarbakır Nevruzu sanatçıların sahne almasıyla sona erdi. Alandaki coşkulu kitle, yağışlı havaya aldırış etmeden çalınan şarkılar eşliğinde uzun süre halaylar çekerek eğlendi. Leyla Zana’nın konuşmasının ardından dünyaca ünlü Tunuslu sanatçı Emel Mathlouthi sahne aldı. Mathlouthi, Filistin halkı için de bir parça seslendirdi.
]]>Birleşmiş Milletler’den (BM) üst düzey yetkililer, çatışmanın ülkeyi “yakın tarihin en şiddetli insani kabuslarından birine” sürüklediğini ve dünyanın en büyük açlık krizini tetikleyebileceğini açıkladı.
Ülkenin batısındaki Darfur’da, ABD’nin 20 yıl önce soykırım olarak adlandırdığı olayların tekrarının yaşanabileceğine dair korkular da var.
UYARI: Bu haberdeki fiziksel ve cinsel şiddete ilişkin anlatılar bazı okurlarımızı rahatsız edebilir.
Büyük bir patlama Omdurman’daki yolu sarsıyor. İnsanlar çığlık çığlığa her yöne koşarken: “Geri gidin, geri gidin, bir tane daha geliyor” diye bağırıyorlar. Yoğun bir duman her yeri kaplıyor.
Oysa ki henüz daha birkaç dakika önce bu cadde, son dönemlerde yeniden açılmaya başlayan dükkanlardan pirinç, ekmek ve sebze alan sivillerle doluydu.
Sudan ordusu Şubat ortasında, Nil Nehri boyunca Sudan’ın başkenti Hartum’u oluşturan üç bölgeden birini geri almıştı.
Siviller artık geri dönmeye başlamıştı, ancak havan topları, tıpkı bu ana caddeye düşen gibi, her gün düşmeye devam ediyor.
Uluslararası medya için geçen Nisan ayında patlak veren iç savaşı yakından takip etmek zor oldu; ancak BBC cephe hattına ulaşmayı başardı.
Ekibimiz Omdurman’ın hareketli merkezinin, ıssız, boş bir araziye dönüştüğüne şahit oldu.
Sudan ordusu ve eski müttefiki olan paramiliter grup Hızlı Destek Güçleri (RSF) arasındaki acımasız güç mücadelesi ülke çapında en az 14 bin kişinin ölümüne neden oldu.
Yaklaşık bir yıldır ordu ve RSF, Hartum ve yakınındaki kentlerin kontrolü için savaşıyor.
RSF, başkentin güneyindeki bölgelerin ve yıllardır farklı Afrikalı ve Arap topluluklarının çatışmaları nedeniyle çalkantı yaşayan Darfur’un çevresindeki geniş alanların kontrolünü ele geçirdi.
Darfur’dan komşu Çad’a kaçan kadınlar BBC’ye milislerin -bazen birden çok kez- tecavüzüne uğradıklarını anlattı. Kamplardaki erkekler bize sokak ortasında infaz edilmekten ve kaçırılmaktan kurtulduklarını söyledi.
Omdurman’daki orduyla cephe hattına ulaşan BBC ekibinin hareketleri dikkatlice kontrol edildi. Bir muhafızın eşlik ettiği ekibin, askeri faaliyetleri çekmesine izin verilmedi.
Ordu, faaliyetleriyle ilgili bilginin sızdırılmasından korkuyor.
Kameramanımız havan topu patlamasının ardından yaşananları çekmeye başladığında sivil giyimli silahlı erkekler etrafını sardı ve biri kafasına silah doğrulttu.
Sonuçta bu kişilerin askeri istihbarat görevlileri oldukları anlaşıldı ama bu gerilimin ne kadar yüksek olduğunun bir işaretiydi.
Ordunun Omdurman’daki son kazanımlarına rağmen, bölgedeki silahlı çatışma seslerini zaman zaman duyabiliyoruz.
Cephe hattının bir kısmı artık doğudaki Hartum’u nehrin batısındaki Omdurman’dan ayıran Nil boyunca uzanıyor.
Ordu bize, RSF keskin nişancılarının, ağır hasar görmüş parlamento binasındaki Sudan ordusu mevzilerinin karşısındaki apartmanlarda konuşlandığını söyledi.
Omdurman’ın bir zamanlar yerel halk ve ziyaretçilerle dolu olan eski pazarı harabeye dönmüş, dükkanları yağmalanmış durumda. Yollardaki araçların çoğu askeri.
Geçtiğimiz 11 ayda üç milyondan fazla insan Hartum Eyaleti’nden kaçtı, ancak bazı Omdurman sakinleri ayrılmayı reddetti. Tanıştığımız çoğu kişi yaşlı.
Cepheden yaklaşık bir kilometre uzakta, Muhtar el Bedri Muhiddin bastonuyla minaresi hasarlı bir caminin yakınında yürüyor.
Karşıdaki açık alan derme çatma mezarlarla kaplı; toprak yığınlarının tepesine kırık tuğla, tahta ve beton parçaları konmuş.
“Burada 150 kişi var. Birçoğunu tanırdım, Muhammed, Abdullah, Celal…” diye sıralarken bir isimden önce duraksıyor. Tanınmış Arap Edebiyatı Profesörü Dr. Yusuf el Habr.
“Sadece ben kaldım” diye ekliyor.
Ordu, sivilleri korumak için “gerekli önlemleri” aldığını söylese de, Sudan ordusu, RSF savaşçılarının saklandığı sivil bölgeler de dahil, yoğun hava bombardımanı yapmakla eleştiriliyor.
Buradaki insanlar hem başkentteki hem de çevresindeki tahribattan iki tarafı da sorumlu tutuyor.
Ancak birçokları RSF’yi bölgeyi kontrol ettiği zamanlardaki yağma ve saldırılarla suçluyor.
Burada yaşayan Muhammed Abdel Muttalib, “Evlerdeki değerli eşyaları aldılar, arabaları, TV’leri çaldılar, yaşlıları, hatta kadınları dövdüler” diyor.
“İnsanlar açlıktan öldü, bazılarını içeride çürümesinler diye evlerinden ben çıkardım” diye ekliyor.
Kadınlara evlerinde tecavüz edildiğini ve güvenlik kontrolleri sırasında taciz edildiklerini “herkesin bildiğini” söylüyor.
60’ına merdiven dayamış Afaf Muhammad Salem, savaş başladığında kardeşleriyle Hartum’da yaşıyordu.
RSF savaşçılarının saldırılarından sonra nehrin karşısına, Omdurman’a taşındığını anlatıyor. RSF’nin evlerini yağmaladığını ve erkek kardeşini bacağından vurduğunu söylüyor.
“Kadınları ve yaşlı adamları dövüyorlardı, masum kız çocuklarını tehdit ediyorlardı” diyor.
Sudan’da cinsel taciz tabu olarak görüldüğünden üstü kapalı anlatıyor:
“Birinin namusunu kirletmek parasının çalınmasından daha kötüdür”.
‘İntikam silahı’
Tecavüz kurbanları ömür boyu yaftalanma ve aileleri ve yaşadıkları toplum tarafından dışlanmayla yüzleşebiliyor. Omdurman’daki birçok insan bu konuyu konuşmak istemiyor.
Ancak yaklaşık 1000 kilometre batıda, Çad sınırına doğru genişleyen mülteci kamplarında, cinsel şiddet tanıklıklarının sayıca çokluğu, bu konuyu görmezden gelinemeyecek boyutlara taşıyor.
Kimliğini korumak için Amine takma adını kullandığımız bir kurban, Sınır Tanımayan Doktorlar grubuna ait bir geçici kliniğe gelerek kürtaj olmak istediğini söylüyor. Yüzünü yerden kaldırmadan bizi selamlıyor.
Darfur’dan Sudan’a kaçan 19 yaşındaki Amine, hamile olduğunu bir gün önce öğrenmiş. Ailesinin bunu hiçbir zaman öğrenmemesini umuyor.
Kesik kesik konuşuyor, “Evli değilim ve bakireydim”.
Kasım ayında milisler, Ardamata’daki evlerinden yakındaki el Cuneyna’ya kaçarken Amine’yi, teyzesi ve kuzenleriyle birlikte yakalamış:
“Diğerleri kaçtı ama beni bütün gün tuttular. İki kişilerdi ve bir adam bana, ben oradan kaçmadan önce, defalarca tecavüz etti” diyor.
Arap milislerin desteğini alan RSF’nin Darfur’da artan hakimiyeti siyah Afrikalı nüfusa, özellikle Masalit etnik grubuna karşı ırkçı saldırılarda artışı beraberinde getirdi.
Tanık ifadelerine göre RSF ve müttefiklerinin Ardamata’da Sudan ordusuna ait bir garnizonu ele geçirdiği 4 Kasım’dan itibaren sivillere yönelik çok sayıda saldırı gerçekleşti. Amine’nin hikayesi bunlardan sadece biri.
BM tarafından yayımlanan ve BBC’nin gördüğü yeni bir rapora göre, bu bölgede geçen Nisan’dan beri 10 bin kişinin öldürüldüğü tahmin ediliyor.
Ülke çapında çatışma kaynaklı 120 cinsel şiddet vakasını belgeleyen BM, bu sayının “gerçekliğin devasa eksik bir temsili” olduğunu belirtiyor.
Rapora göre RSF üniformalı erkekler ve grupla bağlantılı olduğu düşünülen milisler saldırıların yüzde 80’inden sorumlu. Ayrıca Sudan ordusuyla ilgili cinsel taciz vakaları da bildirildi.
Aynı kampın dışında, Adre kasabası sınırında 30 kadın ve kız çocuğu gün ortasında bir barınakta buluşuyor.
Pembe, mavi balonlar ve elle yazılmış pankartlar taşıyorlar. Bunların birinde, “Tecavüz kader değildir; durdurulabilecek bir eylemdir” yazıyor.
Kadınlar yaşadıkları fiziksel ve cinsel şiddeti anlatırken, gözlerinden yaşlar dökülüyor.
Maryamu – gerçek ismi değil- Kasım ayında el Cuneyn’deki evinde bölgedeki Arap savaşçılarla özdeşleşmiş türban tarzı başlıklar giyen adamların kendisine tecavüz ettiğini söylüyor.
Daha sonra yürümekte zorluk çektiğini söylüyor ve kaçışını anlatıyor:
“İnsanlar koşuyordu ama biz kaçamadık çünkü büyükannem koşamıyor. Bir de benim kanamam vardı”.
Grubun başında kendisi de bir sığınmacı olan Zehra Hamis adlı bir sosyal hizmet uzmanı var.
Hem Amine hem de Maryamu siyah Afrikalı topluluklardan. Hamis, Darfur’da özellikle Masalit etnik grubunun hedef alındığını söylüyor.
Darfur’da 20 yıl önceki savaş sırasında, RSF’nin de kökeni olan Cancavid isimli Arap milisler, eski devlet başkanı Ömer el Beşir tarafından Arap olmayan etnik grupların isyanını bastırmak için kullanıldı.
BM o dönemde 300 bin kişinin öldürüldüğünü; tecavüzün siyah Afrikalı toplulukları terörize etmek ve kaçırmak için yaygınlıkla kullanıldığını söylüyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi, bazı Cancavid liderleri ve el Beşir’i soykırım ve insanlığa karşı suç işlemekle suçladı. Suçlamaları reddettiler ve şu ana kadar kimse hüküm giymedi.
Hamis’e göre tecavüz bu çatışmada “intikam silahı” olarak kullanılıyor.
“Kadınlara bunu yapmalarının sebebi tecavüzün toplumda ve ailede izler bırakması” diye ekliyor.
Kendisini “saha komutanı” olarak tanımlayan bir RSF üyesinin Kasım ayında sosyal medyada paylaştığı video, kadınlara yönelik şiddetin arkasındaki itici güce ilişkin, ender rastlanan türden bir tanıklık sunuyor:
Bugün silinmiş olan videoda, “Kızınıza ya da kız çocuğunuza tecavüz edersek bu dişe diştir. Burası bizim ülkemiz; bu bizim hakkımız ve onu aldık” diyor.
BBC’nin tecavüzler ve diğer saldırılarla ilgili sorularına RSF, Sudan askeri istihbaratının “RSF üniformalarıyla suç işleyecek sivilleri işe alarak RSF’yi cinsel taciz ve etnik temizlikle suçlamak istediği” yanıtını verdi.
RSF liderinin danışmanlarından Omran Abdullah Hassan, BBC’ye, “RSF savaşçıları belki bir ya da iki suç işlemişlerdi ve onların da hesabı soruldu” dedi.
RSF, geçen sene, kendi güçleri tarafından işlendiği iddia edilen insan hakları ihlallerini araştırmak için bir süreç başlatacağını açıklamıştı ancak BM bu konuda kendilerine henüz bir bilgi verilmediğini belirtti.
‘Masalitsen seni öldürürler’
Aynı kamptaki bir başka sığınakta Ahmet titreyen ellerle tuttuğu telefonunda, BBC tarafından doğrulanan bir videoyu izliyor; Kasım ayında çekilmiş olan videoda Ardamata’da beş silahsız adamın bir caddede sıraya dizildiği görülüyor.
Sudan Arapçası konuşan bir yüksek ses, “Hepsinin işini bitireceğim” diye bağırıyor ve adamlara yakın mesafeden saldırı tüfeğiyle ateş yağmuruna tutuluyor.
“Bu Amir, bu da Abbas…” diyor Ahmet, yanağından bir damla gözyaşı süzülüyor.
30 yaşındaki Ahmet vurulduğu anın kaydını ik kez görüyor. Görünüşe göre video, 5 Kasım’da silahlı adamlardan biri tarafından kaydedilmiş ve paylaşılmış.
Ahmet kuzeni Amir ve arkadaşı Abbas’ın orada hemen öldüğünü, kendisiyle birlikte iki kişinin daha hayatta kaldığını söylüyor.
Sırtında, omzundan geçen kurşunun çıktığı yerde büyük bir yara izi var. Savaştan önce öğretmen olduğunu ve vurulanların beşinin de siviller olduğunu söylüyor.
“Ölmüş gibi yerde yatıyorduk. Dua ettiğimi hatırlıyorum. Sonumun geldiğini düşünüyordum” diyor.
Ahmet RSF üyeleri ve müttefikleri tarafından evinin yakınından kaçırıldığını söylüyor. Videodaki silahlı adamların üstünde bu grupların üniformaları var.
İki başka erkek daha BBC’ye RSF ile bağlantılı olduğunu düşündükleri silahlı adamlar tarafından aynı dönemde kaçırıldıklarını ve yaralandıklarını anlattı.
Bunlardan biri 55 yaşındaki Yusuf Abdallah. Bize silahlı adamlar tarafından alıkonulduktan sonra kaçmayı başardığını söyledi. Onları bir anneyi ve yeni doğmuş bebeğini öldürürken gördüğünü anlattı.
“Masalit topluluğundan olup olmadığımızı sordular, eğer Masalitseniz sizi otomatikman öldürürler” diye ekledi.
Sudan, 30 yıllık el Beşir iktidarının sokak protestoları ve askeri darbeyle sona erdiği 2019’da yeni bir istikrarsızlık dönemine girdi.
Önce bir asker-sivil ortak hükümeti kuruldu ancak bu da RSF ve ordunun Ekim 2021’deki darbesiyle devrildi.
Ancak iki müttefik, sivil yönetime geçiş önerileri ve RSF’nin düzenli silahlı kuvvetlere nasıl entegre edilmesi gerektiği konularında anlaşmazlığa düştü.
RSF üyelerini ülke çapında yeniden konuşlandırdığı Nisan ayında, Sudan ordusu bunu bir tehdit olarak aldı ve her iki taraf da elindeki gücü bırakmak istemediğinden şiddet baş gösterdi.
‘Açlığın eşiğinde’
Yaklaşık bir yıl sonra, yardım kuruluşları insani durumun kontrolden çıktığı konusunda uyarıda bulunurken, BM’nin çocuklara yardım kuruluşu UNICEF bazı toplulukların kıtlığın eşiğinde olduğunu açıkladı.
3 yaşındaki Manasek, ciddi yetersiz beslenme sorunu yaşayan yüz binlerce çocuktan biri. Yürümeye gücü yok ve başını zorlukla dik tutabiliyor.
Annesi İkram, çocuğunu Port Sudan’daki bir UNICEF hastanesinde kucağına alıyor. Burası, Hartum’daki çatışmalardan kaçan binlerce insanın sığındığı ve çoğu devlet kurumu ile insani yardım kuruluşunun da taşındığı, Kızıldeniz kıyısındaki bir kent.
Manasek’in başka bir hastalığı olup olmadığını bilmiyor ve bunu öğrenmek için yapılan tetkikler için parası yok.
“Hayatımızı kaybettik, işimizi kaybettik” diyor ve kocasının tarlada çalışmak için kuzey Sudan’a gittiğini söylüyor. Aşırı yükselen fiyatlar nedeniyle gıda alamadıklarını anlatıyor. Başını öne eğip ağlarken, daha fazla konuşamıyor.
Port Sudan’da bir okulu ziyaret ediyoruz. Bir zamanlar öğrencilerle dolu sınıflar, bugün çaresiz ailelerle dolu.
Çocuklar çıplak ayaklarla çöp yığınlarının yanında oyun oynadığı avlunun kenarından kanalizasyon akıyor. Bize burada beş kişinin koleradan öldüğünü söylüyorlar.
Sekiz çocuk annesi Zubeyde Ammar Muhammad, lösemi hastası olduğunu ve ilacının bittiği Nisan ayından bu yana acı çektiğini söylerken öksürüyor. Savaş çıkıp ailesiyle birlikte Hartum bölgesinden kaçarken daha fazla ilaç alamamış.
Kocası Sudan ordusunda gönüllü olmuş ve iki aydır ondan haber alamıyor. Annesi, büyükannesi ve üç çocuğuyla kalıyorlar. Onların da elinden, Zubeyde’nin sağlığının giderek kötüleştiğini izlemek dışında bir şey gelmiyor.
Port Sudan’da başkentten RSF saldırıları, tehditleri ve hava saldırıları nedeniyle kaçan Kıpti Hristiyanlarla da buluşuyoruz.
Onlardan biri olan Sarah Elias, “Hartum’daki hava kuvvetleri bizi mahvetti” diyor.
Sivil yerleşim bölgelerinde ve kiliselerde saklanan RSF savaşçılarının peşindeki ordunun hava saldırılarının kocasını öldürdüğünü ve bir diğer bombanın da komşusunun evini vurarak orada dokuz kişiyi öldürdüğünü söylüyor.
ABD her iki tarafın da savaş suçları işlediğini söylüyor. RSF ve müttefik milislerinin aynı zamanda insanlığa karşı suçlar işlediğini ve etnik temizlik yaptığını savunuyor.
İki taraf da bu suçlamaları reddediyor.
Savaşın 11. ayı geride kalırken, iki taraftan da çatışmaya son verme konusunda herhangi bir irade belirtisi yok.
Kaçabilenlerin çoğu ülkeyi terk etti. Geride kalanlarsa, çatışma, açlık ve hastalıklar sürerken, ülkede zafer ilan edilecek ne kaldığını merak ediyor.
Katkıda bulunanlar: Peter Ball, Mohamed Ibrahim, Peter Mwai.
Görgü tanıklarının isimleri güvenlik gerekçesiyle değiştirilmiş, takma adlar kullanılmıştır.
]]>TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, büyükelçiler ile Meclis’teki iftar programında buluştu. Kurtulmuş, büyükelçilerle bir araya geldiği programda Türkiye’nin dış politika anlayışına ilişkin şunları söyledi:
“DİPLOMASI MASASININ GÜCÜNÜ TÜRKİYE OLARAK HİÇBİR ZAMAN İHMAL ETMEDİK”
“Türkiye olarak dış politikada son derece aktif ve yoğun bir dönemin içerisinden geçtiğimizi sizler de görüyorsunuz ve takip ediyorsunuz. Dış politikada çok farklı alanlarda sürdürdüğümüz bu çabalarımızın iki önemli dayanağını tekrar hatırlatmak isterim. Bunlardan birincisi, sorunlara karşı barışçıl çözümleri ortaya koyabilme iradesidir. Bunun için sorunlar ne kadar büyük olursa olsun diplomasi masasının gücünü Türkiye olarak hiçbir zaman ihmal etmedik. Bu çerçevede hem sorunların çözümü için karşılıklı rızaya dayalı müzakereleri açık tuttuk hem de diplomasinin bütün kanallarından istifade ettik. Dış politikamızın bir başka önemli ayağı ise bölgesel ve küresel sorunların çözülebilmesi için küresel ölçekli adaletin temin edilebilmesini kendi dış politikamızın ana eksenine oturttuk.”
Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın sorunlarına değinen Kurtulmuş, Rusya- Ukrayna Savaşı hakkında şöyle konuştu:
“ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞININ AYAK SESLERİNİ DUYMAMIZ MÜMKÜN”
“Türkiye’nin dış politika anlayışının ana ayaklarından birisi barış ve istikrarın sağlanmasıdır. Bu perspektife sahip olmayan hiçbir uluslararası çabanın çözüm üretmesinin mümkün olmadığını biliyoruz. Hele hele bizim gibi bütün çevresi sorun alanlarıyla dolu olan bir ülkede birinci hedefinizin barışı ve istikrarı sağlamak olması aşikardır. Türkiye, Rusya-Ukrayna arasında kalıcı ve adil bir barışı savunurken aynı zamanda bu savaşın yayılma potansiyelini gören bir ülke olarak bunu açık bir şekilde ifade etti. Çünkü hepimiz biliyoruz ki Rusya-Ukrayna arasındaki savaş sadece Rusya ve Ukrayna arasında değil. Rusya’yla tüm batı dünyası arasında bir savaş olma potansiyeline sahiptir. Bu savaş barışçıl bir şekilde sonlandırılamazsa üçüncü dünya savaşının ayak seslerini duymamız bile mümkündür.”
Uluslararası sorunların uluslararası çözümler gerektirdiğine dikkati çeken TBMM Başkanı, şöyle devam etti:
“İSLAMAFOBİ İLE MÜCADELE BİR TEK ÜLKENİN TEK BAŞINA YAPABİLECEĞİ BİR İŞ DEĞİLDİR”
“Karşılaştığımız küresel sorunların hepsine karşı hep beraber çözüm üretmek, çözümleri geliştirmek ve müşterek bir şekilde mücadele etmek zorundayız. Örneğin İslamafobi ile mücadele bir tek ülkenin tek başına yapabileceği bir iş değildir. İslamafobiyle mücadele sadece Müslüman ülkelerin yapacağı bir şey de değildir. İslamafobi aslında ırkçılığın, faşizmin, ötekileştirmenin, insanlar arasında bir hiyerarşi kurmanın en açık suçlarından biridir. Bugün Avrupa’da artan ve hepimizin endişeyle izlediği ırkçılık ve yükselen faşizm dalgası ve aşırı sağ akımlar İslamafobi ve yabancı düşmanlığı üzerinden aslında Avrupa’nın mutedir, makul, anaakım siyasetini köreltmektedir.
Tek başımıza kaldığımızda herhalde hiçbirimiz bugünkü dünya sisteminin işlediğini söyleyemez. Hatta bugünkü dünya sisteminin sahebi olarak kendisini görenler dahi bu sistemin çalıştığını iddia edemez. Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere dünyanın bütün kurum ve kuruluşları iflas etmiştir. Birleşmiş Milletler’in iflasının en hazin görüntüsü ise Guterres’in Refah Sınır Kapısı’nda içeri girmek için bekletilmesi görüntüsüdür. Barışı sağlayacak Birleşmiş Milletler’in Genel Sekreteri bile barışı sağlayabilmek için o zulmün yapıldığı mekana giremiyor. Artık Birleşmiş Milletler başta olmak üzere Dünya Sağlık Örgütü’nden tutun Dünya Bankası’na kadar birçok kurum ve kuruluşun, hatta Avrupa Birliği’nin bile birçok açıdan artık fonksiyonlarının yerine getirilememekte olduğunu görüyoruz.”
]]>Suç duyurusu dilekçesi, aralarında Şilili hukukçu ve eski büyükelçi Nelson Hadad, Şilili Senatör Francisco Chahuan ve İspanya’nın Valencia Üniversitesinden Şilili akademisyen Rodolfo Marcone-Lo Presti’nin yer aldığı bir delegasyon tarafından UCM’ye iletildi.
Eski Büyükelçi Hadad ve akademisyen Presti, UCM’ye yaptıkları şikayetin kapsamı, deliller, şüpheliler ve soruşturmanın seyrine ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulundu.
İsrail savaş kabinesi üyeleri hakkında suç duyurusu
Hadad, 620 Şilili hukukçunun imzasının bulunduğu suç duyurusu dilekçesinde, Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da Filistin halkına karşı İsrailli yetkililer tarafından işlenen soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçlarına ilişkin delillerin yer aldığını belirtti.
Başta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Galant olmak üzere savaş kabinesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunduklarını anlatan Hadad, “Soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçlarından sorumluluğu olanlar hakkında bu girişimi başlattık.” dedi.
Hadad, açık kaynaklardan ve medyadan çok sayıda görüntü ve delil topladıklarını ifade ederek, “Deliller arasında, Filistin’de yaşayan akrabalarımızdan, İsrail bombardımanlarında hayatını kaybedenlerin yakınlarından aldığımız ifadeler de var.” bilgisini verdi.
UCM’nin içtihatlarına göre savaş suçu
İsrail’in sivillere yönelik bombardımanları, Filistinlilere ait evleri yıkması, mallarına el koyması ve İsrailli yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddet eylemlerinin de dilekçelerinde yer aldığını aktaran Hadad, dilekçede, BM ve çok sayıda uluslararası kuruluşun raporlarına ve tespitlerine de yer verdiklerini dile getirdi.
Hadad, evlerin yakılması, sivil alanların bombalanması ve 32 bine yaklaşan sivil can kaybının UCM’nin içtihatlarına göre savaş suçu teşkil ettiğini ve İsrail’in soykırım kastıyla hareket ederek Filistin halkına karşı etnik temizlik ve soykırım suçlarını işlediğini vurguladı.
Şili’nin Ürdün Büyükelçisi olarak görev yaptığı dönemde, Gazze’deki durumu yakından takip ettiğini anlatan Hadad, “Gazze büyük bir açık hava hapishanesi. Yoksulluk, güçlükler ve çalışma haklarının İsrail’in iznine tabi olması gibi zorluklar var. Bunlar 7 Ekim öncesinde de vardı.” ifadelerini kullandı.
“Sorumluların hesap vermesini istiyoruz”
Hadad, “Bu suçların politik ve askeri sorumlularının hesap vermesini istiyoruz. Sivillere karşı işlenen bu acımasız suçların hesabını istiyoruz. Savaşan iki ordu yok, bir ordunun Gazze’dekileri yok etmek, daha sonra diğer yerlerdeki gibi buralara yerleşimcileri koyarak Filistin topraklarının ilhakı amacı var.” değerlendirmesinde bulundu.
İsrailli bakan Galant’ın, Gazze’de elektrik, su, gıda ve ilaca erişimi bilerek engellediklerine yönelik açıklamalarını hatırlatan Hadad, “Bu, açlık yoluyla Filistin halkının kısmi ya da tamamen yok edilmesi amacının itirafıdır.” dedi.
Hadad, Filistin toprakları dışında yaşayan en büyük Filistin diasporasının Şili’de bulunduğunu belirterek, “Burada 600 bin Filistin asıllı Şilili yaşıyor ve biz kökenimizi unutmuyoruz. Bu dramatik durum sebebiyle acı çekiyoruz. Bu sebeple 620 hukukçu bir araya gelerek suç duyurusu yaptık. Adalet arıyoruz.” görüşünü paylaştı.
UCM’den Filistin soruşturması için beklentilerinin olduğunu kaydeden Hadad, “Cezasızlığa yer yok. Sorumlular cezasını bulmalı. Netanyahu, Galant ve diğer sorumlular hakkında Interpol nezdinde yakalama kararı çıkarılmalı ve bunlar UCM’ye getirilmeli.” diye konuştu.
“Bu yüzyılda, Gazze’deki gibi bir yıkımın yaşanmasına inanamıyorum”
Presti ise Gazze’de ve işgal altındaki Filistin toraklarındaki soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçlarına dikkati çekmek istediklerini belirterek, “Gazze’deki durum korkunç. Milyonlarca insan yerlerinden edildi. Bu yüzyılda, Gazze’deki gibi bir yıkımın yaşanmasına inanamıyorum.” dedi.
Şilili hukukçuların diktatör Augusto Pinochet dönemindeki suçları ve ihlalleri iyi hatırladığını anımsatan Presti, “Şilili avukatlar, insan hakları mücadelesine çok büyük bir inanç besliyor. Bugün Filistinliler bu adaleti hak ediyor. İnsanlığın barışı için bu çok önemli.” görüşünü aktardı.
Presti, UCM’nin kendisine ulaşan delilleri ve belgeleri sınıflandırmada ve işleme almada zorluk yaşadığını anlatarak, “Bu kadar delile sahip olmak suç duyurusunda bulunanlar için iyi ama UCM Savcılığı açısından da zor bir durum. Burada zaman problemi var.” ifadelerini kullandı.
UCM’nin Ukrayna soruşturmasında Rus yetkililere karşı çok hızlı hareket ettiğine dikkati çeken Presti, bu durumun ayrımcılık ve çifte standart olarak görüldüğünü vurguladı.
Presti, “Ne zaman olacağını bilmiyorum ama gelecekte bir gün, Netanyahu’nun yargılanacağına inanıyorum. Bu çılgın suçların biteceğine, Filistin’deki işgalin sonlanacağına ve UCM’de yargılamaların başlayarak adaletin yerini bulacağına inanıyorum. Mahkemeye inanıyorum ama zaman sıkıntısı bir sorun olarak karşımızda duruyor.” değerlendirmesini yaptı.
UCM’nin sitesinden savcılığa doğrudan delil gönderme imkanı bulunduğunu ve bunun çok önemli olduğunu aktaran Presti, “Küresel Güney’deki hukukçular, özellikle bu olayda Filistinlileri savunmak zorunda. Küresel Güney, (Filistin’i) Küresel Kuzey’e karşı savunmalı. Bu şikayetin arkasındaki politik fikir bu ve bu çok önemli.” diye konuştu.
]]>Gelibolu Yarımadası’nda 109 yıl önce yaşanan, binlerce vatan evladının şehit düştüğü topraklar, savaşın izlerini taşıyan sayısız tarihi esere ev sahipliği yapıyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı bünyesinde yarımadada Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi, Bigalı Atatürk Evi ve Müzesi, Mehmetçik Feneri-Gelibolu Tarihi Su Altı Parkı, Kilitbahir Kale Müzesi, Namazgah Tabyası Müzesi, 1915 Siper ve Çanakkale 1915 Hilal-i Ahmer Hastanesi Canlandırma Alanı bulunuyor.
Bu mekanlarda, Mehmetçik ile işgal güçlerine bağlı askerlerin kullandığı matara, üniforma, çanta, bot, çarık, çizme, şapka gibi kişisel eşyaların yanı sıra silahlar, mermiler, kılıçlar, bomba ve kukriler (bıçak), mavzer kovanı, top mermilerine ait şarapnel parçaları, üniformalardan kopan düğme gibi parçalar sergileniyor.
Her karış toprağı tarih kokan Gelibolu Yarımadası’ndan yıllar içinde elde edilen ve Tarihi Alan’daki müzelerde sergilenen savaş envanterleri, 1915’te yaşanan kanlı çarpışmaların izlerini taşıyor.
Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanı İsmail Kaşdemir, AA muhabirine, Çanakkale Savaşları’na ait objeleri müzelerde sergilediklerini söyledi.
Savaşın ve Türk askerinin kahramanlığının daha iyi anlaşılması için savaşta kullanılan malzemeleri ziyaretçilere açık hale getirdiklerini anlatan Kaşdemir, şöyle devam etti:
“Mehmetçik, 109 yıl önce bu topraklarda Çanakkale’yi bu malzemelerle geçilmez yaptı, bu malzemelerle düşmana karşı koydu. Düşmanla aramızdaki mukayese açısından baktığımızda onların belki topu, tüfeği çok büyük savaş gemileri vardı, teknolojik olarak çok üstünlerdi ama bizim en başta iman dolu göğsümüz vardı. Gerekirse bir kürekle bile düşmana hücum edebildiğimiz o kürekleri de ziyaretçilerimize gösteriyoruz. Mehmetçiğin eliyle kazdığı siperleri gösterebiliyoruz, hangi şartlarda yaşadığını gösterebiliyoruz.”
“Çanakkale ruhunu yansıtabiliyoruz”
Kaşdemir, Tarihi Alan Başkanlığınca yürütülen “Sahip Çıkalım” adlı kampanya hakkında bilgi verdi.
Çanakkale’de, bölgede veya Türkiye’nin herhangi bir yerinde Çanakkale Savaşları’na ait malzemelerin bulunduğunu dile getiren Kaşdemir, şunları kaydetti:
“Artık yavaş yavaş o savaş malzemeleri Tarihi Alan Başkanlığımıza verilmeye başlandı çünkü burası artık kurumsallaşmasını tamamlamış, tarihe sahip çıkan bir kurum haline geldi. Tarihi Alan Başkanlığımıza halkımız çok güveniyor. Bu güvenden dolayı da malzemeleri bize bağışlıyorlar. Biz de onların isimlerini yazarak müzelerimizde sergiliyoruz. Onların olmaktan çıkıp, Türk milletine ait oluyor. Doğrusu da bu.”
İsmail Kaşdemir, müzeye kazandırılan savaş malzemelerini Tarihi Alan Başkanlığı bünyesindeki restorasyon laboratuvarında restore edebildiklerini anlattı.
Müzelerinin her geçen gün zenginleşmeye başladığını belirten Kaşdemir, “Teşhir, tanzim, dizayn anlamında çok modern müzecilik anlayışına sahibiz. Çanakkale ruhunu yansıtabiliyoruz. Ziyaretçilere görsel güzelliğin yanında duyguyu da aktarabilmemiz gerekiyor. Tarihi Alan’daki müzelerimiz her yıl olduğu gibi bu sene de milyonları ağırlayacak. Artan bir ziyaretçi yoğunluğumuz var.” ifadesini kullandı.
Kampanyaya destek çağrısında bulunan Kaşdemir, sözlerini şöyle tamamladı:
“Sahip Çık Kampanyası ile vatandaşlarımızın ellerinde Çanakkale ile alakalı savaş malzemesi varsa atalarından, dedelerinden kalma hatıralar, şahsi eşyalar biz onları teslim alabiliriz. Çanakkale’deki müzelerimizde milyonlarca insanın görmesini sağlayabiliriz, altlarına da kim tarafından bağışlandığını yazabiliriz.”
]]>Altun, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığınca 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Zaferi’nin 109. yıl dönümü dolayısıyla Sirkeci Tren Garı’nda düzenlenen “Allahaısmarladık Çanakkale Zaferi Sergisi”nin açılışında yaptığı konuşmada, asker sevkiyatının yapıldığı Sirkeci Garı’ndan Çanakkale Destanı’nı yeni nesillere hatırlatmak istediklerini söyledi.
Bu zaferin toplumsal, siyasal ve kültürel hafızanın vazgeçilmez unsurlarından biri olduğunu kaydeden Altun, “Çanakkale Zaferi’yle birlikte sadece ülkemizin tarihi değil, sadece bu coğrafya değil, dünya tarihi etkilenmiştir. Zira Çanakkale’de eğer biz zafer kazanmamış olsaydık dönemin emperyalist güçleri hızlı bir şekilde Birinci Dünya Savaşı’nı kendi lehlerinde sonuçlandıracaklar ve emperyalist bölüşümü hızlandıracaklardı. Çanakkale Zaferi, Çanakkale Zaferi’ndeki kahramanlar buna engel oldular.” diye konuştu.
Altun, Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Çanakkale’de savaşan bütün kahramanlara, şehitlere ve gazilere rahmet dileyerek, onların kahramanlıkları sayesinde bugün bu ülkede yaşadıklarını bildirdi.
Çanakkale Zaferi’nin bir yandan Milli Mücadele’deki ruhun, diğer yandan Cumhuriyet’in kurucu ruhunun öncüsü olduğuna dikkati çeken Altun, şöyle devam etti:
“Çanakkale Zaferi’ni anlamadan ne Milli Mücadele’yi ne de Cumhuriyetimizin kurucu iradesini anlayamayız ve esas itibariyle o günden bugüne verdiğimiz egemenlik ve bağımsızlık mücadelesini de anlayamayız. Biz bu çerçevede istedik ki bu önemli tarihsel olayın, bizim tarihimizin kurucu hadiselerinden biri olan Çanakkale Zaferi’nin anlaşılmasına katkıda bulunalım. O dönemde yaşananların, o dönemdeki gerçek insan hikayelerinin neler olduğunu yeni nesillere gösterelim. Çünkü gerçekten burada bu sergiyi gezdiğinizde göreceksiniz ki çok ciddi anlamda bir mücadele verilmiş, büyük kahramanlıklar sergilenmiş ve büyük kahramanlıklar sürecinde gerçekten çok zorlu bir zafer elde edilmiş.”
“1200 farklı parça burada sergileniyor”
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Altun, sergide Çanakkale Zaferi’nin tarihi önemi, savaşın ayrıntıları ve insani boyutunu görmenin mümkün olduğunu belirterek, “Sergimizde Çanakkale Savaşı’na dair çok ciddi bir obje arşiviyle karşılaşacaksınız. Bir taraftan burada medikal malzemeler, bir taraftan silahlar, bombalar, çeşitli mühimmatlar göreceksiniz. Yine 1200 farklı parça burada sergileniyor. Aynı şekilde gün yüzüne çıkmamış günlükler, mektuplar, yine burada sergileniyor.” ifadelerini kullandı.
“Çanakkale Zaferi, milletimizin bağımsızlık iradesinin somut bir tezahürüdür ve tarih boyunca bu iradenin ne kadar güçlü bir şekilde tecelli ettiğini ortaya koymaktadır.” diyen Altun, bu hadiseyi anlamanın boyunlarının borcu olduğunu dile getirdi.
Altun, geçmişin sadece uzakta tek başına varlık bulan hadiseler yığını olmadığını vurgulayarak, “Aynı zamanda bugünü kuran önemli hadiselerin olduğu bir coğrafyadır ve bu yönüyle baktığımızda biz bu tarihsel coğrafyayı bugüne taşımak ve bugünden geleceğe güçlü bir şekilde var olmak için oradaki hafızayı işlemek zorundayız ve biz buna gayret sarf ediyoruz.” değerlendirmesini yaptı.
Yazar Samipaşazade Sezai’nin “Çanakkale Zaferi bir taraftan hali kurtardı. Bir taraftan maziye azametini ve hamasetini iade etti. Bir taraftan da vatanı, vatanımızı ebedi vatan kıldı” şeklindeki sözlerini aktaran Altun, “Bu yönüyle de Samipaşazade Sezai, Çanakkale Savaşı’nı çok güçlü bir şekilde vurgular ve üç mucizeler muharebesi olarak ifadelendirir.” bilgisini paylaştı.
“Türkiye Yüzyılı mücadelesi budur ve Çanakkale Zaferi’ndeki ruhun devamı niteliğindedir”
Daha önceki çalışmalar ve bugün açılışını yaptıkları sergiyle birlikte Çanakkale Zaferi’nin sadece Türkiye’de değil bütün dünyada çok iyi anlaşılmasını istediklerinin altını çizen Altun, şunları söyledi:
“Çanakkale Zaferi’ne baktığımızda, bugün bu sergiyi gezdiğimizde şunu çok açık ve net bir şekilde görüyoruz ki bu coğrafyada olmak gerçekten çok güçlü bir şekilde varlık göstermeyi mecbur kılıyor. Türkiye’nin Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde yürüttüğü mücadele de bu anlamda güçlü bir şekilde burada varlık gösterme mücadelesidir. Zira egemenliğimizin, bağımsızlığımızın teminatı güçlü bir şekilde bu coğrafyada varlık göstermekten geçmektedir. Tam bağımsız güçlü Türkiye mücadelesi, ‘Türkiye Yüzyılı’ mücadelesi budur ve Çanakkale Zaferi’ndeki ruhun devamı niteliğindedir.”
Altun, tam bağımsız güçlü Türkiye mücadelelerini güçlü bir şekilde sürdüreceklerine işaret ederek, “Bu yönüyle bizim burada savunma sanayi başta olmak üzere yaptığımız bütün yatırımlar da burada güçlü bir şekilde varlık göstermemizin esas itibariyle bir aracıdır. Zira bu sergiyi gezdiğimizde şunu çok açık ve net bir şekilde görüyoruz ki gerçekten kendi güçlü savunma sanayisi olan bir ülke gerçekten egemenlik anlamında çok güçlü bir yerde durabilir. Bu yönüyle de biz bu coğrafyanın kurucu aktörü olarak bu coğrafyada varlık göstermeye devam edeceğiz.” diye konuştu.
Açılışa, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Serdar Karagöz de katıldı.
Sergi, 18 Nisan’a kadar gezilebilecek
Çanakkale Zaferi’nin insan hikayelerine, cephe gerisindeki bekleyişe, siperlerde yaşanan olağanüstü zorluklara odaklanan sergide, savaşın sessiz tanıkları olarak nitelendirilen döneme ait savaş aletleri, mayınlar, büyük top kurşunları ve çeşitli mühimmatlar, günlük yaşama dair materyaller, askerlerin kişisel eşyaları, yemek kapları, üniformalar, ayakkabılar, savaş dönemine ait yiyecek paketleri, savaşa katılan askerlere verilen madalyalar, nişanlar ve ödüller sergileniyor.
Tüm bunların yanı sıra Seyit Onbaşı’nın tek başına taşıdığı 220 kilogramlık topun aynı dönemden kalma bir ikizi sergilenirken “Bir ulusun mirasını taşımaya hazır mısın?” mottosuyla ziyaretçilere bunu yerinden kaldırabilme deneyiminin yaşatılması hedefleniyor.
Sergide, cepheye dair resmi belgeler, haritalar, planlar, Nusret Mayın Gemisi’nin dürbünü, siper periskopları, cephedeki askerlerin aileleriyle yazışmaları, asker günlükleri, tıbbi malzemeler, cephede kullanılan ilk yardım çantaları, yaralı askerlerin tedavisinde kullanılan cerrahi aletler gibi birçok eşya ziyaretçilerin ilgisine sunuluyor.
Teğmen İbrahim Naci’nin orijinal el yazması günlüğü ve içerisindeki çeşitli anekdotlar da savaş kahramanlarının anılarını gün yüzüne çıkarıyor.
Savaşın her anlamda zorluklarını yansıtan, kişisel anlatımlar ve deneyimlerle ziyaretçileri tarihi bir yolculuğa çıkarmayı amaçlayan sergi, 18 Nisan’a kadar Sirkeci Tren Garı’nda ziyaretçilere açık olacak.
]]>Çanakkale Deniz Müzesi’nde, Çimenlik Kalesi, Piri Reis Galerisi, Binbaşı Nazmi Bey Resim ve Sergi Salonu, TCG Nusret Müze Gemisi, Uluçalireis Denizaltı Müzesi, Acar Botu gibi açık ve kapalı sergi alanları ile objeler yer alıyor.
Müzenin Çimenlik Kalesi bölümü, Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’nin bir bölümünü yazdığı yer olması itibarıyla büyük önem taşıyor. Buradaki sergileme alanında Fatih Sultan Mehmet ile Piri Reis’in balmumu heykeli bulunuyor.
Sergide, Çanakkale muharebeleri sırasında yoğun çatışmalar nedeniyle başlarını siperden çıkaramayan askerlere çözüm olması nedeniyle geliştirilen aynalı tüfek periskoplarının bir örneğinin yanı sıra dünyanın en eski silahlarından biri olduğu bilinen ve İtilaf Kuvvetleri adına savaşan Gurkaların ve Hintlilerin kullandığı kukri (bir tür kama) yer alıyor.
Atatürk’ün fotoğrafının çekildiği makine de müzede
Çanakkale muharebelerinde binbaşı rütbesi ile 1’inci Kolordu Komutanlığına bağlı Kurmay Başkanı olarak görev yapan Haydar Mehmet Alganer tarafından çekilen Mustafa Kemal Atatürk’ün Düztepe’deki fotoğrafı ve fotoğrafın çekildiği makine serginin en önemli eserlerinden.
Çanakkale’de görev yaptığı savaşın en yoğun zamanlarında tuttuğu günlüğü çektiği fotoğraflarla destekleyen Alganer’in özellikle 17 Haziran 1915’te ziyaret ettiği 19’uncu Tümen Komutanı Mustafa Kemal ile olan diyaloğu da dikkati çekiyor.
Bugün müzede sergilenen fotoğrafta, Atatürk’ün kararlı duruşu ve keskin bakışlarının etkisi hissediliyor. Fotoğraftaki sahne, Atatürk’ün gerçekçi heykeli ile kale içinde tasarlanmış bir canlandırma yardımıyla bir kez daha ziyaretçilerin gözleri önüne seriliyor.
Gazilerin kendi sesinden savaş anıları
Savaş sırasında İngiliz siperlerinden ele geçirilen şapka ise Çanakkale muharebelerinin önemli tanıklarından. Şapkanın üzerinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün el yazısı ile düştüğü bir de not yer alıyor.
Sergi alanında balmumu heykelleri bulunan Çanakkale Savaşları gazileri Yenice’nin Akça köyünden Mehmet Oral ve Karabey köyünden İsmail Ovalıçavuş, kendi seslerinden o günleri anlatıyor.
Kalenin ikinci katında Emir Çaka Bey’in 1081’de ilk Türk donanmasını oluşturmasından, Cumhuriyet’in ilanına kadar olan sürede Türk deniz tarihinden safhalar aktarılıyor.
Türk deniz tarihinin en büyük denizcisi Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa’nın ziyaretçiler tarafından daha yakından tanınması için ayrı bir salon bulunuyor.
Müfreze Komutanı Binbaşı Nazmi Bey’in yaşananları günü gününe aktardığı dört ajandasında savaşa dair önemli bilgiler yer alıyor.
Çanakkale’de muharebelerin şiddetinin ve yoğunluğunun tarifi, döneme ait yazılı kaynaklardan öğreniliyor ancak savaşın şiddeti en yoğun şekilde, 160 milyonda bir kez karşılaşılabilecek havada çarpışan mermi örneklerinden görülebiliyor. Kalede yer alan bu mermilerden iki örnek, camekana yerleştirilen büyüteç aracılığıyla farklı bir açıyla sergileniyor.
18 Mart 1915’te savaşın en ateşli anlarında İngiliz Zırhlısı Kraliçe Elizabeth’ten atılan ve Çimenlik Kalesi’ne isabet eden top mermisi, kalenin dış bahçesinde bulunuyor.
Savaş dönemi ressamı Yüzbaşı Laga’nın 97 parça eseri sergileniyor
Çanakkale Deniz Müzesi’nde 1927 yılında inşa edilen Binbaşı Nazmi Bey Resim ve Sergi Salonu’nda “Cumhuriyet Donanması” temalı sergi de ziyaretçilerin beğenisine sunuluyor.
Türkiye Cumhuriyeti Donanmasının temeli Hamidiye Kruvazörü’nde atıldığından, galeri binasının ilk odası Hamidiye Kruvazörü ve Atatürk adına düzenlendi. Bu katta bulunan diğer sergi alanlarında donanmanın seçkin unsurları yer alıyor.
Binanın 2. katında 1914-1918 arasında Çanakkale Mevki-i Müstahkem Ressamlığı görevini yürüten Yüzbaşı Mehmet Ali Laga’ya ait 97 parçadan oluşan resim koleksiyonu sergileniyor.
Bu katın Uluçalireis Denizaltısı Odası olarak düzenlen bir odasında, denizaltıya ait çeşitli objeler, gemi modeli ve isim levhası bulunuyor.
Kahraman Nusret Mayın Gemisi’ni yaşatmak amacıyla, 2009-2010 yılları arasında Gölcük Tersanesi Komutanlığında inşa edilen TCG Nusret N-16 Gemisi, Türkiye’nin ilk denizaltı müzesi Uluçalireis Denizaltı ve Acar Botu, Çanakkale Deniz Müzesi’nin en önemli uğrak noktaları arasında yer alıyor.
Çanakkale Deniz Müzesi ve içinde bulunduğu Çimenlik Kalesi AA tarafından FPV dron ile de görüntülendi.
1’inci sınıf askeri müze
Çanakkale Deniz Müzesi Komutanı Albay Serhan Aras, yaptığı açıklamada, 72 dönüm arazi üzerindeki Çanakkale Deniz Müzesi’nin 1982 yılında Askeri Müze Müdürlüğü adıyla kurulduğunu, 2002 yılında 1’inci sınıf askeri müze olarak tescil edildiğini aktardı.
Aras, Çanakkale Deniz Müzesi’nin Çimenlik Kalesi, TCG Nusret Müze Gemisi, Uluçalireis Denizaltı Müzesi ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kullandığı Acar Botu’nu bünyesinde barındıran, içindeki son derece kıymetli eserlerle halka hizmet veren bir müze olduğunu söyledi.
Müzeyi, 2000 yılından sonra renovasyona aldıklarını, tüm sergileme alanlarını yenilediklerini anlatan Aras, “Daha güncel, her yaşa hitap edebilen, eğlenerek öğrenmeyi tetikleyen ve tematik sergileme düzeninde Birinci Dünya Savaşı’nı içeren aynı zamanda Türk deniz tarihini, Türk deniz tarihindeki şanlı büyüklerimizi anlatan Türk gençliğine ecdadını tanıtmayı hedefleyen bir müze haline getirdik.” dedi.
Depodaki eserleri, restorasyona müteakip sergiye sunduklarını belirten Aras, “Biz sadece eserlerle değil bu eserleri aynı zamanda çocuklarımıza aktarabilmek adına canlandırmalar, etkileşimli uygulamalar, animasyonlar, seslendirmeler, müzik ve ışıkla çok daha zengin bir sunum tekniğiyle müzemizi yeniden halkımızın ziyaretine sunduk. Tüm Türk halkını gençlerimizi, çocuklarımızı, şanlı Türk deniz tarihini, atalarımızın kahramanlıklarını görmek üzere Çanakkale Deniz Müzesi’ne bekliyoruz.” diye konuştu.
]]>AHMET ÜN
Diyarbakır’da İnsan Hakları Derneği’nce düzenlenen ve 2 gün sürecek ‘Kürt Meselesinin Çözümü ve Barış Konferansı’ başladı. İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, “Esasen bir Türk ve Türkiye meselesi olan Kürt meselesi artık bölgesel bir sorun ve çözümsüzlük işleri daha da karmaşık bir hale getiriyor” dedi.
İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi’nce Diyarbakır’da düzenlenen ‘Kürt Meselesinin Çözümü ve Barış Konferansı’ başladı. 2 gün sürecek konferansa CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, AKP Milletvekili Galip Ensarioğlu, DEM Parti Milletvekili Ayşegül Doğan, gazeteciler, akademisyenlerin yanı sıra İrlanda’nın siyasi hareketi Sinn Fein Milletvekili Francie Molloy ve Avrupa’daki Filistinli Topluluklar ve Örgütler Birliği Başkanı George Rashmawi de katıldı.
“KÜRT MESELESİ ARTIK BÖLGESEL BİR SORUN”
İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, dünyada devam eden bölgesel ve yerel savaşlar ile çatışmaların tüm dünya insanlarını derinden etkilediğine dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır süren Suriye iç savaşı ve Rojava’da halen barışçıl çözüm bulunamamıştır. Haklara ve özgürlüklere dair ne varsa ağır saldırı altında. Uluslararası ölçekte faşizm yükseliyor. Bölgesel çatışmalar adeta yeni bir dünya savaşının provası görünümünde. Ukrayna, üçüncü dünya savaşının ön kapışması gibi sürüp giderken İsrail’in Gazze’de hiçbir sınır tanımadan sürdürdüğü dehşet, yalnızca çocukları ve kadınları değil izleyen herkesin zihninde ve yüreğinde yer alan ‘yeter’ diyebilme refleksini de öldürüyor. Kafkasya’dan Balkanlar’a bölgemizdeki bütün ülkeler hem kendi içinde hem de komşularıyla çatışma halinde ve burada, bu güzel topraklarda halkların geçmişini ve geleceğini rehin alan savaş, kırkıncı yılında. Kırk yıldır atılmayan adımlar işleri daha da karmaşıklaştırdı, savaşı daha da derinleştirdi. Esasen bir Türk ve Türkiye meselesi olan Kürt meselesi artık bölgesel bir sorun ve çözümsüzlük işleri daha da karmaşık bir hale getiriyor.
“ARTAN IRKÇI SALDIRILARDA YÜKSELİŞ EĞİLİMİ DEVAM EDİYOR”
Türkiye, Kürt meselesi gibi temel meselelerini diyalog ve müzakereye dayalı çatışma çözüm yöntemleri kullanarak çözememiş bir ülke. Tam da bu nedenle silahlı çatışmalar ülke içi ve ülke dışında devam ediyor ve her gün canımızı yakmaya, yaşamlarımızda her geçen gün daha fazla kayba neden oluyor. Coğrafyayı daha fazla insansız, ormansız, doğasız kılıyor. Kürt sorununun çözümsüzlüğü ve yeniden başlayan silahlı çatışmalar nedeni ile yaşamını yitirenler ile ilgili oldukça ağır bir bilanço ile karşı karşıyayız. Çatışma ve savaş ortamı ile birlikte genel baskı ortamında şiddetin öne çıkması ve beraberinde nefret dilinin zehrini akıtması kaçınılmaz oluyor. Nefret saiki ile artan ırkçı saldırılarda ise yükseliş eğilimi devam ediyor. Bu ortam; asgari insani ve ahlaki kuralların işletilmesini rafa kaldırıyor ve insan cenazelerinin torbalarda ailelerine teslim edilmesi hukuksuzluğun yanı sıra vicdanları yaralıyor, toplumsal barışa zarar veriyor.
“OLUMSUZLUKLARDAR KURTULMAMIZ BARIŞ İLE MÜMKÜN”
Savaş, halklara daha fazla yoksulluk ve daha fazla vergi olarak geri dönüyor. Bütün bu olumsuzluklardan kurtulmamız barış ile mümkün. Kürt sorununun inkarından vazgeçilmesi ve bu sorunun kabul edilmesi toplumsal barışın sağlanması için zorunludur. Kalıcı bir çatışmasızlık için Kürt meselesinin çözümünde önemli bir aktör olan Abdullah Öcalan’ın ailesi ve avukatları ile görüşmesinin bir an önce önü açılmalıdır. Müzakere ile uzlaşı yolu açılmalı ve bu süreçlere siyasal ve toplumsal kesimlerin katılması sağlanmalıdır. Türkiye’nin siyasi partileri ve toplumsal muhalefeti barışa odaklandığı taktirde yeni bir barış sürecinin önü açılacaktır. Bu ülkenin tüm halklarının, emekçilerinin, yoksullarının, kadınların, gençliğin, çocukların yani hepimizin barışa ihtiyacı var. İHD olarak düzenlediğimiz bu iki günlük konferansı tam da bu ihtiyaca karşılık verebilmesi için düzenliyoruz.”
LEYLA ZANA’DAN YAZILI MESAJ
Konferansa katılması beklenen Leyla Zana, başka bir programı nedeniyle konferansta yer alamayacağını bildiren yazılı mesaj iletti. Zana, mesajında şu ifadelere yer verdi:
“Kürtler bir taraftan Newroz’u karşılamanın coşkusunu yaşarken diğer yandan kabuk bağlamamış, derin yaramız Halepçe’nin kavurucu acısını yaşıyor. Bir yandan acılarımız diğer yandan umutlarımız tazeleniyor. Tüm bu gündemlere Kürtlerin ve kadınların iradeleri açısından çok önemli bir seçim yoğunluğu da eklenince ne yazık ki sizlerle buluşamadık. Anlayışla karşılamanızı umuyorum. Başta İHD Genel Merkezi olmak üzere, yıllardır binbir zorluğu göğüsleyerek insan hakları mücadelesi veren, bunun için ısrarlı bir duruşa sahip olan tüm yaşam hakkı savunucularını, bu konferansın emektarlarını ve katılımcıları sevgi ve saygıyla selamlıyorum. 21 Mart’ta Diyarbakır Newroz alanında buluşmak dileğiyle. Dostluk ve dayanışma duygularımla.”
“BİZLER, FİLİSTİN’DE TAM BİR ULUSAL TUTUM SAĞLAYAMADIK”
Avrupa’daki Filistinli Topluluklar ve Örgütler Birliği Başkanı George Rashmawi ise “Birliktelik, zafere gidilen yolda çok önemlidir. Bizler, Filistin’de tam bir ulusal tutum sağlayamadık. Barış için ulusal dayanışmayı sağlamalıyız, birlikte çalışmalıyız. Ancak birlikte değiştirebiliriz; özgürlüğü ve barışı birlikte getirebiliriz” ifadelerini kullandı.
Sinn Fein Milletvekili Francie Molloy, Kürt meselesiyle benzer sorunlar yaşadıklarını belirterek, “Barış talebimiz sizlerle aynıdır. Kürt meselesi ile bizim meselemiz bazı açılardan benzerlik göstermektedir. Bizler de barış için 25 yıl mücadele ettik. Barış meselesi bir süreçtir; bu süreçler kapsayıcı ve bütün tarafların yer alabileceği bir şekilde olmalıdır. Türk hükümeti de barış meselesinde bunu öncelemelidir. Barışa giden yolda birçok zorlukla karşılaşabiliriz. Özellikle bizler de bu süreçte hapishanelerde kaldık. Barış süreçlerinde siyasi tutukluların serbest bırakılması ön açıcı olabilmektedir. Bizler her daim Kürt halkının mücadelesini desteklemekteyiz” diye konuştu.
Konferans, açılış konuşmalarının ardından basına kapalı devam etti.
]]>
BAKÜ – Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Azerbaycan’da düzenlenen 11. Küresel Bakü Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Filistin’de süregelen trajedi, artık iki devletli çözüm kapsamında çözülmeli, derhal ateşkes ilan edilmeli ve engelsiz olarak insani yardım sağlanmalı. Ancak yoğun diplomatik çabalarımız İsrail’in Gazze’deki savaş suçlarını durdurmadı” dedi.
Azerbaycan, Türkiye ve Gürcistan Dışişleri Bakanlarının 9. Toplantısı kapsamında Bakü’ye gelen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Azerbaycan’daki temaslarına devam ediyor. Fidan, Bakü’deki temasları kapsamında, “Parçalanmış dünyayı düzeltmek” temalı 11. Küresel Bakü Forumu’na katıldı. Fidan, küresel sistemde köklü bir dönüşümünün eşiğinde olduğunu belirterek, “Bu nedenle kriz çatışmaları ve savaşlar eşi benzeri görülmemiş boyutlara ulaştı. Ne yazık ki bugün ne uluslararası sistem ne de onun arkasındaki büyük aktörler bir çözüm sunamıyor. Bunun yerine büyük güçler kendi gündemlerini sürdürüyorlar. Dahası, hiç kimsenin mevcut jeostratejik zorlukları bağımsız olarak ele alamayacağı açıktır. Bu nedenle bölgesel sahiplenmeye dayalı çözümler ileriye yönelik en geçerli yol olarak öne çıkıyor” dedi.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Aliyev, vizyoner bir barış çağrısında bulundu”
Güney Kafkasya’da Azerbaycan’ın AGİT Minsk Grubu Karabağ’daki Ermeni işgaline son vermesi için onlarca yıl beklemek zorunda kaldığını vurgulayan Fidan, “AGİT Minsk Grubu işgali sona erdirmek yerine uzatma stratejisini tercih etti. İkinci Karabağ Savaşı ve terörle mücadele operasyonunun ardından alınan birçok BM Güvenlik Konseyi kararına rağmen nihayet adalet yerini buldu. 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı’nın hemen ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Aliyev, 6 ülkeden oluşan bölgesel bir mekanizma önererek son derece vizyoner bir barış çağrısında bulundu. Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Rusya, İran ve Gürcistan” şeklinde konuştu.
Önerinin birlik, barış ve istikrarın bölgedeki ülkelerin sağlayabileceği varsayımı üzerine inşa edildiğini belirten Fidan, “Bugünkü adıyla 3+3 platformu hızla kuruldu ve şimdiden 2 toplantı yapıldı. Geçen sene Ekim ayında İslam İşbirliği Teşkilatı’ndaki meslektaşlarıma üye devletlerin konuyu ele alması gerektiğini söyledim” dedi.
“Filistin’de süregelen trajedi, artık iki devletli çözüm kapsamında çözülmeli”
Arap Birliği’nin olağanüstü zirvesiyle kurulan temas grubu, bölgeyi sahiplenme eylemi sergilediğini belirten Fidan, “Yedi ülke olarak bize Filistin’de devam eden trajediye müdahale etme için İslam dünyası adına hareket etme görevi verildi. Grubun çabaları ve uluslararası toplumun ezici üstünlüğü sayesinde Filistin’de süregelen trajedi, artık iki devletli çözüm kapsamında çözülmeli, derhal ateşkes ilan edilmeli ve engelsiz olarak insani yardım sağlanmalı. Ancak yoğun diplomatik çabalarımız İsrail’in Gazze’deki savaş suçlarını durdurmadı” ifadelerini kullandı.
Bugün itibariyle 31 binden fazla cenazenin olduğunu söyleyen Fidan, “Bunların çoğu kadın, çocuk ve yaşlı. Gazze artık yerle bir olmuş durumda ve yaşanmaz bir durumda. Bu nedenle Filistinlilerin katlanmak zorunda kaldığı fedakarlıkları ve anlatılamaz acıları söylemek bizim görevimizdir. 1967 öncesi sınırlara ve geçmişte tam teşekküllü Filistin devletine dayalı iki aşamalı çözümü hayata geçirene kadar bu mümkün olmayacak. İsrail’in iki devletli bölgeye yönelik taahhüt eksikliği nedeniyle nihai bir çözüme ulaşmak mümkün olmadı. Bu doğrultudaki önerimiz bölgesel ve uluslararası muhataplarımız tarafından olumlu karşılandı. Türkiye bu konuda bu sorumluluğu almaya hazır olacaktır” diye konuştu.
“Azerbaycan, Kafkaslarda kilit rol oynuyor”
Türkiye’nin Libya’da da istikrar, toprak bütünlüğü ve birlik temelinde, özgür, adil ve mutabakata dayalı güvenilir seçim sürecinin ilerletilmesi desteklediğini belirten Bakan Fidan, “Bu anlamda Türkiye’nin bölgeyi sahiplenme politikası enerji ve bağlantı projelerini de kapsıyor. TANAP, TAP, Trans-Hazar, Doğu-Batı Orta Koridoru ve Irak Kalkınma Yolu projesi gibi girişimleri destekliyoruz. Son yıllarda Azerbaycan, Kafkaslarda kilit rol oynuyor. Çok pozitif bir rolü var ve bölgesel diplomasi, bölgeyi sahiplenme ve bölgesel projeler için bir merkez haline geliyor” dedi.
Türkiye’nin pek çok konuda onlarla birlikte çalıştığını ifade eden Fidan, “Bilirsiniz, demiryolu projeleri, enerji projeleri ve ekonomik projeler gibi. Geçen sene sırf Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın toplantısı için Şuşa’ya gelmiştim. Azerbaycan, Avrupa’nın enerji güvenliğinde de çok önemli bir rol oynuyor” şeklinde konuştu.
“PKK ve YPG’ye bazı NATO ülkeleri tarafından yardım edildi”
Türkiye’nin sınırlarının diğer tarafında büyük bir tehditle karşı karşıya olduğunu belirten Bakan Fidan, “Biliyorsunuz Irak’taki PKK, YPG. PKK, Irak’taki uzantısı, YPG’de Suriye’deki uzantısıdır. Bazı NATO ülkeleri tarafından yardım edildi, güçlendirildi ve görevlendirildiler. Biliyorsunuz Amerika bunu açıkça yapıyor ve birkaç NATO ülkesi de Amerika’ya yardım ediyor” ifadelerini kullandı. Türkiye’nin NATO ülkesi olduğunu vurgulayan Fidan, “Onlar da NATO ülkesi ve bazı NATO ülkeleri NATO dışı, devlet dışı bir unsur olan terör örgütüyle bir sorunu çözmek için bir araya geliyor. Buna da terörle mücadele sorunu diyorlar. Ama aynı zamanda ulusal güvenlik sorununa karşı da büyük bir tehdit oluşturuyor. Bu birinci konu. İkinci konu, biz NATO üyesiyiz ve üye devletiz ve NATO’yu oluşturmanın asıl amacı üye ülkeleri daha güvenli hale getirmek ve güçlü bir dayanışma içinde olabilecekleri bir ortam ve platform oluşturmaktır” dedi.
Türkiye’nin savunma sanayi alanında bazı NATO ülkelerinin kısıtlamalarına maruz kaldığını aktaran Fidan, “Dolayısıyla bu konuyu da tartışmaya açıyoruz. Bir yanda Türkiye’nin PKK, YPG’den başlayan terörle mücadele kaygıları, diğer yanda Türkiye’ye yönelik savunma sanayi kısıtlamaları. Bu konular etrafında çok güzel ve sağlıklı tartışmalar yaptığımızı düşünüyorum” diye konuştu.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan, gıda güvenliği konusunda çok hassastı”
Karadeniz’de giderek artan gerginliği azaltmak için artan militarizmi önlemek gerektiğini belirten Dışişleri Bakanı Fidan, “Karadeniz, savaştan önce uzun bir süre sessizliğin, mal ve diğer hizmetlerin taşımacılığının tadını çıkarıyordu. Bu çok önemliydi. Savaştan sonra Karadeniz’deki militarizm bizim için büyük sorunlara yol açtı. Öncelikle bildiğiniz gibi Ukrayna’dan tahıl sevkiyatının kesintiye uğraması tüm dünya için, özellikle de küresel güney için bir felaketti. Bazı Afrika ülkelerinde ve genel olarak gıda pazarında fiyatlar arttı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, özellikle tüm dünyanın gıda güvenliği konusunda çok hassastı” ifadelerini kullandı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ukraynalılar ile Ruslar arasında bir tahıl anlaşmasının sağlanması için çok çalıştığını söyleyen Fidan, “Bunu başardık ama belli bir süre devam etti, bu süre içinde sanırım toplam 33 milyon ton tahıl dünyanın geri kalanına sevk edildi. Bugün ortak ülkelerle birlikte benzer bir düzenleme üzerinde çalışıyoruz. Gerçekten bir anlaşmaya varmamızı umuyor ve dua ediyorum. Bu sefer belki tahıl anlaşması adlandırılmayacak, belki de başka bir şey olacak. Ama eninde sonunda en önemli şey tahılı Karadeniz’den çıkarmak olacak. Sadece tahıl değil, Karadeniz’in tüm bölgeye ticari amaçlarla hizmet vermesini sağlamak için çıkan diğer mallara da” şeklinde konuştu.
“Libya’dan yakın gelecekte iyi haberler alabileceğimizi umuyorum”
Libya’nın Türkiye’nin gündemindeki bir diğer önemli konu olduğunu belirten Fidan, “Doğu ve Batı, onların sonsuza kadar bölünmüş kalmasına izin veremeyiz. Libya’ya olumlu bir ruh hali oluşması için savaşa gitmelerine, aktörlerden birinin lehine tek taraflı birleşmelerine izin veremeyiz. Çünkü Libya’nın doğusundaki dostlarımız Mısır, BAE ve diğer bazı aktörlerle yakınlıkları ve bağlantıları var. Artık masanın etrafında, şu anda söylediğimiz gibi bu üç, dört ülke bir araya gelebilir” dedi.
Libya’nın bağımsızlığına ve egemenliğine gerçekten katkıda bulunma rollerinin ne olacağı konusunda çok kaliteli tartışmalar yürüttüklerini vurgulayan Fidan, “Elbette çok sayıda farklılık var, ancak ben iyimserim ve yakın gelecekte iyi haberler alabileceğimizi umuyorum, ancak en iyi haber her zaman bir çatışmasının yaşanmamasıdır” ifadelerini kullandı.
]]>2020 yılı Kasım ayında, 2. Karabağ Savaşı Azerbaycan’ın mutlak üstünlüğüyle sona erince, bölgedeki güç dengesinin yeniden şekillenmesinin de yolunun açıldığını ve savaş sonrasında imzalanan anlaşmanın en önemli maddelerinden birisinin, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında yeni bir ulaşım bağlantısı olduğunu belirten Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Derneği (ASİMED) Başkanı Doç. Dr. Savaş Eğilmez, “Nahçıvan ile Azerbaycan arasındaki 43 kilometrelik mesafe, Zengezur koridoru olarak adlandırılır. Zengezur koridorunun hayata geçirilmesiyle Türk dünyasının ticari, lojistik ve siyasi bağları güçlenecek. Zengezur, hem Türk Dünyası’nın hem de bölgenin parlayan yıldızı olacaktır. Zengezur koridoru İran, Ermenistan, Azerbaycan, Rusya ve Türkiye gibi birçok ülkenin ilgi alanında yer alıyor. Son dönemde bölgede yaşanan gelişmeler, Fransa ve İran yanında bazı batılı güçlerin, Zengezur koridorunun açılmaması için akıl dışı faaliyetlerin içerisinde olduğunu gösteriyor. Özellikle Fransa ve İran, koridora terörist gruplarını yerleştiriyor, Hindistan ile birlikte bunlara silah ve para yardımında bulunuyor.” diye konuştu.
10 Binden Fazla Terörist Zengezur Bölgesinde
Aralarında PKK’lı teröristlerin de yer aldığı 10 bin militanın, Zengilan’dan başlayan ve Taşkesen’e uzanan hatta yerleştirildiğini, PKK/YPG terör örgütü dışında Sasna Tsrer, Voma, Poga, Nor Asala, Bever ve Yerkrapa gibi Ermeni terör gruplarının da bulunduğunu vurgulayan Eğilmez,” Koridorun açılmasını istemeyen güçlerin kullandığı bu örgütlerden Sasna Tsrer, adını Ermeni kahramanlık şiiri Sasun’un Cesurları’ndan almıştır. Aşırı milliyetçi ideolojisinde olan bu örgüt, büyük Ermenistan’ın kurulması gerektiğini savunuyor. Karabağ’ın Ermenistan’la birleşmesini açıkça talep ediyorlar. Diğer bir örgüt “Hayatta kalma sanatı” anlamına gelen VOMA, bünyesinde 18-50 yaş arası Ermenileri toplayarak silahlı eğitim veriyor. Önce Dağlık Karabağ’da faaliyet gösteren bu örgüt şimdi Zengezur bölgesine yerleşti. Karabağ’ı ele geçirme hayaliyle kurulan, başka bir terör örgütü POGA (Askeri Yurtsever Okulu) da koridorun açılmamasını isteyen güçlerin kuklalarından biri olarak Zengezur’a yerleştirildi. 1975 yılında Lübnan’da kurulan ve Fransa, Avusturya, Yunanistan, Lübnan, İsviçre ve ABD gibi birçok ülkede terörist faaliyetler yürütmüş ve 31 diplomatımızı ve yakınını şehit etmiş olan ASALA terör örgütünün devamı olan Nor Asala’da, Zengezur bölgesi için Fransa ve İran tarafından finanse edilen terör örgütlerinden bir diğeridir. Bölgede bulanan diğer iki terör grubu da Bever ve Yerkrapa örgütleridir. Bunlardan Yerkrapa 1993 yılında kurulmuş, Karabağ’ın işgali sırasında sivillere ve esirlere karşı çok sayıda katliam gerçekleştirmiştir. Başlangıçta 6.000 üyesi olan örgütün militan sayısının günümüzde 30 bine ulaştığı değerlendirilmektedir. 90’lı yıllardan itibaren Ermenistan iç siyasetinde de aktif rol alan örgütün sadece Ermenistan’da değil, Rusya’nın hemen hemen tüm bölgelerinde, ayrıca Kaliforniya (ABD) ve Marsilya’da (Fransa) da şubeleri bulunmaktadır.” dedi
“Paralar Fransa’dan, İran Milislerini Ermenilerin Yanına Yerleştiriyor “
Zengezur koridoruna yerleştirilen bu teröristlerin, günlük 12 dolar olan ücretlerinin Fransa ve Ermeni diasporası tarafından karşılandığını ve güvenlik kaynaklarının Ermenistan-Azerbaycan sınır hattı ile Zengezur arazisine konuşlanan terörist ve çetelerin PKK terör örgütü tarafından da ciddi anlamda desteklendiğini hatırlatan Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Derneği (ASİMED) Başkanı Doç. Dr. Savaş Eğilmez, “Fransız ve İranlı askeri uzmanlar, bu teröristlere suikast, sabotaj, elektronik harp, füze, mayın ve istihbarat eğitimleri veriyor. Bölgeye çok sayıda terörist sevk edilince, koridorun Ermeni tarafında kalan kısmındaki birçok köy boşaltıldı. Boşaltılan yerlere de İran kendi yandaşları olan milisleri yerleştirdi ve yerleştirmeye de devam ediyor. Erivan, Fransa’dan modern silah sistemleri aldığını itiraf etti. Hindistan da süpersonik uzun menzilli seyir füzelerini Ermenistan’a teslim etti.” şeklinde konuştu.
“Ermenistan Yine Piyon Görevinde, Bölge Mutlaka Temizlenmeli”
Attığı adımlarla yeni bir savaşa hazırlanan Ermenistan’ın, yaşadığı mağlubiyetlerden ders almak ve anlaşmalara bağlı kalmak yerine Fransa ve İran’dan aldıkları talimatları yerine getirdiğini anlatan Eğilmez, sözlerine şöyle devam etti,” Ermenistan barışın bir parçası olmak yerine, tarihi alışkanlıklarını devam ettirerek yine başka güçlerin oyuncağı oluyor. Ermenistan’ın bu Türk düşmanı güçlerin oyuncağı olma alışkanlığı devam ederse, Ermenilerin yeni bir savaşta yeni bir hezimet yaşayacağı ve yine büyük bir zarara uğrayacağı kesindir. Ermenistan’ın, hangi devletler veya terör gruplarıyla ittifak yaparsa yapsın Azerbaycan-Türkiye kardeşliği karşısında başarı elde edebilmesi mümkün değildir. Türk dünyası ve birçok ülke açısından çok önemli olan Zengezur bölgesinin, potansiyelinin ortaya çıkarılması için üzerindeki gölgelerin ve belirsizliklerin ortadan kaldırılması, bölgenin terörden temizlenmesi, güvenli ve istikrarlı bir hale getirilmesi gerekmektedir. Türk Devleti ve kardeş Azerbaycan’ın da bu temizliği yapabilecek kudret ve güce sahip olduğu, bölgedeki tüm aktörler tarafından iyi bilinmektedir.” – ERZURUM
]]>Eski Gürcistan Başbakan Yardımcısı Eka Tkeshelashvili’nin moderatörlüğündeki panelde, Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyinin Sırp Üyesi Zeljka Cvijanovic, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov, eski Letonya Cumhurbaşkanı Valdis Zatlers, eski ABD Rehine İşleri Özel Temsilci Yardımcısı Hugh Dugan, BM 57. Genel Kurulu Başkanı Jan Kavan, BM 67. Genel Kurulu Başkanı Vuk Jeremic ve Fransız Senatör Nathalie Goulet konuşma yaptı.
Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Aksakallar Konseyi Başkanı Binali Yıldırım da panelde konuşmacı olarak yer aldı.
Yıldırım, Türkiye’nin özgün coğrafi konuma sahip olduğunu, bu konumun ülkeye hem fırsatlar sunduğunu hem de riskler oluşturduğunu söyledi.
Güce dayalı reelpolitiğin kurallara dayalı uluslararası sisteme giderek daha fazla hakim olduğuna dikkati çeken Yıldırım, nükleer tehditler ve vekalet örgütlerin asimetrik savaşlarının arttığını belitti.
Yıldırım, farklı bölgelerde birbirini tetikleyen çatışmalar yaşandığını belirterek, “Sözde ‘kurallara dayalı uluslararası sistem’ savaş ve çatışmaları önleme konusunda yetersiz kalıyor.” dedi.
Türkiye’nin bölgedeki savaşlardan etkilendiğini ve dünyada en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülke haline geldiğini söyleyen Yıldırım, “Bunun sonucunda da bazı dost ve müttefiklerimizi 40 yıldır mücadele ettiğimiz terör örgütüyle aynı safta görüyoruz.” diye konuştu.
Yıldırım, “Uluslararası sistemin çöküşü en iyi Gazze’de görülüyor. İsrail’in etnik temizliği uluslararası sistemin işlemediğini ortaya koydu. Uluslararası sistem, çocukların ölümünü engelleyemedi. BM Güvenlik Konseyi, İsrail katliamları karşısında temel sorumluluklarını yerine getiremedi.” ifadelerini kullandı.
Mevcut uluslararası düzende güvenin olmadığı bir ortamda reelpolitiğin hem sahada hem de masada güçlü bir dış politikayı gerektirdiğini söyleyen Yıldırım, “Türkiye olarak bu ortamda milli güvenliğimize yönelik tehditlere karşı gerekli önlemleri almak zorundayız. Geçtiğimiz ay beşinci nesil savaş uçağımızın ilk uçuşunu gerçekleştirerek savunma sanayinde yeni bir aşamaya ulaştık. Amacımız komşularımızda kalıcı bir barış, güvenlik ve refah kuşağı oluşturmaktır.” şeklinde konuştu.
Yıldırım, Rusya-Ukrayna Savaşı’na ilişkin, “Biz Ukrayna ile Rusya arasında arabuluculuk yapmıştık ve barışa yakındık. Fakat bazı devletlerin müdahalesiyle bu gerçekleşmedi. Bugün de Ukrayna ve Rusya liderlerinin görüşüne ev sahipliği yapmaya hazırız. Barış en iyi savaştan daha iyidir.” değerlendirmesinde bulundu.
Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyinin Sırp Üyesi Cvijanovic, Ukrayna’daki savaştan, İsrail’in Gazze’ye saldırılarından bahsederek dünyanın reelpolitiğe dönmesi gerektiğini belirtti.
Cvijanovic, “Çıkar savaşları sadece yıkıcı olmuyor aynı zamanda uzun süreli istikrarsızlığa neden oluyor. Uluslararası kuruluşların özellikle de BM’nin görevini yerine getirmesi için çabalarımızı birleştirmeliyiz. Herkes kurallara saygılı olmalıdır. Uluslararası düzeyde realpolitiğin araçları daha aktif olmalıdır. Aksi olursa dünya daha çok sorunla karşı karşıya kalacaktır.” şeklinde konuştu.
Azerbaycan Dışişleri Bakanı Bayramov, Azerbaycan’ın uzun yıllardır karşı karşıya kaldığı zor durumdan çıkmayı başardığını söyledi.
Bayramov, insani değerleri esas alan uluslararası kurumlara güvendiklerini belirterek, “Fakat uluslararası kurumlarda da değişim olması gerekiyor. Orta güçlerin çıkarları da dikkate alınmalıdır.” diye kaydetti.
Dünya topluluğunun ortak sorunlarda henüz anlaşmaya varamadığını söyleyen Bayramov, “Bu arada bir de yapay zeka meselesi var. Ancak bunun insanlığın karşı karşıya olduğu son zorluk olduğunu düşünmüyorum.” dedi.
Eski Letonya Cumhurbaşkanı Valdis Zatlers, tek taraflı reelpolitiğin er geç mağlup olacağını vurguladı.
Zatlers, Rusya’nın tehditlerinden ve nükleer savaş tehlikesinden bahsederek reelpolitiğin dengeli olması gerektiğini kaydetti.
]]>Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Adayı Lütfü Savaş, AKP’nin depremin faturasını CHP’ye ve kendisine kesmeye çalıştığını belirterek, “Ben sokakta dolaşıyorum, anketler de iyi. Demek ki depremde burada yeteri kadar çalışmışım ama hükümetin belediye başkanlarının birçoğu yoktu ilk on gün. 22 yıllık hükümet sınıfta kaldı. Rant ve siyasi kazanımları için benim üstüme geldiler. Mesele yok, biz yine kazanacağız, Hatay kazanacak.” dedi.
Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş, makamında gazetecilerle bir araya gelerek soruları yanıtladı. Savaş, yeniden başkan adayı olmasına tepkiler, CHP tarafından adaylığının tartışmaya açılması, Hatay’daki güncel anket sonuçları gibi konulara ilişkin açıklamalarda bulundu. Partisinin tanıtım reklamında kendisinin yer almamasıyla ilgili Savaş, “”Çekimler 5 Şubat’taydı. Bizi davet ettiler reklam çekimi için o gün belediyemizin anma törenleri vardı, bir de misafirlerimiz geliyordu. Burada kalmam gerekiyordu ondan dolayı yer almadım. Onun dışında bir art niyet olduğunu düşünmüyorum. Ben gidemedim çekime.” dedi.
“SEÇİMDE FAVORİ ADAY BENİM, BUNDAN HEM İKTİDAR HEM DE İÇİMİZDE GÖRÜNÜP İKTİDARLA İŞ BİRLİĞİ YAPANLAR RAHATSIZ”
Adaylığının tartışmaya açılmasına dair de Savaş, “Burada büyük rant var. iktidarın müteahhitleri gelip inşaat yapıyor. Yıkımları da onların dışardan gönderdiği insanlar yapıyor. Demiri de tek bir kişi sağlıyor. Bir defa burada yıkım var kayıp çok ama rant da var. İkincisi ben sığınmacılara karşı en çok akılcı politikayı Türkiye ile paylaşan insanım. 12 yıl misafirlik olmaz. 550 bin sığınmacıya belediyeler bakıyor burada. Buralarda bizim insanımızın ekonomik gelir makası gittikçe daralıyor. Bununla birlikte demografik yapımız Suriyelilerin lehine gelişiyor. Ben milliyetçi bir insanım ve Atatürk’ün emanetine sahip çıkmak için mücadele veriyoruz burada. Ama Atatürk’ün emanetine sahip çıkarken de devletimizin ve hükumetimizin daha sağlıklı bir politika yapması için uyarıda bulunuyoruz. Uyarı yapmamdan rahatsız olan bir iktidar var. İktidar da benim burada aday olmamı istemiyor. Bu seçimin favori adayı biziz. Favori bir adayın burada olmasından iktidar partisi ve burada içimizde görünüp de içimizde olmayan iktidarla işbirliği yapanlar yanlış bilgiyle genel merkezi donattılar. İşin özü bu” açıklamasını yaptı.
Son anketlerde 7.7 puan önde oldukları mesajını da veren Savaş, 6 Şubat’ın yıldönümünde kendisine yönelik yapılan protestolara ilişkin soruya şöyle cevap verdi:
“205 BİN BAĞIMSIZ BÖLÜMÜ AFFEDEN HÜKÜMET ZEYTİNYAĞI GİBİ ÜSTE ÇIKMAK İSTİYOR”
“İktidar depremin komplikasyonlarından kurtulmak, kifayetsizliğini kamufle etmek için CHP ve benim üzerimden depremi bize yıkmak istedi. 16 ilde olan bir deprem var. Bu 16 ilde olan depremin hepsini herhalde CHP ve Lütfü Savaş yapamaz. Depremde insanlar, basın medya bir suçlu arama derdine düştü. Bir de herkes haksız, hükümet haklı pozisyonuna gelmek istiyorlar. 205 bin bağımsız bölümü haksız yere affeden hükümetin bu gerçekleri görmeden sanki zeytinyağı gibi üste çıkması çabası var. Depremde bu 205 binin çok büyük bir kısmı yıkıldı çünkü ruhsatsız yapı, çoğunda proje yok. Proje olan da projeye uygun yapmamış.Üç katlı proje var beş kat yapmış.
“DEPREMDE 22 YILLIK HÜKÜMET SINIFTA KALDI, RANT VE SİYASİ KAZANIM İÇİN ÜSTÜME GELDİLER”
Beni yargılayın dedim ama hükümet de yargılansın, hepimiz yargılanalım. Ben topu topu 5 yıl belediye başkanlığı yaptım merkez ilçede. Benim verdiğim ruhsat o kadardı. 10 yıldır ben ruhsat vermiyorum. Yani işyerlerine ve evlere. Ama bütün ciroyu benim üzerimden yapmak istediler. İşin başka bir boyutu var, ben sokakta dolaşıyorum, anketler de iyi. Demek ki ben işimi güzel yapmışım, depremde de burada yeteri kadar çalışmışım. Ama hükümetin belediye başkanlarının birçoğu yoktu ilk on gün falan. AFAD da yoktu ortalıkta. Siz önce kendi işinizi yapacaksınız sonra komşuya soru sorma hakkınız olacak. 22 yıllık hükümet sınıfta kaldı. Rant ve siyasi kazanımları için benim üstüme geldiler. Mesele yok biz yine kazanacağız, Hatay kazanacak.
“YIKILMIŞ BİR ŞEHRİ BIRAKIP GİTMEK KANIMA DOKUNUR”
Buradaki mesele siyaseti çok sevmemiz, bu işi bir daha istememiz değil. Hatay gerçekten de sağlıklı zihinler, sağlıklı insanların elinde olsun. Hem ekonomik anlamda hem de pratik anlamda en cazip yer Hatay, enerjinin kavşak noktası. Bir de bu kadar yıkılmış bir şehri bırakıp gitmek de benim kanıma dokunur. Halk tercihini yapar. Başkası gelirse saygı duyarız ama benim bu kadar yıkılmış bir şehre bu kadar emeğim var.”
“SAMANDAĞ’DA BİR SIKINTIMIZ YOK”
Sokaktaki vatandaşın kendisine yaklaşımının nasıl olduğuyla ilgili de Savaş, Samandağ ziyaretinden bahsederek “Bizim Samandağ’da bir sıkıntımız yok. Bizim kimse ile bir sıkıntımız yok. Yarın seçim sonuçlarında bunu zaten herkes görecek; Samandağı’nın, Hassa’nın, Erzin’in nasıl olduğunu herkes görecek. Yani biz büyükşehir belediye başkanlığında bütün ilçelerimizden kendi partimizin aldığı oydan fazlasını alırız. Siz takip edin bunları” diye konuştu.
“ŞU AN SADECE KAZANMAYI DÜŞÜNÜYORUZ”
Ayrıca Savaş, seçimden sonra partiden ayrılabileceği iddialarına ilişkin soruya “Şu anda sadece kazanayı düşünüyoruz” yanıtını verdi.
Adaylık sürecinin sorgulanmasının haksız bir süreç olduğunu çok üzüldüğünü ve kime yapılsa da üzüleceğini ifade eden Savaş, Özgür Özel’in “Hatay’ı AK Parti’ye vermektense Lütfü Savaş’a emanet etmeyi tercih ederim” açıklamasını da şöyle değerlendirdi:
“SAYGINLIĞIMA YAKIŞIR BİR HİTABETLE KARŞI KARŞIYA KALMAYI TERCİH EDERİM”
“Onlar geçmişte kaldı, bizim tek hedefimiz Hatay’ı almak. Ondan sonra Genel Başkanımızla Hatay’la ilgili oturup konuşuruz tabii ki. Ama tabii ki şu var, bir insan kolay yetişmiyor. Hem tıp alanında hem de siyasi alanda saygınlığım üst seviyede. O nedenle bu saygınlığa yakışır bir hitabetle karşı karşıya kalmayı tercih ederim. Birbirimizin eksikliğini görsek bile gecenin karanlığı gibi örtmek lazım, yeter ki vatana ihanet olmasın.”
]]>***
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, İstanbul’da bir araya geldi. Gündemde özellikle tahıl koridorunun yeniden işlevsel hale getirilmesi, savunma sanayisi alanında işbirliği, Rusya ile esir değişimi, Rusların Kırım’da tutukladığı Tatar Türklerine dair girişim, barış forumu düzenlenmesi gibi ana konular yer aldı.
Ukrayna’nın savunma sanayisi yeniden canlanabilir mi?
Ukrayna’nın Sovyetlerden gelen ağır savunma sanayisi işletmelerinin çoğu Rusya tarafından yok edildi. Ukrayna her ne kadar savunma sanayisine dair fabrikaları yok edilse de, teknoloji transferi ve yetişmiş insan gücünün Türkiye ile ortak kurulacak şirketlerle yeniden canlanabileceğine inanıyor. Zelenskiy, açıklamasında “Türk savunma şirketleriyle ikili işbirliğini ve ortak üretimi güçlendirmek istiyoruz.” ifadesine yer verdi. Ukrayna’nın böyle bir teklifte bulunmasının nedeni ise Batı ülkelerinde Ukrayna’nın kullanabileceği cephanenin tükenmesi ve siyasi engellerden dolayı Batı’nın silah yardımlarının gecikmesidir. Batılı ülkeler, Ukrayna’ya silah vermek yerine para verme noktasında daha hızlı karar alabiliyorlar. Ukrayna ise var olan bütçesine bağlı olarak Türkiye’deki silah sanayisi şirketleriyle ortaklık kurarak üretim yapmayı istiyor. Ukrayna’nın en çok ihtiyaç duyduğu top mermisini hızlı biçimde üretebilecek en güvenli ülke Türkiye gibi gözüküyor. Ancak bu silahları Türkiye’nin doğrudan Ukrayna’ya satmasındansa diğer NATO ülkelerinin Türkiye’den satın alması daha uygun bir yol olabilir.
Ukrayna, Rusya ile savaşın daha da uzun sürebileceği, Batı’nın silah yardımlarının aniden kesilebileceği ihtimaline karşı ortak üretimle çare bulmaya çalışıyor ve savaştan önce başlatılan savunma sanayisindeki işbirliğini daha da ileriye taşıyacak tekliflerle geliyor. Zelenskiy heyetinde, Kırım Tatar Türklerinden Ukrayna Savunma Bakanı Rüstem Umerov’un bulunması iki ülke arasındaki savunma sanayisi işbirliğini artırma potansiyelini de güçlendiriyor. Karadeniz’de Ukrayna donanmasının yeniden oluşturulmasında Türk şirketlerine büyük iş düşüyor. Zelenskiy, Türkiye’nin Ukrayna donanması için inşasına devam ettiği Ada tipi 2’nci korveti de yerinde inceleyerek Türkiye ile işbirliğine dair yeni adımların sinyalini verdi.
-Ukrayna’ya göre Karadeniz’de ticaret Türkiye isterse yeniden gerçekleşebilir
Ukrayna, Karadeniz’de koşulsuz seyir güvenliğinin sağlanmasını istiyor. Seyir güvenliğini de ancak Türkiye’nin sağlayabileceğini görüşmelerde ifade ettiler. Rusya-Ukrayna arasında tahıl koridoru anlaşmasının süresi sona erdikten sonra henüz yeni bir anlaşma söz konusu olmadı. Türkiye, arabulucu rolüyle bu anlaşmanın yeniden işlevsel hale getirilmesini istiyor. Bu talep Antalya Diplomasi Forumu’na katılan Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a da iletildi. Türkiye hem Ukrayna hem de Rusya’dan tahıl ihtiyacının büyük çoğunluğunu karşılayan ülke olarak bu koridorun açılmasını istiyor. Rusya, bu anlaşmada Rus tahılının da olmasını talep ediyor. Türkiye ise bu koridorun sadece tahıl için değil diğer emtialar için de artık geçerli olmasını düzenleyen bir plan ortaya koyuyor.
Zelenskiy’nin “Karadeniz’de koşulsuz seyir güvenliği sağlanmalıdır. Bunu da ancak Türkiye sağlayabilir.” ifadesinin içeriği zaten bu koridorun sadece tahıl için değil diğer ticaret ürünleri için de gerçekleşmesini istediğini gösteriyor. Peki böyle bir seyir güvenliği mümkün müdür? Türkiye eğer böyle bir seyir güvenliği olan plan isterse mümkün olabilir. Çünkü Rusya’nın böyle bir planı reddetmesi, Türkiye’nin de Karadeniz’de Rusya’ya karşı yeni önlemler almasına neden olacaktır. Türkiye, sadece Karadeniz’de değil karayoluyla Gürcistan-Azerbaycan üzerinden Rusya ticaretine de ek önlemler alabilir. Rusya’nın şu anda en son istediği, Türkiye’yi karşısına almaktır. Rusya’ya göre Türkiye sadece Karadeniz’den çıkış için değil İslam Dünyası ile orantılı işbirliği için de önemli bir ülkedir. Türkiye’nin, Ukrayna ile serbest ticaret anlaşmasının bir an önce yürürlüğe girmesi ticaret alanında önemli gelişmelere işaret ediyor. Bu gelişmeler bize Karadeniz’de Ukrayna ile seyir güvenliğini sağlayacak bir anlaşmanın görüşüldüğüne dair ip uçları veriyor.
-Ukrayna, Rusya ile savaş esiri anlaşması istiyor
Ukrayna’nın savaş esirlerinin değişimi konusundaki talebi, Antalya Diplomasi Forumu’nda Lavrov ile görüşmelerde de gündeme geldi. Rusya’nın buna olumlu bakması sonrası Zelenskiy İstanbul ziyaretine listeyle geldi. Savaş esirlerinin serbest bırakılması hususunda Zelenskiy, “Rusya’nın esir tuttuğu Kırım Tatarları dahil savaş esirlerimizin ve vatandaşlarımızın serbest bırakılması konusunda da Türkiye’nin yardımına ihtiyacımız var.” ifadelerini kullandı. Burada özellikle Kırım’da tutuklanan Tatar Türklerinin serbest bırakılması da gündeme geldi.
-Rusya’sız “Barış Forumu” neden ihtiyaç?
Cumhurbaşkanı Erdoğan görüşmede “Rusya’nın da bulunacağı bir barış zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırız” teklifini yinelerken Ukrayna tarafı şimdilik Rusya’nın katılımı olmadan Batılı ülkelerin de katıldığı bir barış forumuna sıcak baktıklarını ifade ettiler. Ukrayna’nın Rusya olmadan Batılı ülkelerin de katıldığı bir forum düzenlemeyi önermesinin nedeni barışın bedelini tek başına ödemek istememesinden kaynaklanıyor. Ukrayna’ya göre şu anda savaş her ne kadar Rusya-Ukrayna arasında gözükse de, Ukrayna’nın aslında Avrupa’nın güvenliği için savaştığına inanıyor. Bu nedenle de Ukrayna, eğer bir bedel varsa bunu Batılı ülkelerin de ödemesini ve bu forumda sadece barışın değil savaşın da gelecekte ne gibi sonuçlar doğuracağına dair detaylı tartışmalar yapılmasını istiyor. Bu şekilde, barış olacaksa hangi şartlarda olacağı ve sonuçlarının Avrupa’ya etkisinin ne olacağı da tartışılabilecek. Ayrıca savaş devam edecekse de Ukrayna’nın ihtiyaçlarının görmezden gelinmemesine dair garantiler verilmesinin de yolu aranıyor. Şu anda Ukrayna’daki savaşta barıştan uzak bir durum söz konusu olsa da Rusya’nın üstün durumda olması barışın da yolunu açabilir. Çünkü Rusya, ancak üstün olduğu bir durumda masaya oturmayı tercih eder.
[Prof. Dr. Salih Yılmaz, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, resmi ziyaret kapsamında öğle saatlerinde Türkiye’ye gelen Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski ile görüştü. Erdoğan gün içinde katıldığı programların ardından Zelenski ile görüşmek için akşam saat 18.45 sıralarında Dolmabahçe Çalışma Ofisi’ne geldi. Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sonra çalışma ofisine giriş yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Zelenski görüşmesi saat 19.15 sıralarında başladı. Görüşme 20.45 sıralarında sona erdi. Tahıl Koridoru Anlaşması’nın devam etmesine ilişkin temaslardaki son durumun ve bölgede kalıcı barış arayışlarının ayrıntılı bir şekilde masaya yatırıldığı görüşmede, gündem maddelerinden biri de Türkiye-Ukrayna ilişkileri oldu. Görüşmelerin ardından Erdoğan ve Zelenski açıklamalarda bulundu.
“Daha önce olduğu gibi elimizden gelen desteği vermeye hazırız”
Açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Temmuz ayından sonra yeniden misafir etmekten memnuniyet duyuyorum. Bu vesile ile Çarşamba günü Miçotakis ve Zelensky bulunduğu yakın bir bölgeye düzenlenen Füze saldırısı sebebiyle her iki ülkeye de geçmiş olsun dileklerimizi iletiyorum. 2 yılı geride bırakan savaş nedeniyle hayatlarını kaybeden Ukrayna vatandaşları için de taziyelerimi sunuyorum. Kıymetli dostum ile bugünkü görüşmelerimizde savaşla ilgili gelişmeleri ayrıntılı şekilde ele aldık. Stratejik ortağımız Ukrayna’nın toprak bütünlüğü egemenliği ve bağımsızlığına yönelik desteğimizi vurguladım. Maalesef savaşın başta Ukrayna olmak üzere bölgesel ve küresel plandaki menfi yansımaları giderek artıyor. Barışın tesisi için Mart 2022’de İstanbul’da kurduğumuz müzakere masasının yanından geçebilecek nitelikte diplomatik bir adım atılamadı. Başından beri savaşın müzakereler temelinde sonlandırılması için elimizden gelen katkıyı verdik. Rusya’nın da dahil olacağı bir barış zirvesine ev sahipliği yapmaya da hazırız. İstişarelerimizde ihraç koridorları ve seyrü sefer emniyeti gibi Karadeniz’in istikrarını ilgilendiren meseleler hakkında da görüş alışverişinde bulunduk. Karadeniz girişimi 33 Milyon tona yakın tahılın ihtiyaç sahiplerine ulaşmasına imkan vererek küresel bir gıda krizinin önüne geçmişti. O anlaşma da yine bu salonda yapılmıştı. Taraflar arasında yeni bir mutabakat sağlanması için bir niyet ortaya konulduğu takdirde daha önce olduğu gibi elimizden gelen desteği vermeye hazırız” dedi.
“Savaşa rağmen ikili ticaretimizin istikrarlı bir seyir izlemesinden memnuniyet duyuyoruz”
“Savaşa rağmen ikili ticaretimizin istikrarlı bir seyir izlemesinden memnuniyet duyuyoruz” diyen Erdoğan konuşmalarını şu şekilde sürdürdü: “Önümüzdeki dönemde Ukrayna’nın ekonomik açıdan ayakları üzerinde duran ve kalıcı güvenliğini tesis etmiş konuma gelmesi de büyük önem taşıyor. Bu çerçevede Ukrayna’nın Avrupa Atlantik kurumlarıyla bütünleşmesi hedefine desteğimiz bakidir. Bugünkü görüşmelerimizde ikili ilişkilerimiz gündeminde yer alan konuları da etraflıca ele aldık. Savaşa rağmen ikili ticaretimizin istikrarlı bir seyir izlemesinden memnuniyet duyuyoruz. 10 Milyar Dolar hedefimize ulaşmak için gayretlerimizi arttırma noktasında mutabık kaldık. Serbest ticaret anlaşmasının bir an önce yürürlüğe girmesi kuşkusuz bu ilişkilerimize yeni bir ivme katacaktır. Pek çok firmamız savaşın getirdiği tüm riskleri göğüsleyerek arazideki çalışmalarına devam etti ve ediyor. Ukrayna’nın yeniden imarı çalışmalarına da güçlü şekilde destek vereceğiz. Bu çerçevede Ukrayna’nın yeniden inşası formuna da geçtiğimiz Ocak ayında İstanbul’da gerçekleştirdik. Firmalarımızın ilerleyen dönemlerde daha fazla sorumluluk üstlenmesi noktasında Ukrayna hükümetinin de tercihine mazhar olacaklarından şüphe duymuyorum. Kırım tatarlarının Ukrayna’daki varlığı iki ülke arasındaki dostluğu pekiştiren önemli unsurlardan biridir. Kırım tatarları ülkenin toprak bütünlüğünün yeniden tesisi için de canla başla mücadele ediyorlar. Soydaşlarımızın haklarının garanti altına alınması ve özerklik statülerinin güçlendirilmesindeki emekleri için Zelensky’e bir kez daha teşekkür ediyorum. Biz de Kırım Tatar soydaşlarımızı her zaman destekledik destekleyeceğiz. Önümüzdeki dönemde bir yandan Ukrayna ile dayanışmamızı sürdürürken diğer yandan savaşın müzakereler temelinde adil bir barışla sona erdirilmesi için çalışmalarımıza devam edeceğiz. Bugünkü
istişarelerimizin başta ülkelerimiz olmak üzere tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum”.
“Cumhurbaşkanı ve Türk halkına Ukrayna’nın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne olan desteği için teşekkür ederim”
Erdoğan ve Trük halkına teşekkürlerini ileten Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski, “Cumhurbaşkanı ve Türk halkına Ukrayna’nın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne olan desteği için teşekkür ederim. Bugün her zamanki gibi verimli bir müzakere gerçekleştirdik. Türkiye’nin aracılığı sayesinde ciddi sonuçlar elde ettik. Bundan sonraki çabaları bekliyoruz. Bugün ben Kırım Tatarları başta olmak üzere ilgili liste ilettim. Bu insanlar işgal altında olan Ukrayna topraklarında bulunuyor. Bugün barış planımıza dikkat çektik. Özellikle liderler düzeyindeki küresel zirve hazırlıklarıyla ilgili Cumhurbaşkanı’na bilgi verdim. Adil bir barış elde etmek istiyoruz. Ukrayna için acil bir barış. Ben savunma sanayi şirketleriyle bugün bir araya geldim. Savunma sanayi şirketleriyle görüşmekten memnuniyet duydum. Ekonomik iş birliğimiz açısından bu konuları çözmeye hazırız. Bugün burada bir anlaşma imzaladık. Bizim ticaretimizi kolaylaştıracak. Karadeniz bölgesi de çok önemli. Çok fazla gemi oradan geçti. Şimdiden 30 milyon tondan fazla tahıl o koridordan geçti. Ramazan ayı arifesinde herkese bir sakinlik dilemek istiyorum. Mübarek Ramazan ayı sırasında barışın biraz daha bize yakın olmasını diliyorum. Ukrayna zor şartlarda olduğu zamanlar, ihracat Ukrayna için kritik öneme sahip olduğu zaman tahıl koridoru çalışmaya başladı. Cumhurbaşkanı’na teşekkürlerimi sunuyorum” ifadelerini kullandı. – İSTANBUL
]]>Fransa Avrupa ve Dışişleri Bakanı Stephane Sejourne, Letonya Dışişleri Bakanı Arturs Krisjanis Karis, Litvanya Dışişleri Bakanı Gabrielius Landsbergis, Estonya Dışişleri Bakanı Margus Tsahkna ve Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba bugün Vilnius’ta Rusya ve Ukrayna’daki son durumu ele aldı. Görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında ilk sözü Fransa Dışişleri Bakanı Stephane Sejourne aldı. Sejourne, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un inisiyatifiyle 26 Şubat’ta Paris’te düzenlenen Ukrayna’ya destek konferansının ardından Fransa’nın Rusya’nın emperyalist projesinin başarısız olması yönündeki çabalarının devam ettiğini söyledi.
“Rusya’nın kazanması riskini göze alamayız”
Sejourne, “Rusya’ya sınır komşusu olan ülkeler, Rusya’nın ne denli saldırgan olduğunu ve koordinasyonumuzun ne kadar güçlü olması gerektiğini biliyor. İlerleyebilmemiz adına yeni görüşme ve temaslar olacak. Hep birlikte kabul ettiğimiz bir şey var; Ukrayna’da Rusya’nın kazanması riskini göze alamayız. Bunun bedeli hepimiz için ağır olur. Hepimiz, Rusya’nın o noktada durmayacağını da biliyoruz” dedi.
Rusya’nın galip gelmemesinden emin olmak istediklerini vurgulayan Sejourne, Fransa’nın 24 Şubat 2022’den bu yana Ukrayna’ya 3,8 milyar euroluk askeri yardım sağladığını ve 16 Şubat’ta Ukrayna’ya askeri destek için 3 milyar euroya kadar kredi taahhüt ettiklerini ifade etti.
“Yardımların artırılması ve hızlandırılması gerek”
Basın toplantısında konuşan Litvanya Dışişleri Bakanı Gabrielius Landsbergis ise, Rusya’nın Ukrayna’yı ele geçirmek için cepheye giderek daha fazla asker ve araç sürdüğünü, Ukrayna’nın güçlü bir mücadele ortaya koyduğunu fakat Batı’nın desteğinin yetersiz olduğunu söyledi. Landsbergis, “Ukrayna’ya desteğin artırılması ve hızlandırılması gerekiyor. Bugün burada bir araya gelme amacımız da bu. Bu hususta Fransa’nın öncülük rolünü destekliyoruz” şeklinde konuştu.
Avrupa savunma endüstrisinin üretiminin Ukrayna’nın ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyeceğini ve ilave çözümler bulunması gerektiğini söyleyen Landsbergis, “Rusya’nın eylemlerinin uluslararası hukukun temellerini imha ettiği görüşünü paylaşıyorsak, o halde uluslararası hukukun korunması için adım atmamız gerekiyor. Çek Cumhuriyeti’nin üçüncü ülkelerden mühimmat alımına ilişkin inisiyatifinin yakında sonuç getirmesini umuyoruz. Cephede her gün muazzam öneme sahip. Litvanya, bu inisiyatife de destek veriyor” ifadelerini kullandı.
“Ukrayna’ya askeri yardım ulaştırmanın hızlı yollarını bulmamız gerekiyor”
Estonya Dışişleri Bakanı Margus Tsahkna, Rusya ile sınır komşusu olan Estonya için Rusya’nın bir tehdit olduğunu ve olmaya devam ettiğini vurguladı. Ukrayna’yı zaten desteklediklerini fakat yardımın günümüzdeki durumda yetersiz kaldığını ifade eden Tsahkna, “Yardımların miktarını ve hızını artırmamız, daha önce verdiğimiz taahhütleri de yerine getirmemiz gerekiyor. Ukrayna’ya askeri yardım ve mühimmatları ulaştırmanın daha hızlı yollarını bulmamız gerekiyor” dedi.
Tsahkna, Estonya hükümetinin önümüzdeki hafta Ukrayna’ya yeni askeri yardım paketini kabul edeceğini ve Estonya’nın gayrisafi milli hasılasının yüzde 0,25’ini Ukrayna’ya askeri yardım için ayırma taahhüdünde bulunacağını söyledi.
“Ukrayna’daki savaş kritik bir döneme girdi”
Letonya Dışişleri Bakanı Arturs Krisjanis Karis toplantıda sözlerine “Bu savaşta Ukrayna’nın galip gelmesi ve Rusya’nın kazanması gerekiyor” mesajıyla başladı. Ukrayna’daki savaşın kritik bir döneme girdiğini ve Putin’in dünyayı Ukrayna’da Rusya’nın avantaj elde ettiği, Rus ekonomisinin iyi olduğu ve Rusya için her şeyin yolunda olduğu konusunda ikna etmeye çalıştığını söyleyen Karis, “Bunların doğru olmadığını biliyoruz. Putin, başlangıçta ele geçirdiği toprakların yüzde 50’sini kaybetmiş durumda. Kendisi, Karadeniz’de donanma mücadelesini de kaybediyor” diye konuştu.
Ukrayna’nın Rusya’ya karşı silah, mühimmat ve askeri personelinin eğitimine ihtiyaç duyduğunu ifade eden Karis, 5 dışişleri bakanı olarak Ukrayna’ya daha hızlı nasıl yardım edebileceklerini görüştüklerini ifade etti.
“Avrupa’da barış dönemi sona erdi”
Avrupa’da barış döneminin sona erdiğini düşündüğünü söyleyen Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba ise savaşı sona erdirmek için güçlü kararlar alınması gerektiğini ifade etti. Ukrayna’nın ihtiyaç duyduğu her şeye sahip olduğunda Rus uçaklarını düşürdüğünü, Rus gemilerini batırdığını ve Rusya’ya karşı başarılar elde ettiğini söyleyen Kuleba, “Ukrayna’ya damla damla yardım sağlama stratejisi, artık işe yaramıyor. Eğer işler halihazırdaki şekliyle devam ederse, bu işin sonucu hiçbirimiz için iyi olmayacak. İhtiyaç duyulan şey, sınırsız ve zamanında yapılacak silah ve mühimmat desteğiyle, Ukrayna’nın Rusya’ya galip gelmesini ve savaşın Avrupa’ya yayılmasını engellemektir” şeklinde konuştu.
Savaşın Ukrayna’nın dışına yayılacağına inanmayanlara seslenen Kuleba, “Lütfen uyanın, tarih kitapları okuyun, Putin’in söylediklerini dinleyin ve tarihle günümüz arasında 10 fark bulun. Bulamayacaksınız” diye konuştu. Kuleba, savaşın Ukrayna’da durdurulmaması halinde Avrupa’nın çok daha farklı boyutlarda bir trajedi ile karşı karşıya kalacağını ve Avrupalıların kendi köy, şehir ve topraklarını korumak durumunda kalacağını söyledi. – VILNIUS
]]>Gazze’de görev yapan Filistinli kadın gazeteciler, bu yıl dünyadaki diğer meslektaşları gibi ekonomik, sosyal ve siyasi başarılarını kutlamak yerine kayıp, yıkım, açlık, susuzluk ve soykırımı belgeliyor.
Kadın gazeteciler, 7 Ekim 2023’ten bu yana devam eden savaş boyunca halkın yaşadığı drama kadınların gözünden ışık tuttu ancak kendileri de bu dramın bir parçası oldu.
AA muhabirine konuşan kadın gazetecilerden Hind el-Hudari, Gazze’deki Filistinli kadınların Dünya Kadınlar Günü’nde, İsrail’in soykırımına maruz kalacağını hayal etmediğini söyledi.
Gazze’de gazeteci kadınlar, dramın bir parçası oldular
“Dünya, Kadınlar Günü’nü kutluyor Filistinli kadınlar ise evlerinden oldular, sevdiklerini kaybettiler, aç kaldılar, bugünleri ve gelecekleri ellerinden alındı, evlerini ve çocuklarını kaybettiler.” diyen Hudari, şöyle devam etti:
“Savaş bizi çok etkiledi. Ben bir gazeteci olmaktan çok yerinden edilmiş biriyim. Ailemi ve eşimi bırakıp her koşulda Gazze’de kalmayı ve savaşı takip etmeyi seçtim. Bu benim için çok şey ifade ediyor.”
Yaşadıkları olayların fiziksel ve psikolojik etkilerinin çok büyük olduğunu kaydeden Hudari, sadece gazetecilerin değil Gazze’deki tüm kadınların İsrail ordusu tarafından çok çeşitli ihlallere maruz kaldığını belirtti.
Başta kadınlar olmak üzere Filistinlilerin temel insani haklardan mahrum olduklarını vurgulayan Hudari, “Banyo yapmak (tehlikelere) meydan okuma demek, bir tas yemek bulmak değerli bir hazine bulmak demek.” diye konuştu.
Gazze’de kadınlar, ya şehittir ya dul kalmıştır ya yaralıdır. Evini, işini ya da sevdiklerini kaybetmiştir.” ifadelerini kullanan Hudari, Dünya Kadınlar Günü’nde Filistinli kadınların çektiği çilelerin dünya tarafından görülmesi temennisinde bulundu.
Amaçları gerçek resmi göstermek
Deyr el-Belah’tan Gazze’nin güneyindeki Refah kentine göç eden Filistinli foto muhabiri Dua el-Baz ise Dünya Kadınlar Günü’nde kamerasıyla “savaşı ve katliamları” belgelemeye devam etti.
Savaşın başından bu yana ailelere ve özellikle kadınlara yönelik işlenen ihlalleri belgelediğini söyleyen Baz, “Dünya Kadınlar Günü’nde Gazze’de en çirkin katliamlara maruz kalan kadınların yaşadıklarını aktaracağız. Bu savaşta İsrail, evlerimizi bombaladı, sevdiklerimizi ve dostlarımızı öldürdü ve bunu yaparken hiçbir ayrım gözetmedi.” dedi.
Baz, “Özel ihtiyaçlarımız dahil her şeyden yoksunuz ve gazeteciler olarak gerçek resmi göstermek için mücadele ediyoruz.” diye konuştu.
En küçüğü 8 aylık 4 çocuk annesi TRT Arapça muhabiri Ruba el-Acrami ise İsrail’in düzenlediği saldırılar ve uyguladığı ablukanın, başta kadınlar olmak üzere tüm Filistinlileri, hayatta kalma mücadelesine ittiğini söyledi.
Gazze’deki gazetecilerin, İsrail’in saldırılarına rağmen yaşananları aktarmaya devam edeceğini dile getiren Acramı, şunları kaydetti:
“Dünya, 8 Mart’ı kutlarken, Filistinli kadınlar ölüm kalım mücadelesi veriyor. Pek çok defa yerinden edilen ve son olarak Refah’a gelen ailemin temel ihtiyaçlarını karşılamak için tüm gayretimi sarf ediyorum, aynı zamanda da Gazze’de yaşananları dünyaya duyurmaya çalışıyorum.”
]]>Bursa’nın Kestel ilçesine bağlı tarihi Kozluören köyünde kadınların bir günlüğüne yönetimi devraldığı her 8 Mart Kadınlar Günü’nde pişirip köy meydanında dağıttıkları Selçuklu mutfağının geleneksel iki yemeği çullama ve Dede çorbası, coğrafi işaret almak için Yıldırım Belediyesi, Kestel Belediyesi, il-ilçe gıda tarım müdürlüklerinin yetkilileri, BEBKA ve HasTavuk temsilcilerinin nezaretinde, pişirilerek resmi kayıt altına alındı.
Kozluören Kadınları Tarımsal Kalkınma Kooperatifi “Tarladan Sofraya” projesi BEBKA Teknik Destek Hibe Programı kapsamında Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan kalma köyün 900 yıllık geleneksel yemeği çullama ve dede çorbası için coğrafi işaret yoluna çıktı.
Her sene köyün yönetimini 1 günlüğüne devraldıkları 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde geleneksel iki yemeği pişirip dağıtan köylü kadınlar, bu yıl da aynı organizasyonu gerçekleştirdi. Ancak bu yılki yapılan organizasyona coğrafi işaret alma yolunda rapor hazırlayacak olan temsilciler de katıldı. HasTavuk firmasının sponsor olduğu tavuklar saatler öncesinden köy meydanında yakılan ateşler üzerine konan büyük tencerelerde kaynatıldı. Bir araya gelen köylü kadınlar el birliği ile açtıkları yufkaları kesip baklava dilimi gibi tepsilere dizdi. Tepsideki yufkalar kazanlarda pişen tavuklar ile karıştırılınca ortaya nefis lezzetler çıktı. Selçuklu döneminde savaşa giden askerlere güç kuvvet versin diye geride kalan kadınlar tarafından yapılan ve savaş meydanına gönderilen Dede çorbası yüz yıllar sonra da aynı köyde bir kez daha yapıldı. İçerisine tavuk eti, nohut ve yufka koyulup kaynatılan üzerine nane, kekik ve kırmızı biberli tereyağı eritilerek harmanlanan çorba coğrafi işaret için gelen uzmanlardan da tam not aldı.
Rivayete göre Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında Bizans tekfurlarına karşı mücadele etmek için Horasan bölgesinden Bursa yakınlarına gelen 20 (Abdal) gönül erbabından biri ve aynı zamanda köyün de kurucusu olan Abdal Mehmed Dede, köyün erkeklerini toplayıp savaşa götürünce, köyde kalan hanımı Gül Hatun ve beraberindeki diğer kadınlar da ‘Dede çorbası’ olarak bilinen yemeği pişirip hem köyde dağıtır hem de askerlere güç kuvvet versin diye savaş meydanına gönderir.
Savaştan zaferle dönen askerler dinlenirken Abdal Mehmed Dede’nin talimatıyla kadınlar da yönetimi ele alır. Bu arada köyde savaş sonrası pişirilen çullama yemeği de savaştan dönen askerlere dağıtılır.
900 yıllık yemek geleneği yüz yıllar boyunca süregelip günümüze kadar ulaşır. Kozluörenli kadınlar her yıl 8 Mart’ta yaptıkları yemekle Abdal Mehmed Dede’yi hayırla yad edip, köyün yönetimini de 1 günlüğüne devralır. Aynı yemekler evlatlarını askere gönderirken adak adayan aileler tarafından evlatları askerden dönünce de yapılıp tüm köye dağıtılır.
900 yıllık geleneksel yemeklerin yapımını halen köylerinde devam ettirdiklerini belirten Kozluören Kadınları Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkanı Ruhsel Demirtaş, “Coğrafi işaret için başvurduk. Sağolsun danışman hocalarımız, BEBKA ve HasTavuk bize destek verdiler. İnşallah iki geleneksel yemeğimiz için de coğrafi işareti alacağız. Kararlıyız” dedi.
Pişen yemekleri test eden uzman ekibinden uluslararası araştırmacı öğretim görevlisi Mesut Kaplan “Bölgedeki ürünlerin hem hijyen hem de standartları için proje dahilinde yola çıktık. Bu ürünlerimizin bir kısmında coğrafi tescil yapmayı planlıyoruz. Çorba süper olmuş çok beğendim şu anda böyle bir tescil yok coğrafi işareti alır diye düşünüyorum” dedi.
Kozluören Kadınları Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkan Yardımcısı Fatma Özdaş da kadının güçlü olduğunu göstermek adına her yıl bu yemekleri yaptıklarını ifade etti. Özdaş, 900 yıl önce Gül Hatun tarafından yapılan geleneksel yemekler için coğrafi işaret aldıkları takdirde tüm dünyaya tanıtacaklarını söyledi.
Kozluören Köyü Erkek Kalkınma Kooperatifi Başkanı Hüseyin Özdaş ise geçmişten bugüne çorbanın hikayesini anlatıp her sene aynı yemeklerin yapılarak Abdal Mehmet Dede’nin kabri başında dualarla yad edildiğini anlattı. O zamandan bu zamana ramazan aylarında, adaklarda, asker uğurlamalarında ve düğünlerde yapılan çullama yemeğinin coğrafi işaret yolculuğuna sponsor HasTavuk firması ile çıktığını belirten Özdaş, ilerleyen süreçte dede çorbası, yumurta dolması ve Gül Hatun şerbetinin de Kozluören köyü kadınlarınca resmileştirileceğini dile getirdi. – BURSA
]]>Cumhur İttifakı Aydın Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Savaş, Efeler Belediye Başkan Adayı Burak Pehlivan, Ovaeymir Mahallesinde miting yaptı. Mitinge AK Parti Aydın Milletvekili Ömer Özmen de katıldı. Mitingde konuşan Efeler Adayı Burak Pehlivan; dil, din, ırk ayrımı yapmadan birlik ve beraberlik içerisinde Aydın’daki vatandaşlara eşit hizmet sunacağını söyledi. Cumhur İttifakı Aydın Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mustafa Savaş, kentteki problemleri anlatarak Ovaeymir Mahallesi’ne doğalgaz getireceğinin müjdesini verdi. Mahalle sakinleri tarafından bu müjdeli haber memnuniyetle karşılanırken Savaş, Enerji Bakanı, Bakan Yardımcısı ve doğalgaz firması ile görüştüğünü söyledi. Savaş, bir plan ve program çerçevesinde en kısa sürede doğalgazın Ovaeymir’e de getirileceğini kaydetti. Ayrıca 10 gün içerisinde ihalesi yapılan trafonun da en kısa zamanda mahalleye bağlanacağını aktaran Savaş, “Yerel yönetim anlamında Aydın’da kayıp yıllar var. Bu kayıp yılları telafi etmek için yola çıktık. Doğduğumuz büyüğümüz toprakları borcumuzu ödemek için yola çıktık. 15 yıldan bu yana yapılmayan hizmetleri ve vaat edilen sözleri yerine getirmeyenlerden siz değerli hemşerilerim 31 Mart’ta sandıkta hesabı soracak” dedi.
Mevcut büyükşehir belediye başkanın şehrin sorunlarıyla ilgilenmek gibi bir derdinin olmadığının altını çizen Savaş, “Sen bu şehri tanıtmak için ne yaptın. Sen bu şehri tanıtmak için bir şey yapmadın. Sen kendini tanıtmak için her tarafa, her köşe başına kendi resmini astın. Bunun için 500 milyon TL para harcadın. Bu para kimin cebinden çıktı? Bu 500 milyon hepimizin cebinden çıktı. Kafamızın nereye çevirsek mevcut büyükşehir belediye başkanın fotoğrafını görüyoruz. Paralarınızı kendi resmi, ismi ve fotoğrafları için kullanıyor. Vatandaşa hizmet için kullanmıyor” diye konuştu.
Hava yağışlı olduğu için Aydınlı hemşerilerinin endişeli olduğunu kaydeden Savaş, “Bugün hava yağışlı olduğu için hemşerilerimiz endişeli ve kaygılı. Acaba benim iş yerimi, evimi su basar mı diye tedirgindi. Yağmur yağdığında Aydın’da çileye dönüşüyor. Yağmur berekete dönüşmesi lazım. Bizim zamanımızda yağmur berekete dönüşecek. Bakın şehrin merkezinde hala kanalizasyonu olmayan mahalleler var. İnşallah hemşerilerim 31 Martta bu iş bilmezlere gereken dersi verecek. 1 Nisan’dan itibaren Aydınlılar hizmetle buluşacak” dedi.
Savaş, Haykonfed Ege Federasyonu Aydın Hayvan Hakları Eğitim Hareketi Derneği tarafından sokak hayvanları yararına düzenlenen geceye katıldı.
Savaş, “Önümüzdeki dönem büyükşehir belediye başkanı olarak can dostlarımız için yapacağımız işlerimiz projelerimiz var. Sokak canlarımız kitleler halinde geziyor. Hem çocuklarımız hem de hemşerilerimiz tedirgin. Rehabilitasyon merkezi alanlarında bir eziyet var. Önümüzdeki dönem modern yaşam alanları yapacağız. Bunu yaparken sizlerle birlikte karar alıp uyumlu bir şekilde çalışacağız. Önemli olan orada hizmet verecek olan personelin hayvansever olması. Siz ne kadar güzel yaşam alanı yaparsanız yapın oradaki çalışan personelin bir hayvan ve can dost sevgisi yoksa kıymeti yok. Biz orada çalışan arkadaşlarımızı özel seçeceğiz. Size diyeceğiz ki gönüllü arkadaş varsa verin çalıştıralım. O alanlar sürgün alanı olmayacak” dedi. – AYDIN
]]>Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un geçtiğimiz günlerde Ukrayna’ya asker gönderilmesine ilişkin açıklaması Ukrayna- Rusya Savaşı’nın yeni bir boyuta taşınması ihtimalini gözler önüne getirmişti. Macron’un açıklamalarının ardından hem NATO hem de pek çok NATO ülkesi böyle bir niyetlerinin olmadığını ifade etmişti. Macron’un açıklamaları büyük yankı uyandırırken Ukrayna’ya asker göndermeyen Batı, Rusya’nın Ukrayna işgalinin üzerinden 2 yıl geçse de Ukrayna’ya yönelik ekonomik yardımlarını arttırarak devam ettiriyor.
Savaştan sonra ülke yerle bir oldu
Rusya’nın Ukrayna’ya 24 Şubat 2022 tarihinde başlattığı saldırılar ülkede büyük bir yıkıma neden oldu. İç savaşta büyük hasar alan Donbass Bölgesi, Rusya’nın doğrudan saldırılarıyla da enkaza döndü. Dünya Bankası, Rusya’nın saldırıları başlattığı ilk günden 31 Aralık 2023 tarihine kadar ülkedeki toplam zararın sonuçlarını açıkladı. Birleşmiş Milletler (BM), şu anda Ukrayna’da yeniden inşa ve iyileştirmenin toplam maliyetinin 31 Aralık 2023 itibarıyla önümüzdeki 10 yıl içinde 486 milyar dolar olacağını tahmin ediyor. Ukrayna’daki doğrudan hasarın konut, ulaşım ve ticaretle birlikte toplamda 152 milyar dolara ulaştığı tahmin edilirken hasarın en çok görüldüğü bölgelerin Donetsk, Harkov, Luhansk, Zaporijya, Herson ve Kiev bölgeleri olduğu ifade edildi. Ukrayna yaşanan ekonomik yıkıma karşı da ABD, İngiltere, AB ülkeleri, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlardan hibe ve mali destek almaya devam ederek ayakta kalmaya çalışıyor.
Ülke altyapısı da büyük hasar gördü
Ukrayna’da savaş sonrasında 2 milyon civarında konut yani ülkedeki konut sayısının yüzde 10’u yıkıldı veya büyük hasar gördü. Kakhovka Barajı ve hidroelektrik santraline geçtiğimiz Haziran ayında yapılan saldırıdan sonra barajın yıkılması da bölgede büyük barınma, su, gıda ve tarımsal üretim sorunlarını da beraberinde getirdi. Ayrıca bölgede altyapı neredeyse tamamen yok oldu. Çatışma bölgelerinde konut ve ticaretin yanı sıra ulaşım, sanayi, tarım ve enerji altyapıları da büyük zarar gördü. Ukrayna hükümeti ise Dünya Bankası’nın açıkladığı rapora ilave yaparak savaş bölgelerindeki acil konut ihtiyacı ve enerji için sadece bu yıl içerisinde 15 milyar dolar bir desteğe ihtiyaç duyduklarını açıkladı.
Ukrayna dışında yaklaşık 6 milyon kişi yaşıyor
Savaşta en çok siviller zarar gördü. Ülkedeki seferberlik yasasına göre Ukrayna’daki erkekler ülkeden çıkamazken kadınlar, yaşlılar ve çocuklar ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Dünya Bankası’nın son raporuna göre 43.79 milyon nüfusu bulunan Ukrayna’da, Rus işgalinden bu yana 10 binden fazla sivil hayatını kaybetti, binlerce sivil yaralandı. Ayrıca, milyonlarda sivilin evsiz kaldığı ülkede 5.9 milyon Ukraynalı şuan kendi ülkesi dışında bulunuyor. Geçtiğimiz yılın başında bu sayı 8.1 milyon olarak açıklandı.
BM Mülteci Örgütü ise Ukraynalılara dair başka bir araştırma yaptı. Araştırma sonuçlarına göre Ukrayna dışında bulunan kişilerin yüzde 65’i ülkesine geri dönmek istiyor. Kendi ülkeleri dışında yaşayan Ukraynalılar en çok komşu ülkeler olan Polonya, Slovakya, Slovenya, Estonya gibi ülkelerde yaşarken Almanya, Fransa, Türkiye, Macaristan, Moldova ve Romanya gibi ülkelerde de savaştan kaçan Ukraynalıların sayısı oldukça fazla. – KİEV
]]>Beş aya yakın süredir devam eden saldırılarda, Gazze’deki Sağlık Bakanlığına göre yaklaşık 30 bin Filistinli öldü. İsrail önemli ilerleme kaydettiğini ve “topyekun zafer” için bastırması gerektiğini söylüyor.
Ancak Hamas, askeri kapasitesinden öte bir örgüt. Aynı zamanda siyasi, ideolojik ve sosyal bir hareket. Dolayısıyla İsrail’in Hamas’ı toptan yok etme amacı, gerçekçi ve hatta mümkün mü?
Sahada neler oluyor?
İsrail, Gazze’de Hamas’a ait 24 tugaydan 18’ini yok ettiğini söylüyor ve Gazze’nin kuzeyindeki Hamas’ın askeri yapısının yok edilmesinin tamamlandığını” belirtiyor.
İsrail Ordusu, 7 Ekim 1200 dolayında kişiyi öldürdüğü, 250 civarı kişiyi rehin aldığı saldırıyı düzenlediğinde 30 binden fazla savaşçısı olduğunu söylüyor.
İsrail, 13 bin savaşçıyı öldürdüğünü iddia ediyor ve Netanyahu Şubat başında “20 binden fazla teröristi, Hamas’ın savaş gücünün yarısınan fazlasını öldürdük” demişti. BBC bu verileri bağımsız kaynaklardan doğrulatamadı ve İsrail Ordusu, kullandıkları yöntemin detaylarını açıklama isteğimizi karşılıksız bıraktı. İsrail ve Gazze’den gelen sayılar birbiriyle çelişiyor ve Gazze Sağlık Bakanlığı ölenlerin 9 bin kadarının aralarında sivillerin de bulunduğu, yetişkin erkekler olduğunu söylüyor.
Hamas’ın Siyasi Bürosu BBC’ye yaptığı açıklamada İsrail’in iddialarını reddetti ve askeri kanadının Gazze’nin “tüm bölgelerinde kuvvetle” faaliyet gösterdiğini söyledi. İsrailli Haaretz gazetesi de Hamas’ın bazı tugaylarını yeniden oluşturmaya başladığı haberini yaptı.
Jane’s Defence Weekly dergisinin Ortadoğu Editörü Jeremy Binne Hamas’ın “çok kolay bir şekilde saflarına yeni savaşçılar katabildiğini ve bunun büyük olasılıkla meseledeki en önemli veri olmadığını” belirtti.
İsrail’deki Reichman Üniversitesi’nin Uluslararası Terörle Mücadele Enstitüsü’nden emekli Albay Miri Eisin ise İsrail’in Hamas’ın “komutanlarını öldürdüğünü, silah depolarını bulduğunu Hamas’ın yer altındaki terör sistemini sistematik bir şekilde havaya uçurduğunu” söylediğini kaydediyor.
Ancak Binnie, Hamas’ın tünel sisteminin “daha önce tahmin edilenden çok daha büyük olduğunu” ve İsrail’in bu tünelleri tamamen yok etmek için “daha uzun bir yol kat etmesi gerektiğini” söylüyor ve “rehinelerin buralarda tutuluyor olması riskinin çabalarına darbe vurduğunu” kaydediyor.
Binnie ayrıca, İsrail’in Gazze’nin kuzeyinde de operasyonlarının “tam bir etkisiz hale getirmeden çok, açık uçlu, devam eden bir baskı sürecine benzediği” izlenimini verdiğini aktarıyor.
İsrail’in “tamamen çarpıtılmış” olduğunu söylediği Uluslararası hukuku ihlal suçlamaları ve Uluslararası Adalet Divanı’nın, soykırım iddialarına ele almasına karşın, Netanyahu İsrail’in devam etmesi ve kalan Hamas tugaylarını etkisiz hala getirmesi gerektiğini belirtiyor.
İdeolojiyi etkisiz hale getirmek mümkün mü?
Hamas, çoğu Batılı ülke tarafından bir “terör” örgütü olarak görülüyor ve bir çoğu da Hamas liderlerinin hala İsrail’in yok edilmesi çağrısı yaptığına işaret ediyor. Ancak Hamas, Arap dünyasının bazı kesimlerinde bir direniş hareketi olarak görülüyor. Örgüt, 2006’da yapılan seçimleri kazanması ve rakibi El Fetih’i 2007’de şiddet kullanarak bölge dışına atmasından bu yana, Gazze’yi yönetiyor.
Gazze Şeridi, o zamandan bu yana hem İsrail hem de bir ölçüde Mısır tarafından abluka altında tutuluyor ve her iki ülke de bunu güvenlik adına yaptıklarını söylüyor.
Filistinli örgütler, son 20 yılda Gazze’den İsrail’e binlerce roket fırlattı. Bazen de Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te İsrail güçleriyle yaşanan çatışmalara misilleme olarak.
Avrupa Dışilişkiler Konseyi’nden Ortadoğu uzmanı Hugh Lovatt, ;Hamas için “Sadece askeri bir hareket ya da sadece siyasi bir hareket değil” diyor.
Lovatt “Bu ideoloji yok edilemeyecek. Özellikle de İsrail’in silah gücüyle” diye konuşuyor.
Lovatt, örgütün İsrail’e silahlı direnişine desteğin “özellikle şimdi, Filistinlilerin kendi kendilerini yönetme hakkını elde etmek için herhangi bir siyasi ufuk olmadığını hissettiğinde yankı bulduğunu” söylüyor
Batı Şeria’daki Arap Amerikan Üniversitesi’nden Dr. Amjad Ebu El Ezz de, çoğu Filistinli’nin “bir gelecek göremediklerinden” Hamas’ı desteklediğini anlatıyor.
İsrail Başbakanı Netanyahu, kariyerinin büyük bir bölümünde bir Filistin devletinin kurulmasına karşı çıktı. Netanyahu bu tutumunu güvenlik kaygılarıyla, Hamas’ın İsrail’i tanımayı reddetmesiyle açıklıyor. Ancak partisi Likud’daki ve aşırı sağcı koalisyon hükümetindeki bir çok kişi de Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin İsrail’e ait olduğuna inanıyor.
İsrailli barış yanlısı grup Peace Now’a göre geçen yıl, Batı Şeria’da rekor sayıda yerleşim inşa edilmesi onaylandı.
2023’te Batı Şeria’da İsrail güçleri ve Yahudi yerleşimciler tarafından en az 81’i çocuk 507 Filistinli öldürüldü ve Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Bürosu’nun (OCHA) kayıtları tutmaya başladığı 2005’ten bu yanaki en kanlı yıl oldu.
BM ayrıca, Batı Şeria’daki Filistinlilerin saldırılarında 36 İsrailli’nin öldüğünükayıtlara geçirdi.
Buna ek olarak, El Fetih’in elindeki Filistin Yönetimi’ne karşı büyük bir öfke var. Birçok Filistinli, Filistin Yönetimi’nin yolsuzluklara bulaştığını ve İsrail işgaline karşı zayıf kaldığına inanıyor.
Dr. Ebu El Ezz 7 Ekim’den önce Gazze’deki Filistinlilerin abluka altında, “büyük bir hapishanede” yaşadıklarını düşündüklerini, Batı Şeria’dakilerin de Yahudi yerleşimcilerin saldırılarına, toprak ilhakına ve işsizliğe öfkeli olduklarını söylüyor.
Ebu El Ezz, Filistin toplumunun büyük bir bölümünün gençlerden oluştuğunu ve barış süreci olmadığı için, “diğer partilerin Filistinli gençlere gösterecek her hangi bir şeyleri bulunmadığını” anlatıyor.
“İşgal sürdükçe, katliamlar, ölümler sürdükçe, birçok insan Hamas’ın söyledikerini dinleyecek, çünkü umut arıyorlar” diyor.
Hamas’a verilen destek ne durumda?
Gazze’deki Filistinlilerin 7 Ekim’den sonra ödedikleri büyük bedele karşın, geçen yıl sonlarında yapılan bir araştırma, Filistinlilerin Hamas’a verdiği desteğin arttığını ortaya koydu.
Batı Şeria’daki 750 ve Gazze’deki 481 kişiyle yapılan ankete göre Batı Şeria’da Hamas’a destek Eylül ayında % 12 civarındayken, Aralık’ta % 42’ye yükseldi.
Anketi gerçekleştiren Batı Şeria merkezli Siyaset ve Anket Araştırma Merkezi’nden Dr. Halil Şikaki, Hamas’a verilen desteğin genelde çatışma dönemlerinde arttığını, ancak bu son artışın “çok büyük” olduğunu vurguladı.
Şikaki, anket yapıldığı dönem İsrail ve Hamas arasında ateşkes anlaşması yapıldığını, İsrail hapishanelerindeki Filistinli kadın ve çocukların salındığını anlatıyor.
Bu durumun da, Hamas’ın Filistin amaçlarını gerçekleştirmek için kullandığı şiddetin “çok etkili olduğunu” düşündürmüş olabileceğine vurguluyor.
Dr. Şikaki, yerleşimcilerin saldırıları ve Filistin Yönetimi’nin savaşa tepkisine duyulan öfkenin de Hamas’a desteği artırdığını ifade ediyor.
Gazze’de ise durum farklı. Hamas’a destek % 38’den % 42’ye çıktı ve bu artış, anketin hata payı içinde.
Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını düzenlemekte haklı olduğunu düşünenlerin oranı Gazze’de % 57 düzeyindeyken, Batı Şeria’da bu oran % 82 oldu.
Şikaki “Hamas’ın bu savaşla ilgili kararlarının ceremesini çekenlerin Hamas’a çok daha eleştirel baktığı açık” diyor.
Şubat başına dek Gazze’de görev yapan BBC gazetecileri de, Hamas’a yönelik hoşnutsuzluğun arttığına dair işaretlerden bahsediyordu.
Bazı Gazzeliler sevdiklerinin ölümünü, İsrail güçlerinin evlerini yıkması ve açlık nedeniyle Hamas’a öfke duyduklarını söylüyordu.
Ayrıca, Gazzelilerin Hamas’ı açıkça eleştirmekten kaygı duydukları da söyleniyordu.
Yeni bir savaşçı kuşağı mı?
Dr. Ebu El Ezz, Gazze’deki bir çok gencin “İsrail ve işgale karşı nefretle dolu olduklarına” inanıyor.
“Bence sonraki kuşaklar intikam almak için bu askeri örgütlere katılacaklar. Çünkü ailelerini kaybettiler, çocukları kaybettiler, annelerini, çocuklarını, kardeşlerini yitirdiler.”
Ancak Albay Eisin, Hamas’a daha fazla destek verileceği kaygılarının, askeri hedeflerden uzaklaştırmaması gerektiği gröüşünde.
7 Ekim saldırılarının “korkunçluğuna, aşırılığına ve gaddarlığına” dikkat çeken Eisin, “Zaten çok radikalleşmiş haldeler” diyor.
“Bu yüzden bizim tepkimiz öncelikle bu kabiliyetlerini yok etmek olmalı. Bu ideolojiyi zaten olduğundan daha da kötü bir hale getirmeyecektir” diye konuşuyor.
Ancak Dr. Şikaki “Büyük bir savaş, peşinden barış gelirse gençlerin silaha sarılması anlamına gelmeyebilir” diye ekliyor.
Savaştan sonra ne olacak?
Netanyahu, savaş sonrası İsrail’in “silahtan arındırılmış” bir Gazze’deki güvenlik kontrolünü ucu açık bir şekilde elinde tutacağı ve İsrail’e düşman gruplarla bağlantısı olmayan Filistinlilerin yöneteceği bir savaş sonrası planı belirledi.
Albay Eisin, Hamas’ın daime “bir tür varlık göstereceğini” söylüyor, ancak İsrail’in “örgütün büyük bölümünü, tehdidi” yok edebileceğine de inanıyor.
Lovatt ise “Hamas’ı gerçekten marjinalize etmek ve zayıflatmanın tek yolu, siyasi bir yolun yaratılmasıyla olur” diyor.
Ancak iki devletli çözüme giden yol karamsar görünüyor.
Netanyahu geçtiğimiz günlerde X’teki açıklamasında, “İsrail’in tüm Batı Ürdün bölgesindeki güvenlik kontrolünden ödün vermeyeceğini söyledi ve bu da bir Filistin devletiyle çelişiyor” dedi.
Bu, İsrail’in başlıca müttefiki ABD’yle de açık bir çelişki anlamına geliyor.
Biden yönetimi, İsrail’in Gazze’yi uçu açık işgaline devam etmemesi gerektiğini söyledi. Statükoya gerçek bir alternatif olmadığı için şiddetin daha da artması riski devam ediyor.
Binne “İsrailliler’in bir zafer günü yaşayacağını düşünmüyorum. Hamas’ı zayıflatabilirler ama asıl mesele savaştan sonra Hamas’ın geri dönmesini nasıl önleyeceğiniz” diyor.
Katkıda bulunam: Heather Sharp
]]>Sadık, ?????3. Antalya Diplomasi Forumu’nda (ADF) AA muhabirlerinin sorularını yanıtladı.???????
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları ve bölgede yaşanan insani kriz hakkında açıklamalarda bulunan Sadık, “İsrail, 76 yıldan daha uzun bir süredir Filistin halkını öldürüyor. Filistinlilere karşı sürekli olarak bu vahşet işleniyor ve son dönemde (Gazze’de) yaşananlar bunun bir parçası.” dedi.
Sadık, İsrail’in 1948’den bu yana Filistin topraklarında yol açtığı insani drama son vermesi için dünyanın artık dur demesi gerektiğini vurgulayarak, “Bu artık durmalı. Dünya artık bilinçlenmeli. Çünkü kendilerini vahşice bir işgalden kurtarmaya çalışan insanların ölmesine izin verilmemeli.” diye konuştu.
“Türkiye ile bağımsızlığımızdan bu yana birlikte çalışıyoruz”
Türkiye ile Sudan arasındaki ikili ilişkilerin seyrinden duyduğu memnuniyeti dile getiren Sadık, “Sudan ile Türkiye arasında eskiye dayalı tarihi ve çok istikrarlı ilişkiler var. Ülkemizin 70 yıl önceki bağımsızlığından bu yana birlikte çalışıyoruz.” şeklinde konuştu.
Sadık, söz konusu ilişkilerin daha ileri seviyelere taşınması için yoğun çalışma yürüttüklerini, iki ülke arasındaki ilişkilerin, “cumhurbaşkanlığı diplomasisi, dışişleri bakanları arasındaki yakın temas, diplomatik istişare komitesi ve bakanlar komisyonu” olmak üzere birçok koldan yürütüldüğünü anlattı.
ADF’ye ilk kez katılma fırsatı bulduğuna işaret eden Sadık, “Dünyanın dört bir yanından devlet başkanı, bakanlar ve STK temsilcileri, birçok ülkede yaşanan sorunları görüşmek ve bunlara çözüm yolları aramak için burada bir araya geliyorlar. Bütün bunlar, daha yaşanabilir bir dünya kurma çabası için yapılıyor.” ifadelerini kullandı.
“Sudan’daki iç savaş milyonlarca insanı yerlerinden etti”
Sadık, ülkesinde yaşanan iç savaşa ilişkin ise şunları söyledi:
“Hiçbir saygın devlet, topraklarında iki ordunun varlığına izin vermez. Bu milisler, kendilerini çok güçlü hissettikleri için orduya katılmayı reddettiler. Bunların insanlara karşı, yine yabancı diplomatik misyonlar, büyükelçilikler, Birleşmiş Milletler (BM) ofisleri ve ülkenin altyapısına yönelik olmak üzere birçok yıkım ve vahşete sebep oldular.”
Savaşların her yerde insani dramlara neden olduğunun altını çizen Sadık, milyonlarca insanın söz konusu iç savaştan etkilendiği için yerlerinden edildiğine ve acil insani yardıma ihtiyaç duyduğuna dikkati çekti.
Sadık, tarım açısından zengin bir ülke olmalarına rağmen çatışmalar nedeniyle evlerini terk eden insanların gıda bulmakta sıkıntı yaşadıklarını, uluslararası toplumun Sudan halkına yardım konusunda pek varlık göstermediğini kaydetti.
Sudan’daki insani yardım ihtiyacının Gazze ve Ukrayna’da yaşananların gölgesinde kaldığının farkında olduklarını dile getiren Sadık, bu konuda Dünya Gıda Programından destek talebinde bulunduklarını vurguladı.
“Türkiye gibi kardeş ülkelerin destekleriyle kolera salgını bitmek üzere”
Sadık, başta Türkiye’nin büyük katkılarıyla kolera gibi salgın hastalıkların üstesinden gelebildiklerini aktararak, “(Hastalıklar konusunda), Türkiye, Katar ve Mısır gibi kardeş ülkelerin yardımıyla bu sorunun üstesinden gelmek üzereyiz. Bu konunun çözümünde siz, gerekli ilaç desteklerinizle büyük pay sahibi oldunuz. Birkaç hafta içerisinde, belki bir ay gibi bir zamanda kolera hastalığı bitmiş olacak.” diye konuştu.
Sudan’daki iç savaşın sonlandırılması için başlatılan Cidde müzakerelerine de değinen Sadık, her türlü askeri çatışmanın müzakere masasında ve diplomasi yoluyla çözülebileceğine inandıklarını ve ülkede barışın bir an önce tesisi için uluslararası arabuluculuk kanallarını açık tuttuklarını hatırlattı.
Sadık, milislerin, müzakerelerde üzerinde anlaşılan maddeleri yerine getirmediklerini belirterek, “Hükümet olarak, anlaşma maddeleri uygulanmadan yeni görüşmelere başlamayacağız.” ifadesini kullandı.
Paralı asker grubu Wagner üyelerinin Sudan’daki milis güçlerle savaştığı iddialarına da değinen Sadık, “Az sayıda Wagner üyesinin milislere yardım ettiği doğru. Ancak Rus dostlarımızdan, bunların isyancılarla çalışmasının bireysel olduğunu biliyoruz. Bu durum ne Wagner’in ne de Rusya Federasyonu’nun bir politikasıdır.” dedi.
]]>Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Forumu 2024’te moderatörlüğünü ABD Barış Enstitüsü Başkanı Lise Grande’nin üstlendiği panele Uganda Dışişleri Bakanı Jeje Odongo, Slovenya Avrupa ve Dışişleri Bakanlığı Devlet Sekreteri Marko Stucin, BM Lübnan Özel Koordinatörü Joanna Wronecka, Kapsamlı Nükleer Denemelerin Yasaklanması Anlaşması Örgütü (CTBTO) Genel Sekreteri Dr. Robert Floyd ile BM Genel Sekreteri’nin Uluslararası Cenevre Görüşmeleri (UCG) Özel Temsilcisi Ayşe Cihan Sultanoğlu katıldı.
Panelde konuşan Uganda Dışişleri Bakanı Odongo, BM Genel Sekreteri’nin temmuzda tüm dünyada küresel bir barışın oluşturulabilmesi için ne yapılması gerektiğiyle alakalı kendi şahsi görüşlerini paylaştığını belirtti.
“1,4 milyarlık Afrika, BM Güvenlik Konseyinde temsil edilmiyor”
Barış İçin Yeni Gündem belgesindeki temel prensiplerin, özellikle barış ve güvenliği sağlamak açısından BM’nin görev tanımı içinde geçtiğine dikkati çeken Odongo, BM Güvenlik Konseyinin (BMGK) özellikle de karar alma noktasında bazı zorluklarla karşılaştığını anımsattı.
Bakan Odongo, “Kısmen bunun sebebi, buradaki rakipler ve bazı tarihi adaletsizliklerin gerçekleşmiş olması, örnek olarak BMGK’de 240 milyon insan, 2 kişi tarafından temsil ediliyor. 1,4 milyar nüfuslu Afrika ise hiç kimse tarafından temsil edilmiyor. Bu, zaten kendi içerisinde karar alınması gereken bir nokta.” ifadelerini kullandı.
Güvenlik sorunlarının devam ettiğini ve süreceğini kaydeden Uganda Dışişleri Bakanı, Afrika kıtasındaki tecrübelerine dayanarak bu tür krizlerle başa çıkmak için öncelikle ulusal yetkililere, bölgesel ve alt bölgesel kurumlara yetki vermek ve uzmanları devreye sokmak gerektiğini söyledi.
Odongo, ihtilaf ve savaşların nihai olarak diyalog ve sebeplerin ortadan kaldırılmasıyla çözüleceğini belirterek, bu tür krizlerle karşı karşıya kalan Afrika kıtası olarak tüm dünyayla deneyimlerini paylaşmaya hazır bulunduklarını ifade etti.
Küresel barışın mümkün bir “ütopya” olduğunu söyleyen Odongo, bunun için insanların bir olmaları, bağ kurarak “ütopya” dedikleri noktaya hareket etmeleri gerektiği görüşünü paylaştı.
“Dünya değişiyor, BM değişmiyor”
Slovenya Avrupa ve Dışişleri Bakanlığı Devlet Sekreteri Stucin, ADF’nin kendi içinde barışa büyük katkıda bulunan bir süreç olduğunun altını çizdi.
“Birbirimizle, birçok paydaşla bir araya gelmek, birçok farklı konuda konuşmak, dünyanın farklı yerlerinde olup bitenlerden haberdar olmak çok önemli ve aslında tüm dünyada kalıcı barışı sağlamak bundan geçiyor.” diyen Stucin, Uganda Dışişleri Bakanı ile BMGK konusunda hemfikir olduğunu dile getirdi.
Stucin, şunları söyledi:
“BM Güvenlik Konseyinde bir reforma ihtiyaç var. Daha önce de söylenmişti bu. Dünya değişiyor ama BM değişmiyor ve son geçen yılda 56 tane ihtilaf sivillerin ölümüne sebep oldu. Bu, aslında son yüzyıldır en yüksek rakam.
Biz, şuna şahit oluyoruz, burada bir paradigma değişimi var ve barışa doğru değil ihtilafa, savaşa doğru bir paradigma değişimi var. Bunu tamamıyla tersine çevirmemiz gerekiyor. BM reformu da aslında yapılması gereken en kilit reformlardan biri.”
Bu paradigmanın herkesin kazançlı çıkacağı duruma çevrilmesi gerektiğini belirten Stucin, barış için gerçekten çalışılması, barışı oluşturacak farklı faktörler üzerinde çalışılarak uluslararası toplumun birleştirilmesi gerektiğini vurguladı.
Stucin, Uluslararası Ceza Mahkemesinin yıllık bütçesinin 180 milyon avro olduğuna, bunun Slovenya Tarım Bakanlığının bütçesinin üçte birine tekabül ettiğine dikkati çekerek, “Uluslararası hukuk, insan hakları hukuku, suç hukukunu savunmak istiyorsanız bunun için bir şeyler yapmanız gerekiyor. Şu anki kurumlar yeterli değil kurumlar mevcut ama yeterince kaynağa sahip değiller etkili şekilde harekete geçebilmeleri için.” değerlendirmesinde bulundu.
Moderatör Grande’nin, Ukrayna savaşını ve Gazze’deki insanlık trajedisini hatırlatarak, “BM Güvenlik Konseyi, neden işini daha iyi yapamıyor, burada neler oluyor?” sorusuna Stucin, çok taraflılıkla ilgili bir kriz yaşandığı cevabını verdi.
Stucin, BMGK içinde iş yapılmaya çalışıldığını ancak başarısızlıkla sonuçlandığını belirterek, “Şu an karşı karşıya olduğumuz şey, Ukrayna’da olsun, Gazze’de olsun, medeni dünyanın hareket etmemesi, inanılır gibi değil ama hareket etmiyoruz.” dedi.
Ana sorunun BM sisteminin reforme edilmemesi olduğuna dikkati çeken Stucin, “Bu sistem yaklaşık 70 yıl öncesinde o dönemki şartlara göre yapıldı. Şimdi farklı durumlar var ve eski bir sistemle, bununla başa çıkmaya çalışıyoruz.” ifadelerini kullandı.
“Diplomaside yeni fikirlere ihtiyaç var”
BM Lübnan Özel Koordinatörü Wronecka da her gün BM’nin somut katma değerini sorguladığını ifade etti.
Lübnan özelinde kurumsal reformlar sonrası somut olarak uluslararası toplulukların özellikle parlamento seçimleri esnasında bu ülkeyi nasıl desteklediğini gördüklerini anlatan Wronecka, bölgesel kurum ve kuruluşlarla işbirliğinin çok önemli olduğunun altını çizdi.
Wronecka, Lübnan’ın bu seçimlerde ortaya çıkan parlamentoyla son iki yıldır yoluna devam ettiğine dikkati çekerek, güneyindeki İsrail ile deniz sınırları konusunun ekonomik teşvikle ve kazan-kazan senaryosuyla çözümünün mümkün olduğunu anlattı.
“Diplomaside yeni fikirlere ihtiyacımız var.” diyen Wronecka, Lübnan’da inovatif yaklaşımın söz konusu olduğunu dile getirdi.
Wronecka, çatışmaların, savaşların önlenmesi ve güven teşkil edilmesinin küresel barışın mümkün olduğuna inanmakla başlayacağına dikkati çekti.
“Nükleer bombaların kapasitesi aşırı arttı”
Kapsamlı Nükleer Denemelerin Yasaklanması Anlaşması Örgütü (CTBTO) Genel Sekreteri Dr. Floyd da Barış için Yeni Gündem belgesinin ilk maddesinin nükleer silahların eliminasyonundan söz ettiğini belirterek, ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye bıraktığı iki bombanın yüz binlerce kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğunun altını çizdi.
“Tek başına bu örnek bile nükleer silahların neden yok edilmesi gerektiğini gerekçelendiriyor.” diyen Floyd, o bombaların bugün üretilebilecek nükleer silahlara göre gerçekten “minicik” olduğunu söyledi.
Floyd, Hiroşima’daki bombanın 15 bin ton TNT’lik patlamaya eş değer olduğunu, o zamandan beri gerçekleştirilen nükleer testlerin 15 milyon ton TNT’ye eş değer bombaların yapılabileceğini gösterdiğine dikkati çekerek, şu yorumu yaptı:
“Neden kullanılması gerektiğine dair bir gerekçe yok ama neden kullanılmaması gerektiğini bu şekilde görebiliriz. Her ne mantık kullanılırsa kullanılsın, sayılar ortada.”
Dinleyicilerin “Gündemde ne eksik?” sorusu üzerine Floyd, “bazı şeyleri eyleme dökmek ve tüm dünyanın buna katılımının sağlanması gerektiği” cevabını verdi.
Floyd, bazı uluslar için barışın kökten gelen, elzem, asli bir gereklilik olduğunu vurgulayarak, barış çabalarının iki katına çıkarılması, her halka uyabilecek bir yapının kurulması gerektiğini ifade etti.
“BM, İkinci Dünya Savaşı’nın külleri üzerine inşa edildi”
BM Genel Sekreteri’nin Uluslararası Cenevre Görüşmeleri (UCG) Özel Temsilcisi Ayşe Cihan Sultanoğlu da 40 yıldır BM’de görev almasına rağmen şu andakinden daha fazla “güçlü bir cepheye” ihtiyaç bulunduğunu düşünmediğini söyledi.
Sultanoğlu, BM’nin İkinci Dünya Savaşı’nın külleri üzerine inşa edildiğini anımsatarak, “Şu anda gözlemlediğimiz şey şu ki maalesef inşa ettiğimiz ve üzerinde çalıştığımız her şeyin çöküşü demek istemiyorum ama bence çok yakındayız. Ben kalkıp da felaket tellallığı yapmak istemem ama Guterres’in de söylediği gibi, ‘Bu, gerçekten mükemmel bir fırtınanın başlangıcı.'” ifadelerini kullandı.
Geçen 10 yılda insani yardıma büyük paralar harcandığını ancak 2020’de sadece global askeri harcamaların 2 trilyon dolara eriştiğine dikkati çeken Sultanoğlu, barıştan ziyade savaş kaynaklarının beslendiğini vurguladı.
Sultanoğlu, eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan zamanında, 32 yıl önce 1992’de de bir kalkınma gündeminin olduğunu dile getirerek, Berlin Duvarı yıkıldıktan, Sovyetler dağıldıktan sonra Soğuk Savaş’ın bitimiyle çok büyük bir ümit olduğunu ancak şu an tamamen farklı bir dünyadan söz edildiğini söyledi.
Küresel barıştan başka alternatifin olmadığının altını çizen Sultanoğlu, daha fazla güven inşa edecek mekanizmalara ihtiyaç bulunduğunu, sadece BM’nin değil tüm uluslararası sistemin reforme edilmesi gerektiğini savundu.
Ayşe Cihan Sultanoğlu, en azından veto haklarını kullandıkları zaman BMGK üyelerinden daha fazla hesap verilebilirlik istenebileceğini sözlerine ekledi.
]]>Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Forumu 2024’te moderatörlüğünü ABD merkezli düşünce kuruluşu Carnegie Endowment’in Kıdemli Uzmanı eski Büyükelçi Alper Coşkun’un üstlendiği panele İsviçre Dışişleri Bakanı Ignazio Cassis, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Genel Sekreteri Helga Maria Schmid, Uluslararası İşler Enstitüsü (IAI) Direktörü Nathalie Tocci ile NATO İstihbarat ve Güvenlikten Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Scott W. Bray katıldı.
AGİT Genel Sekreteri Schmid, teşkilatının “çatışmaları önleme” rolünü vurgulayarak, bunu sağlamak amacıyla çeşitli araçların geliştirildiğini ancak uygulanması konusunda siyasi iradeye ihtiyaç olduğunu dile getirdi.
“Sanırım 35 yıl önce Avrupa topraklarında şiddetli savaşların geri döndüğünü görmeyi hayal bile edemezdik.” diyen Schmid, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasının ardından Avrupa’da değişen güvenlik politikalarının AGİT’in çalışma ve karar alma süreçlerini de etkilediğini söyledi.
Schmid, güvenlik sorunlarını ele almak için farklı yaklaşımlara ihtiyaç olduğunu belirterek, “Güvenlik sorunları, asla sadece siyasi ve askeri güvenlik değil. Ekolojik boyutu, dolayısıyla ekonomik boyutu ve insani boyutunu da giderek daha fazla dikkate almanız gerekiyor.” ifadelerini kullandı.
Çatışmaların önlenmesi için yeterince temsil edilmeyen kadın, genç ve azınlıklar gibi öznelerin sürece dahil edilmesi gerektiğini vurgulayan Schmid, “Silahların kontrolü konusunun da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Şu anda nükleer silahlara haklı olarak çok fazla odaklanılıyor ancak konvansiyonel silahların kontrolünü de unutmamalıyız.” değerlendirmesinde bulundu.
“Uluslararası topluma katkıda bulunmanın bir diğer yolu da barışı teşvik etmektir”
İsviçre Dışişleri Bakanı Cassis, yaklaşık 200 sene önce tarafsızlık politikasının kabul edilmesinin, ülkesinin dönemin büyük güçleriyle çevrili olmasının yarattığı koşullarla ilişkili olduğunu anlatarak, “Ve biz, bu yükümlülüğü bir varlık, bir ulus olarak kendimizi uluslararası topluma kazandırmanın aracı haline getirmeye çalıştık.” dedi.
Rusya-Ukrayna Savaşı başladıktan sonra Avrupa ülkeleriyle işbirliğinin öneminin farkına vardıklarını söyleyen Cassis, “Coğrafi ve siyasi olarak (Avrupa’nın) tam kalbindeyiz. Dolayısıyla tarafsız olmak yerine işbirliğine dayalı bir yol seçmeliyiz. Aslında İsviçre hükümetinin, ABD yaptırımlarına dahil olurken yapmaya karar verdiği ve işbirliği yapmanın en iyi yollarını bulmaya çalıştığı şey de buydu.” ifadelerini kullandı.
Cassis, İsviçre’nin NATO müttefikleriyle çevrili olmasının ülkeye güvenlik sağladığını kaydederek, NATO ile barışın teşviki konusunda işbirliklerinin yapıldığını ve bunların artacağını ancak NATO’ya katılımın söz konusu olmadığını dile getirdi.
Uluslararası platformla işbirliğini güçlendirme çabaları kapsamında ülkesinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine (BMGK) katılma kararı almasının tarihte ilk olduğunu vurgulayan Cassis, tarafsızlık statüsünü koruyarak Avrupa’nın güvenlik mimarisinin şekillenmesi sürecinde yer almak istediklerini kaydetti.
İsviçreli Bakan, ülkesinin BMGK’ye katılmasının nedenini şöyle anlattı:
“Onlarca yıl boyunca tarafsızlık nedeniyle kamuoyunda çok aktif şekilde tartışıldı. Şimdi oradayız ve kendi aralarında konuşmayan ülkeler arasında diyaloğu kolaylaştırmaya katkıda bulunuyoruz ve bunun mümkün olduğunu görüyoruz. Bunu yapmak ve aynı zamanda tarafsız olmak mümkün. Tarafsız olmak, sadece uluslararası hukuka göre askeri açıdan tarafsız olduğumuz anlamına geliyor. Kayıtsızlık anlamına gelmiyor, değerlerimiz olmadığı anlamına gelmiyor.”
“Uluslararası topluma katkıda bulunmanın bir diğer yolu da barışı teşvik etmek ya da çatışmaları çözmektir.” diyen Cassis, Şubat 2022’den bu yana Rusya ile devam eden savaşı sonlandırmak için İsviçre’nin Ukrayna’ya yüksek düzeyli “Küresel Barış Zirvesi” yapmayı teklif ettiğine dikkati çekti.
Cassis, barışın sağlanması amacıyla sürece Rusya, BRICS ülkeleri ve tüm ülkelerin dahil edilmesi gerektiğini dile getirdi.
“NATO’yu gerektiğinde savaşabilecek yapıya dönüştürdük”
NATO İstihbarat ve Güvenlikten Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Bray, son 2 yılda Avrupa’da değişen güvenlik ortamıyla İttifak’ın da evrildiğine işaret ederek, “Bence devlet savaşları geri döndü. Bu, kolektif savunmanın bölgede çok önemli bir şey olduğunu hatırlatıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa güvenliğine yönelik en ciddi krizle karşı karşıyayız.” diye konuştu.
Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasından bu yana ülkelerin NATO’ya ilgisinin arttığını ve savaşın Avrupa’daki ülkeleri statükonun devamını sağlamak adına birleştirdiğini anlatan Bray, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Rekor bir sürede, tarihte hiç yapmadığımız kadar hızlı bir şekilde Finlandiya’yı müttefikimiz yaptık ve yine aynı şekilde İsveç de çok yakında İttifak’ta olacak. Bence tüm bunlar bize tekrar şunu hatırlatıyor: Saldırganlık karşısında daha önce de defalarca söylendiği gibi, (Rusya Devlet Başkanı Vladimir) Putin’in savaştan önceki talepleri neyse bunun tam tersini elde etti. Rusya’nın şu an daha önce sahip olduğundan daha fazla NATO sınırı var.”
Savaşın NATO’nun işleyiş ve planlamasını değiştirdiğini belirten Bray, “Çatışma planlamasına yaklaşımımızı temelden değiştirdik. NATO’yu gerektiğinde savaşabilecek yapıya dönüştürdük. Kara, hava, deniz, uzay ve siber alana kadar her alanda yeteneklerimizi ve çabalarımızı artırdık.” bilgisini paylaştı.
Bray, Ukrayna’nın güvenliğinin Avrupa için önemli olduğuna işaret ederek, “Buradan çıkan bir başka basit gerçek de Avrupa’nın güvenliğinin doğrudan Ukrayna’nın güvenliğine bağlı olduğu, güvenli ve emniyetli bir Ukrayna olmadan güvenli bir Avrupa’nın da olamayacağıdır.” dedi.
“Batı ile kalıcı savaş hali artık Rusya’daki rejimin hayatta kalması için ön koşul”
IAI Direktörü Tocci, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenlik politikalarının yanı sıra NATO ve Avrupa Birliği (AB) gibi kuruluş ve örgütlenmelerin politikalarını da değiştirdiğini ifade etti.
Geçmişte genişlemenin güvenlik motivasyonlu olduğunu ve bir ülkenin tamamen güvenli, demokratik ve müreffeh olmasa da istikrarlı olmasının genişlemeye dahil edilmesi için yeterli görüldüğünü savunan Tocci, “Artık biliyoruz ki bu, Avrupa’nın sınırlarıyla alakalı hale geldi. ya bölünmenin bir tarafındasınız ya da bölünmenin diğer tarafındasınız ve daha önce de söylediğim gibi, eğer uçurumun diğer tarafındaysanız işgal gibi şeyler olabilir.” dedi.
Tocci, bu bağlamda genişlemenin artık stratejik zorunluluk halini aldığını belirterek, “Mükemmel şekilde demokratik olmanızın, tüm standartları mükemmel şekilde karşılamanızın gerçekten bir önemi yok.” ifadesini kullandı.
Rusya-Batı mücadelesinin Ukrayna savaşıyla sona ermeyeceğini dile getiren Tocci, “Batı ile kalıcı savaş halinin artık Rusya’daki rejimin hayatta kalması için ön koşul olduğunu düşünüyorum. Bunun Ukrayna’da sona ereceğini düşünmüyorum ve bence, umarım sona erer ama sona ermeyebileceğini ve çok daha uzun yıllar sürebileceğini varsaymalıyız.” değerlendirmesinde bulundu.
]]>Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Forumu 2024’te moderatörlüğünü TRT World Sunucusu Ghida Fakhri’nin üstlendiği panele, Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib, Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, Bahreyn Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Müsteşarı Abdullah bin Ahmed Al Halife ve Arap Birliği Genel Sekreter Yardımcısı Hüsam Zeki katıldı.
Filistin Dışişleri Bakanı Maliki, bölgede kalıcı istikrar ve güvenliğin Filistin-İsrail arasında barışın tesis edilmesiyle sağlanacağını belirterek “Filistinliler diğer ülke halklarıyla eşittir. Filistinliler için barış olmadan, tüm Orta Doğu’da barış ve güvenlik olmaz. Bunu Filistinlilerin topraklarına el konulduğu 1948’den beri görüyoruz.” dedi.
İsrail’in kendi güvenliğini sağlamanın yolunu savaşmakta gördüğünü ve 76 yıldır bu savaşı sürdürdüğüne dikkati çeken Maliki, “Savaşın barış ve istikrar getirmediğine onlar da inanmalı. Barışın güvenliği tesis edeceğini kabul etmeliyiz. İsrail, Filistin dışındaki ülkelerle barış yapmak istiyor ve bunu Filistin, Lübnan ve Suriye’deki işgallerini bitirmeden yapmak istiyor. Birçok Arap ülkesiyle ilişkilerini normalleştirdiler ancak güvenlik elde edemediler. 7 Ekim’de yaşananlar bunu gösteriyor.” ifadelerini kullandı.
“İsrail cezasız kaldığı için istediğini yapıyor”
Moderatör Fakhri’nin, “Arap ülkeleriyle normalleştirme süreci devam ederken İsrail neden Filistin’le barış yoluna gitsin?” sorusuna Maliki, İsrail’i barışı zorlamak için uluslararası alandaki cezasızlığının sona ermesi gerektiği cevabını vererek şöyle devam etti:
“İsrail dünyaya meydan okuyabiliyor ve cezasız kaldığı için istediğini yapıyor. İsrail’e ambargo sözünü dahi kullanmıyorlar. Bu sözü kullanan olursa da İsrail ‘antisemitik’ etiketi yapıştırıyor. Bu cesareti Güney Afrika gösterdi. İsrail’in Gazze’de soykırım işlediğini haykırdı. Diğer ülkeler de harekete geçmelidir. İsrail’e ambargo veya yaptırım uygulamak tek çözümdür. Rusya’ya uygulanan ambargo İsrail’e uygulanmıyor.”
Arap ülkelerinin Filistin’e desteği yeterli mi?
Arap ülkelerinin Filistin’e siyasi destek verdiğini ancak finansal destek veremediğini anlatan Maliki, “Mali yardım söz konusu olduğunda problem oluyor. Çok zor maddi durum içinde olduğumuzu da biliyorlar. İsrail bizim vergilerimize el koydu. Son bir yılda kamu çalışanlarımıza maaş ödeyemedik. Arap ülkeleri 100 milyon dolarlık yardım için bir araya gelmişti ancak maalesef şimdiye kadar bu konuda adım atılmadı. Arap ülkelerinin verdiği siyasi destek konusunda tatmin oluyoruz ancak maddi yardım konusunda tatmin olamıyoruz.” diye konuştu.
Maliki, ABD’nin Gazze’deki katliamlara ve savaş suçlarına rağmen İsrail’e verdiği desteğe işaret ederek şunları kaydetti:
“Tek bir süper güç İsrail’e eleştirilere kalkan oluyor. İsrail şu anda soykırım suçu işliyor bir sorun varsa bu gücün İsrail’e arka çıkmasıdır. İsrail’in bir an evvel işgali durdurması ve Filistin devletinin kurulması gereklidir. Filistin’deki durum çok kötü ve çok büyük adaletsizlik görüyoruz.”
Buhabib: “BM, Fransa veya ABD’nin arabuluculuğunda bu sorunun çözülmesi gerekir”
Lübnan Dışişleri Bakanı Buhabib de ABD yönetiminin İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki saldırılarını durdurma kapasitesine sahip olduğuna dikkati çekerek BM, Fransa veya ABD’nin arabuluculuğunda bu sorunun çözülmesi gerektiğini söyledi.
İsrail’in Lübnan’ı her gün tehdit ettiğini belirten Buhabib, “Herhangi bir ateşkesi kabul etmeyeceklerini söylüyorlar. Lübnan kesinlikle barış taraftarı. Filistinliler için barış tesis edilmeli. 75 senelik savaştan bahsediyoruz artık barış olmalı, İsrail için de güvenlik böyle sağlanacak. Biz bütün işgal edilen bölgelerden çekilmelerini istiyoruz bu da güvenliği getirecektir.” ifadelerini kullandı.
Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışmaların genişlemesi ihtimali
Buhabib, ülkenin güney sınırında Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışmalara ilişkin ise “Biz kesinlikle korkuyoruz ancak Hizbullah’tan korkmuyoruz çünkü Hizbullah işgal yoksa savaş istemiyor zaten. Ateşkesin ve sınırlar arasında güvenliğin tesis edilmesi için Avrupa ülkelerinden ateşkesin sağlanmasını istiyoruz. Lübnan’a karşı savaş açılırsa bu tek ülkeyle sınırlı kalmaz, bölgesel savaşa dönüşür. Hizbullah şaka değil, biz muhtemel bir savaşta ülkemizin mahvolacağından korkuyoruz ancak İsrail de bundan çok büyük zarar görecek.” diye konuştu.
Fransa’dan İsrail ile Lübnan arasındaki sorunlarla ilgili mektup
Lübnanlı Bakan, İsrail ile Lübnan arasındaki sorunlarla ilgili Fransa’nın kendilerine içeriğinde olumlu noktalar olan bir mektup sunduğunu ve kendilerinin de yakında cevaplarını ileteceklerini belirtti.
Bahreyn’in İsrail-Filistin meselesine ilişkin tutumu
Panelin konuşmacılarından Bahreyn Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Müsteşarı Al Halife de ülkesinin Filistin devletinin kurulmasından ve iki devletli çözümden yana olduğunu kaydetti.
Bu çözümün İsrail’in işgal ettiği toprakları terk etmesiyle olacağını söyleyen Halife, Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkent olması, Filistinlilerin topraklarına dönmesi ve işgal altındaki Golan Tepeleri’nin de Suriye’ye verilmesi gerektiğini ifade etti.
Halife, İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Bahreyn’in Filistin’de “kırmızı çizgisinin” olup olmadığına ilişkin soruya ise “Savaş zamanında herhangi bir ülkenin arabulucu olması mümkün değil çünkü her iki tarafa yaptırım uygulanmalıdır. Bahreyn iki toplumun birlikte yaşaması gerektiğine inanıyor.” cevabını verdi.
Arap ülkeleri İsrail’in saldırılarını durdurmak için ne yapabilir?
Arap Birliği Genel Sekreter Yardımcısı Zeki ise “Arap ülkelerinin İsrail’in Filistinlilere saldırılarını durdurmak için neden adım atamadığının” sorulması üzerine, “Sadece Arap Birliği değil, tüm uluslararası kuruluşlar buna dahil. BM dahi bunu durduramadı. İsrail’in davranışlarını değiştirmesi konusunda başarısız olundu.” dedi.
Arap Birliği’nin görevinin siyasi pozisyon belirlemek olduğunu söyleyen Zeki, Filistin’in desteklenmesi konusunda uluslararası konsensüs oluşturmaya çalıştıklarını ve Arap Birliği’nin Filistin’in desteklenmesinde büyük rol oynadığını savundu.
Moderatörün “Arap Birliği, durumun vahametine dair bir strateji geliştiremez mi?” sorusu üzerine Zeki, “Şu anda Arap Birliği’nin siyasi bir pozisyon oluşturma ve bununla Filistin’i destekleme konusunda tatmin olduğunu söyleyebilirim ancak bu suç unsuru barındıran savaşı durdurma çabalarımızın olmadığı anlamına gelmiyor. Arap ülkeleri bu çabalara dahil oluyor.” değerlendirmesinde bulundu.
]]>Emine Erdoğan, Nest Kongre Merkezi’nde düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu’nun Kadın, Barış ve Güvenlik Oturumu’nda lider eşleri ve katılımcılara hitap etti.
Lider eşlerini ve uluslararası kuruluş temsilcilerini, kadim tarihi, doğası ve kültürüyle, gözde bir şehir olan Antalya’da ağırlamaktan memnuniyet duyduğunu ifade eden Emine Erdoğan, forumun bu seneki ana temasının “krizler döneminde diplomasiyi öne çıkarmak” olduğunu anımsattı.
“Yanan bizim evimiz, ailemiz, ortak değerlerimiz”
Bugün dünya olarak, hiçbir ülkenin tek başına bertaraf edemeyeceği boyutta krizlerle karşı karşıya olduklarını vurgulayan Emine Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bizi insanlık olarak bir arada tutan değerlerin ve kurumların temelleri, yakın tarihte hiç bu kadar sarsılmamıştı. Bu buluşmayı, huzurlu bir barış ortamında değil; ne yazık ki, savaşın karanlık gölgesi altında gerçekleştiriyoruz. Savaşlar ve çatışmalar, adeta adım adım ilerleyen bir yangın gibi dünyamızı kuşatmaya devam ediyor. Yanan bizim evimiz, yanan bizim ailemiz, yanan bizim ortak değerlerimiz. Kutuplaşma ve ırkçılığın arttığı, tahammülsüzlük ve tamahkarlığın nefreti körüklediği bir çağda, barışı ve düzeni korumak git gide daha da zorlaşıyor. Adil ve güçlü bir iradenin, diplomasiyle çözebileceği ihtilaflar, hızla sıcak çatışmaya evriliyor.”
Erdoğan, Suriye, Irak, Yemen, Sudan Filistin ve daha birçok çatışma bölgesinden, aynı acı feryatların yükseldiğini söyledi.
Yaşayabilmek için evini ardında bırakan masum canların sığındıkları yerde zalimce katledildiğine dikkati çeken Erdoğan, şiddetin her türlüsü ile örselenen çocukların minik yüreklerinde tamiri mümkün olmayan yaralar açıldığını ifade etti.
“Dünyanın adil, cesur ve hakkaniyetli liderlere hiç olmadığı kadar ihtiyacı var”
Dünyanın tüm vicdanlı insanlarının yekpare bir sesle, “hemen ateşkes, hemen barış” diye haykırdığına işaret eden Emine Erdoğan, şöyle devam etti:
“Artık öyle bir noktadayız ki, söylenebilecek tüm sözleri tükettik. Söylenebilecek son sözü, 6 yaşındaki Filistinli kız çocuğu Hind Recep, çapraz ateş altındayken yaptığı yardım çağrısında söyledi. ‘Lütfen beni kurtarın’ demişti. Ne onu ne ailesini ne canı pahasına ona yardıma giden sağlık ekiplerini kurtarabildik. Soykırımın bir parçası olma ihtimali, insanca var olma onuruna fazla gelen Erın Bruşnel, söylenebilecek son sözleri haykırarak hayata veda etti. ‘Bu soykırıma ortak olmayacağım’ dedi, yapılan zulüm vicdanına ağır geldiği için. İsrail’in yıkım araçlarının altında can veren Raşel Kori ile aynı yaşta, ömrünün baharındaydı. Sözün tükendiği bu noktada, barış umudunu canlı tutmak ve barışa yönelik gayretimizi artırmak zorundayız. Dünyanın adil, cesur ve hakkaniyetli liderlere, hiç olmadığı kadar bugün ihtiyacı var. Barışa inanan cesur insanlar güçlerini birleştirdiğinde, girilen şiddet sarmalını kıracağımıza, barış ve huzurlu bir düzeni, bu güç birliği ile elde edeceğimize inanıyorum.”
“Kadınların karar verici noktalarda olduğuna emin olmalıyız”
Emine Erdoğan, savaşta her kesim zarar görse de bilhassa kadınların orantısız biçimde etkilendiğini dile getirdi.
Savaşın derinden etkilediği kadınların, barış için söyleyecek çok sözünün olduğuna dikkati çeken Erdoğan, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Büyük bir incelikle inşa ettiği yuvası yanıp küle dönen, canından parça evladının acısını gören, kök saldığı toprakları terk etmek zorunda kalan kadınlar, barışın kıymetini herkesten çok daha iyi bilir. Bu konuda, 24 yıl önce, küresel bir irade ortaya konmuş; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1325 sayılı kararı ile kadınların, barış süreçlerine katılımı güvence altına alınmıştı. Ancak ne yazık ki çatışmanın birincil mağduru, toplumların inşasının ana aktörü olan kadınların, arabuluculuk ve barış süreçlerine etkin bir şekilde dahil edilmediğini görüyoruz. Oysa araştırmalar, kadınlar sürece dahil olduğunda uzlaşma olasılığının yükseldiğini ve barışın daha uzun soluklu hale geldiğini gösteriyor. Kadınların, farklı gruplarla işbirliği yapma ve birlikte çalışmaya yatkın tabiatı ve sosyal meselelere olan duyarlılıkları, barış süreçlerindeki başarı şansını artırıyor. Unutmamalıyız ki kalıcı ve sürdürülebilir bir barış, kimsenin geride bırakılmadığı bir süreçten doğar. Bilhassa, toplumun temel ve dönüştürücü bir parçası olan kadınların dahil edilmediği bir barış sürecinin başarı ile sonuçlanması beklenemez. Bu nedenle, diplomasiyi öne çıkarırken, kadınların karar verici noktalarda olduğuna emin olmalıyız.”
Erdoğan, savaş yorgunu bir çağda, kadın bakış açısıyla tesis edilecek barışın, daha kapsayıcı, sürdürülebilir ve hakkaniyetli olacağına, bütün kalbiyle inandığını vurguladı.
Filistin, Ukrayna, Suriye ve Yemen’de barış hedefiyle öne çıkan hareketlerin kadınlardan güç aldığına dikkati çeken Erdoğan, şu ifadeleri kullandı:
“Lider eşleri olarak bizlere ve karar alıcı düzeyde bulunan tüm kadınlara, bu anlamda sorumluluklar düşüyor. Bu çerçevede, Ukrayna Devlet Başkanının eşi Olena Zelenska hanımefendi ile işbirliği halinde Ukraynalı 1500’e yakın savaş mağduru çocuğu ve refakatçilerini ülkemizde misafir ediyoruz. Bu grup arasından bugün aramızda bulunan Kırım Tatarı çocuklarımız, söyleyeceği şarkılarla sevginin ve umudun tek dil olduğunu bize yeniden hatırlatacak. Benzer şekilde, yakın zamanda Gazze’den tedavileri için getirdiğimiz savaş mağduru çocukları ülkemizde misafir ediyoruz. İnanıyoruz ki insanlığın zulümle bükülen belini, mazlumlar arasında ayrım gözetmeyerek doğrultabiliriz.”
“İsrail’in sözde mağduriyetinin giderilmesi için daha kaç can feda edilecek”
“Büyük bedeller ödenerek kazanılan uluslararası hukuk ve adalet sistemini, ruhundan kopararak, yazılı birkaç ifadeye indirgemeye çalışanlara asla boyun eğmeyeceğiz.” diyen Emine Erdoğan, şunları kaydetti:
“Birlikte insanca yaşamamızın teminatı olan bu kaidelerin, suçu işleyen ülkeye ve mazlumun milliyetine göre eğip bükülmesine nasıl sessiz kalabiliriz? Buradan sormak istiyorum, 25 kişi öldürüldüğünde, Paris’te kol kola yürüyüş düzenleyen dünya liderleri, bugün ekseriyeti kadın ve çocuk olan 30 bin insan vahşice katledilirken, hangi gerekçeyle sessiz kalabiliyor? Çocukları, kadınları, masum insanları kurtarması beklenen medeni ülkeler, ateşkes çağrısı dahi yapamayacak kadar bu korkunç karanlığa teslim olmuş durumda. İsrail’in sözde mağduriyetinin giderilmesi için daha kaç can feda edilecek? 25 Avrupalının hayatını kaybetmesinin vicdanlarda oluşturduğu öfke ve acıyı uyandırmak için, kaç bin Filistinlinin ölmesi gerekecek? Tarih sayfaları, bu utanç verici soykırım yaşanırken, karşısında cesaretle duran barış neferlerini de yazacak.”
“Çocukların ölüme terk edilmediği, adil bir dünya diliyorum”
Emine Erdoğan, Güney Afrika Cumhuriyeti başta olmak üzere, hak ve adaletin tecellisi için adım atan tüm ülkelere minnettarlığını ifade etti.
Geçen kasım ayında, 20 lider eşi ve ülke temsilcisiyle “Filistin için Tek Yürek Zirvesi” kapsamında aynı amaçla bir araya geldiklerini anımsatan Erdoğan, “Davetime icabet ederek gelen, mazlumların haklı davası için güçlü bir duruş sergileyen kız kardeşlerime, buradan bir kez daha şükranlarımı sunuyorum. Sözlerime son vermeden, başta Dışişleri Bakanlığımız olmak üzere, bu kıymetli organizasyonda emeği geçen herkesi kutluyor, oturumumuza katılımlarınız için hepinize bir kez daha teşekkür ediyorum. Savaşların, yerini kapsayıcı bir barış düzenine bıraktığı, her şeyden önemlisi, çocukların ölüme terk edilmediği, adil bir dünya diliyorum.” dedi.
Oturumda, aktivist Tevekkül Karman, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkan Yardımcısı ve Türkiye’den Sorumlu Bölge Müdürü Ivana Zivkovic, Afrika Birliği Komisyonu Başkanı’nın Kadın, Barış ve Güvenlik Özel Temsilcisi Bineta Diop, Bulgaristan Cumhurbaşkanı eşi Desislava Radeva ve Sırbistan Cumhurbaşkanı eşi Tamara Vucic de katılımcılara hitap etti.
Emine Erdoğan’ın konuşmasının ardından, Türkiye’nin misafir ettiği savaş mağduru Ukraynalı ve Kırım Tatarı çocuklardan oluşan folklor topluluğunun dans gösterisi izlendi. Emine Erdoğan ve lider eşleri daha sonra, Kurşun Geçirmez Düşler: Gazzeli Çocuk Ressamlar Sergisi ve Afrika standını da ziyaret etti.
Emine Erdoğan ve lider eşleri, folklor gösterisi sunan Ukraynalı ve Kırım Tatarı çocuklarla hatıra fotoğrafı çektirdi.
]]>Henüz 28 yaşındayken dönemin harbiye nazırı olan ağabeyi Enver Paşa’nın talimatıyla 12 bin kişilik Kafkas İslam Ordusu’nun başına geçerek Bakü’yü kurtaran, Cumhuriyet döneminde ise kurduğu fabrikalarla Türk savunma sanayisinin öncüleri arasında yer alan Nuri Paşa’nın (Killigil) anısı hem Azerbaycan’da hem de Türkiye’de yaşatılıyor.
Sütlüce’deki silah fabrikasında 2 Mart 1949’da meydana gelen büyük patlamada hayatını kaybeden Nuri Paşa’nın kazaya mı kurban gittiği yoksa suikast kurbanı mı olduğu, bugüne kadar aydınlatılamadı.
Nuri Paşa, 1890’da Manastır’da doğdu, ilkokul ve lise eğitimini burada tamamladıktan sonra 1909’da Manastır Harbiyesinden üsteğmen rütbesiyle mezun oldu, Balkanlar’da çeşitli bölgelerde görev yaptı ve 1911’de Trablusgarp Savaşı’na katıldı.
Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesinin ardından “padişah yaverliği” rütbesi verilen Nuri Paşa, 1917’ye kadar Trablusgarp ve Bingazi’de görev yaparken İngiliz, İtalyan ve Fransız kuvvetlerine karşı birçok savaşa girdi.
Enver Paşa, Azerbaycan ve Dağıstan’ın Osmanlı’dan yardım talep etmesi üzerine kurdurduğu Kafkas İslam Ordusu’nun kumandanlığına, kardeşi Nuri Paşa’yı getirdi.
Kafkas İslam Ordusu, 15 Eylül 1918’de Bakü’yü kurtardı
12 bin askerden oluşan Kafkas İslam Ordusu, Azerbaycan harekatı kapsamında güzergahındaki Göyçay, Salyan, Ağsu ve Kürdemir’i de Bolşevik birlikleri ve Ermeni çetelerinden temizledi, 15 Eylül 1918’de ise Bakü’yü kurtardı. Kafkas İslam Ordusu, Bakü’nün kurtuluşu için 1130 şehit verdi.
“Bakü Fatihi” diye anılan Nuri Paşa, Azerbaycan’da gittiği her yerde saygı ve hürmetle karşılandı. Azerbaycanlılar, kurtarıcıları olan ordunun kumandanını evlerinde misafir etmek için birbiriyle yarıştı.
Bakü’de büyük coşkuyla karşılanan Nuri Paşa, Tezepir Camisi’nde minbere çıkarak halka hitap etti. Söz konusu minber, bugün hala “Nuri Paşa minberi” diye anılıyor ve camide korunuyor. Paşa’nın Gence’de konakladığı ev de müze olarak ziyarete açık.
Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra Kafkas İslam Ordusu, Bakü’yü terk etmek zorunda kalırken Nuri Paşa, İngilizler tarafından Batum’da tutuklandı.
Nuri Paşa, 8 Ağustos 1919’da yargılanmak üzere götürülürken Kafkasyalıların yardımıyla hapisten kaçmayı başardı.
Türk savunma sanayisinin öncülerinden biri oldu
1921’de Berlin’e giden Nuri Paşa, burada çiniciliği öğrenerek 1924’te İstanbul’a döndü ve Kütahya Çinicilik Anonim Şirketi’ni kurdu. Askerlik hayatı kahramanlıklarla geçen Nuri Paşa, bir süre sonra fabrikasını devrederek savaş sanayisine yöneldi.
Nuri Paşa, Sütlüce’de bulunan bir fabrikayı satın alarak ordu için silah ve cephane üretti, çeşitli silah tasarımları yaptı ve bunların patentini aldı. “Nuri tabancası” adını verdiği Türkiye’nin ilk 9 milimetrelik silahının seri imalatını gerçekleştirdi.
Kurduğu fabrikada top, havan, uçaksavar mermi ve tapalarının yanı sıra uçak bombaları imal eden Nuri Paşa, özel sektör olarak yerli harp sanayisinin gelişmesine ve Türk ordusunun ateş gücünün artırılmasına katkı sağlayan ilk girişimcilerden biri oldu.
Filistin halkını destekledi
Nuri Paşa, Arap-İsrail Savaşı’nda Arap ordularını ve Filistin halkını destekledi. İsrail’in kuruluşundan sonra da Arap direnişçiler için silah ve cephane üreten Nuri Paşa, Sütlüce’deki fabrikasında 2 Mart 1949’da meydana gelen büyük patlamada hayatını kaybetti.
Patlama, kimileri tarafından kaza kimileri tarafındansa İsrail istihbaratı tarafından organize edilen suikast olarak değerlendirildi.
]]>Başbakan Orban, Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu ve NEST Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Forumu (ADF) kapsamındaki “ADFLeadersTalks” paneline konuşmacı olarak katıldı.
Orban, Türkiye-Macaristan ilişkilerinin uzun bir tarihi geçmişi ve ülkesinin Avrupa’da Türk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) üye olduğunu söyledi.
Avrupa’daki diğer ülkelere kıyasla Macaristan’da güçlü liderlerin ilgi gördüğünü kaydeden Orban, “Sayın (Cumhurbaşkanı Recep Tayyip) Erdoğan, Macaristan’da özellikle sevilen, imajı yüksek olan bir lider. Macaristan’da buna önem verilir.” dedi.
“Bizler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı seviyoruz”
Orban, “Bizler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı seviyoruz. Bir başka olgu ise Türkiye ile Macaristan arasında bir barış dili konuşuluyor.” ifadesini kullandı.
Avrupa’da savaş dilinin konuşulduğunu, “birilerini ezmekten ve galibiyetten” söz edildiğini dile getiren Orban, “Bizler öyle değiliz. Savaş dilini sevmeyiz. Türkiye ve Macaristan bu bağlamda Avrupa bölgesinde birer istisna teşkil ediyor. Bizler karşılıklı barışın dilini konuşuyoruz.” şeklinde konuştu.
Orban, Türkiye’nin muhafazakar yapısını korumayı başaran ülke olduğunu, Avrupa’da aile, tanrı, ulus gibi kavramların Orta Çağ’a ait unsurlarmış gibi görüldüğünü, bu değerleri dile getirenlerin sorunlarla karşılaştığını anlattı.
Göç ve göçmenlik meselesinin Avrupa’daki en önemli konuların başında geldiğini ileri süren Orban, Macaristan gibi 10 milyon nüfusa sahip bir ülkenin sınırında birden yüz binlerce göçmenin birikmesini olumlu bir durum olarak değerlendirmediklerini, ülkesinde kimin yaşayıp yaşamayacağına kendilerinin karar vermesi gerektiğini, bu nedenle göç konusunda diğer ülkelere oranla daha katı bir tutum sergilediklerini anlattı.
“Erdoğan, Avrupa kıtasını kurtardı”
Orban, Türkiye’nin göç konusundaki rolünün çok önemli olduğunu vurgulayarak, şunları söyledi:
“Türkiye olmasaydı şu anda Avrupa, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri tamamıyla istikrarını kaybetmiş olurdu. Erdoğan bir yerde Avrupa kıtasını kurtardı. Neredeyse son sekiz yıldır da bu görevi üstlenmekte. Dolayısıyla Türkiye’deki güçlü liderlik olmasaydı hepimizin başı belada olurdu Avrupa’da, bunu söyleyebilirim. Dolayısıyla Avrupa’da herkes Türkiye’ye minnet duymakta ve duymalıdır da zaten.”
AB’nin göç hususunda Türkiye’ye verdiği sözleri tam olarak yerine getirmediğine dikkati çeken Orban, Türkiye’nin yaşadığı ekonomik sorunlara ilişkin destek olunması gerektiğinin ancak bu hususta gerekli desteğin yerine getirilmediği düşüncesinde olduğunun altını çizdi.
Ukrayna’daki savaş
Orban, Ukrayna’daki savaşın Macarların savaşı olmadığının altını çizerek, ülkesinin ve halkının çıkarlarını düşünmek zorunda olduğunu ve buna göre hareket etmesi gerektiğini ifade etti.
Ukrayna’da savaşın başlamasıyla AB’nin bunu “bizim savaşımız” olarak tanımladığına dikkati çeken Orban, böyle bir tanımla yapıldığı taktirde bizatihi Ukrayna’yla, Rusya’ya karşı savaşılması gerektiğini ancak bunun söz konusu olmadığını hatırlattı.
Orban, savaşın çok yönlü ele alınması gerektiğini, taraf tutmaktan ziyade zamanın kimden yana olduğuna bakılmasının daha önemli olduğunu belirterek, “Ben zamanın Rusya’dan yana işlediğini düşünüyorum ve zaman geçtikçe AB ve Ukrayna kaybetmekte, Rusya ise daha çok avantaj sağlamakta. Dolayısıyla ben diyorum ki bir an önce ateşkes olsun ve iki taraf da bir an önce barış müzakerelerine başlasın.” dedi.
AB’de aile, tanrı ve ulus gibi değerlerin daha fazla önemsenmesi gerektiği düşüncesinde oluğunu aktaran Orban, haziranda yapılacak Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri sonrasında AB içinde belirli açılardan değişim yaşanmaya başlanabileceğini ifade etti.
Orban, AP içinde sağ ve merkez sağı bir araya getirme çabası içinde olduğunu kaydetti.
“Trump ABD Başkanı olsaydı savaş olmazdı”
Eski ABD Başkanı Donald Trump ile yapacağı görüşmeye de değinen Orban, Trump’a şahsen saygı duyduğunu belirterek, “Trump eğer ABD Başkanı olsaydı o zaman şu an savaş olmazdı diye düşünüyorum. Bundan kesinlikle eminim. Yani güçlü bir ABD Başkanı gerçekten her türlü savaşı durdurabilir. Avrupa’yla alakalı.” şeklinde konuştu.
Orban, Trump’ın yeniden başkan seçilmesi durumunda Ukrayna’daki savaşı sonlandırabileceği görüşünde olduğunu belirterek, İsrail ve Gazze konusunda da benzer bir durumun söz konusu olacağını ifade etti.
Macaristan’ın AB Dönem Başkanlığı
Macaristan’ın bu yılın ikinci yarısında AB Dönem Başkanlığını alıp almayacağına ilişkin bazı spekülasyonların yapıldığını hatırlatan Orban, “Dönem Başkanlığını elbette ki alacağız.” diye konuştu.
Orban, ülkesinin dönem başkanlığı sürecinde AB’nin genişleme konusunun gündeme taşınacağına, bu hususta Ukrayna’dan önce Balkan ülkelerinin geldiğine dikkati çekerek, Avrupa’nın rekabet hususunda kaybettiği ivmeyi yeniden kazanması gerektiğini sözlerine ekledi.
]]>Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu ve Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Forumu 2024’te, moderatörlüğünü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yaptığı “Gazze Temas Grubu” başlıklı panele Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri ve Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki katıldı.
Panelin açılışında konuşan Fidan, İsrail’in savaş suçlarının, uluslararası düzeni krize sürüklediğini, İslam dünyasının uzun yıllar boyunca başkalarının kendi sorunlarını çözmesini beklediğini ve bu durumu kınamakla kaldığını söyledi.
Bu problemi egemen güçlerin oluşturduğunu belirten Fidan, “Şu anda artık bu sorunu kendi elimize alıyoruz. Gerçekten bölgesel bir sorumlulukla bu işi yükleniyoruz. Gazze Temas Grubu, aslında bu tarz bir düşüncenin sonucu, ortak İİT-Arap Ligi Zirvesi’nde görevlendirildi ve Filistin’de devam eden savaşla alakalı sorumluluk almak üzere çalışmalar yapıyor.” dedi.
Fidan, Temas Grubu’nun 7 üyesi olduğunu hatırlatarak, bu grubun bir üyesi olmaktan büyük onur duyduğunu ve bunun büyük ayrıcalık olduğunu düşündüğünü dile getirdi.
Temas Grubu olarak kilit liderlerle, karar alıcılarla, farklı ülkelerin yetkilileriyle ve uluslararası platformlarla görüştüklerini anımsatan Fidan, “Bazen kolektif olarak çalışmalar yaptık. Bazen iş bölümü içerisinde çalıştık. Aramızda iş bölümü yaparak farklı konuları ele aldık. Bu grup aslında Müslüman dünyanın, İslam dünyasının Filistin’le alakalı dayanışmasının bir göstergesi ve buradaki mevkidaşlarımın da zaten bu alanda çok önemli çalışmaları var. Bizim bu çalışmalarımız sonucunda kamunun aydınlanmasıyla ilgili önemli gelişmeler oldu.” diye konuştu.
Fidan, “Temas Grubu olarak biz tutarlı şekilde sürekli, İsrail’i ve İsrail’in bu zalimce saldırılarını destekleyen ülkelere baskı uygulamaya çalışıyoruz. Biz hareketlerimize başladığımız zaman, bu ateşkesi destekleyen ve insani yardımın artmasını sağlamaya çalışan sadece bir avuç batı ülkesi vardı.” ifadelerini kullanarak, Birleşmiş Milletler (BM) oturumlarında Gazze’de insani ateşkes ile ilgili yapılan oylamalarda “evet” oyu ekim ayında 121 iken bunun sonrasında 153’e yükseldiğine işaret etti.
“Şu anki savaş İsrail’e güvenlik sağlamıyor”
Hegemonya anlatısını ortadan kaldırmaya çalıştıklarına değinen Fidan, “Şu anki savaşın İsrail’e güvenlik sağladığı argümanına karşı geliyoruz, bunun doğru olmadığını ifade etmeye çalışıyoruz. Temas Grubu olarak aslında Filistinlilerin şu an güvenliğe ve öz savunmaya herkesten çok daha fazla ihtiyaç duyduğunu söyledik.” diye konuştu.
Fidan, önlerinde bir engel daha olduğunu, uluslararası ateşkes çağrıları ve iki devletli çözüme yönelik çağrıların İsrail üzerinde etkisi olmadığını anlattı.
“Eğer başka bir ülke böyle bir suç işlemiş olsaydı kesinlikle her türlü yaptırımla karşılaşırdı.” ifadesini kullanan Fidan, ABD’nin desteğini alan İsrail’in yaptırımla karşılaşmadığına dikkati çekti.
Fidan, “Bu suçların arasında savaş suçları ve soykırım var. Bu aslında Uluslararası Adalet Divanının (UAD) da kararlarına göre yanlış bir yaklaşım. Ne yazık ki tek başımıza Gazze’de kan dökülmesini engelleyemiyoruz. Çünkü politik sistemler kör kalmaya odaklanmış durumda, hiçbir şekilde gözlerini açmak istemiyorlar ya da Yahudilere yönelik geçmişten yükleri var bazı ülkelerin, onlar da bu yüzden bu konuya giremiyor.” diye konuşarak, gerçeğin kendi başına ayakta durduğunu kaydetti.
İsrail’in, Filistin topraklarını elde etmek istemediğini açıklamadığı sürece güvenli olmayacağının altını çizen Fidan, “1967 sınırlarına gitmek önemli. İsrail halkı ancak o zaman gerçekten sürdürülebilir bir güvenliğe ulaşacak.” dedi.
Fidan, Mısır’ın her zaman Gazze konusunun temelinde ve uluslararası insani yardım konusundaki rolünün takdire şayan olduğunu belirterek, Şukri’ye şu soruyu yöneltti:
“Refah ve sınırla alakalı sorular yükseliyor. Sizin bu konudaki görüşünüz ne olacaktır? Şu anki mevcut uluslararası sistem, bu krizlere çözüm bulamıyor.”
-“(İsrail’in saldırıları) Bu bizim bölgemizi tamamen hasta etti”
Mısır Dışişleri Bakanı Şukri, Antalya Forumu’nun önemli bir zamanda gerçekleştirildiğini, Gazze Temas Grubu üyeleriyle işbirliği içinde çalışmayı umduklarını belirtti.
İsrail’in Gazze’deki saldırılarına ilişkin kalıcı bir çözüm bulmaya çalışacaklarını vurgulayan Şukri, “(İsrail’in saldırıları) Bu bizim bölgemizi tamamen hasta etti, bölgede ciddi bir istikrarsızlık ve güvensizlik yaratıyor.” ifadelerini kullandı.
Şukri, İsrail’in saldırıları nedeniyle Refah’tan yardımların geçişinde sıkıntılar yaşandığını, ilk aşamadan itibaren geçişi açık tutmaya çalıştıklarını kaydetti.
Gazzelilere desteğin sağlanabilmesi için İsrail hükümetini ikna etmeye çalıştıklarını söyleyen Şukri, “Çabalarımız hep engellendi. Özellikle dağıtılabilecek yardımın miktarıyla alakalı manipülatif ve kısıtlayıcı çalışmalar oldu. Bizim Gazze’deki kardeşlerimizin üzerinde çok ağır bir baskı var. Çok zor bir durum yaşıyorlar. Özellikle de yerinden edilme konusu çok önemli. 1,3 milyon kişiye Refah ev sahipliği yapıyor.” diye konuştu.
Şukri, konuşmasına şöyle devam etti:
“Rolümüzün getirdiği sorumluluğu yerine getirmemizle ilgili kısıtlamalar oluyor. Tüm bu sebeplerden dolayı, şimdiye kadar gerekli düzeyde, hacimde desteği sağlayamamaktan dolayı çok bıkkın hissediyoruz. Ama çalışmalara devam edeceğiz. BM ve ortaklarımızla buradaki insanların zorluklarına çare olabilmek için işbirliğine devam edeceğiz. Bu saldırıların durdurulması bizim için çok önemli.”
Bakan Fidan, sözü Filistinli mevkidaşı Maliki’ye verirken, Filistin halkıyla işbirliği ve dayanışma içinde olduklarına dikkati çekerek, problemlerin sadece Gazze’yle sınırlı olmadığını, Batı Şeria’da da ciddi problemlerle karşı karşıya kalındığını ifade etti.
Fidan, Filistin’deki duruma ilişkin, “Durum çok ciddi bir terörizm aşamasında, Batı Şeria ve başka yerlerde. İsrailli yetkililer, sorumsuz açıklamalar yapıyor, Ramazan ayında Mescid-i Aksa’ya girişlerin kısıtlamasıyla alakalı.” ifadelerini kullanarak, Maliki’ye gelecek haftalarda bu koşullarda ne yapılması gerektiğine dair soru yöneltti.
-“(İsrail’in) Söylenmedik, gizli bazı hedefleri de var”
Filistin Dışişleri Bakanı Maliki de İsrail’in saldırılarını sürdürmede çok net olduğunun altını çizerek, İsrail’in “Hamas’ı yok etme ve esirleri geri getirme” hedefleri olduğunu duyurduklarını hatırlattı.
Buna rağmen, bu hedeflerin ulaşılabilir hedefler olmadığının görüldüğünün altını çizen Maliki, İsrail’in bu iki hedefe yaklaşamadığı yorumunda bulundu.
Maliki, “Neden İsrail bu savaşa devam etmekte ısrar ediyor? (İsrail’in) söylenmedik, gizli bazı hedefleri de var. Bu belirtilmemiş ve gizli hedefleri ulaşılabilecek hedefler olabilir. Bir tanesi Gazze’nin total yıkımı, yani Gazze’deki her şeyi yok etmek. Biz bunun aslında 1. günden beri olduğunu görüyoruz. Alt yapı, hastaneler, okullar, kiliseler, camiler, üniversiteler ve BM sığınma merkezleri her şeyi vurdular yıktılar.” diye konuştu.
Ateşkes sağlansa dahi insanların gidecek yerlerinin kalmadığını ve köylerin kasabaların yıkıldığına dikkati çeken Maliki, “(Netanyahu) Bir taş üstünde taş kalsın istemiyor.” dedi.
“Netanyahu’nun Gazze’deki savaşı devam ettirmekle ilgili kişisel çıkarı var”
Maliki, İsrail’in ifade etmediği ikinci hedefinin de Gazze’deki insanları güneye doğru yönlendirmek olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şöyle konuştu:
“(Refah’ta) Burada 1,5 milyon Filistinli, daha önceden 150 bin kişinin yaşadığı küçücük şehirde. Netanyahu Refah’a da saldıracak. Bunu çok net şekilde söyledi. ‘Askeri planlar hazır’ dedi. Hiç kimseyi dinlemiyor. Refah’a saldırdığında ne olacak? 1,5 milyon insan ya öldürülecekler; başka saklanacak, sığınacak yer yok ya da 500 metre güneye bakacaklar ve bir kapı görecekler, kırarak açabilecekleri bir kapı ve Mısır’da bulacaklar kendilerini.”
Maliki, “İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Gazze’deki savaşı devam ettirmekle ilgili kişisel çıkarı var. Biliyor ki savaş bittiğinde kendisini bekleyen 4 tane yolsuzluk davası var. Savaş bitince sorumluluk alması gerekecek.” ifadelerini kullandı.
Bakan Mailiki, “Türkiye’den aldığımız destek, gördüğümüz kardeşlik, dayanışma, bağlılık, yardım, bunun için gerçekten müteşekkiriz. Sadece bu savaşta değil, daha öncesinde de. Türkiye’ye hep borçlu hissediyoruz kendimizi verdikleri katkı nedeniyle.” diye konuştu.
Bakan Fidan, bölgesel şiddetin ve savaş olasılığının artması riskiyle, Türkiye dahil bölgedeki ülkelerin sorunun çözümüyle alakalı nasıl rol oynayabileceğini de mevkidaşı Maliki’ye sordu.
Maliki, Netanyahu’nun Gazze’deki saldırılarını “yayma amacı olduğunu” belirterek, şunları söyledi:
“(Netanyahu) Bununla birlikte, şuna da inanıyor; savaşı uzatmak da önemli, kapsamını genişletmek de. Bunun Batı Şeria’ya yayılmasını istiyor. Her gün Filistin’deki şehirlerde mülteci kamplarında askeri saldırılar, terör saldırıları düzenleniyor, Mescid-i Aksa’da müdahaleler oluyor. Şu an Lübnan’ın güneyinde de cephe açma niyeti var. Burada cephe açılırsa, Suriye, Irak ve İran’da da cephe açılacak. Bu da şu anlama geliyor. (Netanyahu’nun) Gazze’ye açılan savaşı bölge savaşına dönüştürme hedefi var, Amerikalılara da bu savaşın içine almaya çalışıyor.”
]]>İstanbul’da sanatseverlerle buluşan Ukrayna asıllı ABD’li piyanist, AA muhabirine yaptığı açıklamada, en son 2021’de Türkiye’de konser vermeyi planladığını fakat Kovid-19’den ötürü organizasyonun iptal edildiğini belirterek, uzun bir aranın ardından burada hayranlarıyla buluşmanın mutluluğunu yaşadığını dile getirdi.
Lisitsa, Türklerin çok sıcakkanlı ve coşkulu olduğunu, sadece konser salonunda değil, sokakta dolaşırken bile bazı öğrencilerin yanına gelerek konserden habersiz olmalarına karşın kendisini tanıdığını ve fotoğrafını çektiğini anlatarak, “Burada insanlar beni tanıyor ve takip ediyor. Böylesine coşkulu bir kalabalığın önünde performans yapmak harika.” dedi.
Lisitsa, dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan insani dramların müziğini etkilediğini söyleyerek, “Savaş bölgelerinde çok konser verdim. Oraya geldiğimde izleyici çok farklı duygular yaşıyor. Müzik o insanlar için bir eğlence değil, bir oksijen gibi. Sadece savaş halinde değil, her zaman içimizde bir gerginlik yaşıyoruz. Bu zorlu zamanlarda müzik, insanları bir araya getirme görevi görmeli. ‘Dünyanın bittiği yerde müzik başlar’ diye bir söz var. Bu çok doğru. Çünkü müzik, ruhtan ruha bir iletişimdir. İnsanlık olarak iletişim sağlamamız çok önemli, çünkü sıradan iletişim yolları tahrip olmuş durumda.” diye konuştu.
Konser verdiği savaş bölgeleri arasında Ukrayna’nın da yer aldığını kaydeden sanatçı, Ukrayna’nın Donetsk bölgesinde Rusya ile çatışmaların başladığı 2015’te sığınaklarda ustalık dersi verdiğini aktardı.
“İyi müzisyen olmak, seyirciyi daha iyi dünyaya taşımaktır”
Lisitsa, yakın zamanda gerçekleştirdiği müzik projelerine de değinerek, şunları kaydetti:
“Geçen yıl Sergei Rachmaninoff’un 150. doğum yılı dolayısıyla Rachmaninoff Terapisi adı altında bir program başlattım. Bu kapsamda ünlü bestekarın 24 prelütünü aralıksız çaldım. Rachmaninoff bu çalışmaları 100 küsur yıl önce, tüm dünyada medeniyetlerin yıkılma aşamasında olduğu bir dönemde, Birinci Dünya Savaşı yıllarında yazmış. Ben yıllar sonra bu müziği yeniden seslendirdim ve 100’ün üzerinde yardım amaçlı konser düzenledim. Beni çağıran her yere gittim.”
İnsanların Rachmaninoff’un müziğini dinlediğinde ağladığını söyleyen Lisitsa, “Hep beraber ağladık. Müziğin böyle bir sihri var. Mesela geçen sene Lübnan Beyrut’ta bir festivale davet edildim. Festivalin ardından bir hastanede kanser hastası çocuklar için çalmamı rica ettiler. ‘Küçük bir piyano var. 10 dakika da olsa piyano çalar mısın? Daha önce hiç piyano dinlemediler.’ dediler. Etrafta çok fazla acı vardı. Aileler ve çocuklar stresliydi. Yüzlerinde yaşam ve ölüm vardı. ‘Tabii.’ dedim. Orada da Rachmaninoff’un prelütlerini çaldım. Piyano duvara dönük olduğu için seyircilere arkam dönük çalmak durumundaydım. Doktorlar çok şaşırdı çünkü bütün ağlamalar, koşturmalar bitti. Her şey durdu. O anın videosunu çekmişler. Eğer onu görmesem, müziğin bunu yaptığına inanmazdım. Bu benim için yıllar boyunca verdiğim emeklerin en büyük ödülü gibiydi. Benim için iyi bir müzisyen olmak, insanlara piyanoyu çok hızlı çalıyorsun dedirtmek değildir. Seyirciyi daha iyi bir dünyaya taşımaktır.” dedi.
“İlk fırsatta Filistin’de konser vermek isterim”
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına da tepki gösteren Lisitsa, “Daha önce İsrail’de konser verdim ve çok eğlenceli geçti. Aynı zamanda Ramallah’ta bir konservatuvardan çağrıldım ustalık dersi vermek için. Bu yılın ilkbaharında düzenleyecektik, fakat geçen yıl başlayan savaştan ötürü sınırı geçemeyeceğimi söylediler. İlk fırsatta orada konser vermek isterim. Bölgedeki çocuklarla ailelerinin zarar görmesi çok feci bir durum.” değerlendirmesinde bulundu.
Lisitsa, Ukrayna’da Rusya ile devam eden savaştan ötürü de üzüntüsünü dile getirerek, “Ben Ukrayna’da doğdum. Maalesef orada kardeş kardeşle anlamsızca savaşıyor ve bu şiddet sarmalı sürüyor. Umuyorum müzik ve sanatla orada yaşananları durdurabiliriz.” diye konuştu.
Kiyev’de 1973’te dünyaya gelen Valentina Lisitsa, 2012’de YouTube kanalındaki bir performansının 50 milyonun üzerinde izlenmesinin ardından dünyaca tanındı.
Konserlerinde Sergei Rachmaninoff ve Charles Ives gibi bestecilerin eserlerini seslendiren Lisitsa, çok sayıda ülkede büyük övgü alan performanslara imza attı.
]]>Bosna Hersek, 29 Şubat ve 1 Mart 1992’de yapılan referandumla Yugoslavya’dan ayrılarak kazandığı bağımsızlığının 32’nci yılını kutlarken, ülkenin ilk altın zambaklı bayrağı Bosna Hersek Tarih Müzesi’nde, 1992-1995’teki savaşta aldığı şarapnel izleriyle sergileniyor.
Tarihçi Enver İmamovic, Mayıs 1992’de Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Binası’na asılan ilk altın zambaklı bayrağı AA muhabirine anlattı.
İmamovic, bayrağı zor şartlar altında hazırladıklarını ifade ederek, “Bu kumaşı zor bulduk, ipektendi. Yıkılan ve yağmalanan Saraybosna’da bunu bulmak çok zordu. Zar zor beyaz bir kumaş bulduk.” dedi.
Saraybosna’daki Gorica semtinde bir baskı atölyesi bulduklarını belirten İmamovic, atölye sahibi Salem Malovic’in, bayrağı “elektriğin olmadığı zor savaş şartları altında” bastığını dile getirdi.
İmamovic, bayrağı hemen Devlet Başkanlığı Binası’na getirdiklerini anlatarak, şöyle devam etti:
“Orada eski Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi Üyesi Ejub Ganic ve birçok kişinin olduğunu hatırlıyorum. Bayrağı getirdiğimizde ve açtığımızda herkes çok sevindi. Ganic bunu hemen Başkanlık binasının penceresinin altına yerleştirmemde bana yardımcı oldu. Böylesine zorluk dolu günlerde, yeni Bosna Hersek’in sembolü olan yeni bayrağı görmenin tüm bu zorlukları yaşayan Saraybosnalılar için ne anlama geldiğini bir düşünün.”
Ülkedeki savaşta Devlet Başkanlığı Binası’nda ancak 15 gün dalgalanan bayrağın, havan topu saldırılarında hasar gördüğünü belirten İmamovic, “Bayrağın bugün olduğu gibi tarihi bir değere sahip olacağını biliyordum. Onu sardım ve savaş sırasında evimde sakladım. Savaş sona erdiğinde onu Bosna Hersek Tarih Müzesi’ne teslim ettim ve adeta oradaki ilk eser oldu.” diye konuştu.
İmamovic, “Bayrak şimdi burada, karşımızda ve ona baktığımda içimdeki duygular uyanıyor, bunca yıl sonra ona yeniden dokunacağım. Orta Çağ’da hiçbir Avrupa ülkesinde zambak, Bosna’da olduğu kadar özel ve kamusal yaşamın her alanında, parada, mücevherlerde, kitaplarda, mezar taşlarında bu kadar kullanılmamıştı.” dedi.
Altın zambak sembolünün 1998’de kaldırıldığını dile getiren İmamovic, “Büyük bir hata yapıldı ama aynı zamanda, öncelikle Bosna ve Hersek’teki çok sayıda insana, aynı zamanda kendilerini Bosnalı ve Hersekli olarak gören herkese karşı da bir adaletsizlik yapıldı.” değerlendirmesinde bulundu.
İmamovic, altın zambaklı bayrağın, herhangi bir dini ya da etnik grubu değil tüm halkları temsil ettiğini belirterek, bayrağın kendini ülkeye, kültüre ve geçmişine ait gören insanların simgesi olduğunu söyledi.
Bayrağın bir gün Bosna Hersek’te yeniden dalgalandırılacağına inandığını kaydeden İmamovic, “Bu bayrak her zaman Bosna Hersek’i sevenlerin kalbinde olacak.” ifadesini kullandı.
Bağımsızlık referandumunda kullanılan oyların yüzde 99,44’ü “evet” oldu
Yugoslavya ülkesi Hırvatistan’ın 1991’de bağımsız olmasının ardından büyük oranda Sırpların kontrolünde bulunan Yugoslav Halk Ordusu (JNA) ile Hırvat güçleri arasında başlayan çatışmalar, komşu Bosna Hersek’e de sıçradı.
JNA, Bosna Hersek sınırları içinde kalan ancak nüfusunun çoğunluğunu Hırvatların oluşturduğu Ravno’ya saldırdı. Yugoslavya’nın bölünmesini kendi lehine kullanmak isteyen Bosnalı Hırvatlar ve Sırplar da ülke topraklarını aralarında pay etmek istedi.
Hırvatlar, 18 Kasım 1991’de Hersek Bosna Hırvat Cumhuriyeti’ni, Sırplar ise 9 Ocak 1992’de Sırp Cumhuriyeti’ni ilan etti. O yıllarda ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Müslüman Boşnakların bağımsız bir Bosna Hersek’ten başka çıkış yolu bulunmazken, Slovenya ve Hırvatistan’ın Yugoslavya’dan ayrılmalarının akabinde Bosna Hersek’te de bağımsızlık referandumu kararı alındı.
Bosnalı Sırpların büyük oranda boykot ederek katılmadığı referandum, 29 Şubat ve 1 Mart 1992’de yapılırken, halkın yüzde 64,31’inin sandığa gittiği halk oylamasında kullanılan oyların yüzde 99,44’ü bağımsızlık için “evet” oldu.
“Bağımsız” olan Bosna Hersek, 22 Mayıs 1992’de Birleşmiş Milletler (BM) üyeliğine kabul edildi.
Saraybosna 44 ay kuşatma altında kaldı
Bağımsızlık referandumunun hemen ardından JNA’nın yanı sıra Bosna Hersek ve Sırbistan’dan paramiliter Sırp birlikleri, Müslüman Boşnaklara karşı etnik temizlik başlattı.
Dünyanın gözü önünde 3,5 yıl süren savaşta çok büyük sivil katliamlar, işkenceler, etnik temizlikler, sürgünler ve soykırım gerçekleşirken, başkent Saraybosna, tam 44 ay Sırpların kuşatması altında kaldı.
Yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, milyonlarcasının evlerini terk etmek zorunda kaldığı, kadınların tecavüze uğradığı, sivillerin toplama kamplarında işkence gördüğü kanlı savaş, ABD’de günler süren müzakerelerin ardından 21 Kasım 1995’te paraf edilen ve 14 Aralık 1995’te Fransa’da dönemin Bosna Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzetbegoviç, Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobodan Milosevic ve Hırvatistan Cumhurbaşkanı Franjo Tudjman’ın imzaladığı Dayton Barış Antlaşması ile sona erdi.
Altın zambaklı Bosna Hersek bayrağı
Üzerinde altın renginde 6 zambağın bulunduğu eski Bosna Hersek bayrağı, savaşın sona ermesinin ardından ülkedeki diğer etnik gruplar tarafından kabul edilmedi.
Bunun üzerine bayrak sorunu, dönemin Avrupa Birliği (AB) Bosna Hersek Yüksek Temsilcisi Carlos Westendorp’un çabalarıyla, parlamentoda karşı çıkılmasına rağmen, 3 Şubat 1998’de çıkarılan yasayla çözüldü.
Bosna Hersek’i o tarihten itibaren mavi zemin üzerinde sarı bir üçgenin ve beyaz yıldızların bulunduğu bayrak temsil ediyor.
]]>Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Federal Meclis’te bugün Ukrayna’daki savaş, Batılı ülkelerle yaşanılan sorunlar ve birçok konuda açıklamalarda bulundu. Rus ordusunun modern silahlar üretme konusunda başlattığı adımların sonuçlarının günümüzde alındığını vurgulayan Putin, “2018 yılındaki konuşmamda bahsettiğim silahlanma alanındaki çalışmaların hepsi tamamlandı ya da tamamlanmak üzere. Bu operasyonla birlikte (Ukrayna’daki çatışmalar), Rus Silahlı Kuvvetleri’nin savaş kabiliyeti katbekat artmıştır. Tüm yönlerde birlikler güvenle ilerlemekte ve toprakları özgürleştirmektedir. Kinjal ve Zircon hipersonik füze sistemleri halihazırda savaşta aktif olarak kullanılmaktadır. Avangard kıtalararası balistik füze birimleri ve diğer tüm yeni ve teknolojik silahlarımız savaş görevindedir. Güvenilirliği teyit edilen bu silahlarla birlikte stratejik nükleer kuvvetler de hazır durumdadır” dedi.
“Dünyayı korkuttukları her iddia nükleer silahların kullanılacağı bir çatışmayı tehdit ediyor”
Silahlanma anlamında büyük bir aşama kaydettiklerini ve ellerinde Batılı ülkeleri vurabilecek silahların bulunduğunu söyleyen Putin, “Yabancı ülkeler vurulması gereken ‘hedefleri’ kendileri seçiyor ve Ukrayna’ya asker göndermekten de bahsetmeye başladılar. Müdahalede bulunan ülkelerin karşılaşacakları sonuçlar çok trajik olacak. Onların topraklarındaki hedefleri vurabilecek silahlara sahibiz. Batı, Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağını söylüyor. Rusya, Avrupa’ya saldırmayacak. Bu bir saçmalık. Bayağı yalan söylüyorlar” ifadelerini kullandı.
Batılı ülkelerin Rusya’nın kendilerine saldıracağına yönelik sözlerini provokatif bulan Putin, “Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağı gibi icat ettikleri ve tüm dünyayı korkuttukları her iddia gerçekten de nükleer silahların kullanılacağı bir çatışmayı tehdit ediyor. Ancak bu medeniyetin yok olması anlamına gelir” diye konuştu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron’un Ukrayna’ya asker gönderme fikrini destekleyen sözlerine de karşılık veren Putin, “Topraklarımıza asker gönderenlerin akıbetini hatırlıyoruz. Artık müdahaleciler açısından sonuçları çok daha trajik olacak” dedi.
“Uzaya nükleer silahlar yerleştireceğimiz iddiası asılsızdır”
Batılı ülkelerin Rusya’nın uzaya nükleer silah yerleştireceği iddialarına da karşılık veren Putin, “Son günlerde uzaya nükleer silah yerleştireceğimize dair asılsız iddialar daha fazla söyleniyor. Bu tür suçlamalar asılsızdır. Bu bizi müzakerelere zorlama oyunudur. Bu yalnızca ABD’nin çıkarınadır” şeklinde konuştu.
Buna karşı kendilerinin uzayda silahlanmaya karşı bir anlaşma taslağı sunduklarını ancak ABD’nin bu anlaşmayı reddettiğini hatırlatan Putin, “Aynı zamanda 15 yılı aşkındır masalarında bizim bir önerimiz var. 2008 yılında hazırladığımız uzaya silah konuşlandırılmasının önüne geçen taslak anlaşmayı da engelliyorlar. Neden bahsettikleri bile belirsiz” ifadelerini kullandı.
“İsveç ve Finlandiya’ya karşı Batı istikametindeki Rus birliklerini güçlendirmeliyiz”
İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılımından sonra Rusya’nın Batı sınırlarında kendi güvenliğini arttırması gerektiğini söyleyen Putin, “NATO’nun şu anki doğuya genişleme hamlesi ve İsveç ile Finlandiya’nın İttifak’a dahil olması nedeniyle oluşan tehditleri etkisiz hale getirmek için stratejik batı istikametindeki gruplarımızı ciddi şekilde güçlendirmemiz gerekiyor” diye konuştu.
“Rus ekonomisi 2023’te küresel ekonomiden daha hızlı büyüdü”
Konuşmasında Batı ile yaşadıkları ekonomik savaşa da parantez açan Putin, Rus ekonomisinin güçlü olduğu vurgusunu yaparak, “Geçen yıl Rusya ekonomisi küresel ekonomiden daha hızlı bir tempoyla büyüdü. Bu göstergeye göre sadece AB’nin önde gelen ülkelerini değil, sözde G7’nin tüm ülkelerini de geride bıraktık. Batı, para birimlerini ve bankacılık sistemini kendisi itibarsızlaştırıyor, bindiği dalı kesiyor. Bu çerçevede satın alma gücü paritesine göre BRICS’in (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) dünya ekonomisindeki payı 2028 yılında yüzde 36,6’ya çıkacak, G7’nin payı ise yüzde 27’8’e düşecek” dedi.
Putin ayrıca Rus iş dünyasına ülke dışına sermayelerini taşımama çağrısında bulunurken, küresel tahıl pazarında Rusya’nın lider konuma yükseldiğini de sözlerine ekledi.
“Rusya’nın bu savaşı kazanmaması için her şeyi yapacağız”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Paris’te düzenlenen Ukrayna’ya destek konferansının ardından yaptığı konuşmada, Batılı ülkeler arasında Ukrayna’ya asker gönderilmesi konusunda fikir birliği olmadığını, ancak hiçbir şeyin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamıştı. Macron, “Rusya’nın bu savaşı kazanmaması için her şeyi yapacağız. Amacımıza ulaşmak için elimizden geleni yapmalıyız. Geleceğimizin ne olacağına karar vermek için ABD seçimlerinin sonucunu bekleyemeyiz. Tehlikede olan Avrupa’nın geleceğidir, dolayısıyla karar vermek Avrupalılara kalmıştır” ifadelerini kullanmıştı.
Slovakya Başbakanı Robert Fico ise, “Ukrayna’ya kendi birliklerini göndermeye hazırlanan ülkeler olduğunu doğrulayabilirim, asla diyen ülkeler var, Slovakya da bunların arasında yer alıyor. ve bu teklifin dikkate alınması gerektiğini söyleyen ülkeler de var” demişti. – MOSKOVA
]]>Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, Tiran’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen Ukrayna Zirvesi’ne katılmak üzere dün akşam saatlerinde Tiran’a geldi. Arnavutluk Dışişleri Bakanı İgli Hasani, Meclisle İlişkilerden Sorumlu Devlet Bakanı Elisa Spiropali ve Ukrayna’nın Arnavutluk Büyükelçisi Vladimir Shkurov tarafından karşılanan Zelenskiy’e, Rinas Havalimanı’ndan Tiran merkezine 35 araçlık bir konvoy eşlik etti. İlk kez Arnavutluk’a gelen Zelenskiy, sabah saatlerinde ise Başbakan Rama tarafından Başbakanlık’ta kabul edildi. Zelenskiy’i kendi ofisinde ağırlayan Rama, resim çalışmalarının yer aldığı kitabını baş harflerinin yazıldığı ahşap bir kutu içinde Zelenskiy’e hediye etti. Daha sonra iki lider ikili görüşmeye geçti. Rama ve Zelenskiy’nin yaklaşık 1 saat süren görüşmenin ardından nişan takdim merasimine geçilirken, iki ülke arasında Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalandı.
Devlet Başkanı Zelenskiy, Başbakan Rama’ya “Devletlerarası iş birliğinin güçlendirilmesine, Ukrayna’nın devlet egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün desteklenmesine, Ukrayna devletinin dünyada popülerleşmesine önemli kişisel katkıda bulunması” ve “olağanüstü kişisel katkıları” nedeniyle Ukrayna’nın en yüksek devlet nişanı olarak kabul edilen Bilge Yaroslav Nişanı’nı takdim etti.
“Bu, ne Ukrayna’nın ne de uluslararası topluluğunun seçtiği bir savaş”
İki ülke arasındaki Dostluk ve İşbirliği Antlaşması’nı imzalayan Rama ve Zelenskiy, daha sonra Ukrayna Zirvesi’nin düzenleneceği Kongreler Sarayı’na geçti. Zirveye, Kosova Cumhurbaşkanı Vjosa Osmani, Kuzey Makedonya Cumhurbaşkanı Stevo Pendarovski, Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksander Vuçiç, Moldova Cumhurbaşkanı Maia Sandu, Karadağ Cumhurbaşkanı Jakov Milatoviç, Hırvatistan Cumhurbaşkanı Andrej Plenkoviç ve Bosna-Hersek Bakanlar Kurulu Başkanı Borjana Kristo katıldı. Zirvenin açılış konuşmasını yapan Başbakan Rama, “Özellikle onur konuğumuz ve kıymetli dostum Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’e özel olarak Tiran’a hoş geldiniz diyorum. Demokratik dünyamıza acımasızca meydan okuyan savaşa karşı direnişte yalnızca kendi ulusunuza ve halkınıza değil tüm demokratik dünyaya liderlik etmenin olağanüstü sorumluluğunun ortasında Tiran’da düzenlediğiniz bu ziyaretinizden dolayı büyük onur duyuyoruz. Bu, ne Ukrayna’nın ne de uluslararası topluluğunun seçtiği bir savaş. Bu, imparatorluk geçmişine dair eski bir rüyanın rehberliğinde tek bir adamın verdiği kararın neden olduğu bir felakettir. Sizin buradaki varlığınız, kendisinin başarılı olamadığının ve neo-emperyalist Rusya’nın askeri gücüne ve zehirli propagandasına rağmen Ukrayna halkının bağımsız ve demokratik bir vatanda yaşama iradesini ve hakikatleri bastırmayı başaramadığının bir göstergesidir. Vladimir Putin, Ukrayna’yı birkaç gün içinde haritadan silmek istiyordu ama bugün Ukrayna, Avrupa’da her zamankinden daha aktif ve kendi geleceğine her zamankinden daha fazla inanıyor. Bu masaya bakıyorum, uzun savaşlar, çatışmalar, donmuş ilişkiler geçmişinden sonra tanıdık yüzler, dost yüzler görüyorum. Batı Balkanlar’da hepimiz karşılaştığımız zorluklar hakkında konuşmak ve geleceğimizi planlamak için en az 10 yıldır bir araya geliyoruz. Hala hangi konuda anlaşamıyor olursak olalım, kanlı ayrılıkların acımasız tarihine bakmak yerine ileriye bakmak gerekiyor. Arnavutluk’ta gördüğümüz gelecek; komşularımızla barış içinde yaşadığımız, ortaklarımızla iş birliği içinde çalıştığımız ve dünyayla dost kaldığımız ortak bir gelecektir” ifadelerini kullandı.
“Yıllardır bizi bir araya getiren aynı umut, şimdi de bizi Ukrayna halkıyla birleştiriyor”
Zelenskiy’in Tiran’da bulunmasının önemini dile getiren Edi Rama, “Yıllardır bizi bir araya getiren aynı umut, şimdi de bizi Ukrayna halkıyla birleştiriyor. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısının 2. yıl dönümünü daha yeni geride bıraktık. Ukrayna ve halkına, Ukrayna’da bugün acı çeken herkese yönelik dayanışma ve desteğimizi yenilemek için buradayız. Biz de Rusya’ya bu savaşı durdurma çağrımızı yinelemek istiyoruz. BM Uluslararası Hukuk Sözleşmesi ve BM Genel Kurulu kararıyla desteklenen barışa olan bağlılığımızı da yinelemek istiyoruz. Ukrayna’ya ve haklarına saygı duyan bir barıştır bu. Tepkimizde birlik içinde kaldığımızı, Avrupa’nın güvenliğine ve küresel düzene yönelik çok gerçek bir tehdit karşısında Ukrayna’ya bağlı kaldığımızı bir kez daha teyit etmek için burada toplanmış bulunuyoruz. Ama bir yandan sınırlarımızın da farkındayız. Ukrayna’nın kendisini ve halkını gerektiği gibi koruyabilmesi için ihtiyaç duyduğu mali ve askeri destek modellerini sağlama kapasitemiz yok. Ukrayna’nın özgür, bağımsız ve demokratik bir devlet ve bir bütün olarak Avrupa’nın özgürlüğünün kalesi olarak hayatta kalması, her şeyden önce sundukları mali ve askeri desteğe bağlıdır. Bu destek, dar görüşlü iç politikaların veya bürokratik gecikmelerin esiri olmamalıdır” açıklamasını yaptı.
“Rusya’nın kazanmasına ve Ukrayna’nın kaybetmesine izin veremeyiz ve vermemeliyiz”
“Ukrayna sadece kendisi için değil inandığımız, savunduğumuz ve uğruna çalıştığımız her şey için mücadele ediyor” diyen Rama, konuşmasını şu şekilde tamamladı:
“İşgalci orduya karşı Ukrayna’ya yardım etmenin barış davasına engel olduğuna inanan bazı alaycı fırsatçılar var. Bu yüzden bugün onlara savaşı bitirmenin yolunun savaş mağdurlarını silahsızlandırmak değil, saldırganlığı durdurmak olduğunu söylemek istiyorum. Egemen bir ülkenin topraklarını ilhak eden bir saldırganı, mağduru silahsızlandırarak ödüllendirmek barış getirmez, tam tersi daha fazla savaşın önünü açar. Vladimir Putin’i durdurmak yerine Ukrayna’yı durdurmak, saldırganlığın ödüllendirilmesiyle desteklenen barışı, daha fazla saldırganlığın meşrulaştırılmasına ve dünyamızı haklarla değil, güçle yönetilen bir dünyaya dönüştürür. Bölgemizin ve kıtamızın savaşlara ve onların yıkıcı sonuçlarına yabancı olmadığını çok iyi biliyoruz. Ortak Avrupa’mızın son diktatörlüğü olan eski Yugoslavya’nın şiddet yoluyla dağılmasının bıraktığı derin yaralar, çeyrek asırdan fazla bir sürenin ardından bölgemizde hala kapanmayı ve iyileşmeyi bekliyor. Ancak, barış inşasının her şeyden önce AB’nin kurulmasına ve gelişmesine yol açan benzersiz bilgelik ve cesaret vizyonuna ve büyük çalışmaya yansıdığını da gördük. AB’nin oluşmasına yol açan vizyon, bugün Batı Balkanlar’da gelecek nesiller adına ancak barış içinde birlikte kalarak, birlikte çalışarak, farklılıklarımızı barışçıl, yapıcı bir şekilde çözerek elde edebileceğimiz bir geleceğe olan yolculuğumuzda bize rehberlik ediyor. Ne yazık ki, tüm bunlar artık risk altında. Çünkü güç ilişkileri güç mücadelesine dönüştüğü için kurallara dayalı uluslararası düzene meydan okunuyor. Çünkü eski hakimiyet iştahları daha da açılıyor. Bütün bunlar korku ve keskin bir istikrarsızlık hissine neden oluyor. Bu duruma düşemeyiz ve düşmemeliyiz. Elimizdeki tek seçenek, emek vererek inşa ettiğimiz şeyleri yok etmeye çalışan güçlere karşı direnmektir. Saf ve dikkatsiz olup geleceğimizi dizginsiz arzuların esiri olarak bırakamayız. Batı Balkanlar’da hepimiz birlik duruş sergilemeye devam etmeli, tüm kapasitemizi ve kaynaklarımızı seferber etmeli, bağlarımızı güçlendirmeliyiz. Bizi bir araya getiren kurumlarımız, demokrasimizi güçlendiren örgütlerimiz, saldırganlığın ödüllendirilmemesi için elimizden geleni yapıyoruz. Rusya’nın kazanmasına ve Ukrayna’nın kaybetmesine izin veremeyiz ve vermemeliyiz. Böyle bir sonuç kabul edilemez. AB’nin varlığı da dahil tüm Avrupa risk altında olacaktır. Barışla, refahla dolu bir geleceğe dair ortak hayalimiz, çok karanlık, hayal edilmesi çok acı veren bir geleceğin eşiğine getirilir. Bu nedenle Ukrayna’nın özgürlüğü ve onuru için verilen mücadeleyi desteklemeliyiz. Bu savaş aynı zamanda özgürlüğümüz ve onurumuz için verilen bir savaştır ve barışı, Ukrayna ve halkı için adil bir barışı savunmaya devam etmeliyiz. Arnavutluk elinden geleni yaptı ve yapmaya devam edecek. Avrupa-Atlantik entegrasyonunu desteklemek amacıyla bugün imzaladığımız ortak deklarasyon, ilişkilerimizi ve Ukrayna’ya yakın durma kararlılığımızı daha da güçlendirecektir. Son olarak, Rusya’nın emperyalist iştahına yem olmak istemeyen bizim gibi birçok küçük ulus için Ukrayna konusunda mutlak netliğe, Ukrayna ile sarsılmaz bir dayanışmaya ve Ukrayna’yı desteklemek için ortak kararlılığa ihtiyacımız var. Slava Ukraina!”
“Putin’in başarısızlığı bizim güvenliğimiz anlamına geliyor”
Konuşmasına teşekkür ederek başlayan Zelenskiy ise, “Bu zirveyi düzenleyip bizleri ağırladığınız için teşekkür ediyorum. Bu formatta ikinci kez buluşuyoruz, ilki Atina’da düzenlenmişti ve şimdi de Tiran’da bir araya geldik. Burada hep birlikte Avrupa’yı nasıl güçlendirebileceğimizi tartışma fırsatını buluyoruz ve bunu takdir ediyorum. Avrupa’nın her devletin, her ulusun kendi geleceğini belirlediği bir alan olmasını istiyoruz. Biz de geçmişte ulusların geleceğini belirlemeye çabalayan insanların var olduğunu gördük. Bu durum Balkan’da, Doğu Avrupa’da ve Avrupa’nın diğer tüm ülkelerinde yaşandı. Şimdi Putin’in yapmak istediği tam da budur” dedi.
“Putin rejiminin kaybetmesi ve mağlup olması tüm özgür devletlerimiz ve uluslarımız için önemli” diyen Zelenskiy, “Putin’in başarısızlığı bizim güvenliğimiz anlamına geliyor. Sevgili mevkidaşlarım, bizim Avrupa ve yaşama dair vizyonumuz eşit onur ilkesine dayanıyor. Bazılarının daha fazla güvenlik ve barış hak ettiği ve diğer yandan barış için acı çeken ulusların bulunduğu farklı onurların olduğu bir Avrupa olmamalı. Her millete saygının ve güvenlik hakkının evrensel ilkeler olması gerektiğine inanıyoruz. Bütün bunlar bizim işbirliğimiz sayesinde gerçekleşebilir. Avrupa topluluğu ilkelerini koruyan ve topluluklara üye olmak isteyen AB’deki her ülkenin tam üyeliği hak ettiğine inanıyoruz. Ukrayna, Avrupa entegrasyonuna yönelik çabalarınızı destekliyor ve Avrupa entegrasyonuna yönelik bize verdiğiniz destek için hepinize minnettarız. AB ve NATO Avrupa’ya en uzun ve güçlü güvenlik, barış ve ekonomik kalkınma sürecini sundu ve biz hepimiz, eşit bir şekilde Avrupa ve Avrupa-Atlantik topluluklarının bir parçası olmayı hak ediyoruz. İkincisi bizim Barış Formülü’ne önem veren ve bunu dile getirmek için küresel çabalara katılan tüm uluslara karşı minnettarlığımızı ifade etmek istiyorum. Bu formül tam ve kapsayıcı bir formüldür. Bu da demek ki Rus savaşının her yönü bu formülde belirlenen maddelere göre çözülebilir. Her lider, her devlet bu barış sürecinde kendini gösterebilir. Yani bu sadece ‘büyük güçler’ olarak bilinen devletlere veya Avrupa diplomasisinde aktif olan devletlere mahsus değildir. Yani nasıl ki hepimiz barışı hak ediyorsak barışın tesisi için de hepimiz katkıda bulunabiliriz. Bu yüzden hepinizi İsviçre’de düzenlenecek ilk küresel barış zirvesine katılmaya davet ediyorum. Tüm bu savaş sırasında dünyanın en güçlü düşmanlarından biri gibi görünen bir düşmanla yüzleşmenin ve ona karşı kazanmanın mümkün olduğunu kanıtlamış olduk. Yani her ulus farklı ülkeler arasında işbirliği sağlandığı takdirde zafer elde edebilir. Tam da bu çabalarımızın güçlenmesini öneriyoruz. Ukrayna’da 500’e yakın savunma şirketinin faaliyet göstermesinden gurur duyuyoruz ancak bu Putin’e karşı kazanmak için yeterli değil. Mühimmat tedarikinde sıkıntılar yaşıyoruz, bu nedenle mühimmatın ortak üretilmesiyle ilgileniyoruz. Ukrayna ile Balkanlar arasında savunma sanayisine yönelik Kiev’de veya sizin şehirlerinizden herhangi birinde özel bir forum düzenlenmesini öneriyoruz. Gıda güvenliğine gelince bizim iyi komşuluk ilişkileri geliştirmeye devam etmemiz gerekiyor. Bu ilişkiler lojistik, altyapı, ticaret, enerji, siyaset, Rusya’dan gelen dezenformasyona karşı direnişimiz ve Rusya’nın bölgelerimizi istikrarsızlaştırmaya yönelik çabalarına karşı geliştirilmelidir” ifadelerini kullandı.
Zelenskiy’in ilk Arnavutluk ziyareti yabancı basında
Zelenskiy’in ilk Arnavutluk ziyareti yabancı basında geniş yer aldı. İngiliz haber ajansı Reuters, ziyareti “Ukrayna’nın Devlet Başkanı Zelenskiy, Arnavutluk’a ulaştı” başlığıyla paylaştı. Haberde, Arnavutluk’un NATO üyesi olarak Rusya’ya karşı uygulanan Batı yaptırımlarına katılmasıyla verdiği destek vurgulandı. Diğer yandan Associated Press, haberi “Zelenskiy’in Rusya’yı mağlup etmesi için daha fazla destek sağlamak amacıyla Arnavutluk’a vardığı” ifadeleriyle yayınladı. Haberde “Son 2 yıldır BM Güvenlik Konseyi’nin daimi olmayan üyesi Arnavutluk, Rus işgaline karşı karar alma süreçlerinde ABD’ye katıldı” ifadelerine yer verildi. Daily Mail ise konuyla ilgili paylaştığı haberde, “Bu, Rusya’nın 2 yıldan fazla bir süre önce Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana Zelenskiy’nin Balkan ülkesine yaptığı ilk ziyaret” ifadelerini kullandı. The Guardian ise, “Rusya’nın işgali 3.yılına girerken ve Ukrayna birlikleri Rus saldırılarına karşı topraklarını güvence altına almak için çabalarken; Kiev, Zelenskiy’in barış planı için uluslararası destek arıyor” sözleriyle paylaştı. – TİRAN
]]>Ukrayna Derneği ve Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneğince düzenlenen “Ukrayna-Kırım’ın işgalinin 10. Yılında geçmiş ve geleceğin analizi” başlıklı panelin açılış konuşmalarını, Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Bodnar ve Kırım Derneği Genel Başkanı Mükremin Şahin yaptı.
Gazeteci Gönül Şamilkızı’nın moderatörlüğünü yaptığı panelde, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakan Kırımlı, Çankırı Karatekin Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sezai Özçelik ve Ukrayna Derneği Başkanı ve Karabük Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Yuliya Biletksa konuşmacı olarak yer aldı.
Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Bodnar, bugün bir araya gelerek savaşın yıl dönümünü anma fırsatı bulmaktan memnuniyet duyduğunu dile getirerek, “Tam 10 yıl önce gerçek bir savaş başladı. Vatanını savunmaya ilk yeltenen halk da Kırım Tatarları oldu, kendi evleri ve vatanları için.” dedi.
Bodnar, 10 yıl önce Kırım Tatarlarının kendi evlerinde “işgal altında yaşadıklarını” kaydederek, “Ancak hiçbir baskı politikası, hiçbir baskı rejimi Kırım Tatarlarının özgürlüğe yönelik iradesini etkilemiyor. Buradaki hem Kırım Tatarları hem de Ukraynalılar dayanışmaya kuvvet veriyor ve Ukrayna’nın da dayanmasını sağlıyor.” ifadelerini kullandı.
Kırım Tatarlarını, kimliğini ve Kırım Yarımadası’nı “yeniden özgür kılma” fikrini destekleyenlere teşekkür eden Bodnar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ve Türk hükümetine Rusya’nın 2014’te Kırım’ı yasa dışı ilhakını tanımama konusundaki net politikasından dolayı da teşekkürlerini dile getirdi.
Bodnar, Ukrayna devletinin adımlarıyla Kırım Tatarlarının yerli halk statüsüne kavuştuğunu anlatarak, Kırım Tatar dilinin de ayrı bir dil olarak değerlendirilip gelişimine yönelik büyük adımlar atıldığını söyledi.
“Kırım ya da Ukrayna meselesi değil, dünya güvenliği”
Kırım Derneği Genel Başkanı Şahin ise Rusya’nın 2014’te Kırım’ı yasa dışı ilhakına ilişkin, “Bu işgal yalanla başladı.” dedi.
Şahin, bütün dünyanın da bunu seyrettiğini anımsatarak, bunun yalnızca Kırım ya da Ukrayna meselesi olmadığını belirtti.
Meselenin dünya güvenliğini ilgilendirdiğini aktaran Şahin, “Eğer Kırım’da Rusya’nın dedikleri kabul edilirse siz Pasifik’te kimseyi durduramazsanız, dünyanın başka sorunlu bölgelerinde de kimseyi durduramazsınız.” ifadelerini kullandı.
Şahin, Ukrayna halkının yüzyıllardır bağımsızlıkları ve o topraklarda hür yaşamak için mücadele verdiğini dile getirerek, Ukraynalıların savaşma iradesi ve bir organizasyon becerisi gösterdiklerini belirtti.
Şahin, Doğu Avrupa’da ve Karadeniz’de güvenlik, barış ve demokrasi açısından Türkiye ve Ukrayna ittifakını stratejik bir mesele olarak gördüğünü ifade etti.
Prof. Dr. Kırımlı da Rusya’nın “tahrik veya meşru gerekçe olmaksızın Ukrayna’ya saldırdığını” aktararak, savaşın insani, kültürel ve ekonomik tahribatla korkunç araçlarla sürdürüldüğünü ifade etti.
Kırımlı, savaşın başlangıcından bu yana propagandanın kullanıldığını kaydederek, ekonomi ve enerjinin de Rusya tarafından kullanıldığını savundu.
Kırım Tatarlarının durumuna ilişkin de Kırımlı, “Kırım tatarlarının kaderi bu savaşın sonucuna bağlıdır.” dedi.
“Savaş 2014’te başladı”
Prof. Dr. Özçelik ise Rusya’nın hibrit savaş yürüttüğünü kaydederek, “Savaş, 2014’te başladı, 2022’de farklı bir hale geldi ve 2024’te hala devam ediyor.” dedi.
Özçelik, Batı’nın 2014’te olanlara sessiz kaldığını aktararak, Ukrayna’nın bu savaştan galip çıkacağına inandığını ve Kırım’ın bağımsızlığının da önemli olduğunu ifade etti.
Dr. Biletska da Kırımlı olduğunu ve “ana vatanını kaybettiğini” belirterek, “Kırım’ın işgalinden sonra onların (Rusların) ana amacı, hem Ukrayna hem de Kırım Tatarlarının kimliğini yok etmektir.” dedi.
Biletska, kullanılan yöntemlerin farklı boyutlarının olduğunu ve ilkinin demografik alanda yapıldığını söyledi.
Kırım’daki duruma ilişkin Biletska, “Rusya’ya karşı çıkan insanları fiziksel yok etmeye ya da dışlamaya çalışıyorlar. Bu politika yüzünden birçok kişi Kırım’dan kaçmak zorunda kaldı.” ifadesini kullandı.
Biletska, birçok kişinin Kırım’ı terk etmek zorunda kaldığını kaydederek, birçok insan hakları ihlali olduğunu ve siyasi temelli davalar da açıldığını söyledi.
Kırım’da “demografik yapının değiştirildiğini” ve zorunlu seferberlik listelerinde de Kırım Tatarlarının isimlerinin yoğunlukta olduğunu aktaran Biletska, zorunlu vatandaşlık aldırıldığını ve bölgede eğitimin de Rusya’nın kontrolünde olduğunu sözlerine ekledi.
]]>Çekya’nın başkenti Prag’da, Çekya, Macaristan, Slovakya ve Polonya’nın oluşturduğu Vişegrad Grubu Zirvesi düzenlendi. Zirveye, Çekya Başbakanı Petr Fiala, Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Slovakya Başbakanı Robert Fico ve Polonya Başbakanı Donald Tusk katıldı.
Fiala ve Tusk’tan Ukrayna’ya destek mesajı
Fiala, Orban ve Fico ile görüşme öncesinde Polonya Başbakanı Tusk ile ikili bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenleyen iki lider, Çekya ve Polonya’nın Ukrayna konusunda aynı görüşleri paylaştıklarını vurguladı. Basın toplantısında Fiala, “Saldırganın da kurbanın da kim olduğunu biliyoruz. Net olarak, Ukrayna’yı güçlü bir şekilde desteklemeye hazırız ve desteğimizi artırmanın mümkün olan her yolunun arayışı içerisindeyiz” dedi.
Vişegrad Grubu Ukrayna konusunda hem fikir değil
Vişegrad Grubu (V4) başbakanlarının zirve sonrasında gerçekleştirdiği basın toplantısına ise Ukrayna konusundaki görüş ayrılıkları damga vurdu. Çekya Başbakanı Fiala, basın toplantısında V4 ülkelerinin Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının uluslararası hukukun ağır bir ihlali olduğu ve Ukrayna’ya yardım edilmesi gerektiği konusunda hemfikir olduklarını söyledi. Fiala, diğer yandan V4 ülkeleri hükümet başkanlarının Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırının nedeni ve Ukrayna’ya yardımın şekli konularında görüş ayrılıklarına sahip olduklarını ifade ederek, “Macaristan ve Slovakya, askeri yardım sağlanmasına karşı fakat insani yardım ve finansal yardım gibi diğer şekillerde desteğe açıklar” dedi.
Polonya Başbakanı Tusk, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i bir savaş suçlusu şeklinde nitelendirdi. Tusk, “Rusya ne kadar güçlü bir ülke olursa olsun, bugün Ukrayna’da olup bitenlere ilişkin siyasi, ahlaki ve tarihi değerlendirmenin net olması gerekiyor” dedi.
“Ben savaşa her zaman Macaristan penceresinden bakacağım”
Macaristan Başbakanı Orban ise ülkesinin bir kez daha Rusya ile sınır komşusu olmak istemediğini söyledi. Bunun tarihte olduğunu ve buna ilişkin hatıralarının iyi olmadığını söyleyen Orban, yine de savaşa sadece Ukrayna’nın penceresinden bakılmaması gerektiğini vurguladı. Orban, “Ben savaşa her zaman Macaristan penceresinden bakacağım” ifadelerini kullandı. Savaşın ancak müzakerelerle sona erdirilebileceğini savunan Orban, barış görüşmelerinin bir an önce başlatılması gerektiğini söyledi.
“Ukrayna, dünyanın tüm silahlarını da edinse, bu savaşı kazanamaz”
Slovakya Başbakanı Fico, Batı’nın Ukrayna’daki savaşa yaklaşımının tam bir başarısızlık olduğunu ileri sürerek AB’nin bir barış planı olması gerektiğini söyledi. Savaşın iki yıl daha sürmesi halinde yine bugünkü durumda olunacağını savunan Fico, “Ukrayna, dünyanın tüm silahlarını da edinse, bu savaşı kazanamaz” diye konuştu.
Fico ve Orban protestolarla karşılandı
Slovak lider Fico ve Macar lider Orban, Prag’da Ukrayna yanlısı göstericiler tarafından gerçekleştirilen protestolarla karşılandı.
Vişegrad Grubu zirvesinin gerçekleştiği Liechtenstein Sarayı önünde toplanan bir grup protestocu, Rusya yanlısı olmakla suçladıkları Fico ve Orban’ı protesto etti. Avrupa Birliği ve Ukrayna bayrakları taşıyan protestocuların, “Fico, evin Rusya’ya dön” ve “Fico ve Orban: Putin’in korkak destekçileri” gibi pankartlar açtıkları görüldü. Fico ve Orban, binaya girişleri sırasında kalabalık tarafından ıslıklandı.
Vişegrad Grubu en son geçen sene toplanmıştı
Vişegrad Grubu başbakanları, daha önce 2023 yılı haziran ayında Slovakya’nın başkenti Bratislava’da bir araya gelmişti. Grubun dönem başkanlığını üstlenen Çekya Başbakanı Fiala, başbakanların bir araya gelmesi için Slovakya ve Polonya’da hükümetlerin kurulmasını beklediğini açıklamıştı. – PRAG
]]>Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan CNN’e yaptığı açıklamada, İsrail, ABD, Mısır ve Katar temsilcilerinin anlaşmanın “ana hatları” konusunda bir mutabakata vardıklarını söyledi.
Anlaşmanın halen müzakere aşamasında olduğunu belirten Sullivan, Katar ve Mısır’ın Hamas ile dolaylı görüşmeler yapması gerektiğini de sözlerine ekledi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise CBS’e yaptığı açıklamada, görüşmelerden bir rehine anlaşması çıkıp çıkmayacağının henüz belli olmadığını belirterek, ayrıntılara girmekten kaçındı, ancak Hamas’ın daha makul taleplerde bulunması gerektiğini söyledi.
Öte yandan, Cumartesi günü Paris’te yapılan görüşmelerde ilerleme kaydedildiği haberlerinin ardından İsrail savaş kabinesi de Gazze’de ateşkes anlaşması görüşmeleri hakkında bilgilendirildi.
Paris görüşmeleri, Gazze’de ateşkesi ve rehinelerin iadesini sağlamayı amaçlayan müzakerelerin bir parçası olarak İsrail ile Mısır, Katar ve ABD’den arabulucular arasında yürütüldü.
Varılacak bir anlaşma aynı zamanda İsrail’de tutulan Filistinli mahkumların da serbest bırakılmasını öngörüyor.
Netanyahu sosyal medya platformu X’te paylaştığı mesajda, “Rehinelerimizin serbest bırakılması için başka bir taslak elde etmeye çalışıyoruz. Bu nedenle Paris’e bir heyet gönderdim ve bu akşam müzakerelerde atılacak bir sonraki adımları görüşeceğiz” diye yazdı.
Daha sonra İsrail’in bu hafta Katar’a yeni görüşmeler için bir heyet göndereceği bildirildi.
Göstericilere polisten sert müdahale
Tel Aviv’de Başbakan Binyamin Netanyahu’nun istifasını isteyen gösteriler polis tarafından dağıtıldı.
Demokrasi Meydanı’na gitmeye çalışan göstericilere atlı çevik kuvvet polisleri saldırdı.
Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e düzenlediği saldırılardan önce de İsrail’de hükümet karşıtı gösteriler nispeten sık görülüyordu.
Ancak Cumartesi günkü gösterilerde Ekim ayından bu yana polis ilk kez daha sert önlemlere başvurdu.
Göstericiler, Gazze’deki savaşta hükümeti rehineleri kurtarmak yerine Hamas’ı yenme güdüsüyle hareket etmekle eleştiriyor.
Ana muhalefet lideri Yair Lapid, İsrail ordu karargahı önünde toplanan göstericilere yönelik saldırgan tutumundan dolayı polisi eleştirdi.
Gösteride en az 21 kişinin tutuklandığı ve onlarca kişinin yaralandığı bildirildi.
Hükümet karşıtı protestoların yanı sıra İsrailli rehinelerin aileleri de savaşa diplomatik bir çözüm bulunması ve rehinelerin geri dönüşüne odaklanılması çağrısında bulunmak üzere şehirde toplandı.
‘Savaşın sonu demek değil’
Cumartesi günü erken saatlerde İsrail medyası Paris’teki görüşmelerde bir rehine ve ateşkes anlaşması konusunda ilerleme kaydedildiğini duyurdu.
İsrail’in istihbarat şefi David Barnea, Cumartesi günü Fransa’nın başkenti Paris’te Mısır, Katar ve ABD’den arabulucularla bir araya geldi.
Görüşmelerde daha sonraki müzakerelerin temelini oluşturacak bir anlaşmanın ana hatları üzerinde mutabık kalındığı ve bu anlaşmanın Cumartesi gecesi İsrail savaş kabinesine sunulduğu bildirildi.
İsrail medyası savaş kabinesinin Katar’a bir heyet göndermeyi kabul ettiğini ve heyetin bir hafta sürecek bir ateşkes ve İsrail’de tutulan yüzlerce Filistinli mahkum karşılığında rehinelerin serbest bırakılmasını öngören bir anlaşma üzerinde müzakerelere devam edeceğini bildiriyor.
Ancak İsrail ulusal güvenlik danışmanı Tzachi Hanegbi Cumartesi akşamı televizyonda yayınlanan bir röportajda “Böyle bir anlaşma savaşın sona erdiği anlamına gelmez” dedi.
Görüşmeleri yakından takip eden üst düzey bir Filistinli yetkili daha önce BBC’ye yaptığı açıklamada Paris’te gerçek bir ilerleme kaydedilmediğini söylemiş ve müzakerecileri Hamas üzerindeki baskıyı arttırmak için yanlış bilgi sızdırmakla suçlamıştı.
Hamas, bir anlaşmaya varılması konusunda ilerleme kaydedildiğine dair son haberler hakkında yorum yapmadı.
‘Biden Refah konusunda bilgilendirilmedi’
Bu arada Gazze’de çatışmalar ve hava saldırıları can almaya devam ediyor.
Netanyahu, X’teki paylaşımında, 1,5 milyona yakın insanın sıkışıp kaldığı Gazze’nin güneyinde, Mısır sınırındaki Refah’a yönelik operasyon planlarını onaylamak için bu hafta kabinesini toplayacağını söyledi.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Sullivan Pazar günü NBC’ye verdiği mülakatta, ABD Başkanı Joe Biden’ın İsrail’in Refah’taki askeri operasyon planları hakkında bilgilendirilmediğini ancak sivil yaşamın korunması gerektiğine inandığını söyledi.
Sullivan, “Bu sivilleri korumak, onları güvenli bir yere götürmek, beslemek, giydirmek ve barındırmak için açık ve uygulanabilir bir plan olmadığı sürece Refah’ta bir operasyonun, büyük bir askeri operasyonun devam etmesi gerektiğine inanmıyoruz” dedi.
İsrail savaş kabinesi üyesi Benny Gantz, Hamas’ın 10 Mart’a kadar Gazze’de tuttuğu tüm rehineleri serbest bırakmaması halinde .
İsrail’in artan hava saldırıları yardım operasyonlarını engelliyor.
Yardım kuruluşları ve birçok Batılı hükümet Refah’a yapılacak bir saldırının sonuçlarının korkunç olabileceği konusunda uyarıda bulundu.
BM’nin Filistinli mültecilere yardım kuruluşu UNRWA, halk çaresizlikten konvoyları yağmalaması nedeniyle Gazze’nin kuzeyine yardım sevkiyatını durdurduğunu açıkladı. UNRWA’nın kamyonlarından biri de 5 Şubat’ta İsrail ateşiyle vuruldu.
Hamas tarafından yönetilen sağlık bakanlığı, İsrail saldırılarında en az 29.600 Filistinlinin öldüğünü ve Gazze’de enkaz altında binlerce cesedin daha olduğunu açıkladı.
7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırılarda yaklaşık 1200 İsrailli öldü ve yaklaşık 250 kişi rehin alınmış, rehinelerin bir kısmı serbest bırakılmıştı.
]]>Rusya-Ukrayna Savaşı’nda üçüncü yıla girilirken Arnavutluk’un başkenti Tiran’da Rusya protesto edildi. Rusya’nın Tiran Büyükelçiliği binasının önünde başlayıp Tiran Belediyesi’nin önündeki meydanda devam eden ve Ukrayna halkına dayanışma göstermek amacıyla gerçekleştirilen Rusya karşı protestoda Tiran Belediye Başkanı Erion Veliaj başta olmak üzere çok sayıda ülkenin büyükelçileri ve diplomatları hazır bulundu. Başbakan Edi Rama, Tiran Belediyesi önünde düzenlenen protestoya dair görüntüleri “Ukrayna için, Barış için, Özgürlük için” başlığıyla sosyal medya hesabından yayınladı.
Protesto gösterisine katılan Ukrayna’nın Arnavutluk Büyükelçisi Volodymyr Shkurov, AB’nin Arnavutluk Büyükelçisi Silvio Gonzato, ABD’nin Arnavutluk Büyükelçiliği Müsteşarı David Wisner, Arnavutluk Meclis ile İlişkiler Bakanı Elisa Spiropali ve Tiran Belediye Başkanı Erion Veliaj konuşma gerçekleştirdi. Ukrayna Büyükelçisi Shkurov, Arnavutluk’un Rus saldırganlığını kınama noktasında gösterdiği destek ve dayanışma için teşekkür ederek 2 yıl önce başlayan savaşın sabah saatlerini hiçbir zaman unutamayacaklarını, bu 2 yıllık süreç içerisinde ise kimlerin dost ve kimlerin düşman olduklarını anladıklarını ifade etti. Günümüzde Ukrayna topraklarının yüzde 20’sinin işgal altında olduğunu belirten Shkurov, ülkelerinden kaçmak zorunda kalan Ukraynalılara kapılarını açan Arnavut hükümetine minnettarlığını dile getirdi. Büyükelçi Shkurov, “Biz burada Ukrayna’ya karşı devam eden Rus saldırganlığını kınamak üzere bir arada bulunuyoruz. Ukrayna halkıyla dayanışma gösteren Cumhurbaşkanı Bajram Begaj, Başbakan Edi Rama ve Meclis Başkanı Lindita Nikolla’ya teşekkürlerimi sunuyorum. Sürekli devam eden yardımları için Tiran Belediyesi’ne ve burada bulunan tüm Arnavut siyasetçilerine ve büyükelçilik temsilcilerine teşekkürlerimi ve selamlarımı sunuyorum” diyerek sözlerini sonlandırdı.
Büyükelçi Gonzato yaptığı konuşmada Ukrayna’nın daha önce provoke edilmeyen işgalinden bu yana tam 2 yılın geçtiğini, savaşın başladığı ilk günden itibaren Arnavutluk ve AB’nin Rus saldırganlığına karşı konuşma yaparak ve Ukrayna’nın kendini müdafaa etmesine imkan sağlayarak yan yana durduklarını kaydetti. Gonzato, son 2 yılda AB’nin Ukrayna devletini ve halkını desteklemek amacıyla 88 milyar euro değerinde destek sağladığını, AB’ye üye ülkelerin yanı sıra Arnavutluk’un da hem siyasi, hem maddi olarak ve daha önce görülmemiş şekilde destek sağladığını ifade etti. Gonzato, Arnavutluk’un BM Güvenlik Konseyi üyesi olarak uluslararası arenayı Ukrayna’ya karşı dayanışma göstermek amacıyla harekete geçirdiğini ve bu süreçte AB ile yan yana hareket ettiğini belirtti.
ABD’nin Arnavutluk Büyükelçiliği Müsteşarı Wisner, Arnavutluk’un BM Güvenlik Konseyi’nde savaştan dolayı Rusya’yı sorumlu tutarak bu 2 yıllık süreçte olağanüstü bir destek sağladığını diyerek Arnavutluk’un ABD’nin ortağı olmaya devam ettiğini ve her ikisi de Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün korunması için ellerinden geleni yaptıklarını dile getirdi.
Bakan Spiropali bugün dünyanın daha önce eşi benzeri görülmemiş bir savaşla tanıştığını diyerek Arnavutluk’un Rus saldırganlığına karşı yaptırım uygulamasına katılan ilk ülkeler arasında yer aldığını kaydetti. Rusya’nın Ukrayna’da yeni, adil olmayan ve zalim bir savaş yürüttüğünü belirten Spiropali, Batı’ya dönük ve geçmişine sırt dönerek yaşamayı tercih ettikleri için Ukrayna halkının bu savaşa maruz kaldığını ifade etti. Spiropali, “Biz Ukrayna’nın bu fedakarlığını yakinen tanırız, onun karşısında saygıyla eğiliriz” diyerek sözlerini sonlandırdı.
Tiran Belediye Başkanı Veliaj yaptığı konuşmada protestoya katılan Tirana halkına teşekkür ederek, bu protestonun aslında her bir Avrupa vatandaşı için ahlaki bir yükümlülük olduğunu, Arnavutluk’un da bir zamanlar benzer durumlardan geçtiğini hatırlayan, komünizm dönemini ve Kosova Savaşını unutmayan herkes için bir ahlaki yükümlülük olduğunu ifade etti. Veliaj, Tiran’da “Özgür Ukrayna” adlı caddenin yanı sıra Ukrayna’ya yönelik destek ve dayanışmanın devam edeceğini söyledi. Önümüzdeki hafta 28 Şubat’ta düzenlenecek Ukrayna Zirvesi’ne Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky’nin de katılacağını hatırlatan Veliaj, zirve vesilesiyle tüm Tiran’ın kendini “Özgür Ukrayna” hissetmesini umut ettiğini dile getirdi. – TİRAN
]]>Bu yaptırımlar ayrıca, Rus muhalif Aleksey Navalni’nin hapishanedeki şüpheli ölümünün üzerinden bir hafta sonra geldi.
Yaptırım nedir?
Uluslararası ilişkilerde yaptırım kavramı, genellikle bir ülkenin diğerine saldırgan davranmasını veya uluslararası hukuku ihlal etmesini önlemek için uyguladığı söylenen cezalardır.
Yaptırımlar, savaşa girmek dışında ulusların alabileceği en sert önlemler arasında yer alıyor ve diplomasinin önemli bir aracını teşkil ediyor.
Rusya’ya yönelik son yaptırımlar neler?
ABD, Ukrayna’yı işgali ve muhalif Aleksey Navalni’nin hapishanedeki ölümü nedeniyle Rusya’ya 500’den fazla yeni yaptırım getirdi.
100’e yakın firma veya kişiye ihracat kısıtlaması getirilecek. ABD Hazine Bakanlığı bunun, savaşın başlangıcından beri tek seferde en fazla yaptırım öngören paket olduğunu duyurdu.
İngiltere, Navalni’nin öldüğü Kuzey Kutbu’na yakın ücra bir bölgede yer alan hapishanenin altı yöneticisinin mal varlığını dondurdu ve İngiltere’ye girmelerini yasakladı.
İngiltere ayrıca Rusya’nın metal, elmas ve enerji ihracatına da yeni yasaklar getirdi.
Avrupa Birliği (AB) de 200 şirket ve kişiye yönelik yaptırımlar açıkladı. Moskova bu karara daha fazla AB yetkilisinin Rusya’ya girişini yasaklayarak karşılık verdi.
Yaptırım getirilenler arasında, Kuzey Kore savunma bakanı da dahil olmak üzere, Kuzey Kore silahlarının Rusya’ya nakliyesinde yer alan 10 Rus şirketi ve kişi de yer alıyor.
Rusya’ya şimdiye kadar hangi yaptırımlar uygulandı?
Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana ABD, İngiltere ve AB’nin yanı sıra Avustralya, Kanada ve Japonya gibi ülkeler de Rusya’ya 16.500’den fazla yaptırım getirdi.
Yaptırımlarla Rusya’nın ekonomisini hedef aldılar.
Rusya’nın toplam döviz rezervlerinin yaklaşık yarısı olan 350 milyar dolar değerindeki döviz rezervi donduruldu.
AB, Rus bankalarının varlıklarının yaklaşık %70’inin de dondurulduğunu ve bazılarının Swift işlemlerinin dışında tutulduğunu söylüyor.
Batılı ülkeler ayrıca:
Rusya’nın petrol endüstrisi de hedef alındı.
ABD ve İngiltere, Rusya’dan petrol ve doğalgaz ithalatını yasakladı. AB, ham petrol ithalatını yasakladı.
G7 ülkeleri, kazancını azaltma amacıyla Rus ham petrolüne varil başına en fazla 60 dolar ödeyeceğini açıkladı.
Hangi Batılı şirketler Rusya’dan ayrıldı?
McDonald’s, Coca-Cola, Starbucks ve Heineken dahil yüzlerce büyük firma Rusya’da satış ve üretim yapmayı bıraktı.
Ancak bazıları hâlâ Rusya’da iş yapıyor.
Örneğin PepsiCo, Rusya’da gıda ürünleri satmaya devam etmekle suçlanıyor. Ayrıca BBC, ABD’li kozmetik firması Avon’un Moskova yakınlarındaki bir fabrikada üretim yaptığını ortaya çıkardı.
Rus pazarından çıkış, şirketler için oldukça zorlu başlıklardan birisi haline geldi.
Rusya yaptırımlardan nasıl sıyrıldı?
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Biz büyüyoruz, onlar ise düşüş yaşıyor” sözleriyle, Avrupa yaptırımlarının Rusya’ya zarar vermediğini iddia etti.
ABD’li bir düşünce kuruluşu olan Atlantic Council’e göre Rusya, yurt dışına G7’nin tavan fiyatından daha yüksek fiyata petrol satmayı başardı.
Yaklaşık 1.000 tankerden oluşan bir “gölge filonun” bu petrolü taşımak için kullanıldığı söyleniyor.
Uluslararası Enerji Ajansı, Rusya’nın hâlâ günde 8,3 milyon varil petrol ihraç ettiğini, Hindistan ve Çin’e yönelik satışı artırdığını söylüyor.
King’s College London’daki araştırmacılara göre Rusya, pek çok yaptırıma tabi Batı ürününü Gürcistan, Belarus ve Kazakistan gibi ülkelerden satın alarak da temin edebiliyor.
ABD merkezli Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nden Dr. Maria Snegovaya, Çin’in Batı’da üretilenlere alternatif yüksek teknolojili ürünler açısından hayati bir tedarikçi olduğunu söylüyor.
“Çin, askeri üretimini sürdürmek için ihtiyaç duyduğu çipleri ve diğer bileşenleri satıyor” diyor. “Rusya, Çin’in yardımı olmadan bunu başaramazdı.”
Yaptırımların Rus ekonomisi üzerindeki etkisi ne oldu?
Uluslararası Para Fonu’na göre, savaşın ilk yılı olan 2022’de Rusya ekonomisi %2,1 oranında küçüldü.
Ancak Rusya ekonomisinin 2023’te yüzde 2,2 büyüdüğünü tahmin eden kuruluş, 2024’te ise yüzde 1,1 büyüme öngörüyor.
Yine de ABD Hazinesi, yaptırımların Rusya’ya zarar verdiğini, son iki yılda elde etmiş olabileceği ekonomik büyümeden %5 kesintiye yol açtığını iddia ediyor.
Ancak Dr. Snegovaya şu yorumu yapıyor: “Yaptırımlar Rusya’ya savaşı durduracak kadar pahalıya patlamadı ve bu da Rusya’nın bir süre daha savaşa devam edebileceği anlamına geliyor.”
ABD Hazinesi ayrıca Ukrayna’daki savaş ve yaptırımların çoğu genç ve iyi eğitimli bir milyondan fazla insanın Rusya’yı terk etmesine yol açtığını söylüyor.
İngiltere Savunma Bakanlığı’na göre, Rusya hükümeti Ukrayna’daki savaşı finanse etmek için sağlık harcamalarını da kısıyor.
Düşünce kuruluşu Chatham House’tan James Nixey, “Bu durum çoğunlukla kırsal bölgelerdeki insanları etkiliyor” diyor. “Hükümet, ayaklanmalara neden olabilecek büyük şehirler yerine oralarda kesinti yapıyor.”
]]>Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, 2 yıl önce 24 Şubat’ın sabahında duyurduğu “özel operasyon”nun başlamasıyla Rus ordusu, Ukrayna topraklarına girdi.
Rus askeri birlikleri, Ukrayna’nın Donetsk ve Luhansk bölgelerinden Kiev yönetiminin kontrolündeki yerlere, aynı anda Rusya sınırından Harkiv, Sumi ve Çernigiv ile Belarus üzerinden Çernobil bölgesine giriş yaptı.
Kırım üzerinden de Herson ve Melitopol bölgelerine doğru asker çıkaran Rus ordusu, hava ve karadan asker sevk ettiği Kiev’i kuşattı.
Rus ordusu, Kiev çevresinde beklerken iki taraf İstanbul’da müzakere masasına oturdu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın arabuluculuk girişimlerinin neticesi olarak İstanbul’da 29 Mart 2022’de yapılan müzakereler sonucunda Ukrayna tarafı, Rus tarafına gelecekteki olası yazılı anlaşmanın ilkelerini teslim etti, anlaşmaya çok yaklaşıldı.
Kiev yönetimi birkaç gün sonra Rus silahlı güçlerinin boşalttığı Buça ve İrpin şehirlerinde toplu mezarlar açtı, Rusya’yı katliam yapmakla suçladı. Ukrayna, İstanbul’daki anlaşmadan çekildiğini bildirdi.
İki tarafın İstanbul’daki görüşmelerde ön şatlarda anlaştığı ileri sürülürken, Ukrayna heyetinin Kiev’e döndükten sonra anlaşmadan vazgeçmesinin nedeni aylar sonra ortaya çıktı.
Bazı Ukraynalı yetkililer, dönemin İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un Kiev yönetimine baskı yaptığını, anlaşmayı bozduğunu söyledi. Bunu Putin de dile getirdi.
Rus ordusu, Kiev’den çekildikten sonra tahkimatını Donetsk, Luhansk, Zaporijya ve Herson hattında güçlendirdi. Böylece Rusya, Kiev’in Azak Denizi ile bağlantısını kesti, ayrıca 2014’te yasa dışı ilhak ettiği Kırım ile kara yolu bağlantısı kurmuş oldu.
Rusya, liman şehirleri Odessa ve Mıkolayiv bölgelerini de hedef alarak Karadeniz’de stratejik konuma sahip Yılan Adası’nı ele geçirdi. Aynı yılın haziran sonunda Rusya, adadan çekildiğini açıkladı.
Ukrayna’nın kuzeyindeki Sumi ve çevresi, haziranda yeniden Kiev yönetiminin kontrolüne girdi.
Donetsk, Luhansk, Zaporijya ve Herson’da eylül sonunda Rusya’ya katılım için sözde referandumlar yapıldı. Yasa dışı referandumlara katılanların çoğunluğu ilhak kararına “evet” dedi. Böylece Rusya, Kırım’dan sonra Ukrayna topraklarının yüzde 15’ini daha yasa dışı ilhak etmiş oldu.
Ukrayna, 29 Ağustos 2022’de Herson’u kurtarmak için karşı saldırı başlattığını duyurdu.
Yasa dışı ilhak ettiği Herson’daki vatandaşların büyük çoğunluğunu başka bölgelere tahliye eden Rusya, 9 Kasım’da bu şehirdeki savunma hattının Dnipro Nehri’nin sol yakasına çekileceği kararını açıkladı. Böylece Rus askerleri, Herson şehir merkezinden çıkmış oldu.
Savaş devam ederken Rusya ve Ukrayna heyetleri, ateşkes sağlanması için 3’ü Belarus, 1’i Türkiye’de olmak üzere 4 kez yüz yüze müzakere yaptı. Bu görüşmelerde iki taraf, sadece çatışma bölgelerinden sivillerin tahliyesi için insani yardım koridorları açılması konusunda anlaşabildi.
Tarafların aynı metne imza attığı bir diğer anlaşma ise tahıl anlaşması oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın girişimleriyle 22 Temmuz 2022’de Türkiye, Rusya, Ukrayna ve Birleşmiş Milletler (BM) arasında, dünyadaki olası gıda krizini önleyecek “Tahıl ve Yiyecek Maddelerinin Ukrayna Limanlarından Emniyetli Sevki Girişimi Belgesi” imzalandı. Bu anlaşma da Rusların bazı taleplerinin yerine getirilmemesi gerekçesiyle 1 yıl sürdürülebildi.
Savaşın ikinci yılında haritayı değiştirmek kolay olmadı
Savaşın ikinci yılında özellikle Donetsk ve Zaporijya bölgelerinde şiddetli çatışmalar yaşandı. Rus güçleri, Ukrayna’nın başkenti Kiev dahil büyük şehirlerini İskender, S-300 gibi füzelerle vururken Ukrayna ordusu, Rusya’nın sınır şehirlerindeki stratejik hedeflerine saldırılara yoğunluk verdi.
Ukrayna’nın geçen yıl haziranda Donetsk ve Zaporijya bölgelerinde karşı taarruz başlatması 2023’e damga vurdu.
Ukrayna ordusu, yaklaşık 6 ay süren taarruz sırasında Donetsk bölgesindeki Staromayorske, Urojayne, Andriyivka, Klişiyivka, Blagodatne köylerini kurtardığını duyurdu.
Ukrayna makamlarına göre, savaşın başlamasından bu yana ülke topraklarının yaklaşık yüzde 74’ü kurtarıldı, yüzde 26’sı hala Rusya’nın kontrolünde bulunuyor.
Rusya, Bahmut’u ve Avdiyivka’yı ele geçirdi
Donetsk bölgesinin Bahmut ve Avdiyivka istikametlerinde savaşın en yoğun çatışmaları yaşandı. Her iki taraf önemli kayıplar verirken Rusya, 21 Mayıs 2023’te Bahmut şehrini ele geçirdiklerini duyurdu.
Rus ordusu, daha sonra Avdiyivka istkametinde saldırılarını yoğunlaştırdı. Ukraynalı yetkililere göre, bu saldırılar, 2014’ten beri yapılan en büyük saldırılardı.
Ukrayna, yaklaşık 5 ay süren şiddetli çatışmaların ardından 17 Şubat’ta, daha fazla kayıp vermemek için askerlerini Avdiyivka’dan çektiğini açıkladı. Bu, Rusların yaklaşık 9 ay aradan sonra ilk ilerleyişiydi.
Ukrayna Devlet Başkanı Vlodimir Zelenskiy, geri çekilmelerini ortaklarından yeterince destek alamadıklarına bağladı.
Savaşın ikinci yılına, Ukrayna ordusunun ABD ve Avrupa Birliği’nden (AB) yeterince destek alıp alamayacağı tartışmaları damgasını vurdu.
Ukrayna’ya savaş döneminde sağlanan destek 170 milyar avroya ulaştı
Ukrayna 2 yıldır savunmasını tamamen İngiltere, ABD ve AB’nin destekleriyle sağladı. Ancak Ukrayna’ya vadedilen insani, askeri ve finansal desteklerin sağlanması konusu, ABD Kongresi’ndeki Demokratlar ile Cumhuriyetçileri, AB ile bazı üyelerini karşı karşıya getirdi.
Ukrayna Geçici İşgal Altındaki Toprakların Yeniden Entegrasyonu Bakanlığına göre, savaşın başlamasından bu yana ülkeye yapılan uluslararası yardım 170 milyar avroya ulaştı.
Ukrayna’ya ortaklarının destek vaadinin toplamı, verilen katkının yaklaşık 2 katını oluşturuyor. Ukrayna, ortaklarından bir yandan yaptırım paketlerini genişletmelerini diğer yandan savaş uçağı ve daha fazla cephane istiyor.
ABD’li bir üst düzey yetkili, geçen günlerde, savaşın Rusya’ya maliyetinin 211 milyar dolar olduğunu öne sürdü.
Aynı zamanda Rusya’nın, silah satış anlaşmalarının iptal edilmesi ya da ertelenmesi nedeniyle 10 milyar dolardan fazla zarara uğradığı iddia ediliyor. Savaşın ikinci yılının sonlarında, Batı ülkelerinde dondurulan Rus varlıklarının Ukrayna için kullanılması da tartışılmaya başlandı.
Batı, Rusya’ya her alanı kapsayan yaptırımlar uyguladı
Savaşın siyasi ve sosyal etkileriyle birlikte ekonomik alanda alınan Rusya’ya yönelik yaptırım kararları, tüm dünyada doğrudan veya dolaylı olarak etkisini gösterdi.
AB üyesi ülkeler, ABD ve diğer Batılı ülkeler, Ukrayna’ya askeri müdahalede bulunan Rusya’ya karşı finans, enerji, ulaşım, ihracatın kontrolü ve finansmanı ile vize politikası gibi çeşitli alanlarda onlarca yaptırım paketi belirledi.
Rusya’ya karşı 2022’den bu yana 12 yaptırım paketi yürürlüğe koyan AB, 13. yaptırım paketini savaşın ikinci yılı tamamlandığında açıkladı. AB, yeni yaptırım listesine 200’e yakın kişi ve kuruluş eklerken, ABD son yaptırım listesine 500 isim kattı.
AB’nin Ukrayna dolayısıyla Rusya’ya uyguladığı yaptırım listesindeki kişi ve kuruluş sayısı 2 bini buldu. Yaptırım paketlerinde Rusya’nın askeri üretim malzemelerine ulaşması da zorlaştırıldı.
AB, siyasi anlamda da Ukrayna’ya destek verdi
Rusya’nın savaşı başlatma nedenlerinden biri de Ukrayna’nın AB ve NATO’ya yakınlaşma isteğiydi. Savaşa rağmen AB’ye üyelik sürecinden vazgeçmeyen Ukrayna, bu yönde ilerleme kaydetti. AB üyesi ülkelerin liderleri, 14 Aralık 2023’te Ukrayna ve Moldova ile AB üyelik müzakerelerini başlatma kararı aldı.
Ukrayna’nın başka bir hedefi de NATO üyesi olmak ancak bu konuda ittifak liderleri henüz fikir birliğine sahip değil.
Zelenskiy, Ukrayna’nın “NATO üyeliğini hak ettiği ve ülkesini ittifaka yakınlaştırmak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını” belirtiyor.
Savaştaki can kayıpları tam bilinmiyor
Ukrayna, savaş boyunca ölen Rus asker sayısının 407 binden fazla olduğunu ileri sürüyor. Rusya da savaşta hayatını kaybeden toplam Ukraynalı asker sayısını açıklamazken, günde ortalama 400-500 Ukrayna askerinin öldürüldüğünü iddia ediyor.
Ancak her iki taraf da kendi kayıplarına ilişkin net ve yeni açıklama yapmadı. Savaştaki sivil kayıplara ilişkin her iki taraf da net rakam veremiyor.
Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliğinin verilerine göre, savaşın başlamasından bu yana 10 bin 65 sivil hayatını kaybetti, 18 bin 679 sivil yaralandı.
BM Mülteciler Yüksek Komiserliğinin verilerine göre, 6 milyon 479 bin 700 Ukraynalı, savaş nedeniyle hala yurt dışında bulunuyor.
Avrupa İstatistik Ofisi, Ekim 2023 sonu itibarıyla AB ülkelerinde 4 milyon 24 bin Ukraynalıya geçici koruma statüsü verildiğini bildirdi.
Rusya’nın tam 2 yıl önce “özel operasyon” adıyla başlattığı savaşta, bugün gelinen noktada ne Moskova’nın hedefleri ne de Kiev’in toprak bütünlüğünü sağlama isteği değişti.
Savaşın ne zaman biteceği ise belirsizliğini koruyor.
]]>Rusya’nın, Ukrayna’ya 24 Şubat 2022’de askeri operasyon başlattığını ilan etmesinin üzerinden 2 yıl geçti.
Zaman zaman şiddetini artırarak süren savaş nedeniyle kimi Ukraynalılar ailelerinden, evlerinden ve memleketlerinden ayrılmak zorunda kaldı.
Yaşadıkları kentleri, okulları ve iş yerlerini bırakarak, dünyanın farklı ülkelerine göç eden Ukraynalıların, savaşın bitmesine dair bekleyişleri ve umutları devam ediyor.
Eşini geride bırakmanın hüznünü yaşıyor
Ailecek yaşadıkları Mikolayiv şehrini 12 yaşındaki oğlu Rostislav Shistirikov ile terk etmek zorunda kalan 33 yaşındaki ilkokul öğretmeni Olha Shistirikova, 9 yıl öğretmenlik yaptığını, mühendis olan eşi ve oğluyla ülkesinde mutlu bir hayat yaşadığını anlattı.
Shistirikova, 8 Mart 2022’de evi, eşi, ailesi başta olmak üzere sevdiği ülkesini terk etmek zorunda kaldığını vurgulayarak, 3 kadın ve 5 çocukla bindikleri araçla Moldova’ya gittiğini, oradan da oğluyla birlikte uçakla Romanya’ya geçtiğini, bir süre sonra da İstanbul’a geldiğini kaydetti.
Mühendis olan eşinin teknik konularda orduya destek vermesi için ülkesinde kaldığını belirten Shistirikova, “En büyük üzüntüm eşimi ve babamı savaşın ortasında bırakmak zorunda kalmak oldu. Savaşın başladığı süreçte zaten hasta olan annem yaşadığı acıya daha fazla katlanamadı ve hayatını kaybetti. Annemin dışında çok yakın dostlarımı da kaybettim. Geride bıraktığım akrabalarımla ancak telefonla görüşebiliyorum. En son yaptığım görüşmede bizim şehirde bombardımanın yine şiddetlendiğini öğrendim.” diye konuştu.
Shistirikova, Türkiye’de, oğluyla yaşadığını, eski okuluna online olarak ders vermeye devam ettiğini, ayrıca Ukrayna Kültür Derneği’nin etkinlilerine yardımcı olduğunu, Ukraynalı çocuklara kendi dillerini öğretmeye çalıştığını aktardı.
“Türkiye bizim ikinci memleketimiz, evimiz oldu”
Türkiye’de yaşamaktan çok mutlu olduğunu dile getiren Shistirikova, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Türkiye’de güvende olmak çok güzel ama yine de ülkemizi, toprağımızı özlüyoruz. Burada misafiriz bir an önce savaşın bitmesini ve ülkemize dönmeyi istiyoruz. Ukraynalılar bu yaşadıklarını hak etmiyor. Kimseye bir zararımız yoktu. Kimsenin bizim ülkemizi elimizden almaya hakkı yok. Savaşın bir gün biteceğine ve adaletin yerini bulacağına inanıyorum. Ukrayna’nın zaferini sabırsızlıkla beliyoruz. Benim gibi oğlumun da kendi topraklarımda büyümesini istiyorum. Oğlum her gün, ‘Anne ne zaman evimize döneceğiz? diye soruyor. Türkiye’ye gerçekten çok minnettarız, burası bizim ikinci memleketimiz, evimiz oldu. Savaş bittikten sonra da Türkiye’ye her zaman geleceğiz.”
“Her Ukraynalı gibi ben de evime dönmek istiyorum”
Savaştan yaklaşık iki ay sonra Ukrayna’dan Türkiye’ye gelen İryna Kuşnir, ülkesine dönmenin hayaliyle yaşıyor. Ülkesinde Harkiv vN Karazin Üniversitesi’nde Ukrayna Dili ve Edebiyatı üzerine dersler verirken Türkiye’ye gelen Kuşnir’in, yakınları ise Harkiv’de kaldı.
Türkiye’de bir yıldır İstanbul Üniversitesi (İÜ) Edebiyat Fakültesi Ukrayna Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda öğretim görevlisi olarak görev yapan Kuşnir, Ukrayna’daki ailesiyle her gün telefonda görüşüp, güvende olup olmadıklarını öğreniyor.
Ülkesindeki savaşın bir an önce bitmesini isteyen Kuşnir, 24 Şubat 2022’de saat 05.00’te yaşadıkları şehirde savaşın başladığını anlatarak, “Her yerden füze geliyordu ve patlamalar oluyordu. Çok korkunç bir durum vardı.” dedi.
Kuşnir, savaş başladığında Türk Hükümetinin çalıştığı üniversitedeki Türk öğrencileri Ukrayna’dan tahliye etmek için çalışmalara başladığını belirterek, Türklerin sadece kendi vatandaşları için değil, Ukraynalıların tahliyesi için de çaba gösterdiğini söyledi.
Türkiye’ye geldiğinde de her aşamada yardım gördüğünü ifade eden Kuşnir, İstanbul’da Ukrayna Dayanışma Derneği’nin de Türk halkıyla birlikte yardımına koştuğunu söyledi.
Kuşnir, “Türkiye çok güzel bir ülke ve bizi çok güzel karşıladı. Ancak her Ukraynalı gibi ben de evime dönmek istiyorum. Siz bize kapılarınızı açtınız ve bizi çok hoş karşıladınız. Türkiye’ye çok teşekkür ediyorum.” ifadelerini kullandı.
“Her gün onları merak ediyorum ve onların hayatını düşünüyorum”
Ukrayna Dayanışma Derneği Başkanı Tetiana Fetsan, 7 yıl önce Türklere Ukrayna kültürünü tanıtmak amacıyla kurulan derneğin, savaştan sonra Türk halkıyla dayanışma içinde savaş mağdurlarının yardımına koştuğunu anlattı.
Göç İdaresine göre Temmuz 2023’te Türkiye’de 44 bin Ukraynalı yaşadığını, ancak geri dönüşler nedeniyle bu sayının düştüğünü belirten Fetsan, “İş olmadan, gelir olmadan burada, her yerde yaşamak zor. O yüzden çoğu Ukraynalı, bombalar altında olan ülkesine dönmeyi tercih ediyor. Çünkü en azından orası kendi evi. Bir şekilde her gün bombalar, füzeler, sirenler altında hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar.” diye konuştu.
Mariupol şehri gibi savaşın tamamen yok ettiği kentlerde yaşayan Ukraynalıların ise geri dönemediğini dile getiren Fetsan, Türkiye’deki savaş mağdurlarına yardımlarının devam ettiğini dile getirdi.
Annesi, babası ve kardeşinin Ternopil’de yaşadığını aktaran Fetsan, her gün annesiyle telefonda konuştuğunu anlattı.
Ukrayna’da devam eden savaş nedeniyle çok zor şartlar yaşandığını ifade eden Fetsan, “Her gün siren çalıyor. Çocuklar normal eğitim görmüyor. Çünkü ders başlayınca siren çalmaya başlıyor. Herkes sığınağa giriyor, bomba patlıyor. Mesela iki hafta önce Lviv’de bir sivil binaya bomba düştü ve tabii ki yaralı ve ölü var. Her gün nereye bomba düşer belli değil. Her gün onları merak ediyorum ve onların hayatını düşünüyorum.” şeklinde konuştu.
“Biz Türk halkından büyük bir destek gördük”
Tetiana Fetsan, İstanbul’da 80 yaşlarındaki Türk bir kadınının pazar arabasıyla yaptığı alışverişi, savaş mağdurlarına vermesini hiç unutamadığını söyledi.
Türk halkına teşekkür etmek istediğini kaydeden Fetsan, şunları dile getirdi:
“Çünkü onlar olmadan biz hiçbir şey yapamazdık. Buraya gelenler ilk zamanlar hiçbir şey bilmiyordu. Türkçe bilmiyorlar, hastaneye gidemiyorlardı. Biz Türklerden, Türk halkından büyük bir destek gördük. Türk kurumları, uluslararası kurumlar bize yardım etti. Biz de gıda, hijyen malzemeleri, kıyafet, ayakkabı, iletişim gibi temel ihtiyaçlarını karşılama konusunda hemşehrilerimize yardıma başladık. Buraya yardım malzemeleri getirenlerden kuyruk oluyordu. Mesela Türkler bize Ramazan kolisi veriyordu, biz dağıtıyorduk. Biz tabii ki bunu hiç unutmayacağız.”
]]>Plana göre İsrail bölgede güvenliği süresiz olarak kontrol edecek ve İsrail’e düşman gruplarla bağlantısı olmayan Filistinliler bölgeyi yönetecek.
İsrail’in en büyük müttefiki olan ABD, savaştan sonra Gazze’yi Batı Şeria merkezli Filistin Yönetimi’nin yönetmesini istiyor.
Ancak Netanyahu’nun Perşembe gecesi bakanlara sunduğu belgede Filistin Yönetimi’nden hiç bahsedilmiyor.
Plana göre, İsrail, Filistinlilerin bağımsız bir devlet kurmak istedikleri işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze de dahil olmak üzere Ürdün’ün batısındaki tüm topraklar üzerinde güvenlik kontrolünü sürdürecek
Uzun vadeli hedefler listesinde Netanyahu bir Filistin devletinin “tek taraflı olarak tanınmasını” reddediyor. Filistinlilerle bir çözüme ancak iki taraf arasında doğrudan müzakereler yoluyla ulaşılabileceğini söylüyor; ancak Filistin tarafının kim olacağı belirtilmiyor.
Netanyahu’nun Gazze için orta vadeli hedefleri ise silahsızlanma ve radikalleşmenin önlenmesi. Bu ara aşamanın ne zaman başlayacağı ya da ne kadar süreceği konusunda ayrıntılı bilgi vermiyor. İsrail’in saldırıları nedeniyle büyük bölümü yıkıma uğrayan Gazze Şeridi’nin yeniden inşası için de bölgenin tamamen silahtan arındırılmasını öngörüyor.
Plana göre, savaş sona erdikten sonra Gazze’nin sivil işleri “idari deneyime sahip” ve “terörizmi destekleyen ülke ya da kuruluşlarla bağlantısı olmayan” yerel yetkililer tarafından yürütülecek.
Netanyahu, Gazze’nin güneyinde Mısır sınırında İsrail güçlerinin varlığını ve Refah sınır kapısı da dahil olmak üzere kaçakçılık girişimlerini önlemek için Mısır ve ABD ile işbirliği yapmasını öneriyor.
Ayrıca Birleşmiş Milletler (BM) Filistinli mülteciler ajansı UNRWA’nın kapatılması ve yerine başka uluslararası yardım gruplarının kurulması çağrısında bulunuyor.
Başbakanlık ofisinden yapılan açıklamada, Netanyahu’nun planı için, “Başbakanın ilkeler belgesi, savaşın hedefleri ve Gazze’deki Hamas yönetiminin sivil bir alternatifle değiştirilmesi konusunda geniş bir kamuoyu mutabakatını yansıtmaktadır” ifadesi kullanıldı.
Belge, konuyla ilgili bir tartışma başlatmak üzere savaş kabinesi üyelerine dağıtıldı.
Filistin Yönetimi tepki gösterdi
Netanyahu’nun önerisini değerlendiren Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas’ın sözcüsü Nabil Abu Rudeineh Reuters’e yaptığı açıklamada bu önerinin, İsrail’in Gazze’deki coğrafi ve demografik gerçekleri değiştirme planları gibi başarısız olmaya mahkum olduğunu söyledi.
Sözcü, “Eğer dünya bölgede güvenlik ve istikrarla gerçekten ilgileniyorsa, İsrail’in Filistin toprakları üzerindeki işgaline son vermeli ve başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletini tanımalıdır” dedi.
Filistin Yönetimi Dışişleri Bakanlığı X’te yaptığı açıklamada Netanyahu’nun planının “iktidarda kalmak için savaşı uzatma çıkarına hizmet ettiğini” ekledi.
Açıklamada önerinin Filistin Devleti’nin kurulmasına yönelik Amerikan ve uluslararası çabaları engelleyeceği de belirtildi.
İsrail’in başlıca destekçisi ABD de dahil olmak üzere İsrail-Filistin sorununun çözümünde nihai hedef olarak iki devletli çözüm çağrıları Gazze’deki savaşla yeniden canlandı. Ancak bazı üst düzey İsrailli siyasetçiler buna karşı çıkıyor.
İki devletli çözüm uzun zamandır Batı’nın bölgedeki temel politikalarından biriydi ancak 1990’ların başında Oslo Anlaşmalarının imzalanmasından bu yana Filistin devletinin kurulması konusunda çok az ilerleme kaydedildi.
Hamas 7 Ekim’de İsrail’in güneyine saldırı düzenlemiş ve yaklaşık 1200 kişi ölmüş, 253 kişi de rehin alınmıştı.
Abluka altındaki Gazze’ye İsrail’in hava ve kara saldırılarında ise yaklaşık 29 bin 500 kişi öldü. Bölge nüfusunun büyük çoğunluğu yerinden edildi; temel ihtiyaç maddelerinden mahrum bırakıldı.
]]>Çin, veto kararı alan ABD’yi sert bir dille eleştirdi. Pekin yönetimi bu hareketin “yanlış mesaj” verdiğini ve “katliamın devamına yeşil ışık yaktığını” söyledi.
Beyaz Saray, Cezayir tarafından sunulan, Gazze’de acilen ateşkes talep eden karar tasarısının savaşı sona erdirmeye yönelik görüşmeleri “tehlikeye atacağını” söyledi.
ABD, Refah kentini işgal etmemesi konusunda İsrail’i uyaran kendi geçici ateşkes karar tasarısını önerdi.
ABD’nin, Cezayir’in karar tasarısı üzerine verdiği veto kararı geniş kapsamlı bir şekilde kınandı. Karar tasarısı BM Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesinden 13’ü tarafından desteklenirken İngiltere çekimser kaldı.
Çin’in BM Büyükelçisi Zhang Jun vetoya cevaben, önergenin devam eden diplomatik müzakerelere müdahale edeceği iddiasının ” savunulamaz” olduğunu söyledi.
Zhang Jun, “Sahadaki durum göz önüne alındığında, acil bir ateşkes konusunda kaçınmaya devam etmek, katliamın devam etmesine yeşil ışık yakmaktan başka bir şey değildir” dedi ve şöyle devam etti:
“Çatışmanın yayılması tüm Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırıyor ve daha geniş bir savaş riskinin artmasına neden oluyor. Sadece Gazze’deki savaşın alevini söndürerek cehennem ateşinin tüm bölgeyi sarmasını önleyebiliriz.”
Cezayir’in en üst düzey BM diplomatı Amar Bendjama, “Ne yazık ki Güvenlik Konseyi bir kez daha başarısız oldu” dedi.
Bendjama, “Vicdanınızı sorgulayın, tarih sizi nasıl yargılayacak?” diye ekledi.
ABD’nin müttefikleri de ABD’nin veto kararını eleştirdi.
Fransa’nın BM elçisi Nicolas de Rivière “sahadaki feci durum göz önüne alındığında” kararın kabul edilmemiş olmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.
Washington’un BM Büyükelçisi Linda Thomas-Greenfield, Hamas ile İsrail arasındaki müzakereler devam ederken derhal ateşkes çağrısı yapmanın doğru zaman olmadığını savundu.
İngiliz mevkidaşı Barbara Woodward ise planın görüşmeleri tehlikeye atarak “ateşkes ihtimalini azaltabileceğini” öne sürdü.
Hamas’ın 7 Ekim’de yaklaşık 1200 kişinin ölümüne sebep olduğu ve 240’tan fazla kişiyi de rehin aldığı saldırılarının ardından İsrail, Gazze’ye yönelik büyük yıkıma sebep olan operasyonlar başlattı.
Gazze Sağlık Bakanlığı, İsrail’in bu saldırılarda 29 binden fazla Filistinliyi öldürdüğünü açıkladı.
ABD tarafından önerilen karar taslağı “mümkün olan en kısa sürede” ve tüm rehinelerin serbest bırakılması koşuluyla geçici bir ateşkes çağrısında bulunuyor, Gazze’ye ulaşan yardımların önündeki engellerin kaldırılmasını talep ediyor.
Beyaz Saray daha önce BM’de savaşla ilgili yapılan oylamalarda “ateşkes” kelimesini kullanmaktan kaçınmıştı.
Ancak Güvenlik Konseyi’nin ABD’nin önerisini oylayıp oylamayacağı ya da ne zaman oylayacağı belli değil.
ABD’nin sunduğu taslakta Refah’a yönelik büyük bir kara harekatının sivillere daha fazla zarar vereceği, daha fazla insanın yerinden edileceği ifade ediliyor.
Ancak İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Salı günü yaptığı açıklamada “savaşı tüm hedeflerine ulaşana kadar sürdürmeye kararlı olduğunu” ve hiçbir baskının bunu değiştiremeyeceğini söyledi.
Gazze Şeridi’nin toplam nüfusunun yaklaşık yarısına karşılık gelen, yerlerinden edilmiş bir milyondan fazla insan Refah’a sıkışmış vaziyette. Mısır’a sınır komşusu olan bu bölgede savaştan önce 250 bin kişi yaşıyordu.
Yerlerinden edilenlerin çoğu derme çatma barınaklarda ya da çadırlarda, güvenli içme suyu ya da gıdaya erişimin kısıtlı olduğu kötü koşullarda yaşıyor.
BM, şehirde planlanan bir İsrail saldırısının “katliama” yol açabileceği konusunda kendi uyarısını yayımladı. İsrail ordusu ise daha önce yaptığı açıklamalarda sadece Hamas savaşçılarını hedef alındığı konusundaki ifadelerini tekrarladı.
İsrail savaş kabinesi üyesi Benny Gantz, Hamas’ın 10 Mart’a kadar tüm rehineleri serbest bırakmaması halinde kara saldırısının başlatılacağı uyarısında bulundu.
]]>TBMM Başkanlığı İstanbul Ofisi’ndeki kabulde konuşan Kurtulmuş, iki ülke arasında tarihi, kültürel, siyasi ve coğrafi ilişkilerin çok önemli ve mükemmel bir seviyede olduğunu söyledi.
Marinko Cavara ile ikili olarak kardeşlik ve dostluk ilişkilerini artırırken aynı zamanda parlamentoların da işbirliğini arttırmalarının karşılıklı sorumlulukları olduğunu belirten Kurtulmuş, “İki ülke arasında her alanda işbirliği artıyor. Daha fazla artırmamız gerekir. Bu anlamda en temel meselemiz bu kadar büyük bölgesel ve küresel sorunların yaşandığı bu coğrafyada güven ve istikrarı sağlamaktır.” dedi.
Balkanlar’da güven ve istikrarın sağlanmasının Türkiye’nin bir numaralı perspektifi olduğunu kaydeden Kurtulmuş, Balkanlar üzerinde farklı ülkelerin ve büyük güçlerin nasıl oyunlar oynadığını bildiklerini dile getirdi.
Balkan halklarına ve devletlerine düşen görevin bu oyunların tuzağına düşmeden işbirliğini ve birlikte dayanışmayı artırmak olduğuna dikkati çeken Kurtulmuş, “Güven ve istikrarın temin edilmesinin ilk şartı ise ülkelerin ve halkların karşılıklı olarak birbirine güvenmesidir. Onun için biz Türkiye olarak, Balkan ülkelerinin hepsine temel perspektifimizi sürekli anlatıyoruz. Balkanlar’da işbirliği yapmaktan, dayanışma içerisinde hareket etmekten başka bir çıkış yolu ve gelecek yoktur.” diye konuştu.
TBMM Başkanı Kurtulmuş, bu ülkede birliğin sağlanmasının yolunun ayrışmayı körüklemekten değil, Bosna Hersek’in kurumsal varlığını güçlendirmek, devlet gücünü artırmak ve ülkeyi uluslararası alanda daha güçlü ve itibarlı bir hale getirmekten geçtiğini vurguladı.
Dayton Antlaşması’nın, Bosna Hersek’in yönetilmesini zor hale getirdiğinin farkında olduklarının altını çizen Kurtulmuş, “Dayton Antlaşması’nın zorluklarına rağmen bunu avantaja çevirebilmenin yolu, oradaki farklı etnik kimliklerin arasındaki farklılıkları körüklemek değil tam tersine bu farklılıklar içerisinde bu kültürel bütünlüğü temin edebilmektir.” ifadesini kullandı.
Kurtulmuş, Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşın, bölgeyi, Balkanlar’ı ve Karadeniz’i istikrarsızlaştırma potansiyeline sahip olduğunu gördüklerini, bunun için savaşın barışçıl şekilde iki tarafın da kabul edeceği adil bir çözüme kavuşturulması gerektiğini bildirdi.
“Soykırım boyutlarına varan açık bir katliamdır”
Kurtulmuş, büyük bir küresel çatışmanın fitilini ateşleme potansiyeli olan, İsrail’in Gazze ve Filistin halkına gerçekleştirdiği acımasız, bütün uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayan ve bütün insani değerlerden soyutlanmış katliamın, başka bir küresel sorun olduğunu belirterek, şöyle devam etti:
“Bu saldırı insanlık tarihinin modern zamanlarda görmediği kadar ağır bir insanlık suçu içermektedir. Bunun adı savaş falan değildir. Bunun adı sadece ‘saldırı’ şeklinde de tanımlanacak bir şey değildir. Soykırım boyutlarına varan açık bir katliamdır. Bu özellikleriyle Srebrenitsa’ya benzemektedir. Buna insanlığın karşı çıkması ve bunu durdurması insanlık vazifesidir. İşlenen suçların dosyası son derece kabarıktır. Sadece Netanyahu ve çetesi değil, buna ses çıkarmayan bütün uluslararası camia da bu suçun altında yıkılacaktır. İnsanlık yakın dönemlerde, modern dönemlerde böyle büyük bir suçla hiç karşı karşıya kalmadı. Şimdiye kadar işlenmiş bütün savaş suçlarının hepsinden çok daha yukarıda, adi ve bütün uluslararası hukuku hiçe sayan suçlar, cürümler işlenmiştir. İsrail’i destekleyen ülkeler ve onların hükümetleri sessiz kalsa da bütün dünyada insanlık vicdanı harekete geçmiştir. Milyonlarca, yüz binlerce insan sokaklara çıkarak İsrail’in işlediği bu sistematik insanlık suçlarını lanetlemektedir.”
Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda görülen mahkemenin ve verilen ara kararın Filistin davasında yeni bir dönemin başlangıcına işaret ettiğini kaydeden Kurtulmuş, Güney Afrika Cumhuriyeti yöneticilerine insanlık adına teşekkür etti.
Kurtulmuş, mahkemenin bundan sonraki safhalarında çok sayıda müdahil ülke ve kurumun işin içerisine gireceğini, TBMM olarak 3 milletvekilini mahkemeyi takip etmesi için görevlendirdiklerini ifade ederek, “Savaş suçlarıyla ilgili delilleri mahkemeye sunmak için harekete geçiyoruz. Mahkemede, Güney Afrika’nın ortaya sunmuş olduğu açık deliller İsrail hükümetini telaşlandırmıştır. Ardından Brezilya Devlet Başkanı Lula’nın İsrail yönetimini, Netanyahu’yu Hitler’e benzetmesi iyice panikletmiştir. Mahkemedeki bu safahatın ve uluslararası camiadaki uyanışın ortaya koyduğu bu tavır tamamıyla İsrail’deki bu Siyonist yöneticileri, Netanyahu ve ekibini telaşlandırmıştır. Onun için yeni bir tehditte bulunuyorlar.” sözlerini sarf etti.
İsrail’in özellikle Gazze’nin güneyine sığınan sivil, masum, kadın ve çocukların bulunduğu Refah Kapısı etrafındaki insanlara karşı katliamlarını artıracaklarını vurgulayan Kurtulmuş, şunları kaydetti:
“Ramazan ayına kadar eğer esirler salıverilmezse oradaki halkın tamamını oradan sürmek üzere harekete geçeceklerini, savaşı çok daha yukarı seviyelere çıkararak insanlık suçlarını daha fazla artıracaklarını ve dünyanın gözü önünde çok daha büyük bir cinayete adım atacaklarını açıkça ilan ediyorlar. Aslında bu Netanyahu ve yönetiminin köşeye sıkışmışlığının ortaya koyduğu bir çaresizliktir. Sonu olmayan bir yola girmek istiyorlar ve dünyaya ‘Biz sonu olmayan bir yola gireriz ve buradaki insanları yok ederiz’ diyerek tehdit ediyorlar. Artık bu sözün bittiği yerdir. Bütün dünya kamuoyuna ve uluslararası camiaya düşen sorumluluk, İsrail hükümetinin bu sonu olmayan yola girmesini önlemektir. Yoksa bu sonu olmayan yola girerse Netanyahu ve hükümeti, bu yolun nereye çıkacağı belli değildir.”
“Bize göre en önemli şey ölümlerim durmasıdır”
Bosna-Hersek Temsilciler Meclisi Başkanı Cavara ise Gazze’nin zor bir durumda olduğunu, yaşanan vahim olaylara bakınca benzer duyguları paylaştıklarını belirtti.
Gazze’de her gün çok sayıda insanın öldüğünü, bütün dünyanın bu konuda sustuğunu, dünyadaki çoğu devletin gözünün Türkiye’de olduğunu dile getiren Cavara, “Biliyorum ki sizin çabalarınız hem Ukrayna’daki savaşın hem Gazze’deki saldırıların durmasından yanadır. Bize göre en önemli şey ölümlerin durmasıdır.” dedi.
Cavara, kendilerinin de 4 yıl boyunca böyle bir savaştan geçtiklerini, bu süre boyunca “barış” denilip hikaye dinlediklerini ifade ederek, hiç kimsenin elini ateşe sokmadığını, bütün dünyanın taraf tuttuğunu ve hiçbirinin barışı düşünmediğini sözlerine ekledi.
]]>Üniversiteden yapılan açıklamaya göre, 2000-2008 yılları arasında BM’ye bağlı en önemli barışı koruma operasyonunu yöneten Columbia Üniversitesi SIPA Kent Global Liderlik Programı Profesörü Jean-Marie Guehenno, Sabancı Üniversitesi Tuzla kampüsünde özel bir konuşma gerçekleştirdi.
“Çatışmaların Dönüşümü ve Barış İnşasının Geleceği” başlıklı etkinlikte Guehenno, uluslararası ilişkiler alanında 21. yüzyılda yaşanan dönüşüme ve bu dönüşümde gelişen yeni teknolojilerin etkisine ışık tuttu.
Açıklamada etkinlikteki konuşmasına yer verilen Prof. Guehenno, dünyada yaşanan çatışma sayısının soğuk savaştan bu yana en yüksek seviyeye ulaştığına dikkati çekerek, “Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre, 2022 yılında, ortalama 8 ila 11 yıldır devam eden 55 aktif çatışma yaşandı. Bunun 10 yıl öncesinde ise ortalama süresi 7 yıl olan 33 aktif çatışma söz konusuydu. Dünyada durumun kötüleştiği ve soğuk savaşın sona ermesiyle beliren iyileşmenin ardından çatışmaların arttığı açık bir şekilde görülebilir.” ifadelerini kullandı.
Savaş ile barış arasındaki ayrımın giderek görünmez hale geldiğini ve dünyadaki denge politikasından çıkarı bulunan birçok aktör bulunduğunu kaydeden Guehenno, “Çatışmaların önlenmesi, bugünün dünyasında mutlak öncelik olmalı. Devletler ve uluslararası örgütler tek başlarına bunu başaramaz. Çatışmayı önlemenin başarılı olabilmesi için, iş dünyası ve sivil toplumun da çözümün bir parçası olması gerekiyor.” değerlendirmesinde bulundu.
“Kendine güvenin olduğu bir çağda değiliz”
Guehenno, bugünün baskın klişesinin, dünyanın yeni bir soğuk savaş döneminin başlangıcında olduğu ve dünya ekonomisinin, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana hiç olmadığı kadar çok kutuplu ama aynı zamanda bütünleşik hale geldiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Soğuk savaş büyük ölçüde ideolojik bir karşılaşmaydı. Her kamp, ideolojisinin meşruiyetine ikna olmuştu. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, Batı ülkeleri, dünya çapında algıları şekillendirmeyi amaçlayan ‘batı evrenselciliği’ anlatısını dayatmak için büyük çaba harcadı. Bu, demokratikleşmenin, barış ve refaha öncülük eden bir anlatısıydı. Üçü de el ele gitmeliydi ve bu, geri kalan dünya için çekici bir modeldi. Bu anlatı, demokratik görünen ülkelerin demokratik olmayan bir şekilde saldırgan davranması ve demokratik olmayan Çin’in istikrarlı ekonomik ilerleme sağlamasıyla, anlamını yitirmeye başladı. Batı’nın zafer kazanan anlatısının sona ermesi, yerini alternatif bir anlatıya bırakmadı. Artık kendine güvenin olduğu bir çağda değiliz. Akışkan, çok katmanlı, kararlaştırılmış bir yapısı ve tanımlayıcı bir prensibi olmayan bir çağdayız.”
Guehenno, teknolojinin gelişimiyle yaşanan veri devriminin, önceki yüzyıllarda matbaanın keşfi ve sanayi devriminin yarattığı toplumsal dönüşümden çok daha büyük ve hızlı bir etkiye sahip olabileceğini, bireyler, bilimsel kurumlar, işletmeler, devletler gibi veri devriminden potansiyel olarak fayda sağlayan birçok farklı çıkar grubu olması nedeniyle taraflar arasında yaşanabilecek güçlenmenin risk teşkil ettiğini belirtti.
Sabancı Üniversitesi Uluslararası Danışma Kurulu Üyesi Muhtar Kent ise Columbia Üniversitesi SIPA Kent Global Liderlik Programı Uluslararası Çatışma Çözümü Merkezinin “Altın Üçgen” anlayışıyla hareket ettiğine işaret ederek, “Devletlerin, iş dünyasının ve sivil toplumun bir araya gelerek son 20-30 yılda yaşadığımız toplumsal sorunları çözmeye çalışmasını yansıtan ‘Altın Üçgen’ anlayışına gerçekten inanıyorum. Çünkü biliyoruz ki, bu sorunları devletler, iş dünyası ya da sivil toplum tek başına çözemez.” açıklamasında bulundu.
]]>Almanya’da düzenlenen 60. Münih Güvenlik Konferansı devam ediyor. Ev sahibi Almanya Başbakanı Olaf Scholz, konferansta yaptığı konuşmanın tamamını Ukrayna’daki savaşa ayırdı. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’daki en büyük savaşın iki yıldır devam ettiğini belirten Scholz, “Rusya’nın saldırganlığı her gün masum hayatlara mal oluyor. Ukrayna’da insanlar her gün ağlıyor, yas tutuyor ve ölüyor. İşte bu yüzden bugünkü konuşmamı yanı başımızdaki bu savaşa ayırmak istiyorum. Rusya Silahlı Kuvvetlerinin önemli bir kısmı sağlam durumda. Rusya, uzun yıllardır ordusunu bu savaşa hazırlıyor ve her düzeyde yeni tehlikeli silah sistemleri geliştirdi. Rusya ekonomisi uzun süredir savaş modunda. Özgürlük ve demokrasiyi savunan herkes hayatından korkmalıdır. Alexei Navalny’nin Rusya’da cezaevinde öldüğüne ilişkin şok edici haber bunun ne anlama geldiğini bize gösteriyor. Son olarak Putin, cepheye giderek daha fazla asker gönderiyor. Savaşın başlamasından 2 yıl sonra hepimiz kendimize şu soruyu sormalıyız, Putin’e ‘uzun vadede varız’ sinyalini verecek kadar çabalıyor muyuz? Rusya’nın Ukrayna’daki zaferinin ne anlama geleceğini tam olarak bildiğimiz halde yeterince çabalıyor muyuz? O zaman ödemek zorunda kalacağımız siyasi ve mali bedel, bugün ve gelecekte Ukrayna’ya verdiğimiz desteğin tüm maliyetlerinden kat kat daha yüksek olacaktır” diye konuştu.
“Dünyanın en güçlü askeri ittifakı olarak ittifak topraklarımızın her metrekaresini savunabilecek kapasiteye sahibiz”
Scholz, “Rusya’dan gelen tehdit gerçek. Bu nedenle caydırıcılık ve savunma kabiliyetimiz inandırıcı olmalı ve inandırıcı kalmalıdır. Biz Rusya ile NATO arasında bir çatışma istemiyoruz. Bu nedenle savaşın başından beri Ukrayna’nın tüm destekçileri hemfikirdi, Ukrayna’ya kendi askerlerimizi göndermeyeceğiz. Aynı zamanda Putin ve Rus ordusunun da şunu anlaması gerekiyor. Biz dünyanın en güçlü askeri ittifakı olarak, ittifak topraklarımızın her metrekaresini savunabilecek kapasiteye sahibiz. Bunu başarmak için caydırıcılık alanı da dahil olmak üzere NATO’nun Avrupa ayağını güçlendirmeye devam etmemiz önemli” ifadelerini kullandı. Almanya’nın bu yıl ve önümüzdeki yıllarda gayri safi yurt içi hasılasının yüzde 2’sini savunmaya ayırdığını hatırlatan Scholz, “Caydırıcılığımızın modern ihtiyaçları karşıladığından her zamankinden daha fazla emin olmalıyız” dedi.
“NATO’nun yardım garantisinin göreceli hale getirilmesi sadece Putin gibi bizi zayıflatmak isteyenlerin işine yarar”
Scholz, “Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Atlantik’in her iki yakasında yaklaşan seçimlerin sonucu ne olursa olsun, şu nettir, biz Avrupalılar, şimdi ve gelecekte kendi güvenliğimize çok daha fazla dikkat etmeliyiz. Bunu yapmak için çok istekliyiz” dedi. Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın yeniden başkan olması durumunda “yeterince harcama yapmayan NATO ülkelerine yönelik Rusya’nın herhangi bir saldırısını engellemeyeceği” şeklindeki tepki çeken ifadelerini işaret eden Scholz, “NATO’nun yardım garantisinin göreceli hale getirilmesi sadece Putin gibi bizi zayıflatmak isteyenlerin işine yarar” şeklinde konuştu.
“Güvenlik olmadan geriye kalan her şey, bir hiçtir”
Güvenlik için yapılacak harcamaların farklı yerlere yapılacak yatırımları geciktirebileceğine değinen Başbakan Scholz, “Aynı zamanda güvenlik olmadan geriye kalan her şey, bir hiçtir. Ancak hepimiz dayanışma içinde ve uzun vadeli olarak gerekli fonları sağlarsak savunma sanayimiz güvenilir bir şekilde üretimini arttıracak ve böylece güvenliğimize de katkıda bulunacaktır. Sonuçta kıtamızdaki en büyük güvenlik tehdidinden, Avrupa’daki bir savaştan bahsediyoruz. Ancak burada inandırıcı olursak Putin de şunu anlayacaktır, Moskova’nın dikte ettiği bir barış olmayacak, çünkü buna izin vermeyeceğiz” dedi.
Scholz, “Rusya savaş hedeflerinin hiçbirine ulaşamadı. Putin, Kiev’i iki hafta içinde almak istiyordu. İki yıl sonra Ukrayna, Rus işgali altındaki toprakların yarısından fazlasını kurtardı. Rusya, Karadeniz’in batısında kontrolünü kaybetti. Tüm bunlar her şeyden önce Ukrayna Silahlı Kuvvetleri sayesinde oldu. Cesaretlerine ve zorlukla kazandıkları başarılarına büyük saygı duyuyorum. Ancak hepimizin desteği de buna katkıda bulunmuştur. Bu, şimdi vazgeçmememiz ve bu yolda kararlılıkla devam etmemiz için bir teşvik olmalıdır. Almanya tam da bu konuda kararlı ve aynı zamanda üzerine düşeni yapmaya kararlı” ifadelerini kullanarak konuşmasını tamamladı. – MÜNİH
]]>Çünkü Pavlo, bu devriyelerde Ukrayna ordusuna asker bulmak için dolaşıyor.
Rusya’nın ülkeyi işgalinin üzerinden neredeyse iki yıl geçti ve yetkililer cepheye gidecek gönüllü bulmakta artık zorlanıyor.
Savaşmaya istekli olanların çoğu ya öldü, ya yaralandı ya da hâlâ cephede bulunuyor. Halen ön hatta olanlar da yerlerini yenilerinin almasını bekliyor.
Çerkasi’de de tıpkı Ukrayna’nın diğer kentleri gibi, işgalin ilk zamanlarındaki heyecanı bulmak mümkün değil.
Çünkü Ukrayna savaş yorgunu.
Pavlo’nun hikayesi
Pavlo sokaklardaki görüntüye tepki gösteriyor ve “Anlamıyorum. İnsanlar, sanki savaş çok uzakta bir ülkedeymiş gibi ortalıkta dolaşıyor. Bu tam bir işgal ancak sanki insanlar umursamıyor” diyor.
24 yaşındaki asker yaşadığı hayal kırıklığını, “İlk günkü gibi herkesin bir araya gelmesi lazım. O zamanlar herkes birlik içindeydi.” sözleriyle ifade ediyor.
Çerkasi’de sık sık sosyal medya kısıtlamaları yapılıyor. Çünkü zorunlu askerlik yaşı gelen gençler, sosyal medyayı kullanarak, devriyelerin istikametinden kaçmaya çalışıyor.
24 yaşındaki Pavlo, ülkesi için büyük bir fedakarlık yaptı.
Askere gitmenin hayalini kurarak büyüdüğünü anlatırken gözleri parlıyor. Pavlo, işgalin başladığı 2022 Şubat ayında da orduda görev yapıyordu.
Sonrasında Kiev yakınlarında ve Donbas’ın batısındaki Soledar’da savaştı. Büyük kayıpların yaşandığı Bahmut savaşında ağır yaralandı.
O anı, “Ağır ateş altında kaldık. Yanıma bir top mermisi düştü. Dirseğimin tamamını kaybettim. Hiçbir şey kalmadı” diye anlatıyor.
Bir çalılığın altına sürünmeyi başaran ve burada dua etmeye başlayan asker, hastaneye ulaştırılabildi.
Pavlo bunun büyük bir rahatlama olduğunu itiraf ediyor. Sadece hayatta kaldığı için değil, nihayet cephe hattından çıktığı için de nefes aldığını söylüyor: “Orası çok zordu. Bunu kelimelere bile dökemiyorum.”
Pavlo yaşadıklarını hatırlarken önüne bakıyor ve sessizleşiyor.
Genç askerin yaraları ağırdı. Sağ kolu omzunun altından kesildi. Uzvunun kesildiği yerde hala ağrı hissediyor, bacağında da halen bir şarapnel bulunuyor. Protezi ona sınırlı hareket olanağı sağlıyor.
Ancak terhis olmayı kabul edemediği için askerlik memuru oldu.
Onun başına gelenlerden sonra, askere gitmek istemeyen Ukraynalı gençleri anlayıp anlamadığını merak ediyorum.
Pavlo kararlı bir şekilde yanıt veriyor: “Bir gün onların çocukları, savaş sırasında onlara ne yaptıklarını soracaklar. ‘Saklanıyordum’ diye cevap verdiklerinde, çocuklarının gözlerinde yerle bir olacaklar”
Ukrayna’nın kendisini savunmak için ödediği bedel çok büyük oldu.
Pavlo’ya çatışmalarda arkadaşlarını kaybedip kaybetmediğini sorduğumda, birliğinden “neredeyse hiç kimsenin kalmadığını” itiraf ediyor ve “Sadece benim gibi yaralılar kaldı. Diğerleri öldü.” diyor.
Serhiy’nin hikayesi
Doğudaki cephe hattına uzak Irpin kentinde yıkıntılar arasında bir çalışma var.
Kiev yakınlarındaki Irpin, savaşın ilk zamanlarında Rus kuvvetleri tarafından işgal edilmişti.
Kentin her yerinde paramparça olmuş binalar var ama aynı zamanda inşaat çalışmalarının sesi de duyuluyor.
Evlerini kaybedenler, her birinde iki oda ve bir duş odası bulunan prefabrik kabinlerden oluşan küçük “kasabalara” yerleştirilmiş.
Buraya cephe hattından tahliye edilen siviller de yerleştirildi.
Lilia Saviuk ve kocası, Rus işgali altındaki Kakhovka’dan buraya taşınmak zorunda kaldı.
Savaşın başında oğulları Serhiy bir bodruma kapatıldı. Lilia, Ukrayna yanlısı sloganlar attığı için oğluna işkence yapıldığını söylüyor.
Serhiy buradan kurtulunca çıkınca hemen Ukrayna adına savaşa katıldı.
Lilia, oğlunun resimlerini göstermek için telefonuna göz attığında, korkunç bir yaralanmanın görüntüleri ortaya çıkıyor.
Oğlunun bacaklarından biri paramparça olmuştu.
Serhiy geçen sonbaharda şiddetli çatışmaların yaşandığı Avdiivka’da yaralandı.
Bu çatışmalarda Ukraynalı yetkililer bile askerlerinin durumuna ilişkin itirafta bulundu. Bir kaynağa göre cephede, Rusya’nın sekiz askerine karşı yalnızca bir Ukrayna askeri vardı.
Lilia ve kocası, oğulları yaralanana dek şehirlerini terk etmedi.
“Onları arayıp ‘Ortalık sessiz mi?’ diye soruyoruz” diye anlatıyor. Bu bombardıman devam ediyor mu anlamına geliyor.
Lilia kentteki yakınlarının durumu kadar oğlu için de ağlıyor.
Bana oğlunun tekerlekli sandalyedeki videosunu gösteriyor.
Lilia’nın doktorların “bir mucize gerçekleştirdiğini” söylerken oğlunun bacağına yapılan deri naklini gösteriyor.
Ancak oğulları Serhiy, ayağa kalkar kalkmaz cepheye geri dönmek niyetinde.
Anne ve babasına, arkadaşlarının ona ihtiyacı olduğunu, cephede yeterli askerin bulunmadığını söyledi.
Lilia savaşın oğlu iyileşene kadar bitmesi için dua ediyor.
“Vatani görevini yaptığını düşünüyorum” derken gözleri yaşlarla doluyor:
“Bir anne olarak bunu söylemek belki günah ama o hastanedeyken ben rahat uyuyabiliyorum. Cephe hattındayken gözüme uyku girmiyordu. Bunu gerçekten söylememem gerekiyor ama oğlumun şu anda hastanede olmasına seviniyorum.”
Vladislav’ın hikayesi
Çerkasi’nin dışında yeni düzenlenmiş bir mezarlık var. Sıra sıra mezarlarda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in işgal emrini vermesinden bu yana savaşırken ölen her yaştan erkek yatıyor.
Ukrayna ölenleri kahraman olarak onurlandırıyor, aileler ise yastalar.
Her mezar ülke bayrağıyla süslenmiş, çelenkler ve çiçeklerle dolmuş. Çoğu mezarda üniformalı asker resmi var.
Inna henüz oğlunun fotoğrafını mezarına koymaya hazır değil. Cenazesinde taşınan fotoğraf hâlâ evde duruyor.
Bu fotoğraftan ayrılmaya hazır olmadığını söylüyor.
Vladislav Bikanov, geçen Haziran ayında Bahmut yakınlarında mayın patlamasında öldü.
23 yaşına girmek üzereydi ve genç yaşına karşın komutan yardımcısıydı.
Inna, yanı başında kızı sessizce ağlarken, “Oğlumun doğru şeyi yaparken öldüğüne inanıyorum” diyor:
“Ben bir öğretmenim ve çocuklara her zaman şunu söylüyorum: Haklıyız, ülkemizi ve çocuklarımızı savunuyoruz. Oğlum bizi savunuyordu. Bu davaya inandı. Ben de inanıyorum”
Onun bir süredir gitmediği mezarlıkta bu sürede yeni mezar yerleri açıldı.
Savaştan kaçınanlar hakkında ne düşündüğünü merak ettiğimde, “Sizce oğlum korkmadı mı? O gittiğinde ben de korktum. Herkes ölmekten korkuyor” diye yanıtlıyor:
“Ama belki de Rusya’nın kölesi olmak daha korkutucudur? Şimdi ölümü görüyoruz. Çok zor. Çok zor. Ama geri dönüş yok. Vazgeçemeyiz.”
?
]]>Rusya büyük bir resesyona girdi.
Bu, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Batı’nın bu ülkeyi mali olarak kontrol altına alma girişiminin sonucuydu.
Bu girişiminin merkezinde Rus devletinin resmi döviz varlıklarına el konulması ve özellikle de merkez bankasının 300 milyar dolarlık rezervinin dondurulması vardı.
Batılı hükümetler “ekonomik savaş” gibi ifadeler kullanmaktan özenle kaçındılar, ancak Kremlin’le finansal bir savaş ortamı olduğu görünüyordu. Bu, nükleer silahlara sahip devletler arasında doğrudan çatışma alternatifinden daha iyiydi.
Aradan yaklaşık iki yıl geçti ve bu ekonomik arka planda büyük bir değişiklik var.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin geçen hafta verdiği röportajda Rusya’nın Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisi olduğunu sevinçle dile getirdi.
Geçtiğimiz hafta Uluslararası Para Fonu (IMF) 2024 büyüme tahminini %1,1’den %2,6’ya yükselterek Rus ekonomisinin dayanıklılığının altını çizdi.
IMF rakamlarına göre Rus ekonomisi geçen yıl G7 ülkelerinin hepsinden daha hızlı büyüdü ve 2024’te de böyle devam edecek.
Bu sadece rakamlardan ibaret de değil. Geçen yıl Ukrayna savaşındaki üstünlük kuramama hali bu yıl boyunca da devam edecek görünüyor.
Rusya, ekonomisini, ordu için üretime, özellikle de Ukrayna’nın doğu ve güneyindeki savunma hatlarının inşasına yöneltiyor.
Batılı liderler bu modelin orta vadede sürdürülemez olduğunu savunuyor. Ancak asıl soru şu: Bu model ne kadar süre devam edebilir?
Rusya, ekonomisini mobilize bir savaş ekonomisine dönüştürdü. Devlet, Sovyet sonrası dönemde rekor düzeyde harcama yapıyor.
Bütçenin %40’ına varan askeri ve güvenlik harcamaları, Sovyetler Birliği’nin son dönemindeki seviyelere karşılık geliyor.
Tank, füze sistemleri ve Ukrayna’da işgal edilen bölgelerin savunması için yapılan harcamaları finanse edebilmek için kamu hizmetleri daraltıldı.
Ayrıca Batı’nın Rus petrol ve doğalgazına getirdiği kısıtlamalara rağmen, hidrokarbon gelirleri devlet kasasına girmeye devam etti.
Tankerler artık Hindistan ve Çin’e gidiyor ve ödemelerin çoğu ABD Doları yerine Çin Yuanı ile yapılıyor.
Rusya’nın petrol üretimi günde 9,5 milyon varil ile neredeyse savaş öncesi düzeye yakın seyrediyor.
Rus devleti, yüzlerce tankerden oluşan bir “gölge filo” satın alıp konuşlandırarak yaptırımlardan kaçındı.
Geçtiğimiz hafta maliye bakanlığı Ocak ayında hidrokarbon vergilerinin Ocak 2022 seviyesini aştığını bildirdi.
Rus petrol, gaz ve elmasları ile devam eden döviz akışı da rublenin değeri üzerindeki baskının hafiflemesine yardımcı oldu.
Batılı liderler bu durumun uzun sürmeyeceği kanısında ancak etkisinin de farkındalar.
Bir dünya lideri yakın zamanda özel bir konuşmada şunları söyledi: “2024 Putin için düşündüğümüzden çok daha olumlu olacak. Kendi endüstrisini düşündüğümüzden daha verimli bir şekilde yeniden organize etmeyi başardı.”
Rusya’nın dondurulan malvarlığı kullanılabilir mi?
Ancak bu ekonomik büyüme biçimi Moskova’nın petrol gelirlerine, Çin’e ve üretken olmayan savaş harcamalarına olan bağımlılığını büyük ölçüde arttırdı.
Petrol ve doğalgaza olan talep zirve yaparken, önümüzdeki yıl Körfez’deki rakip üretimin devreye girmesi Rusya’yı açığa düşürebilir.
Ukrayna’nın doğusundaki Donbas’ta havaya uçurulan tank ve mermilerin üretiminden elde edilen gayrisafi yurtiçi hasıladaki (GSYH) istatistiki artışlar da üretkenlikten uzak.
Bu arada Rusya’dan önemli bir beyin göçü de var.
Batı’nın stratejisi, Rusya’nın teknolojiye erişimini kısıtlamak, maliyetlerini yükseltmek, gelirlerini sınırlamak ve çatışmayı uzun vadede sürdürülemez hale getirmeye odaklı bir kedi-fare oyunu olarak tanımlanabilir.
ABD’li bir yetkili, “Rusya’nın parasını tank yerine tanker (petrol tankeri) almak için kullanmasını tercih ederiz” dedi.
Petrol piyasasındaki politikanın amacı, örneğin Hindistan’ın Rus petrolü almasını engellemeye çalışmak değil, bu ticaretten elde edilen kârın Kremlin’in savaş makinesine geri dönmesini sınırlamak.
Ancak bu direnç ve çıkmaz en azından bu yılın geri kalanında sürebilir. Bu durum Kremlin’in ABD’de olası bir başkan değişikliğini ve Ukrayna’nın savunmasına yönelik Batı fonlarının azalmasını bekleme stratejisini besliyor.
İşte bu nedenle dikkatler yeniden Rusya’nın dondurulan yüz milyarlarca dolarlık mali varlığının oynadığı merkezi role çevrilmiş durumda.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy geçen ay şunları söyledi: “Eğer dünyanın 300 milyar doları varsa neden kullanmayalım? Bu dondurulmuş fonların tamamı Ukrayna’nın yeniden inşa çabalarını finanse etmek için kullanılmalı.”
İngiltere Maliye Bakanı Jeremy Hunt ve Dışişleri Bakanı David Cameron bu öneriyi destekliyor.
Cameron, “Bu varlıkları dondurduk. Asıl soru bunları kullanacak mıyız?” diye soruyor ve şöyle devam ediyor:
“Bu paranın bir kısmını şimdi kullanmak, Rusya’nın Ukrayna’yı yasa dışı işgali nedeniyle ödemesi gereken tazminatların avans ödemesi gibi bir şey. Ukrayna’ya yardım etmek ve aynı zamanda Batılı vergi mükelleflerinin parasını kurtarmak için kullanılabilir.”
G7, üye ülkelerin merkez bankalarından teknik ve hukuki bir analiz yapmalarını istedi.
Merkez bankası temsilcileri tedirgin görünüyor.
Üst düzey bir finansçı “doları silah olarak kullanmak” adını verdiği yöntemin riskleri olacağını söylüyor. Geleneksel olarak merkez bankaları bu tür eylemlere karşı bağımsız ve dokunulmazlığa sahip.
Ukrayna için on milyarlarca dolar toplamak üzere fonları ya da yatırımlardan elde edilen kârları kullanacak bir plan da geliştiriliyor.
Ancak burada denge önemli. Eğer Rus varlıklarına bu şekilde el konulursa, bu durum Körfez, Orta Asya ya da Afrika’daki diğer ülkelere Batılı merkez bankalarındaki rezervlerinin güvenliği konusunda nasıl bir mesaj veriyor?
Bu ilişkiler küresel finansın ana arterlerinden bazıları ve enerji için kullanılan yüz milyarlarca doların dünya çapında geri dönüşümünü sağlıyor. Putin Çin’in artık Batı için olmasa da gelişmekte olan ekonomiler için bir alternatif olduğu mesajını vermek istedi.
Rusya ayrıca herhangi bir el koyma işlemi için mahkemeye başvuracağını ve karşılığında Rus bankalarında dondurulan Batılı şirketlerin benzer varlıklarına el koyacağını belirtti.
Yani, Rusya ekonomisi üzerindeki gölge savaş, bu çatışmanın ve dünya ekonomisinin nereye gittiğini anlamak için çok önemli.
Rusya’nın savaş ekonomisi uzun vadede sürdürülemez, ama ülkeye biraz daha zaman kazandırdı.
Rusya’nın bu beklenmedik direncini göstermesinin ardından Batı çıtayı yükseltmek üzere.
Finansal tedbirlerdeki bu tırmanışın nihai biçimi, Rusya ve Ukrayna’nın çok ötesinde sonuçlar doğuracaktır.
]]>ÇANAKKALE’de, 2’nci Dünya Savaşı sırasında boğaz savunması için yapılan Turgut Reis Tabyası’nda toplar paslanmaya başladı. Üzerine isim kazınıp, sprey boyayla yazılar yazılan tarihi bataryanın içler acısı hali görenlerin yüreklerini burkuyor. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ), İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Mithat Atabay, “2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu var. Ancak bu kanun 100 yıllık geçmişe sahip olan eserlerin korunması konusunda bir içeriğe sahip. O nedenle de tabya 2’nci Dünya Savaşı yıllarında yapıldığı için bu kanun kapsamının dışında kalıyor” dedi.
Kent merkezine 10 kilometre mesafedeki Turgut Reis Tabyası, 1’inci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi’nde önemli görevlerde yer alan Turgut Reis Savaş Gemisi’nden sökülen 2 savaş topuyla Türk askeri tarafından 1938 yılında yapıldı. 2’nci Dünya Savaşı sırasında boğaz savunması için oluşturulan tabya, şimdilerde atıl vaziyette. Topları paslanmaya başlayan, üzerine isim kazınıp, sprey boyayla yazılar yazılan tarihi bataryanın içler acısı hali görenlerin yüreklerini burkuyor.
‘KORUNMASI VE TAHRİP EDİLMEMESİ GEREKİYOR’
Turgut Reis Tabyası’nın çok kritik bir yer olduğuna dikkat çeken ÇOMÜ İnsani ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Mithat Atabay, “Çünkü boğazdan içeri girecek olan gemileri yaklaşık olarak 5 derecelik bir açıyla görebilen bir yer ve gemiler hiçbir şekilde oradaki tabyayı göremiyorlar. Bu tabya 2’nci Dünya Savaşı rüzgarlarının estiği bir ortamda Türk askeri tarafından 1938 yılında yapılmıştır. 1’inci Dünya Savaşı ve Balkan Savaşları’na katılmış olan ama o sırada artık askeri envanterden çıkarılmış bulunan Turgut Reis zırhlısının 2 topunun oraya yerleştirilmesiyle oluşturulmuş olan bir tabya olarak karşımıza çıkıyor. Bu tabyadaki toplar 28’lik toplar ve namlu uzunluğu 10 metrelik.
Toplarının zırh delici olması nedeniyle boğazdan geçmeye çalışan düşman gemileri batırmak amacıyla yapılmış olan bir yerdir. Ama daha sonra özellikle Türkiye, Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması’na (AKKA) girmesiyle bazı askeri bölgelerin devre dışı bırakılmasıyla karşı karşıya kaldı. Burası da bu anlaşma çerçevesinde devre dışı bırakıldı. Ama ziyaretçilere açık olan bir park olarak bugün hizmet veriyor. O yüzden de oranın korunması ve tahrip edilmemesi gerekiyor” diye konuştu.
‘TAHRİBATLAR HER YIL OLUYOR’
Turgut Reis Tabyası’nın 100 yıllık geçmişi olmadığı için koruma altına alınamadığını söyleyen Dr. Öğretim Üyesi Atabay, “2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu var. Ancak bu kanun 100 yıllık geçmişe sahip olan eserlerin korunması konusunda bir içeriğe sahip. O nedenle de bunlar 2’nci Dünya Savaşı yıllarında yapıldığı için bu kanun kapsamının dışında kalıyor. Bir de o bölge kırsalda olduğu için özellikle kış mevsiminde herhangi bir koruma altında bulunmuyor. Bahar mevsimi geldiğinde genellikle her yıl bir düzenleme yapılıyor ama sonbahar mevsimi geldiğinde yine kaderine terk ediliyor. Hem doğa koşullarından hem de terk edilmiş olmaları nedeniyle kış sezonunda oralarda maalesef her yıl tahribatlar oluyor” dedi.
]]>“RUSYA’YI YENİLGİYE UĞRATMAK İMKANSIZ”
Rus lider, “Şu ana kadar Rusya’yı savaş alanında stratejik bir yenilgiye uğratma yönünde gürültü ve çığlıklar vardı. Ama şimdi görünüşe bakılırsa bunu başarmanın, eğer mümkünse, çok zor olduğunu anlamaya başlıyorlar. Bana göre öyle, imkansız.” dedi.
“SAVAŞI DURDURMAK İSTİYORSANIZ SİLAH TEDARİKİNİ BIRAKIN”
Putin, Şubat 2022’de Ukrayna’ya karşı başlattığı savaşta haklı olduğunu tarihi gerekçelerle uzun uzun anlatırken, Washington yönetimine, “Eğer gerçekten savaşı durdurmak istiyorsanız, silah tedarikini bırakmanız gerekir.” diye seslendi.
İSTANBUL’DAKİ BARIŞ GÖRÜŞMELERİNE DE DEĞİNDİ
Ukrayna’daki savaşın ikinci yılının geride kaldığı günlere denk gelen röportajda Putin, Rusya ve Ukrayna’nın “er ya da geç” anlaşmaya varacağını söyleyerek, müzakere yolunun açık olduğuna da işaret etti. Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’nin arabuluculuğu ile İstanbul’da yapılan barış görüşmelerine birçok kez değinen Putin, İstanbul görüşmelerinde mutabakata varılan kararların uygulanması durumunda savaşın çoktan bitmiş olabileceğini, ancak ABD başta olmak üzere Batılı devletlerin vazgeçirmesiyle Ukrayna’nın geri adım attığını iddia etti. NATO’nun genişleme çabalarından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.
“NATO GENİŞLERSE HER ŞEY SOĞUK SAVAŞ SIRASINDAKİYLE AYNI OLACAK”
Rus lider Vladimir Putin, iki saatten fazla süren röportajda, NATO’nun 1990’ların başından bu yana yürüttüğü genişleme çabalarından duyduğu rahatsızlığı açıkça ortaya koydu. NATO’nun genişlemesine gerek olmadığını savunan Putin, “NATO genişlerse her şey Soğuk Savaş sırasındakiyle aynı olacak, yalnızca Rusya sınırlarına daha yakın olacak. Bu kadar.” ifadelerini kullandı. Vladimir Putin, ABD’nin bu konuda verdiği sözü tutmadığını söyleyerek, “NATO’nun, doğuya doğru genişlemeyeceğine dair sözünüz vardı ama bu 5 kez gerçekleşti.” dedi.

“POLONYA’NIN İŞGALİ SÖZ KONUSU DEĞİL”
Carlson’ın sorusu üzerine Putin, Moskova’nın bölgedeki diğer NATO üyesi ülkelerin (Polonya ve Letonya) veya genel olarak Avrupa kıtasının Rusya tarafından işgalinin söz konusu olmadığını belirtti.
ABD’DEKİ BAŞKANLIK SEÇİMİYLE İLGİLİ DE KONUŞTU
ABD’nin Ukrayna’ya silah desteğinde bulunmasından dolayı ABD Başkanı Joe Biden ile “konuşacak hiçbir şeyi olmadığını” söyleyen Putin, kasımda yapılacak ABD başkanlık seçimlerinde yeni bir başkanın seçilmesinin de “elitlerin Rusya’ya karşı tutumunu değiştirmeyeceğini” anlattı. Rus lider, küresel güç dengesindeki değişim nedeniyle uluslararası hukukun da değişmesi gereğine değindi. Putin, tutuklu Wall Street Journal (WSJ) muhabiri Evan Gershkovich konusunda da “anlaşmaya varılabileceğini” kaydetti. Bu konuyu çözmek istediklerini belirten Putin, “Ancak özel servis kanallarında tartışılan bazı terimler var. Anlaşmaya varılabileceğine inanıyorum” dedi. Putin, Gershkovich’in, “komplo kurarak gizli şekilde bilgi topladığını” ve yaptığının “tam olarak casusluk” olduğunu, bununla birlikte iki taraf heyetlerinin bu konuyu çözme yolunda ilerlediğini belirtti.
RÖPORTAJ ABD MEDYASINDA GÜNDEM OLDU
FOX haber kanalından ayrıldıktan sonra gazetecilik faaliyetini sosyal medya platformu X’te devam ettiren Tucker Carlson’ın Rusya Devlet Başkanı Putin’le röportaj yapacağını duyurması ABD medyasında gündem oldu. Carlson’a konuşmayı kabul eden Putin, 2019’dan bu yana Batı medyasında ilk defa röportaj vermiş oldu. Tucker Carlson’ın söz konusu röportajı hakkında bazı Avrupa ve ABD medyasında eleştiriler yer alırken, Amerikalı gazeteci Putin’in propagandasını yapmakla suçlandı.
]]>Bu hafta; Yaşamak mı, Yoksa Ölmek mi? (Yeni Oyun), Savaş ve Barış, Cadı Kazanı, Fosforlu Cevriye, Geçit, Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin, Uçurtmanın Kuyruğu, Çingene Boksör, Zehir, Rüya, Herkes Sihirbaz Olacak, Benim Küçük Yıldızım, Fındıkkıran, Bir Gece Masalı, Çöpsüz Dünya, Bir Gün Ayakkabımın Teki adlı oyunlarımız seyirciyle buluşacak.
İstanbul Şiirle Buluşuyor: “Ben Nergisten Sorumluydum” (Gülten Akın)
Gülten Akın’ın yazdığı şiirlerin evreninde, Emre Koyuncuoğlu’nun uyarlayıp yönettiği etkinlikte Radife Baltaoğlu, Sevil Akı, Yeşim Koçak, Işıl Zeynep Karaalp, Şirin Asutay, Ebru Üstüntaş, Elvan Boran rol alıyor. Etkinlik, 11 Şubat 2024 tarihinde saat 18.00’de Müze Gazhane Meydan Sahne’de.
Oyun biletleri ve İstanbul Şiirle Buluşuyor etkinliğinin ücretsiz davetiyeleri gişelerden, https://sehirtiyatrolari.ibb.istanbul/, biletinial.com adreslerinden ve mobil uygulamamızdan temin edilebilir.
Bu Haftanın Programı (7-11 Şubat 2024)
YAŞAMAK MI, YOKSA ÖLMEK Mİ?(Yeni Oyun)
Polonya’nın başkenti Varşova 1 Eylül 1939 yılında işgal edildiğinde, Varşova Tiyatrosu’ndaki oyuncular; Hitler’in önderliğinde işgalci Nazi’lere, savaşa karşı tiyatro mesleği ile destansı bir direnişe başlarlar. Hayatlarını yok sayarak, bağımsızlıklarını yeniden kazanmak için mücadele ederler. Başarısız oldukları anda Polonya’nın başkenti Varşova’da direnişin beli kırılacak, savaş kaybedilecek, ülke bağımsızlığı son bulacak, Nazi’lere teslim olacaklardır.
Kara komedi tarzındaki oyunda; 1974’te Kıbrıs’ta savaşı yaşamak zorunda kalan Hüseyin Köroğlu rejisi ile savaşlara uzaktan nasıl tanıklık ettiğimizin ve barışın ne kadar kıymetli olduğunun aynasını tutuyor bize. Nick Whitby’nin yazdığı, Yücel Erten’in çevirdiği, Hüseyin Köroğlu’nun yönettiği oyunda Şenay Saçbüker, Hüseyin Köroğlu, Kutay Kırşehirlioğlu, Bahtiyar Engin, Vildan Türkbaş, İrem Arslan, Emre Narcı, Volkan Ayhan, Emre Şen, Ümit Bülent Dinçer, Tarık Köksal, Deniz Yeşil Mavi, Erkan Akkoyunlu, Özge Kırdı, Orçun Tekelioğlu, Necdet Berk Bacdar, Baran Yusuf Polat rol alıyor. Oyun, 7-10 Şubat 2024 tarihleri arasında Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi’nde.
SAVAŞ VE BARIŞ
1805 ve 1820 arasında geçen, tarihsel bir anlatı özelliği de taşıyan “Savaş ve Barış” Napolyon’un 1812’de Rusya’yı işgalinin hemen öncesinde hayatları tümüyle değişen Rus aristokrasisini konu edinir. Bir yanda aşk ilişkileri, aile ve salon hayatını anlatılırken, savaş ve savaşın geri dönülemez yıkımı da devam etmektedir. Savaş ve Barış, birçok yönüyle bir tarih anlatısının özelliklerini taşırken, aynı zamanda yaşama, inançlara, insanın yaşama amacına dair felsefi düşünceleri barındıran, politik ve sosyolojik çıkarımların yer aldığı destansı bir eserdir. Savaş ve muharebelerin, Napolyon ve Kutuzov gibi tarihi şahsiyetlerin arka fonu oluşturduğu oyunda, aşk hikayeleri, kişisel zaaflar, aile içi çatışmalar ve kayıplar toplumun genelinden oyundaki her bir karaktere kadar uzanan bir panorama oluşturur. Lev Tolstoy’un yazdığı, Eva Mahkovic’in uyarladığı, Aslı Önal’ın çevirdiği, Aleksandar Popovski’nin yönettiği oyunda Ayşegül İşsever, Berfin Berber, Can Başak, Defne Gürmen Yüksel, Deran Özgen, Dilara Demirdüzen, Doğan Altınel, Ersin Bağcıoğlu, İlker Sami Kılıç, İpek Uğuz, Levent Üzümcü, Melisa Demirhan, Mesut Çırak, Murat Bavli, Mutlu Güney, Nevzat Sinan Taştan, Ogeday Erkut, Osman Kaba, Salih Şimşek, Sefa Turan, Taha Karakaş, Yağmur Topçu rol alıyor. Oyun, 7-10 Şubat 2024 tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde.
CADI KAZANI
Yıl 1692… ABD’de Salem kasabası…Cadılıkla suçlanan insanlar… Büyük tartışmalara, ardından işkencelere, nihayetinde de idamlara varan mahkemeler… Çıkarları için ‘liste’lerce insanları ölüme sürükleyen ‘insan’lar… İnancı kullanarak; önce toplumsal yaşamı, sonra hukuku, nihayetinde onuru yok etmeye çalışan ‘baştakiler’ ve buna sebep olmayı yahut seyirci kalmayı seçen halk… Tiyatro yazınının en önemli isimlerinden Arthur Miller’ın, 1952’de gerçek olaylardan yola çıkarak yazdığı bu ölümsüz eser; ilk kez Şehir Tiyatrosu’ndan seyircilerini selamlıyor.
Arthur Miller’ın yazdığı, Sabahattin Eyüboğlu-Vedat Günyol’un çevirdiği, Yiğit Sertdemir’in yönettiği oyunda Berfu Aydoğan, Berna Adıgüzel, Burak Davutoğlu, Canan Kübra Birinci, Ece Bağcı, Emre Çağrı Akbaba, Eraslan Sağlam, Ersin Sanver, Ezgim Kılınç, Fatma İnan, İbrahim Can, Mehmet Bulduk, Nilay Yazıcıoğlu, Onur Demircan, Ozan Gözel, Rozet Hubeş, Selçuk Yüksel, Selen Nur Sarıyar, Zeki Yıldırım rol alıyor. Oyun, 7-10 Şubat 2024 tarihleri arasında Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde.
FOSFORLU CEVRİYE
Anne babasını tanımadığı için gökteki yıldızlardan doğduğuna inanan, denizin kucağında bir sokak çocuğu olarak büyüyen, Galata mevkiinde karnını doyurabilmek için “icra-i sanat” eyleyen Cevriye, sıradan bir sokak kızı değil aslında İstanbul sokaklarının ta kendisidir. Hastalık ve soğuktan ölüme yaklaştığı o gece, karşısına çıkan esrarengiz bir Adam sayesinde hayata ve kara sevdaya tutunur. Cevriye’nin daha önce tanıdığı erkeklere hiç benzemeyen ve ona “siz” diye hitap eden bu Adam aslında gizli yaşayan bir idam mahkümudur. Cevriye onu tanıdığı günden sonra artık bambaşka bir “insan” olmuştur. Hapis, sürgün, aradan geçen zaman ve türlü belalara rağmen bu aşktan vazgeçmeyen Cevriye, sevdiği için her şeyi göze alacaktır.
Oyunda 1930-40’lı yılların İstanbul’u zengin tasvirleriyle sunuluyor. Mahallelerin arka sokaklarında, hapishanelerinde, batakhanelerinde hayata tutunmaya çalışan kadınların, annelerin, çocukların ve afili delikanlıların otoriteyle olan ilişkisi çarpıcı öykülerle aktarılıyor.
Suat Derviş, 60’lı yılların başında Türkiye’ye döndüğünde siyasi-mesleki ve maddi anlamda zorlu bir dönemden geçiyordu. “Fosforlu Cevriye” romanını yayınevlerine teklif ediyor fakat ne yazık her seferinde reddediliyordu. Suat Hanım’ın büyük arzusu, bu eserin yayınlanmasından öte, bir “müzikal” olarak oyunlaştırıldığını görmekti… Bunun için ilk görüştüğü kişi genç aktris Gülriz Sururi idi… Gülriz Hanım’ın da arzusu oyunu Şehir Tiyatroları’nda sahnelemekti…
“Karanlık bir gecede gökten düşüp parçalanan bir yıldız gibi…” kalbimizde iz bırakan Suat Derviş’e, Reşat Fuat Baraner’e, Nazım Hikmet’e ve Gülriz Sururi’ye sevgiyle…
Suat Derviş’in yazdığı, Gülriz Sururi’nin uyarladığı, Yelda Baskın’ın yönettiği oyunda Ayşe Günyüz Demirci, Besim Demirkıran, Binnur Şerbetçioğlu, Direnç Dedeoğlu, Esra Ede, Çağatay Palabıyık, Elif Verit, Emre Yılmaz, Hakan Örge, Irmak Örnek, Nur Saçbüker Otan, Samet Silme, Tuğrul Arsever, Yağmur Damcıoğlu Namak, Yunus Erman Çağlar, Zeynep Ceren Gedikali rol alıyor. Oyun, 7-10 Şubat 2024 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi’nde.
GEÇİT
Çıktıkları yolculukta dağ başında mola veren bir ağa ve maraba, saklandıkları yerden kontrol noktasını izlerler. İki kişi arasındaki ilişki aslında insanlığın varlığından beri mücadele ettiği mülkiyetçilik ve ezen-ezilenlerin hikayesinin özeti gibidir.
Cem Düzova’nın yazdığı Nihat Alpteki’nin yönettiği oyunda Gürol Güngör, Hasip Tuz rol alıyor. Oyun, 7-10 Şubat 2024 tarihleri arasında Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde.
SEN İSTANBUL’DAN DAHA GÜZELSİN
Bir ailenin üç kadını; anneanne, kız ve torun… Üçünün ortak yazgısı, aynı mekanda, dile gelenlerden daha çok içlerinden sessiz sedasız geçen cümlelerde gizli… Erkeklerin yalnız ve eksik bıraktığı yaşamlarında, birbirlerine tutunurken ve giderek birbirine benzerken, geçmiş, şimdi ve gelecek içiçe geçiyor. Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin, İstanbul fonunda Ayfer, Başak ve Melis’in hikayesini anlatıyor. Kadının değişmeyen hikayesini…
“Kucağıma almışım seni… yürümüşüz beraber, çelik tellere bakmışım, çimentoya, karşıdan yeni yeni çıkan uzun binalara… yerdeki asfalta bakmışım… yolun yarısında yorulanların sigara dumanları arasından geçmişiz, ter kokusu her yer Allah kahretsin, “boğaz havasının içine ettiniz” diye bağırdım. ‘gel kız eve gidiyoruz, sen İstanbul’dan daha güzelsin’ O gün hayatımın en güzel günüymüş, meğerse…”
Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı, anlatı geleneğiyle tiyatronun çağdaş araçlarını buluşturan oyun, “üç anlatıcı’lı bir kurguyla ilerliyor. Mekanın birliğine hikayenin parçalanmışlığı ekleniyor ve farklı bir kurgu ortaya çıkıyor. Bu kurgu, geçmiş, gelecek ve şimdide çakılı kalmış üç hikayeyi birleştiriyor. Zamanla üç hikaye de tekleşiyor ve ‘kadın’ın hikayesine dönüşüyor…
Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği oyunda Esin Umulu, Şebnem Köstem, Yeliz Şatıroğlu rol alıyor. Oyun, 7-10 Şubat 2024 tarihleri arasında Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde.
UÇURTMANIN KUYRUĞU
Çocukluğu babası tarafından otoriteyle bezenmiş, sıkı bir disiplinle yetiştirilmiş, bu disiplin ve otorite kendisi için saplantıya dönüşmüş bir adam, hayatına son vermeye karar verir. İntihar mektubunu yazıp bitirdiği an kapı çalar. Karşısında ilk defa gördüğü, tanımadığı bir misafir vardır. Gelen adam hayatına ve tüm çocukluğuna dair her şeye hakimdir. Zaman geçtikçe sohbet ilgi çekici bir hal alır. Etkileyici bir iç hesaplaşma başlar. Savaş Dinçel’in yazdığı, Barış Dinçel’in yönettiği oyunda Gün Koper, Ali Yoğurtçuoğlu rol alıyor. Oyun, 7-10 Şubat 2024 tarihleri arasında Müze Gazhane Prof. Dr. Sevda Şener Sahnesi’nde.
ÇİNGENE BOKSÖR
1920’lerin boks yıldızı Johann Wilhelm Trollmann’ın trajik yaşantısından yola çıkılarak yazılan oyun, kurgusal bir karakter olan Hans’ın tanıklığıyla seyirciye aktarılıyor. Çocukluk dönemlerinde tanışan ikili, güçlü bir arkadaşlık bağıyla yılları geride bırakır. Kendine has stiliyle yıldızlaşan çingene boksör Ruki, Nazi Almanya’sının faşizan politikalarına ve ayrımcılığa maruz kalır. Almanya Şampiyonu olsa da bu unvan kendisine verilmez ve hep kaybetmeye mahküm edilir. Yoksul mahallelerde başlayıp toplama kamplarına kadar süren, ölümüne dostluğun çarpıcı öyküsü…
Rike Reiniger’in yazdığı Cafer Alpsolay’ın yönettiği oyunda Ercan Demirhan rol alıyor. Oyun, 7-10 Şubat 2024 tarihleri arasında Müze Gazhane Meydan Sahne’de.
ZEHİR
Geçmişte yaşadıkları trajik kaybın ardından ayrılan çift, yıllar sonra bir araya gelmek zorunda kalır. Bu buluşma, acılı bir geçmiş hesaplaşmasına dönüşür. Karşı tarafın da neler hissettiğine dair eksik bırakılan taşlar yerine oturur. Kadın ve erkek dünyasının bakış açısına odaklanan eser Hollanda prömiyerinin ardından birçok dile çevrilmiştir.
Lot Vekemans’ın yazdığı Şaban Ol’un çevirip yönettiği oyunda Sevinç Erbulak, Ahmet Saraçoğlu, Aslıhan Kandemir, Eraslan Sağlam rol alıyor. Oyun, 10 Şubat 2024 tarihinde Beylikdüzü Rasim Öztekin Sahnesi’nde.
Çocuk Oyunları
RÜYA(5+Yaş)
Hayvanat bahçesini ziyaret eden Özgür, doğal yaşam alanlarından kopartılıp kafese konan hayvan dostlarını rüyasında görür. Artık harekete geçme zamanıdır ve Özgür onları kurtarmakta kararlıdır. Özge Midilli-Ertan Kılıç’ın yazdığı Özge Midilli’nin yönettiği oyunda Alp Tuğhan Taş, Esen Koçer, Pınar Aygün, Direnç Dedeoğlu, Gülce Çakır, Mehtap Gündoğdu Akbulut, Nilay Bağ, Nilay Yazıcıoğlu rol alıyor. Oyun, 11 Şubat 2024 tarihinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde,
HERKES SİHİRBAZ OLACAK (3+ Yaş)
Ünlü sihirbaz Zubi’nin öğrencileri “usta”lığa geçip onun sihirli şapkasını almanın hayalini kurarlar. Zubi, sihirli şapkanın yeni sahibini belirlemek için bir yarışma düzenler. İllüzyon gösterileriyle ilerleyen oyunda, hedefe ortaklaşa ilerlemenin önemi anlatılıyor.
Kubilay Tuncer’in yazıp yönettiği oyunda Aslı Şahin, Aybar Taştekin, Cihat Faruk Sevindik, Damla Cangül Yiğit, Zeliha Bahar Çebi rol alıyor. Oyun, 11 Şubat 2024 tarihinde Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde.
BENİM KÜÇÜK YILDIZIM (3+ Yaş)
Bir gün bir yıldız kayar… Gökyüzünden… Küçük kız onun peşine düşer… Belki gözündeki yıldıza ulaşamaz; ama bir yıldız şarkıcı kargaya, tavuklar için bir Yıldız gibi pırıl pırıl parlayan bir mısır tanesine, her nefes aldıkça bir yıldız parıldayan ateş böceğine rastlar… Hepsiyle arkadaş olur… Sonunda gerçek yıldızın içinde olduğunu sevgi kardeşlik dostluk olduğunu anlar.
Cengiz Özek’in yazıp yönettiği oyunda Ayşe Günyüz Demirci, Buğra Can Ildırışık, Yunus Erman Çağlar, Kamer Karabektaş, Mana Alkoy, Özge Kırdı, Pınar Pamuk, Aslı Menaz rol alıyor. Oyun, 11 Şubat 2024 tarihinde Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi’nde.
FINDIKKIRAN (7+ Yaş)
Minik Clara, yılbaşı hediyesi olarak aldığı Fındıkkıran isimli oyuncağıyla özel bir bağ kurar. Görünenin ardındaki güzelliğin ortaya çıkacağı o gece hayalle gerçek arasında, başka dünyalarda büyük serüven başlar. 1800’lerden günümüze birbirinden farklı versiyonlarıyla operada, sinemada büyük ilgi gören bu halk öyküsü, tüm görkemiyle şimdi Şehir Tiyatrosu’nda sahneleniyor. E.T.A Hoffmann’ın masalından Dilşad Çelebi’nin uyarladığı, Lerzan Pamir’in yönettiği oyunda Asrın Gurur Kuyucak, Gözde İpek Köse, Cihan Kurtaran, Çağrı Büyüksayar, Derya Keykubat, Dolunay Pircioğlu, Emel Bertan, Esra Ede, Emrah Derviş Soylu, Gürkan Başbuğ, Hakan Gümüş, Osman Kaba, Pelin Budak, Salih Şimşek, Sefa Turan, Selen Nur Sarıyar, Ümit Bülent Dinçer, Yılmaz Aydın rol alıyor. Oyun, 11 Şubat 2024 tarihinde Ümraniye Sahnesi’nde.
BİR GECE MASALI (5+ Yaş)
Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası isimli oyunundan uyarlanan Bir Gece Masalı, arkadaşlık kavramı üzerine kuruludur. Oyun, ailesinin istediği gençle değil kendi istediği kişi ile arkadaşlık kurmak isteyen Şirin Kız’ın Yakışıklı Delikanlı, Güçlü Delikanlı ve Selvi Kız ile ormanda geçirdiği bir gecede yaşananları anlatır. William Shakespeare’in yazdığı Musa Arslanali’nin yönettiği oyunda Ayşe Nurseli Tırışkan Akpınar, Burhan Yeşilyurt, Çağlar Ozan Aksu, Güzin Alkan, Hüseyin Emre Şen, Mehmet Emre Ertunç, Oğuzhan Oğuz, Ömer Naci Boz, Seda Yılmaz, Serap Doğan rol alıyor. Oyun, 11 Şubat 2024 tarihinde Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde.
ÇÖPSÜZ DÜNYA (3+ Yaş)
İklim değişikliği ve hava kirliliğinden dolayı bulutların renginin, rüzgarın yönünün değiştiği günlerden bir gün; umutlu, mutlu ve bilinçli bir uçurtma olan Uç Uç kuyruğu koptuğu için bir çöplüğe düşer. Çöplükte, bez bir bebek olan Püsküllü ve atılmış bir koli olan Koli Koli ile tanışır. Çöplüğün kontrolünü elinde tutan Çöpten Kral ve yardımcısı Sinek ile kurulu düzenlerini değiştirmeye çalışan Uç Uç arasında bir mücadele başlar.
Çöpsüz Dünya oyunu sevimli karakterler aracılığıyla tüketim kültürünün bilinçsizce yaygınlaştığı günümüzde “geri dönüşüm, tamir, sıfır atık ve renklerle ayrılmış atık kutuları” gibi konuları ele alarak atıklardan arındırılmış bir dünya nasıl mümkün olabilir sorusuna cevaplar arıyor. Arzu Yurtseven’in yazdığı, Nihat Alpteki’nin yönettiği oyunda Eylül Soğukçay, Pınar Demiral, Engin Akpınar, Samet Silme, Mehmet Soner Dinç rol alıyor. Oyun, 11 Şubat 2024 tarihinde Müze Gazhane Prof. Dr. Sevda Şener Sahnesi’nde.
BİR GÜN AYAKKABIMIN TEKİ (3+ Yaş)
Rengarenk bir mutfak… Ama her yer çok dağınık… Oyuncu mutfağı toplamaktan sıkılıp gitmeye karar verir ama ayakkabısının tekini bir türlü bulamaz. O da ne, önce ayakkabısının diğer teki, sonra mutfaktaki her şey konuşmaya başlar. Kayıp ayakkabı, Kaptan Cook’u aramaya gitmiştir ve kim bilir başından ne maceralar geçmektedir… Derya Yıldırım’ın yazdığı, Özgür Kaymak’ın yönettiği oyunda Derya Yıldırım rol alıyor. Oyun, 11 Şubat 2024 tarihinde Beylikdüzü Rasim Öztekin Sahnesi’nde.
]]>Büyükşehirle Üreten Kadınlar Festivali kapsamında onur konuğu olarak fetivalin açılış programına katılan Türk Sineması’nın efsane ismi Perihan Savaş Denizlili kadınlarla bir araya geldi. Büyükşehirle Üreten Kadınlar Festivali’nin gerçekleştirildiği Büyükşehir Belediyesi Nihat Zeybekci Kongre ve Kültür Merkezi Mehmet Gazi Salonu’nda gerçekleştirilen söyleşiye AK Parti Denizli Milletvekili Nilgün Ök, Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Zolan, eşi Berrin Zolan, Kent Konseyi Başkanı Ali Değirmenci, Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Bilsen Özen, davetliler ve çok sayıda kadın katıldı. Sevenlerinin yoğun ilgisi ve sevgi gösterisi altında salona gelen Perihan Savaş böylesi önemli bir festivale katılım sağlamaktan büyük bir mutluluk duyduğunu söyledi. Sevilen sanatçı Savaş, “Bu kadar çok kadının bu kadar çok güzel ürünü yapması ve bir belediye başkanının bu güzelliklerin arkasında olması çok önemli. Çünkü kadınlarımız çok değerli. Bizleri buluşturan bu güzel etkinliği düzenleyen Başkanımız Osman Zolan’a çok teşekkür ediyorum, çok güzel bir şey yapıyorsunuz” ifadelerini kullandı.
Günün anısına horoz kaidesi hediye edildi
Programın sonunda Başkan Zolan, usta oyuncu Savaş’a günün anısına üzerinde Denizli Horozu bulunan bir kaide hediye etti. Büyükşehir Belediyesi Nihat Zeybekci Kongre ve Kültür Merkezi’nde kadınların açtığı el emeği göz nuru eserlerini görücüye çıkardığı stantları da gezen Perihan Savaş, Başkan Zolan ile birlikte dev tesisi inceleme imkanı buldu.
Festivalde Öykü Gürman ve İncesaz da sahne alacak
Türk müziğinin başarılı müzisyenlerinden Öykü Gürman ise 20 Ocak Cumartesi saat 20.00’de düzenlenecek konserde Denizlililerle buluşacak. 21 Ocak Pazar günü saat 14.00’te ise Akademisyen Anne olarak tanınan sevilen yazar Saniye Bencik Kangal söyleşi düzenleyerek merak edilen soruları yanıtlayacak. Saat 16.00’da ünlü astrolog Hande Kazanova sevenleri ile workshop da buluşacağı festivalde saat 20.00’de Türk Sanat Müziğinin sevilen grubu İncesaz sahne alacak. Öte yandan festivalde uzman isimler çini sanatı, sağlıklı beslenme, sosyal medya ile satış alanı oluşturma, uyanış, yüzleşme, kabul, yemek, nefes ve farkındalık çalışması ve evde egzersiz konularında workshop ve eğitimler verecek. Dolu dolu geçen festivalde Türk el sanatlarından ev tekstili ve hazır giyime çok farklı el emeği göz nuru ürünlerin sergilendiği festivalde, ahşap işçiliği, bijuteri, bakırcılık, takı tasarım, dikiş, örücülük, geleneksel giysili bebek yapımcılığı, bıçakçılık, cam işçiliği, çömlekçilik, dericilik, dokumacılık, gümüşçülük, geri dönüşümden yapılmış süs eşyaları, minyatür objeler, sepetçilik, kozmetik, cilt bakımı, seramik işçiliği, çini, Türk süsleme sanatları (tezhip, hat, minyatür, ebru), tel kırma, nakış, iğne oyası gibi geleneksel Türk el sanatlarından örnekler bulunuyor. Ayrıca yöresel ev yapımı kuru gıda, pasta, salça reçel, turşu gibi gıdalar da festivalde alıcılarını bekliyor. – DENİZLİ
]]>İsveç Sivil Savunma Bakanı Carl-Oskar Bohlin, Pazar günü katıldığı bir konferansta “İsveç’te savaş olabilir” ifadesini kullanmıştı.
Ardından Genelkurmay Başkanı Micael Byden de tüm İsveçlileri zihinsel olarak savaşa hazır olmaya çağırdı.
Üst düzey yetkililerden art arda yapılan bu açıklamaların tonuysa, İsveç muhalefetinin tepkisini çekti.
Eski başbakan Magdalena Andersson İsveç televizyonuna yaptığı açıklamada, güvenlik durumunun ciddi olduğunu kabul etse de, “savaş hemen yanıbaşımızda da değil” dedi.
Çocuk hakları derneği Bris de normalde çağrı merkezlerine savaş ihtimaliyle ilgili çok az arama aldıklarını, ancak bu haftaki haberlerden ve TikTok’ta yapılan paylaşımlardan sonra birçok “endişeli” gencin kendilerini aradığını belirtti.
Bris sözcüsü Maja Dahl “Belli ki bu iyi planlanmış bir uyarıydı, ağızdan kaçırılmış gibi değildi” diyerek, yetişkinler için bu tarz açıklamalar yapılırken çocuklara durumun nasıl anlatılacağının da düşünülmüş olması gerektiğine dikkat çekti.
Sivil Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı’nın açıklamaları çok net olsa da, bu sözler ülkede “uyarı” düzeyinde algılanıyor.
200 yıldır savaş görmeyen ülke
Yaklaşık ikiyüz yıldır savaş görmeyen İsveç, NATO üyeliği için Türkiye ve Macaristan’ın onayını bekliyor.
İsveç’in NATO hamlesine neden olan Rusya- Ukrayna savaşı, 24 Şubat’ta ikinci yılını dolduracak.
Genelkurmay Başkanı Byden açıklamalarında “yeni bir şey olmadığını” söylüyor.
Byden bir ay önce Ukrayna’nın doğu cephesini ziyaret etmişti. Ayrıca İsveç, Ukraynalı pilotları eğiten ülkeler arasında. Stockholm Ukrayna’ya gelişmiş Gripen savaş uçakları göndermeyi de düşünüyor.
Aftonbladet gazetesine konuşan Byden, “Amacım insanları endişelendirmek değil, sadece daha çok kişinin içinde bulundukları durumu ve sorumluluklarını düşünmelerini sağlamak” dedi.
Sivil Savunma Bakanı Bohlin de insanların uykusunu kaçırmak istemediğini ancak olabileceklere dair farkındalıklarını artırmayı hedeflediğini belirtti. Bakan ayrıca yerel idareler ve acil durum ekiplerine hazırlık yapmaları çağrısında da bulundu.
Bohlin “Geceleri uykumu kaçıran bir şey varsa o da hazırlıkların çok yavaş ilerlemesi” dedi.
Rusya-Ukrayna savaşının başlamasının ardından Finlandiya da NATO’ya katıldı ve Rus yetkililer NATO ile tansiyonun yükselmesi halinde “bunun ceremesini çekecek ilk ülkenin” Finlandiya olacağı tehditlerinde bulundu.
Türkiye’nin şartlarını yerine getirene kadar İsveç’in NATO üyeliğine onay vermeyeceğini duyuran Ankara, geçen yıl Temmuz ayındaki NATO zirvesi öncesi İsveç’in üyeliğine yeşil ışık yakmıştı.
İsveç’in NATO’ya üyeliğine ilişkin katılım protokolü, Aralık ayında TBMM Dış İlişkiler Komisyonu’nda kabul edildi. Protokolün Meclis Genel Kurulu’nda görüşülüp oylanması bekleniyor, ne zaman görüşüleceğiyse henüz bilinmiyor.
Askeri harcamaları artıyor
İsveç Başbakanı Ulf Kristersson, 2024 yılında NATO’nun üyeleri için koyduğu askeri harcama hedefi olan gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 2’si oranında harcamaya ulaşacaklarını açıkladı. Bu İsveç’in 2020’deki askeri harcamalarının iki katına denk geliyor.
İsveç Savunma Üniversitesi’nden savunma uzmanı Oscar Jonsson ise üst düzey yetkililerin açıklamalarının tonunun “bir bardak suda fırtına koparmaya” benzediğini, söylenenlerin yüzde 90’ının sivil ve askeri savunma alanındaki hazırlıkların yavaş olmasının yarattığı rahatsızlıktan kaynaklandığını düşünüyor.
“Zaman kısıtlı ve açıklamalarla yetkililer, sorumlu departmanlar ve bireyler ‘uyandırılmak’ istendi” diyen Jonsson; “İsveç ordusu çok muktedir ama ölçeği çok küçük. En son savunma yasa tasarısında 3,5 tugay kurmamız gerektiği belirtiliyor. Savaş başlandığında Ukrayna’nınsa 25 tugayı vardı”.
Jonsson savaş ihtimali olsa da, bunun için birkaç faktörün bir araya gelmesi gerektiğini ekliyor: Rusya’nın Ukrayna’daki savaşının sona ermesi, ordusunun yeniden yapılanma ve silahlanma için zamanının olması, ve Avrupa’nın da ABD’nin askeri desteğini kaybetmesi.
Ancak Jonsson’a göre bu üç durumun bir araya gelmesi “ihtimal dahilinde”.
]]>Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Vasyl Bodnar, Rusya ile barış müzakereleri için Rus ordusunun Ukrayna topraklarından çekilmesi gerektiğini belirterek, “Rusya, ordusunu Ukrayna topraklarından çıkarmadan biz Rusya ile herhangi bir konu konuşamayız. Bu şartlarda Rusya ile barışın sağlanması Ukrayna’da ihanet kabul edilir” dedi. Bodnar, ayrıca “ANKA-3 için yeni motor siparişleri var. Ukrayna şirketlerinden biri şu anda KAAN için de motor üretme ihalesine girdi” diye konuştu.
Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Vasyl Bodnar, dün Büyükelçilik’te bir grup gazeteci ile bir araya geldi. Rusya-Ukrayna savaşı, savunma sanayi ve gündeme ilişkin açıklamalarda bulunan Bodnar, savaşın ilk yılında İstanbul’da yapılan müzakerelerin, Rusya’nın Ukrayna’nın doğusuna düzenlediği saldırılar ile bittiğini kaydetti. Savaşın devam etmesinde Rusya’nın bu yöndeki isteğinin de rol oynadığına değinen Bodnar, “Rusya hala Ukrayna ile değil, NATO ile ve Batı ile savaştığını düşünüyor” dedi.
Bodnar, Ukrayna ve Türkiye arasındaki iş birliğinin önemine değinerek, Türkiye’nin istatistiklerinin büyüme dinamiklerini gösterdiğini söyledi. Bodnar, “Bu sene yaklaşık 8 milyar dolar ticaret hacmimiz artış gösterecektir. Geçen seneye göre bu rakam yüzde 30 daha büyüktür” dedi. Serbest ticaret anlaşmasının henüz onaylanmadığını da anımsatan Bodnar, “Serbest ticaret anlaşması onaylandıktan sonra bu rakamın katbekat artacağından eminim. Farklı alanlardaki artışı takip ediyoruz. Hem enerji hem genel olarak ticaret anlamında hem de savunma sanayi alanında da bu artışı fark ediyoruz” diye konuştu.
“TÜRK İŞ DÜNYASI ÇOK CESUR”
İki ülke ticaretinde savunma sanayide kullanılan motorların önemli rol oynadığını kaydeden Bodnar, bunların özellikle Türkiye’de üretilen insansız hava araçları (İHA) için önemine dikkat çekti. Büyükelçi Bodnar devamında, “Savaş tabii ki de bu tedariklerin hızını etkiledi ancak tedarik devam ediyor hala. Türkiye’nin de Ukrayna’daki savunma sanayi faaliyetleri devam ediyor ve gelişiyor. Türk iş dünyasına gelince, çok cesur olduğunu söyleyebilirim” ifadelerini kullandı.
“AMERİKA’DAN GELEN SİLAH TEDARİKİ DOĞRUDAN GAZZE’DEKİ DURUM İLE İLGİLİ”
Bodnar ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin, Ukrayna’ya olan silah tedariğini etkilediğini belirterek, “Amerika’dan gelen silah tedariki doğrudan Gazze’deki durum ile ilgili. Konu sadece bize verilecek olan silahın İsrail’e gitmesi değil, aynı zamanda da iç siyasetle de ilgili” dedi. Bodnar devamında şu değerlendirmeyi yaptı:
“Avrupa’daki duruma bakılırsa, örneğin Macaristan gibi ülkelerin kendi çıkarları için bazı durumları engellediğini görüyoruz. Komşu ülkelerin de örneğin Polonya gibi ülkelerdeki durumlar da etkiliyor bizim durumumuzu. Yolları kapatması, yollar boyunca sürekli boykotların yapılması da çok etkiliyor. Slovakya’da hükümetin değişimi de durumu etkiledi. Yani, sadece Gazze ile ilişkili olduğunu söyleyemeyiz. Birçok faktör Ukrayna’daki durumu etkiliyor. Silah tedarikinin hacmini sadece ABD’deki ya da Batı’daki siyasi durum değil, aynı zamanda diğer ülkelerin de iç siyasetiyle ve diğer durumlarla ilgili durumlar etkiliyor. Tedarik tamamen durdurulmadı, sadece azaldı.”
“ANKA-3 İÇİN YENİ MOTOR SİPARİŞLERİ VAR”
Bodnar, Baykar’ın Ukrayna’da kuracağı fabrikanın 2 yıla yakın sürede tamamlanmasının beklendiğini söyleyerek, “ANKA-3 için yeni motor siparişleri var. Ukrayna şirketlerinden biri şu anda KAAN için motor üretme ihalesine girdi” dedi. Fabrikanın açılışının savaştan önce de konuşulduğunu, sözleşmenin 3 Şubat 2022 tarihinde imzalandığını da hatırlatan Büyükelçi Bodnar, “Projenin hayata geçmesi savaştan dolayı biraz gecikti. Ama şu anda plana göre ilerliyor” dedi.
Temmuz 2022’de Türkiye ve Birleşmiş Milletler’in (BM) arabuluculuğu ile imzalanan Tahıl Koridoru’nun sona ermesinin ardından işletilen ikinci girişim hakkında da konuşan Bodnar, “Eylül ayından itibaren limanlardan 500’den fazla gemi çıktı. 14 milyon ton tahıldan bahsediyoruz” bilgisini verdi.
“BUĞDAYIMIZIN EN BÜYÜK TÜKETİCİSİ ÇİN”
Bodnar, ilk Tahıl Koridoru Girişimi kapsamında 3 milyon tondan fazla ürünün Türkiye’ye geldiğini belirtti. Bodnar devamında, “İstatistiklere bakılırsa BM Tahıl Koridoru’nda bizim buğdayımızın en büyük tüketicisi Çin olmuştur, çünkü en büyük piyasaya sahiptir. İkinci olarak İspanya ve üçüncü olarak Türkiye. Daha sonra da Mısır ve diğer ülkeler geliyor” dedi.
Ukrayna’nın birinci girişime dönmek isteyip istemediğine üzerine ise Bodnar, “Uygun şartlar sağlanırsa tabii ki de bu sözleşmeye dönmek isterdik. Taleplerimizden biri gemilerin serbestçe geçmesi yani kısa yollardan geçmesi. Karadeniz’de her taraf için güvenli bir şekilde bu gemilerin A noktasından B noktasına ulaşması” ifadelerini kullandı.
“BU ŞARTLARDA RUSYA İLE BARIŞIN SAĞLANMASI UKRAYNA’DA İHANET KABUL EDİLİR”
Bodnar, İstanbul müzakere sürecinin yeniden başlatılması için bir teklif olup olmadığına dair şunları söyledi:
“Teklif olmadı çünkü Rusya bu savaşa devam etmek istiyor. Daha çok toprağı işgal ederek bu savaşta kendilerini haklı çıkarmayı hedefliyorlar. Rusya’nın barış müzakereleri teklifleri aslında Ukrayna’nın pes etmesiyle ilgilidir. Bizim teklifimiz basit: Ordunuzu ülkemizden çıkarın, daha sonra konuşuruz, sonra da müzakerelere başlarız. Rusya ordusunu Ukrayna topraklarından çıkarmadan biz Rusya ile herhangi bir konu konuşamayız, konuşacak konumuz da yok.
Elde ettiğimiz bilgilere göre Rusya savunma sanayisini savaş daha da devam etsin diye yeniledi. Bu şartlarda Rusya ile barışın sağlanması Ukrayna’da ihanet kabul edilir.”
“BUNA BARDAĞIN İÇİNDEKİ FIRTINA DERLER”
İngiltere’nin Ukrayna’ya hibe ettiği mayın tarama gemilerinin Türk boğazlarından Karadeniz’e geçişine Montrö kapsamında izin verildiği iddiasına ilişkin Büyükelçi Bodnar, “Buna bardağın içindeki fırtına derler. Çünkü bilgi İngiltere medyasında çıktı ve bu da İletişim Başkanlığı’nın böyle bir açıklama yapması için neden oldu. Herhangi bir talep olmadı ve daha fazlasını da söyleyeyim, şu anda böyle bir ihtiyaç da yok. Her şeyden önce bu askeri gemiler Rusya’nın hedefi olabilir” ifadelerini kullandı.
“GÜVENEBİLECEĞİMİZ TEK ŞEY ŞANS”
Büyükelçi Bodnar esir takası üzerine, “Burada çok dezavantajlı bir durumdayız. Çünkü bizde sadece savaş esirleri var, Ukrayna topraklarında sadece savaş esirleri var. Rusya’da ise hem savaş esirleri hem siyasi tutsaklar hem çocuklar var. Her grup için farklı yöntemler uygulamalıyız. Bu da zor bir şey. Burada da güvenebileceğimiz tek şey şans oluyor” dedi.
Savaşın başından bu yana 12 milyon Ukraynalı’nın Ukrayna’yı terk ettiği bilgisini paylaşan Bodnar, “Yarısından fazlası 6,5 milyondan bahsediyoruz Ukrayna’ya geri döndüler. Türkiye de bunun parlak örneğidir çünkü savaşın başında 850 bin kişi Türkiye’ye gelmişti ve şu anda 25 bin Ukraynalı var” dedi.
]]>Bodnar, Ukrayna’nın Ankara Büyükelçiliğinde bir grup gazeteciye, Ukrayna-Rusya savaşı, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları, Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması, Türkiye ile savunma sanayide işbirliği ve esir değişimi konularında değerlendirmelerde bulundu.
Gazze’deki durumun, Batılı ülkelerin Ukrayna’ya yaptığı silah yardımını etkilediğini belirten Bodnar, “Uluslararası medya dikkatini bu yöne (Gazze’ye) çevirdi, dolayısıyla Ukrayna’da savaşın sona erdiğini düşünenler var.” dedi.
Büyükelçi Bodnar, Ukrayna’ya verilmesi planlanan silahların İsrail’e gitmesinin yanı sıra Batılı ülkelerdeki iç siyaset dinamiklerinin de yardımları etkileyen bir unsur olduğunu belirtti.
Ukrayna Büyükelçisi, ABD’de yaklaşan başkanlık seçimi, Macaristan ve Slovakya hükümetlerinin tutumu ile Polonya’da çiftçilerin sınır kapılarında Ukrayna tırlarına uyguladığı ablukaları, bu dinamikler arasında gösterdi.
Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması’nın uzatılmamasının ardından Ukrayna yük gemilerinin kullandığı yeni rotaya ilişkin de değerlendirmede bulunan Bodnar, bu koridordan eylül ayından bu yana 500’den fazla geminin geçtiğini aktardı. Ukrayna Büyükelçisi, sadece Odessa’dan yola çıkan gemilerin, bu süre içinde 14 milyon ton gıda taşıdığını söyledi.
Bodnar, Ukrayna’nın girişimi olan yeni koridordan sadece gıda değil diğer materyallerin taşınmasının, avantajlı bir durum olduğuna dikkati çekerek, koridorun oluşturulması için bölgenin mayınlardan temizlendiğini ve gemiler için bir İngiliz firmasından sigorta alındığını belirtti.
Nakliyatın Tuna Nehri’nde de hiç durmadan devam ettiğini anlatan Bodnar, buradaki 3 limandan hareket eden gemilerin yıllık taşıdığı yük hacminin 6 milyon ton olduğunu kaydetti. Ukrayna Büyükelçisi, Avrupa’ya da ürünlerin çoğunlukla demir yolu aracılığıyla ulaştırıldığını aktardı.
Uygun şartlarla Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması yeniden canlandırılabilir
Yeni koridorun işletilmesinde Türkiye’nin önemine işaret eden Bodnar, uygun şartların sağlanması halinde Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması’nın yeniden hayata geçirilebileceğini de kaydetti.
Büyükelçi, bu şartları, Ukrayna gemilerinin serbest geçişine ve gıda dışındaki materyali taşımalarına izin verilmesi olarak sıraladı.
Bodnar, Ukrayna buğdayının en büyük tedarikçilerinden biri olan Dünya Gıda Programı’nın Türkiye’nin yanı sıra İspanya ve Mısır gibi ülkelerde depolarının bulunduğuna işaret ederek, “Buğday fiyatının sabitlenmesi, Türkiye ve Ukrayna’nın başarısıdır.” yorumunu yaptı.
“Boğazlar kapalı olduğu için Odessa’yı koruyabiliyoruz”
Ukrayna-Rusya savaşının nedenlerine de değinen Bodnar, Rusya’nın Sovyetler Birliği dönemine dönmeyi arzuladığını, savaştan önce Moldova, Çeçenistan ve Suriye gibi ülkelerde işlediği savaş suçlarının cezasız kaldığını, Slav nüfusunun gittikçe azalması nedeniyle Rusya’nın Ukrayna’yı işgal ederek, Slav nüfus dengesini yeniden sağlamayı amaçladığını savundu.
Son dönemde Rusya’nın Ukrayna’ya füze saldırılarının arttığını belirten Bodnar, Rusya ile olası ateşkes ve barış için “Ordusunu Ukrayna topraklarından çıkarmadıkça Rusya ile herhangi bir konuyu görüşmeyiz.” dedi.
Bodnar, 2014’teki Maidan olaylarını hatırlatarak, “Rusya ile barışıyoruz” demenin, Ukrayna toplumunda büyük bir bölünmeye ve sorunlara yol açabileceğini vurguladı.
Ukrayna Büyükelçisi, Rusya’nın savaşı devam ettirmek için savunma sanayisini yenilediğini savundu. Bodnar, son olarak Rusya’nın insansız deniz araçları ürettiği bilgisini edindiklerini ve bu bilgiyi Türk yetkililerle paylaştıklarını kaydetti.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne de değinen Bodnar, “Rus gemilerinin Karadeniz’e girip çıkamaması bizim için büyük bir yardım. Boğazlar kapalı olduğu için Odessa’yı koruyabiliyoruz.” ifadesini kullandı.
“Ukrayna, diğer ülkelere ders olmalı”
Bodnar, Rusya’nın, Ukrayna ile değil Batı ve NATO ile savaştığını düşündüğü; Batılı ortaklarının da en çok Ukrayna-Rusya savaşından korktuğu değerlendirmesini yaparak, Batı’da “Kendimiz savaşmaktansa Ukrayna’ya yardım etmek daha ucuz” söyleminin gözlendiğini kaydetti.
Batılı ülkelerde Ukrayna’ya yardım konusunda farklı fikirlerin varlığından haberdar olduklarına vurgu yapan Bodnar, bu nedenle silah üretme kapasitelerini genişletmeye başladıklarını bildirdi.
Bodnar, bir ülkenin kendi silahlarını üretmesinin önemine dikkati çekerek, “Ukrayna, diğer ülkelere ders olmalı.” dedi.
Türkiye ile Ukrayna arasındaki işbirliğine de değinen Bodnar, dış ticaret hacminin yıllık 8 milyar dolara yaklaşmasını, serbest ticaret anlaşmasının onaylanmasının ardından ise bu rakamın katbekat üstüne çıkılmasını beklediklerini kaydetti.
Ukrayna’nın Türkiye’nin insansız hava aracı ve helikopter projeleri için motor temin ettiğini hatırlatan Bodnar, Baykar’ın Ukrayna’da açmayı planladığı fabrikanın ise nerede yapılacağına ve ne zaman açılacağına ilişkin güvenlik nedeniyle bilgi veremeyeceğini söyledi.
“(Esir değişimi) Burada dezavantajlı durumdayız”
Bodnar, Türkiye’nin Azov komutanlarının Ukrayna’ya iadesinde önemli rol oynadığına işaret ederek, esir takasıyla ilgili yeni bir anlaşma için liderler düzeyinde görüşmelerin sürdüğünü, ombudsmanların da konuyla ilgilendiğini söyledi.
Ukrayna Büyükelçisi, “Burada dezavantajlı durumdayız. Bizde sadece savaş esirleri var. Rusya’da ise hem savaş esirleri hem siyasi tutsaklar hem de çocuklar var.” ifadesini kullandı.
]]>Ağır maddi ve manevi tahribat bırakan iç savaş, ülkenin orta kesimleri, batı ve güneybatıdaki 9 eyalette sürüyor.
Birleşmiş Milletlere göre, çatışmalar sonucunda 12 binden fazla kişinin öldüğü, 33 binden fazla kişinin yaralandığı Sudan’da, nüfusun yaklaşık yarısına denk gelen 25 milyon kişi insani yardıma muhtaç hale geldi.
Sudan’da 7 milyonu aşkın kişi, ülke içinde yerinden edildi veya güvenlik arayışıyla komşu ülkelere gitti.
AA muhabiri, Sudan’ın doğusundaki Kızıldeniz eyaletinin başkenti Port Sudan’ın Sevra, İskan ve Selaleb mahallelerindeki devlet okullarında barınan Sudanlı savaş mağduru ailelerle görüştü.
“Sesimize kulak verin”
Batı Darfur eyaletinin Cuneyne kentinden Havva Musa, “Evsiz, barksız perişan haldeyiz. Yiyecek ve içeceğe, her türlü insani yardım malzemesine gerçekten muhtacız.” dedi.
İnsani yardımların yetersizliğinden yakınan Musa, yardımların amacına uygun şekilde dağıtılmadığını ve usulsüzlük yapıldığını iddia etti.
Musa, “Dünyanın ve uluslararası yardım kuruluşlarının sesimize kulak vermesini bekliyoruz.” ifadesini kullandı.
“Barınma en büyük sorunumuz”
Cezira eyaletinin Mesit kentinden Ahmed Ömer Ali Yusuf da savaşın başından bu yana sürekli bir şehirden diğerine göç ettiklerini söyledi.
HDK’nin Mesit’te kontrolü ele geçirmesinin ardından halkın can güvenliği endişesiyle evlerinden çıkmak zorunda kaldığını anlatan Yusuf, “Durum gerçekten çok kötü. En temel insani ihtiyaçlarımızdan mahrumuz. Yollarda geceledik. 15 günlük meşakkatli yolculuğun ardından Port Sudan’a vardık. İnsani yardım kuruluşlarından çocuklar ve yaşlılar başta olmak üzere ihtiyaçlarımızın karşılanması için destek bekliyoruz.” diye konuştu.
Yusuf, en büyük sıkıntının barınma sorunu olduğunu belirterek acil olarak çadır yardımı beklediklerini ifade etti.
“Çok yorulduk, artık barış istiyoruz”
Başkent Hartum’daki çatışmalardan kaçarak Medeni kenti üzerinden Port Sudan’a sığınan Zehra İbrahim de “Barınacak bir yer istiyoruz. Hastayım, çocuklarımız hasta ilaç istiyoruz. Yiyecek içecek ihtiyacımız var. Elimizde avucumuzda bir şey kalmadı. Bu savaştan gerçekten çok yorulduk, usandık. Artık barış istiyoruz.” dedi.
Hartum’dan kaçan Nefise İbrahim de tedavi görmeye ihtiyacı olduğunu belirtti.
İbrahim, hiçbir şeylerinin kalmadığına ve hayırseverlerden destek beklediklerine dikkati çekti.
Sudan’daki iç savaş
Sudan, 2023’ün nisan ortasından bu yana, Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan komutasındaki ordu ile HDK arasında şiddetli çatışmalara sahne oluyor.
HDK ve ordu, Aralık 2018’deki halk ayaklanması sonrasında yönetimi ele geçirip, yaklaşık 30 yıl iktidarda kalan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in Nisan 2019’da devrilmesinin ardından sivillerin katılımıyla oluşturulan hükümette yer almış, 2021’de ise sivil hükümete karşı birlikte darbe düzenlemişti.
Ordu ve Hızlı Destek Kuvvetlerinin, askeri ve güvenlik reformu kapsamında HDK’nin orduya entegrasyonu meselesinde anlaşmazlığa düşmesinin ardından nisan ortasında kanlı iç savaş patlak vermişti.
Suudi Arabistan ve ABD’nin aracılık ettiği dolaylı ateşkes müzakerelerinde, tarafların öne sürdüğü şartlarda anlaşamaması nedeniyle şiddet sona erdirilememişti.
]]>Birleşmiş Milletler, 18 yaş altı her bireyi çocuk olarak tanımlar. Hukukta ise çocuk kavramı, özel korunmaya alınan kendisine özel haklar ve ayrıcalıklar tanınan yetişkin olmayan insan olarak tanımlanır. Yani çocuk hukuku, çocukların hayatlarının en kırılgan oldukları dönemde onlara hak ettikleri gibi yaşamalarını sağlamayı hedefler. Bu çerçevede çocuk hakları, kanunen ve ahlaken, dil, din, ırk, mezhep gibi hiçbir ayrımcılık gözetilmeden dünya üzerindeki bütün çocukların doğuştan; yaşama, eğitim, sağlık, barınma, fiziksel, psikolojik ve cinsel sömürüye karşı korunmasını hedefleyen evrensel bir kavramdır.
Çocukların yaşama, gelişme, korunma ve katılım haklarının korunmasını sağlamak için ortaya çıkan Çocuk Hakları Sözleşmesi ile ilgili İstanbul Esenyurt Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı Öğr. Gör. Zeynep Deniz Seven, özellikle savaş bölgesindeki çocuklar için mevcut sözleşmenin koruyucu olmadığını ve dünya üzerindeki bütün çocukların haklarını korumak adına tekrar gözden geçirilmesi gerektiğine dikkat çekti.
“Savaşlarda çocukların korumasız kalarak hedef haline geldiği açık bir şekilde ortadadır”
Sözleşme ile dünya üzerindeki bütün çocukların her türlü ihmal, istismar ve kötü muamelelere karşı korunmasının hedeflendiğini Öğr. Gör. Zeynep Deniz Seven, “Bu amaçla ülkelerin sorumluluklarını belirleyerek bütün dünyayı kapsayacak standartlar belirlenmiştir” dedi. Şu anda ise savaş bölgesindeki çocuk sayılarına bakıldığında ciddi ve acil bir durum ile karşı karşıya kalındığına dikkat çeken Zeynep Deniz Seven, “Günümüz 21. yüzyıl dünyasında savaşların durumuna baktığımız zaman, modern dönemde gerçekleşen bu savaşların şekli değişerek “belli coğrafyalarda” ve “vekalet savaşları” şeklinde olduğu görülmektedir. Bu durum savaşta belli bir cephe olmamasını ve milyonlarca sivilin çatışmalarının ortasında kalarak hedef alınmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla sivillerle birlikte çocuklar da en ağır şekilde yaşanan çatışma ortamında kalmaktadır. Save the Childiren 2021 raporuna göre tüm çatışma bölgelerinde 450 milyon çocuk yaşamaktadır. Bunların 230 milyonu ise en ölümcül çatışma alanlarında kalmaktadır. Avrupa’da yaşayan tahmini çocuk sayısının 120 ile 150 milyon olduğunu düşünecek olursak durumun ciddiyeti hakkında daha net fikir sahibi olabiliriz. İsrail’in Filistin’i işgali ile devam eden süreçte 7 Ekim 2023 tarihinden itibaren sadece 85 günde 10 binin üzerinde çocuk ölümü, bir o kadarının sakat ve yetim kalması ve 1 milyona yakınının ise temel barınma, beslenme haklarının ellerinden alınmasına, şiddet ve istismara uğramasına sebep olmuştur. Sayısal verilere bakıldığında, savaşlarda çocukların korumasız kalarak hedef haline geldiği açık bir şekilde ortadadır. Bu durum Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin uygulanabilirliğini bir kez daha tartışmaya açmıştır. Ne yazık ki BM tarafından azınlıkta kalan bazı ülkelere veto etme hakkı tanınması sonucu sözleşmenin dünya üzerinde en çok üye ülke tarafından onaylanmış olmasına rağmen uygulanamaması sonucunu ortaya çıkarmıştır” dedi.
Seven sözleşmenin daha önce de düzenlendiğini hatırlatarak, “Çocuk hakları ihlalleri daha önce dünya üzerinde 3 kez düzenleme ihtiyacı doğurmuştu. Bugün yukarıda bahsedilen sebeplerden dolayı acilen 4. bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmaktadır. Bu düzenleme her türlü siyasetin üstünde adil bir biçimde dünya üzerindeki bütün çocukları kapsayacak şekilde olmalıdır. Bu düzenleme hepimiz adına geleceğimizin teminatı olacaktır. Zira bu günkü şartlarda insanların geleceğe karşı umutsuz bakışı artarak devam emektedir” şeklinde konuştu.
Bütün dünya ülkelerinin ortak sorunudur
Seven sözlerini şöyle sonlandırdı:
“Daha sürdürülebilir bir dünya ancak bugünün çocuklarının öncelikli olarak yaşama ve gelişme haklarının en iyi şekilde korunması için daha gerçekçi çözüme gidilmesi ile gerçekleşebilir. Geleceğimiz olan çocuklarımızın korunması için acil çözüm yollarına gidilmesi bütün dünya ülkelerinin ortak sorunudur ve bu sorumluluk ancak daha kapsayıcı ve eşitlikçi çözüm ile gerçekleşecektir.” – İSTANBUL
]]>Moderatörlüğünü Uşak Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Hikmet Gültekin’in yaptığı panelde Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak ve Kudüs Mihmandarı gazeteci Bülent Deniz, ‘Filistin Davamız ve Kudüs’ konulu birer konuşma yaparak soruları cevapladılar. Saygı duruşu, İstiklal Marşının okunması ve Kur’an-ı Kerim tilavetinin ardından Rektör Prof. Dr. Ekrem Savaş açılış konuşması yaptı.
Prof. Dr. Ekrem Savaş, İsrail’in Filistin halkına yönelik aylardır süren soykırıma varan saldırılarını bir kez daha lanetlediklerinin altını çizerek, “İsrail’in saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana, Üniversite olarak Filistin konusundaki hassasiyetimizi dile getiriyor, gerek basın açıklamaları gerekse de panellerle konuyu gündemde tutmayı sürdürüyoruz. Hiçbir şüpheniz olmasın ki tarihi ve kültürel bağlarla bağlı olduğumuz mazlum Filistin halkına yönelik güçlü desteğimiz her zaman devam edecektir.” dedi.
Savaş: ‘Biz zalimin karşısındayız.’
Gazze düşerse İslam aleminin de düşeceğine dikkat çeken Prof. Dr. Savaş, “Filistin, Gazze ve Kudüs bizim için çok önemli. Yapılan zulümün karşısında ve Filistin halkının yanında, zalimin karşısındayız. Yapılanlar utanç verici. Batılıların dilleri lal, gözleri kör. Gazze’ye gidecek insani yardımları engelleyecek kadar kalpleri katı. Aylardır insanların üzerine bombalar yağıyor. Gazze’yi açık hava cezaevine çevirdiler. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan bu vahşetin durması için çalışıyor, dünyayı harekete geçmeye çağırıyoruz. İnsanlık için birlik ve beraberlik içinde olmalıyız. Bizim medeniyetimiz hiçbir coğrafyada vahşet yaşatmamıştır. Aksine bulunduğumuz her yere insanlık ve merhamet götürdük. İnanıyorum ki ‘Nehirden denize’ Filistin özgür olacaktır” ifadelerini kullandı.
Gençlere seslenen Rektör Savaş, İsrail’in saldırıları karşısında Filistin halkının yanında olmak, insan olmanın, vicdan sahibi olmanın bir gereğidir diyerek “Uşak Üniversitesi olarak yapılan zulme dikkat çekmek için birçok etkinlik düzenliyoruz. Bu etkinliklerde anlatılanlar sizlerin farkındalığını daha da artıracaktır. Tarihi iyi inceleyin. Okuyun ve sorgulayın. Teknolojinin zalimin elinde ne hale geldiğini görüyorsunuz. Sizler teknolojiyi iyi öğrenin ve insanlık hayrına kullanın. Nerede mazlum varsa onun yanında zalimin de karşısında olun. Değerli konuşmacılarımız Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak ve Kudüs Mihmandarı, habervakti.com Genel Koordinatörü Bülent Deniz’in verecekleri bilgilerin konuyla ilgili farkındalığı daha da artıracağına inanıyorum. Kendilerine katılımlarından dolayı teşekkür ediyorum” şeklinde konuştu.
Konuşmaların ardından panel Uşak Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Hikmet Gültekin, Uşak Üniversitesi olarak zulmün durması için ‘Filistin ve Kudüs’ davasını diri tutmaya devam edeceklerini belirtti. Ardından soruların cevaplanmasının ardından Uşak Milletvekili İsmail Güneş ve Rektör Prof. Dr. Ekrem Savaş tarafından panelistlere teşekkür plaketlerinin takdim edilmesiyle son buldu. Öte yandan panel ardından Gazze’de şehit olanlar ve tüm şehitlerimiz için lokma dağıtıldı. – UŞAK
]]>Kendi ülkelerinde yoklukta ve mülteci konumundalar
İDLİB – Suriye’nin İdlib kentinde güvenli bölgeye ve çadır kentlere sığınan mülteciler, yokluk içinde var olmaya çalışıyor. Kimi zaman boş kimi zaman dolu sokaklarda hayatlarını sürdürmeye çalışan çocukların ve ailelerin son durumu yürek burktu. Boşaltılan bazı bölgelerde sessizlik hakim olduğu görülürken, evlerdeki çatışma izleri de dikkat çekti.
Suriye’de 15 Mart 2011 yılında başlayan iç savaş 13. yılına dayandı. Savaş nedeniyle 2011 yılından bu yana binlerce kişi hayatını kaybederken, milyonlarcası ise ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Milyonlarca Suriyeli de ülke içinde yerinden edildi. Türkiye’de bulunan yardım kuruluşları da yıllardır bölgede yaşam mücadelesi veren ve yerlerinden edilen Suriyelilere elini uzatıyor. Hayrat İnsani Yardım Derneği yıllardır savaş mağduru çocuklara ve ailelerine destek veriyor.
Dron ile havadan çekilen görüntülerde, yokluğun içinde var olmaya çalışan çocuklar ve aileleri duygulandırdı. Yaşam mücadelesi veren savaş mağduru ailelerin ve sokakların son durumu da gözler önüne serildi.
“2 milyon insan çadır kentte yaşam mücadelesi veriyor”
Hayrat İnsani Yardım Derneği Kocaeli Temsilcisi Şükür Çakır savaş başladığından beri yardım faaliyetlerini yürüttüklerini belirterek, “Savaş başladığından beri yani 12 yıldır İdlib, Azez, Cerablus’ta çok ciddi faaliyetlerimiz var. Biz Kocaeli Hayat Yardım Temsilciliği olarak 10 yıldır İdlib’e bizzat gelerek ve yardım getirerek dağıtıyoruz. İdlib’te çok ciddi yaşam mücadelesi var. Burada bin civarında çadır kent var. 2 milyon civarında insan, savaşın olduğu Hama, Humus, Halep gibi yerlerden kaçarak İdlip’e sığınıyor, burada çadır kentte yaşam mücadelesi veriyor” dedi.
“Dünyanın neresinde bir mazlum varsa Türk milleti olarak onların yanındayız”
Her ay İdlib’e yardım getirdiklerini söyleyen Çakır, “Her ay binlerce ailemize gıda, kömür, çocukların ihtiyaçları dağıtıyoruz. Kocaeli’den yardım eşyalarını toplayıp bağışçılarımızla birlikte İdlib’te dağıtıyoruz. Çanakkale’de çok fazla İdlibli şehit var. Bu sebeple bizim onlara borcumuz var. Bunun dışında biz Müslüman ve kardeşiz. Dünyanın neresinde bir mazlum varsa Türk milleti olarak onların yanındayız, Afrika’dayız. Filistin zaten bizim ortak acımız. Türkiye’de deprem bölgesindeydik, ciddi faaliyetler yaptık” şeklinde konuştu.
“Her ay İdlib’teyiz ve gelmeye de devam edeceğiz, çünkü mazlumlar bizim yolumuzu gözlüyor”
İdlib’in çok fazla ihtiyaç olduğunu dile getiren Çakır, “Buranın yaşam şartlarının ne kadar zor olduğunu görmüş oluyorsunuz. Yetim çocukların daha zor şartlarda yaşadığını görüyoruz. Hayrat Yardım olarak özellikle Kocaeli’ye, cömert Türk halkına teşekkür ediyorum. Türk milleti çok büyük. Nerede sıkıntı varsa her daim ordayız. Bu noktada Hayrat Yardım olarak veren el ile alan eli buluşturan köprü oluyoruz. Her ay İdlib’teyiz ve gelmeye de devam edeceğiz çünkü mazlumlar bizim yolumuzu gözlüyor” ifadelerini kullandı.
“Çok zor şartlarda yaşam mücadelesi veriyoruz”
Yaşadığı acıları anlatan Suriyeli kadın ise “İdlib’in güneyinde Hiş bölgesinde ailemle birlikte bombardımana maruz kaldık. 5 yıl önce İdlib’e geldim. Hiş bölgesinde eşimi, 3 kızımı ve oğlumu kaybettim. Bir çocuğum elini kaybetti. Çok zor şartlarda yaşam mücadelesi veriyoruz. Zor geçiniyoruz. Kimsesiz kaldık. Tüm Türk halkına çok teşekkür ediyorum. Allah sizlerden razı olsun. Bize Hayrat Yardım Vakfı aracılığıyla yardım ediyorsunuz. Destek olan herkese teşekkür ediyorum, Allah sizlerden razı olsun” dedi.
]]>Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy, ülkesinin bahar aylarındaki taarruzunun umduğu kadar başarılı olmadığını kabul etti. Rusya hâlâ Ukrayna topraklarının % 18’ini kontrol ediyor.
Üç askeri uzmana, gelecek 12 ay içinde neler olabileceğini sorduk.
Savaş devam edecek ama sonsuza kadar değil
Barbara Zanchetta, Savaş Çalışmaları Enstitüsü, King’s College Londra
Ukrayna’daki savaşın sona erme ihtimali pek iç açıcı görünmüyor. Geçen yılın bu dönemine kıyasla Vladimir Putin siyasi ve askeri anlamda daha güçlü.
Cephedeki durum hâlâ belirsiz. Son dönemde Ukrayna’nın kış taarruzu durmuş gibi görünüyor. Ancak Rusların da ilerlemesi yok. Her zamankinden daha çok, savaşın sonucu çatışmadan binlerce kilometre uzaklıkta, Brüksel’de ve Washington’da alınan kararlara bağlı olacak.
Batı’nın 2022’de ortaya koyduğu ve 2023’te de sürdürdüğü etkileyici birlik gösterisi yalpalamaya başlıyor.
ABD’nin savunma yardım paketi, Başkan Joe Biden’ın doğru bir şekilde işaret ettiği gibi Washington’daki “ucuz siyaset” tarafından rehin tutuluyor. AB’nin ekonomik yardımının geleceği de, Macaristan’ın uyumsuz tutumuna bağlı görünüyor.
Batı başkentlerindeki tereddüt, Putin’i cesaretlendirdi. Kamuoyu önündeki son davranışları ve cüretkar açıklamaları, Putin’in bu savaşa uzun vadeli baktığını gösteriyor.
Peki, Batı’nın Putin’e ve temsil ettiği her şeye karşı çıkmaya devam edecek gücü var mı?
AB’nin Ukrayna ve Moldova’yla üyelik müzakerelerini başlatma kararı sembolik olmaktan öte. Bu, dolaylı olarak Kiev’e desteğin süreceği anlamını da taşıyor. Çünkü Rusya’nın tam bir zaferiyle Ukrayna’nın AB’de bir geleceği olmasının imkanı yok.
Washington’da ise Ukrayna politikasının tam tersine çevrilmesi çok olası değil.
Kamuoyu yoklamalarında eski Başkan Trump’a desteğin artmasıyla, ABD yardımıyla ilgili kıyamet senaryoları yazmak çekici olabilir. Ancak Trump, tüm o teatral gösterilerine karşın, 2016’da NATO’dan çıkmadı. Ayrıca, Amerika’nın 75 yıllık transatlantik ortaklığını tek başına değiştiremez.
Bu tabii ki, Batı cephesindeki çatlakların anlamsız olduğu anlamına gelmiyor. Bu yüzden, Batı ve dolayısıyla Ukrayna için 2024 daha zor olacak.
Demokrasiler için, bir savaşa destek vermekteki uzun vadeli uzlaşma, hesap verme zorunluluğu olmayan otokrat yönetimlere kıyasla hep daha zorlu olmuştur.
Büyük olasılıkla, savaş 2024 boyunca devam edecek ama sonsuza kadar sürüp gidemez.
Batı’nın isteksizliği Rusya’yı cesaretlendirirken, bir darbe ya da sağlık sorunu Putin’in düşüşünü beraberinde getirmezse, tek öngörülebilir sonuç müzakereler yoluyla varılacak bir uzlaşma. Şimdilik iki taraf da bunu reddetmeye devam ediyor.
Bir yıllık konsolidasyon dönemi
Michael Clarke, Eski Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü Genel Direktörü
Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesiyle, büyük bir savaş Avrupa kıtasına geri geldi. 2023’te savaşta yaşanan gelişmeler de sanayi çağına özgü savaşın da geri döndüğünü gösteriyor.
Sanayi çağındaki savaşlar, ekonomileri kısmen ya da bazı durumlarda tamamen, savaş malzemelerinin üretimine yönlendiriyor. Rusya’nın savunma bütçesi 2021’den bu yana üç katına çıktı ve gelecek yıl kamu harcamalarının % 30’unu oluşturacak.
Bu durum da, Ukrayna’daki savaşı Avrupa’da geçen yüzyılın ortasından bu yana görülen en uzun ve travmatik gelişme haline getiriyor.
Gelecek yıl, Rusya ile Kuzey Kore ya da İran’daki tedarikçileriyle, Ukrayna ile Batılı destekçilerinin, sanayi çağındaki bir savaşın bitmek bilmez gerekliliklerini karşılamaya muktedir ve hazır olup olmadıklarını gösterecek.
Rus güçleri tüm cephe hattında yeniden bastırmaya çalışabilir. En azından Donbas bölgesinin tamamını ele geçirmek için. Ukrayna da büyük ihtimalle Karadeniz’in batısı ve Boğazlara açılan hayati önemdeki ticaret koridorunda kontrolü ele geçirmiş olmasından faydalanacak.
Kiev ayrıca, bazı bölgelerde Rus işgalcilerin dengesini bozmak için daha fazla askeri sürpriz yapmaya çalışacak.
Ancak asıl olarak, 2024 hem Kiev hem de Moskova için konsolidasyon yılı olacak gibi görünüyor.
Rusya’nın stratejik bir taarruz düzenleyebilmesi için gereken eğitimli personel ve malzemesi en azından 2025 baharına dek yok.
Bu arada, Ukrayna’nın da savaşı sürdürebilmek için Batı’nın mali ve askeri desteğine ihtiyacı var. Gelecekte bir dizi taarruz düzenleyebilecek koşulları yaratabilmesi için yapısal güçlerini toplamak zorundalar.
Sanayi çağı savaşları, toplumlar arasındaki bir mücadele. Cephede neler olduğu, bu mücadelenin sadece bir göstergesi.
2024’te savaşın yönü, Avdiivka, Tokmak, Kramatorsk ya da cephe hattındaki yıkıma uğramış yerlerden çok, Moskova, Kiev, Washington, Pekin, Tahran ve Pyongyang’ta belirlenecek.
Ukrayna, Kırım civarında Rusya’ya bastıracak
Ben Hodges, ABD Ordusu’ndan emekli general
Rusya, Ukrayna’yı tamamen ele geçirebilecek kabiliyetten yoksun ve şu anda elinde olan bölgelere tutunmak için elinden geleni yapacak. Zamanı da, bir yandan Batı’nın Ukrayna’ya yardım etme iradesini kaybedeceğini umarken, bir yandan savunma hatlarını güçlendirmekte kullanacak.
Ancak Ukrayna durmayacak. Bu bir ölüm kalım savaşı ve dururlarsa, Rusya’nın ne yapacağını biliyorlar. ABD’nin kararlılığındaki azalma konusundaki kaygılar ışığında, daha çok Avrupa ülkesi yardımları artırmaktan bahsediyor.
Ancak ben gelecek yılın başlarında ABD’nin stratejik omurgasını yeniden bulmasını ve geciktirilen yardım paketinin Kongre’den geçmesini bekliyorum.
Bu nedenle, Ukrayna’nın insiyatifi yeniden ele geçirmek için şunları yapacağını öngörüyorum;
Yaz başında Ukrayna ilk kez, Rus uçaklarıyla mücadelesini geliştireceğini ve kendi hava savunma sistemlerini güçlendirmesini umduğu ABD yapımı F-16 savaş uçaklarını kullanabilecek.
Ukrayna’nın Rus işgali altındaki stratejik önemi en büyük toprağı Kırım. Biz buna “belirleyici alan” diyoruz.
Ukrayna, Sivastopol’daki Rus donanmasının, hava üslerinin ve Dizankoy’daki lojistik üssünün buralarda barınmasına engel olmak adına baskıyı artırmak için elinden geleni yapacak.
Bu konseptin işe yaradığını zaten kanıtladılar. İngiltere’nin verdiği sadece üç Storm Shadow güdümlü füzesiyle, Karadeniz Filosu’nun komutanını filonun üçte birini Sivastopol’dan çekmeye zorladılar.
Tabii ki Ukraynalıların sınırsız kaynakları yok. Özellikle de top mermileri ve uzun menzilli silahlarda.
Ancak Rus askerleri daha kötü durumda. Savaş bir irade ve lojistik sınavı. Rus lojistik sistemi kırılgan ve Ukrayna’nın sürekli baskısı altında.
]]>