İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) verilerine göre, barajlardaki su doluluk oranı yaklaşık bir aydır aynı seviyelerde seyrediyor.
Bugün itibarıyla barajlardaki doluluk oranı yüzde 81,29 ölçüldü.
Su miktarı; Istrancalar’da yüzde 42,89, Terkos’ta yüzde 86,19, Sazlıdere’de yüzde 60,27, Alibey’de yüzde 66,63, Büyükçekmece’de yüzde 76,03, Ömerli’de yüzde 92,15, Darlık’ta yüzde 86,35, Elmalı’da yüzde 88,46, Pabuçdere’de yüzde 73,51 ve Kazandere’de yüzde 74,52 olarak kaydedildi.
Melen ve Yeşilçay’dan bu yıl 189,32 milyon metreküp su alındı. İçme suyu arıtma tesislerinden bu yıl kente verilen su miktarı ise 310 milyon 96 bin metreküp olarak hesaplandı.
Bu yılın ilk 4 ayında barajlara düşen yağış miktarı metrekare başına 248,89 kilogram oldu.
Kente su sağlayan baraj ve göletler 868 milyon 683 bin metreküp biriktirme hacmine sahipken su miktarı bugün itibarıyla 706,18 milyon metreküp olarak kaydedildi.
İstanbul’da günlük su tüketimi, dün itibarıyla 3 milyon 92 bin metreküp olarak ölçüldü.
Son 10 yılın doluluk oranları
İSKİ istatistiklerine göre, 15 Nisan tarihli baraj doluluk oranları 2014’te yüzde 32,95, 2015’te yüzde 97,32, 2016’da yüzde 86,69, 2017’de yüzde 87,38, 2018’de yüzde 91,21, 2019’da yüzde 92,93, 2020’de yüzde 70,07, 2021’de yüzde 80,48, 2022’de yüzde 87,91, 2023’te yüzde 45,18 iken, bugünkü oran yüzde 81,29 olarak kayıtlara geçti.
“Yer altındaki su, barajları beslemeye devam ediyor”
İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Toros, AA muhabirine yaptığı açıklamada, İstanbul’un barajlarının doluluk oranının arzu edilen seviyede olmadığını söyledi.
Oranların geçen yıla göre yüksek olmasını sevindirici bir durum olarak niteleyen Toros, “İstanbul barajlarındaki doluluk oranı uzun zamandır yüzde 80 civarında seyrediyor. Sonbaharda yağmur yağdığı zaman yağmur suyunun birçoğu buharlaşır, birçoğu da akıp gider ama ilkbaharda genellikle sağanak şeklindeki hafif yağışlar olduğu zaman bu yağış toprak tarafından emilir. Yer altındaki su, bilhassa nisan ve mayıs aylarında barajı beslemeye devam eder. Onun için barajlardaki doluluk seviyesi dikkat ederseniz hep yüzde 80 civarında seyrediyor.” dedi.
İstanbul’un genelde en fazla yağışı aralıkta aldığını aktaran Toros, ekim, kasım, aralık, ocak, şubat ve mart ayının yağışların en çok görüldüğü dönemler olduğunu, nisandan itibaren eylüle kadarki dönemin yağışın son derece az olduğu aylar olduğunu belirtti.
Prof. Dr. Toros, şu anda biriktirilen suyun yazın haziran, temmuz, ağustos ve eylül aylarında çok iyi şekilde kullanılması gerektiğine dikkati çekerek, “Bir sonraki yıl veya 2024 yılının eylül, ekim, kasım ve aralık ayları geldiği zaman susuzluk çekmeyelim. ‘Acaba İstanbul’un suyu bitecek mi, bitmeyecek mi?’ diye böyle bir yapıya girmememiz için nisan ayına kadar barajdaki doluluk oranı bizim geleceğe bakmamız anlamında son derece anlam ifade ediyor. Dolayısıyla şu an için barajlardaki doluluk oranı idare edecek seviyede diyebiliriz.” diye konuştu.
Kentte 2013 yılında günlük su tüketiminin ortalama 2,5 milyon, 2023 yılında ise ortalama 3 milyon metreküpü geçtiğini aktaran Toros, su tüketimi artışının bu şekilde devam etmesi durumunda barajların yüzde 100 dolu olması durumunda bile suyun yetersiz hale geleceğini kaydetti.
“Yağmur hasadı” konusunun önemli olduğunu vurgulayan Toros, fabrikanın, sitelerin ve parkların kullanım suyunun yerinde biriktirilmesi durumunda sorunun çözüleceğini belirtti.
Prof. Dr. Toros, “İstanbul’un suyu bitecek mi, bitmeyecek mi?” tartışmasına girilmemesi için şu önerilerde bulundu:
“Yağmur hasadı yapmak ve evimizdeki, iş yerimizdeki suyu daha verimli kullanmak. Yağmur hasadı yaptığımız takdirde hem maliyet anlamında hem de İstanbul’un var olan su kaynağını uzun süre kullanabilme anlamında iyi bir çözüm olacağını düşünüyorum.”
İstanbul’un barajlardaki en yüksek su seviyelerine, nisan ve mayıs aylarında, çok nadir olarak haziran ayında ulaşıldığını anlatan Toros, “Dolayısıyla barajların doluluk oranının artık bu yüzde 80’ler civarından daha fazla artacağını tahmin etmiyorum. Bundan sonraki süreçte var olan suyu, bu yüzde 81’lik doluluğu yıl boyu daha verimli nasıl kullanabiliriz, bunu tartışmak lazım. Büyük ihtimalle daha yüksek seviyelere ulaşmaz.” değerlendirmesini yaptı.
Prof. Dr. Toros, evlerde suyun en fazla sifonda kullanıldığını, bu sistemde bir kerede 4 litre su harcamak yerine kademeli sifon sisteminin oluşturulabileceğini söyledi.
Mutfakta meyve ve sebzelerin yıkandığı suyun, çiçekleri sulamada veya lavaboda da kullanılabileceğini aktaran Toros, diş fırçalarken muslukların açık kalmaması gerektiğini vurguladı.
Muslukların başlarına tasarruf başlıkları takılmasını tavsiye eden Toros, “Biz evimizde, iş yerimizde ‘Bir damla suyu daha verimli nasıl kullanabiliriz? Bir damla suyu nasıl israf etmeyebiliriz’, bunun çalışmalarını yapmamız gerekiyor, düşünmemiz gerekiyor. Su tasarrufu yaptığımız zaman hem bütün su ihtiyacımız giderilmiş olacak hem de su giderimiz daha az olacağı için ekonomik olarak cebimize katkı sağlamış olacağız.” ifadelerini kullandı.
Prof. Dr. Toros, “Eğer Melen ve Yeşilçay olmasaydı 2023 yılında İstanbul susuz kalacaktı. 2023 yılında kente 1 milyar 117 milyon metreküp su verildi. Bunun 748 milyon metreküpü Melen ve Yeşilçay’dan geldi. Dolayısıyla artık Melen ve Yeşilçay’a can simidi gözüyle bakıyoruz. O barajlar olmazsa İstanbul susuz kalır.” dedi.
“Atalarımız ‘Su hayattır’ demişler”
Bu çağda en önemli varlığın su olduğunun altını çizen Toros, şu ifadeleri kullandı:
“Atalarımız ‘Su hayattır’ demişler. Dolayısıyla suyu daha verimli nasıl kullanabiliriz? Sudan daha fazla daha farklı nasıl istifa edebiliriz? Bunu her kurum, kuruluş, kişi kendi çapında öneriler üretmesi ile güzel çözümler ortaya çıkabilir. Bizim benim önereceğim bir çözüm sizin önereceğiniz çözümün yanında çok basit kalabilir. Onun için her bir vatandaşımızın kendi çapında çözüm üretmesi son derece değerlidir.”
Prof. Dr. Toros, tüketilen suyun yüzde 75’inin tarımda kullanıldığını, bu nedenle tarımda sulamanın sızma ve damlama gibi sistemlerle planlanması gerektiğini kaydetti.
Tarımda, soğuk ve rüzgarsız zamanlarda sulamanın yapılması gerektiğini anlatan Toros, her ürünün su ihtiyacının farklı olduğunu, bunun belirlenerek ona göre bir sulama yapılması gerektiğini sözlerine ekledi.
]]>KKTC’nin ana muhalefet partilerinden Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Dış İlişkiler Sekreteri ve Girne Milletvekili Fikri Toros, “CTP Kıbrıs kimliğinin devam edebilmesi için gerçek anlamda bağımsız bir Kıbrıs devletine ihtiyaç olduğu görüşündedir. Bu siyasi eşitliğin ve tek egemenliğin paylaşılabilmesi noktasında olmazsa olmaz olan bir şey olduğu görüşündedir. Kıbrıs bölünemeyecek kadar küçüktür, herkesi barış içerisinde barındırabilecek kadar da büyüktür.” açıklamasını yaptı.
KKTC’nin ana muhalefet partilerinden CTP Dış İlişkiler Sekreteri ve Girne Milletvekili Toros, Lefkoşa’da Türkiye’den bir grup gazeteciyle bir araya gelerek gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Ukrayna-Rusya savaşı, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e saldırmasıyla başlayan çatışmaların Orta Doğu’daki sorunları yeniden canlandırmasının Avrupa kıtasında ve Doğu Akdeniz’de yeni stratejilere yol açtığını belirten Toros, “Bu stratejilere bakarsak rahatlıkla görebiliriz ki bunların kökünde güvenlik ve enerji yatmaktadır.” dedi. Toros, 14-28 Mayıs 2023 tarihinde Türkiye’de yapılan seçimlerin ardından Türkiye’nin izlediği dış politikaya değinerek, şunları söyledi:
“Türkiye 7 Aralık 2023’te Yunanistan ile Atina Bildirgesi kapsamında yeni bir sayfa açtı. Doğu Akdeniz’de komşu ülkeler Lübnan, Suriye, Mısır, İsrail ile ilişkiler yeniden ele alındı. Bu çerçevede güvenlik ve enerji odaklı bu stratejilerin bu bölgeyi yeniden şekillendireceği öngörülen gelişmeler ışığında Türkiye Batı’nın bir güçlü stratejik ortağı olarak yeniden şekillenen bölgede yerini almakta kararlı. Atina Bildirgesi de öyle, Sisi ile ilişkiler de öyle, Avrupa Birliği (AB) ile rapor üzerindeki tavırlar da öyle, transatlantik ilişkiler de öyle. F-16 programının Senato’dan onay alması vesaire… Tüm bunların ilerleyebilmesi için Kıbrıs sorununun çözülmesi gerekiyor. Çözümden önce içinde bulunduğumuz çıkmazı aşmak lazım.”
“ORTAK ZEMİN DİYE BİR ŞEY YOKTUR”
Söz konusu çıkmazın aşılması için 2002-2017 yılları arasında yaşananların yeniden tekrar etmesinin önlenmesi gerekliliğine vurgu yapan Toros, yeni bir “modalite”nin yürürlüğe konması gerektiğini belirtti. 5 Ocak 2024 tarihinde Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres’in atadığı Kıbrıs Şahsi Temsilcisi Maria Angela Holguin Cuellar’ın misyonunun ortak zemin arayışı olduğunu söyleyen Toros, “Ben bunu beğenmeyenlerden birisiyim, çok samimi söylüyorum. Çünkü ortak zemin diye bir şey yoktur. Tek bir zemin vardır, sorun o zeminde eş zamanlı siyasi iradeyi almaktır. Dolayısıyla BM’nin çabası bana göre bugüne kadarki başarısızlığı, eş zamanlı siyasi irade noksanlığı olduğunu tespit etmek ve dolayısıyla eş zamanlı siyasi bir iradeyi oluşturmaya yönelik bir görev belirlemiş olması gerekiyor.” ifadelerini kullandı.
“CTP OLARAK ‘TÜRKİYE KIBRISLI TÜRKLERİN TALEBİYLE ORADADIR’ DEDİK”
Doğu Akdeniz’deki doğal kaynakların kullanımı noktasında; Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Mısır ve İsrail ile yaptığı müzakereler sonucu ilan ettikleri münhasır ekonomik bölgenin Türkiye’nin kıta sahanlığıyla 7 bin kilometrelik bir alanla çakıştığını söyleyen Toros, “Bu münhasır ekonomik bölge Kıbrıs Cumhuriyeti’nin münhasır ekonomik bölgesi olduğu için ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nde, Kıbrıslı Türklerin de 1960 anayasası tahtında hakkı olduğu için Kıbrıslı Türkler de bu bölgede hak iddia ediyor. Ama Kıbrıslı Türkler yok hükmünde olduğu için sorun devam etti. 1963’ten beri bu böyle bu, devlet dışında olduğu için Kıbrıslı Türklerin haklarını Türkiye savunuyor her alanda, burada da öyle oldu. Türkiye askeri gemileri, araştırma gemisini ve sondaj gemilerini bölgeye Kıbrıslı Türklerin çağrısı üzerine gönderdi. Tüm dünya Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yasa dışı ihlaller yapıyor diye suçlarken biz CTP olarak Avrupa başkentleri dolaştık ve dedik ki ‘Durun, Kıbrıslı Türklerin talebiyle Türkiye oradadır’ dedik” diye konuştu.
BM Temsilcisi Holguin’in çabalarıyla sorunun çözülüp çözülmeyeceğinin sorulması üzerine Toros, CTP’nin tutumunun Kıbrıs’ta “gevşek federasyon” kurulması yönünde olduğunu belirterek şu detayları paylaştı:
“Federasyon ilgili tüm Güvenlik Konseyi kararlarıyla uyumludur; iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı tek uluslararası temsiliyet, tek egemenlik, tek kimlik, tek aidiyet vesaire. İkincisi, bu federasyonda oluşturucu devletler yani federal devletler adını isterseniz Kıbrıs Türk Devleti koyabiliriz, Kıbrıs Rum devleti koyabiliriz ama bunların adı oluşturucu devletlerdir. Bu oluşturucu devletler tüm yetkilerle egemence kullanabilecekleri bir model demek istiyorum. Bir başka deyişle, oluşturucu devletlerin yetkileri azamiye yükseltilir ve her birinin uluslararası anlaşmalar da dahil olmak üzere kendi kendini yönetebilir yetkilere haiz olmalıdır. Federal devletteki yetkiler de asgariye indirilmelidir. Örneğin doğal gaz gibi, enerji gibi AB konuları gibi, tarım gibi, hukuk gibi vesaire, orada onlar minimuma indirilir. Yine gerek Bakanlar Kurulu’nda, gerekse Federal Devlet Başkanları’ndan gerekse federal organlardan bizim etkili katılım dediğimiz en az bir olumlu oy ile tüm kararlı mekanizmalarında katılımımız demektir.”
“MÜZAKERELER TAKVİMLİ VE SONUÇ ODAKLI OLMALI”
Toros, müzakere yöntemine ilişkin şöyle konuştu:
“Bir, Crans Montana sürecine kadar varılan tüm mutabakatlara bağlı kalın, Montana’dan önceye asla gidilmeyecektir. İki, politik eşitlik, siyasi eşitlik, 1991 tarihli ve 716 sayılı Güvenlik Konseyi kararında tanımlandığı şekilde kabul edilmelidir, dolayısıyla müzakere başlığı olmaktan çıkarılmalıdır dedik. Üç, müzakereler takvimli olmalı dedik, diğer barış süreçlerinde de gerek Güney Afrika, Balkanlar, İrlanda’ya baktığımız zaman, bir kere bir zaman tahdidi, bir hedef tarih olmadan bir barış sürecinin sonuca varması mümkün değildir dedik. Dolayısıyla takvimli olacak, ucu açık müzakereler tarihe gömülmüştür. ve diyoruz ki sonuç odaklı olacak. Ne demektir sonuç odaklı? Bir, stratejik, siyasi anlaşmayla sonuçlanacak. O anlaşmaya varılmadığı müddetçe o kapıdan dışarıya çıkmayı önleyeceksiniz. Hatta taraflara sınırlı yemek ve su vereceksiniz ki o anlaşmayı zorlayasınız dedik. Camp David gibi bir model. Son olarak, bütün bunlara rağmen eğer Kıbrıs Türk tarafı yine gerek müzakerede gerek referandumda olumlu bir tavır sergiler ve bu karşılık bulmazsa bu statükonun devamını önleyeceksiniz dedim, bunu peşinen güvence altına alacaksınız. Biz bunları ortaya koyduk CTP olarak sayın Holguin’e ve tabii ki tüm yabancı muhataplarımıza da bu pozisyonumuzu detaylı olarak anlatıyoruz. Günün sonunda bu yönteme dair hususlar oluşmadan masaya oturmak yine bir başarısızlığa davetiye göndermek anlamında olacaktır ve Kıbrıs Türk tarafının buna tahammülü yoktur.”
Toros bu süreçte güven arttırıcı önlemlerin de önemli olduğunun altını çizerek, son 20 yılda yürürlüğe giren önlemler sayesinde Kıbrıs’ın geliştiğini söyledi. “Güven yaratıcı önlemler dolayısıyla bu tasarlanmakta olan yeni süreçte de fevkalade önemli bir rol oynayacaktır.” diyen Toros, deniz yetki alanlarının sınırlandırılması, Ercan Havalimanı’na uygulanan yaptırımın kaldırılmasının bu önlemlere örnek olabileceğini söyledi.
“İSRAİL KUZEY KIBRIS’TA MÜLK ALAN YABANCILAR ARASINDA 12’NCİ SIRADA”
Gazimağusa’daki İskele bölgesinde yoğunlaşan ve son dönemin önemli gündem maddelerinden olan yabancılara mülk satışının ciddi bir endişe kaynağı olduğunu belirten Toros, “Sıkıntı Ada’nın kuzeyindeki mülklerin yabancılara bu kadar yüksek oranda satılmasıdır. İsrail ile ilgili söylenenler abartılı bir spekülasyondur. An itibarıyla Kuzey Kıbrıs’ta mülk alan yabancılar arasında İsrailliler 12’nci sıradadır. Esas burada hassas olmamız gereken konu Rus sermayesini harcayan ülkelerdir. Yani Rusya değildir tek başına, İran, birtakım Kafkas ülkeleri, Ukrayna…” dedi. Toros ayrıca, “Meclis’e bir öneri sunduk, yabancıların mülk alımlarını sınırlamaya yönelik bir düzenleme önerisi. İktidar da bunu kabul etti hemfikir olduk ve bununla ilgili düzenlemeler yapılmaktadır. Ama çok geç kalınmıştır” diye konuştu. Toros ayrıca, “İlkeselliğin ötesinde, buraya gelen kaynağı belli olmayan sermaye olması beni çok rahatsız ediyor.” dedi.
Kıbrıs sorunun çözümü konusunda ortaya koydukları iki toplumlu federal çözüm karşısında, kendi bölgelerinde sarih bir nüfus ve mülkiyete sahip olunamayacağı riskinden bahseden Toros, “E bu nasıl egemenliktir, nasıl söz sahibi olmaktır? Nasıl kendi kendimizi yönetmek mümkün olabilir ki? Eğer benim sarih nüfus ve mülkiyetim yoksa benim değil ya burası. İkincisi, kapsamlı çözümler kurulacak olan bir mülkiyet komisyonu olacak. Şu anda taşınmaz mal komisyonu kapsamlı çözüm esnasında bir mülkiyet komisyonuna dönüştürülecek. O mülkiyet komisyonunda Türk tarafının karşılaşacağı tazminat yükümlülüğü bizim ödeyemeyeceğimiz bir boyuta gitmiş olacak” ifadelerini kullandı.
“CTP KALICI BARIŞ İÇİN ADA’NIN FEDERAL ÇATI ALTINDA YENİDEN BİRLEŞMESİNİN ELZEM OLDUĞUNA İNANIYOR”
CTP’li Toros son olarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“CTP elde edilmesi çok zor olan bu kalıcı barış ve gerçek demokrasinin tecelli edebilmesi için Ada’nın bir federal çatı altında siyasi eşitliğe dayalı bir şekilde yeniden birleşmesinin elzem olduğuna inanan bir partidir. CTP Kıbrıslı Türklerin haklarının sadece Ada’nın kuzeyiyle sınırlı olmaması gerektiğine, tüm Ada genelinde ve tüm Ada sularında bu hakların elde edilmesi gerektiği görüşündedir. CTP Kıbrıs kimliğinin devam edebilmesi için gerçek anlamda bağımsız bir Kıbrıs devletine ihtiyaç olduğu görüşündedir. Bu siyasi eşitliğin ve tek egemenliğin paylaşılabilmesi noktasında olmazsa olmaz olan bir şey olduğu görüşündedir. Kıbrıs bölünemeyecek kadar küçüktür. Herkesi içerisinde barış içerisinde barındırabilecek kadar da büyüktür.”
]]>Türkiye’nin 2024 yılı yağış değerleri hakkında AA’ya bilgi veren Toros, kuraklık kavramının değişkenlik arz ettiğini, bir bölgede olması gereken yağışın görülmemesi ve barajlarda yeterince su olmaması durumunda hidrolojik kuraklıktan bahsedilebileceğini kaydetti.
Ülkede 2020-2022 yılları arasında son 20 yılın verilerine göre normalin altında bir yağış görüldüğüne dikkati çeken Toros, “Türkiye geneli yıllık yağış ortalaması 573,4 milimetre (mm). Bu değer, 2022’de 503,8 mm, 2021’de 524,8 mm ve 2020’de 500.1 mm olarak gerçekleşmiştir. Yağış miktarının, 2020’den sonra 574 milimetrenin çok altında olduğunu görüyoruz.” dedi.
“2023 sonbahar yağışları normalin üzerinde gerçekleşti”
İstanbul’da 16 milyon insanın yaşadığını ve ortalama 3 milyon metreküp su kullanıldığını vurgulayan Toros, şu değerlendirmeyi yaptı:
“İstanbul’da 2022 Kasım ayında barajlardaki doluluk oranı yüzde 16 civarındaydı. Bu, son 10 yılın en düşük seviyesiydi. İşte bu nedenle İstanbul’da bir kuraklıktan bahsedebiliriz. Bu da 2020-2022 yılları arasında yeterince yağış alamamamızdan kaynaklanıyor. Son 2-3 yılda Anadolu’da bir kuraklık yaşandı ve İstanbul’da barajlardaki su seviyesi çok düştü. 2023 sonbahar yağışlarının normalin üzerinde gerçekleşmesi kuraklığa can suyu oldu. Bu sonbahar yağışları sayesinde İstanbul barajlarında 2023 yılında ölçülen yağış miktarı 852 mm ile son 10 yılın üçüncü büyük değerine ulaştı.
Türkiye geneli sonbahar yağış normali (1991-2020) 132,7 mm, 2022 sonbahar mevsimi yağışı 96,3 mm, 2023 yılı sonbahar mevsimi yağışı ise 162,6 mm olarak gerçekleşti. Ülke genelinde sonbahar yağışları normaline göre, yüzde 23, geçen yıl sonbahar mevsimine göre yüzde 69 artma gösterdi. Tüm bölgelerde yağışlarda normaline ve geçen yıl yağışlarına göre artma kaydedildi ve en fazla artış yüzde 41 ile Doğu Anadolu Bölgesi’nde gerçekleşti.”
“2024 yılı daha yağışlı başladı”
Yağıştaki projeksiyona göre tablonun olumlu olduğunu, Türkiye’de 2020’den bu yana yaşanan kuraklığın ardından 2024’ün yağışlı başladığını ve İstanbul’da barajların doluluk oranının şu an itibarıyla yüzde 52 seviyesine ulaştığını belirten Toros, “Bu, son 12 ayın en yüksek seviyesi. Başta İstanbul olmak üzere ülke genelinde yağışlı bir yıl bekleniyor.” ifadesini kullandı.
Son yıllarda aşırı sıcak, aşırı soğuk ve aşırı yağış gibi ekstrem olayların yaşandığını hatırlatan Toros, “170 yıldır artan fosil yakıt kullanımı, atmosferdeki sera gazlarını artırıyor. Sera gazları güneşten gelen ve giden enerji dengesini bozuyor. Yeryüzü daha fazla ısınıyor. Isınma küresel iklim değişikliğine, buzulların erimesine, okyanusların ısınmasına, su seviyesinin yükselmesine, fırtınalara, orman yangınlarına ve kuraklığa neden oluyor. Dünyadaki sıcaklık şu anda 1900’lü yıllara göre bir derece arttı. Tahminlere göre, artmaya da devam edecek. Bir ayda yağması gereken yağışın birkaç saat içinde yağdığını görüyoruz. Üstelik bu bir anda yağan yağışlar yer altı sularını da beslemiyor. ” değerlendirmesinde bulundu.
“Tedbir almazsak bir kuraklıkla karşı karşıya kalabiliriz”
Hüseyin Toros, Türkiye’nin su zengini bir ülke olmadığını ve kuraklığa karşı önlem alınması gerektiğinin de altını çizerek, sözlerini şöyle noktaladı:
“Ülke olarak, ‘Suyu daha verimli nasıl kullanabiliriz?’ sorusuna cevap aramamız gerekiyor. Bunun için akıllı tarıma geçilmesi ve su havzalarındaki suyun geleceğine yönelik planlamalar yapılması lazım. Uzun vadeli çözümler üretmeliyiz. En önemlisi suyu tasarruflu kullanmalıyız. Yağmur hasadı, 3 yıllık su bütçesi yönetimi, uygun bitki örtüsü seçilerek çölleşmeyi önleyebiliriz. Suya bakış açımızı değiştirebilirsek suyun her damlasının değerli olduğunu kabul ederiz ve gelecekteki olası kuraklık için şimdiden önlem almış oluruz. Gerek Anadolu’da gerekse İstanbul’da her zaman kuraklık riski olabileceğini bilerek hareket etmeliyiz. Gelecek için bugünden tedbir almazsak bir kuraklık ile karşı karşıya kalabiliriz. O yüzden çözüm bizde.”
]]>