İZKİTAP Fest – İzmir Kitap Fuarı, ikinci gününde on binlerce kişiyi ağırladı. İZKİTAP Fest, sadece kitap alışverişi için değil aynı zamanda söyleşiler, dinletiler, konserler ve imza günleri ile ziyaretçileri için tam bir kültür şölenine dönüştü. Fuarın onur konuğu olan yazar Ahmet Ümit’in “Masal Masal İçinde” isimli kitabı hakkında İzmir Sanat Merkezi’nde gerçekleşen söyleşi, okurlardan büyük ilgi gördü. Polisiye roman eleştirmeni Erol Üyepazarcı ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Yazar Seval Şahin’in konuşmacı olarak katıldığı söyleşi, Ahmet Ümit’in katılımıyla gerçekleşti. Konuşmacılar, Ümit’in sadece polisiye roman yazarı olmadığını, romanlarını tarih, arkeoloji, edebiyat gibi önemli sosyal bilimlerden yararlanarak kurguladığı ve kaynak belirterek yazdığı hakkında bilgiler verdi. Ümit, “Ben yazarlığa hikayeler ve şiirler yazarak başladım. İyi bir edebiyat okuruydum. Öğrenme merakı benim için çok önemli. Öğrendiğim şeyleri hayata geçiriyorum. Benim annem masal anlatıcısıydı. Gaziantep’teki evimizde tüm çocukluğum boyunca annemin anlattığı masallarla büyüdüm. Şimdi anlıyorum ki yazar olmamda en büyük etken, annemin bana anlattığı masallarmış” diye konuştu.
ÜMİT’İN YENİ KİTABI EKİM 2024’TE ÇIKACAK
İzkitapfest’te okurlarıyla buluşan onur konuğu Ahmet Ümit, Başkomser Nevzat karakterini ve yeni kitabını anlattığı söyleşinin ardından kitaplarını imzaladı. Ümit; yazmanın bir yolculuk olduğunu belirterek, “Romanlarda sadece ilginç olaylar değil ilginç karakterler olmalıdır. Düşünün ki hiç olmayan bir tarih profesörü ya da Hititler döneminde yaşamış bir kadın karakter yaratıyorsunuz. Bir insanı, ilişkileri, duyguları ile anlatmak zor bir yolculuktur. Her kitapta aynı karakteri yazmak kolaycılıktır. Başkomser Nevzat karakterine kadar yazdığım romanlarda karakterler hep farklıydı, ancak bir gazetenin arka sayfasında adını Başkomser Nevzat olarak belirlediğimiz karakter polisiye hikayelerle okuyucuların hayatına girdi. Sonra okuyucu Nevzat’ı çok sevdi. Ayrıca Başkomser Nevzat karakteri televizyonda yayınlanan ve çok beğenilen Arka Sokaklar adlı diziye de ilham kaynağı olmuştur. Toplam olarak çizgi romanlarla beraber 28 kitap var bunların 10 tanesinde Nevzat var. Yeni yazdığım kitapta Nevzat’ın hiç bilmediğiniz yönleriyle okuyacaksınız. Bu kitabı önümüzdeki Ekim ayında çıkaracağız ve imza etkinliğini de fuarizmir’de gerçekleşecek olan İzmir Kitap Fuarı’nda yapacağız” dedi.
KÜLTÜRPARK’TA GİZEMLİ SERÜVEN
İzkitapfest’in ikinci gününde, kitapseverlere heyecan veren bir macera yaşatan bir yarışma da düzenlendi. “Başkomser Nevzat’ın Macerası: Kültürpark’ta Gizemli Serüven” isimli etkinlikte dörder kişiden oluşan takımlar yarıştı. Ahmet Ümit’in ünlü romanı Sultanı Öldürmek’ten ilham alınarak düzenlenen yarışmaya katılanlar, Kültürpark’ta, bulmacaları çözerek cinayetin sırrına ulaşıp maceranın tadını çıkardı. Yarışmacılar, sırasıyla Zeki Müren Heykeli, Cevat Şakir Büstü, Nejat Uygur Büstü, Kaskatlı Havuz Kadın Heykeli, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü Heykeli yakınlarına gizlenen ipuçlarını bularak yanıta ulaştı. Bu gizemli serüvene katılan yarışmacılar unutulmaz anlar yaşadı. Yarışmayı 25 dakika gibi kısa bir sürede bitiren Deniz Çınar, Fatih Çınar, İkbal Ece Dizbay ve Güneş Bilgesu Çelik Şengir’den oluşan takım, birinci oldu. Birinci olan ekibe ödülleri, Ahmet Ümit tarafından verildi.
]]>PROF. DR. YÜKSEL: “ÇAĞDAŞ VE LAİK BİR TÜRKİYE İÇİN ÇALIŞMAKTAN GERİ KALMAYACAĞIZ”
Sunuculuğunu Can Coşkun’un yaptığı ve yoğun bir katılım ile gerçekleşen ödül töreninin açış konuşmasını Prof. Dr. Ayşe Yüksel yaptı. Atatürk ilke ve devrimleri ile cumhuriyetin ışığında çalışmaya devam edeceklerini belirten Yüksel, “Bu yıl değerli yazarımız Ayşe Kulin, laiklik anısına verdiğimiz Cumhuriyet Ödülü’nü almaya hak kazandı. Çok mutlu ve gururluyuz. Ayşe Kulin ülkemizin en önemli yazarlarından birisi ve Atatürk’ün bir evladı. Hayatı boyunca Atatürk’e borcunu ödemek için çalıştı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Türkan Hocamız ile tanışarak hayatını kitaplaştıran, kardelenleri yazan kıymetli bir yazarımız. Onun kıymetli çalışmalarını Cumhuriyet Ödülü ile taçlandırmak bizim için çok önemliydi. Biz Cumhuriyet sayesinde bugün buradayız. Cumhuriyet kazanımlarını her zaman ve her koşulda savunacak, bu doğrultuda mücadele etmeye devam edeceğiz. Çağdaş ve laik bir Türkiye için çalışmaktan geri kalmayacağız. Gecemiz güzel anılarla taçlandı. Emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum” dedi.
AYŞE KULİN: BİZE BIRAKILAN EN BÜYÜK MİRASI, CUMHURİYET’İ İLELEBET SAVUNACAĞIZ”
18. Çağdaş Yaşam Cumhuriyet Ödülü’nü kazanan yazar ve gazeteci Ayşe Kulin ise ödülün bugüne kadar layık görüldüğü tüm ödüllerin en değerlisi olduğunu belirterek Çağdaş Yaşam ailesine teşekkür etti ve “Bugün benim için çok özel bir gündü. Çünkü Cumhuriyet, Türkiye için bir mucizedir ve ben bugün bir mucizenin ödülünü aldım. Bize bırakılan bu büyük mirası, Cumhuriyet’i ilelebet savunacağız. Daha çağdaş, daha aydınlık ve laik bir Türkiye için üretmeye, çalışmaya ve anlatmaya devam edeceğiz” şeklinde konuştu.
Törende; Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz, da “Laiklik, Demokrasi ve Cumhuriyet başlıklı bir konuşma gerçekleştirdi.
Tören, Çağdaş Yaşam Gençlik Orkestrası tarafından gerçekleştirilen klasik müzik dinletisi ile son buldu.
Çağdaş Yaşam Cumhuriyet Ödülü’nü kazananların kronolojik listesi şöyle:
2007: Muazzez İlmiye Çığ
2008: Fazıl Say
2009: Sabih Kanadoğlu
2010: Dr. Rıza Türmen 2011: Prof. Dr. Yıldız Kenter
2012: Gülriz Sururi ve Genco Erkal
2013: Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen
2014: Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu
2015: Prof. Dr. Nermin Abadan Unat
2016: Prof. Dr. Doğan Kuban
2017: Doç. Dr. Ümit Kocasakal
2018: Prof. Dr. İlber Ortaylı
2019: Müjdat Gezen
2020: Prof. Dr. Yücel Aşkın
Prof. Dr. Mehmet Haberal
Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran
Prof. Dr. Ferit Bernay
2021: Prof. Dr. Emre Kongar
2022: Ataol Behramoğlu
2023: Prof. Dr. İonna Kuçuradi
2024: Ayşe Kulin
]]>Emekli asker Cihangirli Ali Selahattin Bey ile Eğridereli Hüsniye Hanım’ın oğlu olan Ali, temiz ve sade üslubuyla gerçekçilik anlayışı ve samimi duygularıyla Türk edebiyatında iz bıraktı.
Bulgaristan’da, Gümülcine Sancağı’na bağlı Eğridere, şimdiki adıyla Ardino ilçesinde 25 Şubat 1907’de doğan şair ve yazar Ali, ilk eğitimini Üsküdar’daki Füyuzat-ı Osmaniye Mektebi’nde aldı.
I. Dünya Savaşı nedeniyle 1914’te Ali Selahattin Bey yeniden askere alınınca, Ali ailesiyle Çanakkale’ye yerleşti. Usta edebiyatçı,1918’e kadar yaşadığı savaş bölgesinden oldukça etkilendi.
Geçim sıkıntısı ve aile içerisindeki huzursuzluklarla çocukluk dönemini geçiren yazar, eğitimine Çanakkale İbtidai Mektebi’nde devam etti. Okul, savaş nedeniyle öğretmensiz kalarak kapansa da Ali Selahattin Bey ve diğer subayların yardımıyla tekrar açıldı. Türkçe derslerini Ali’nin babası verdi.
Sabahattin Ali, daha sonra devam ettiği Edremit İdadi Mektebi’nden mezun oldu, ardından Balıkesir’deki Muallim Mektebi’ne kaydoldu.
Hikaye ve şiir yazmaya babası teşvik etti
Öğretmen okulundayken babasının teşvikiyle hikaye ve şiir denemelerine başlayan Ali, bir yandan da okul gazetesi çıkardı.
Sabahattin Ali, 3. sınıfta geçtiği İstanbul Muallim Mektebi’ndeki edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem’in teşvikiyle dergilere hikaye ve şiirler gönderdi. Okul müsamerelerine de katılan Ali, babasının kalp krizi nedeniyle vefat etmesi üzerine, “Babam İçin” adlı şiiri kaleme aldı. Bu şiir daha sonra Orhan Seyfi Orhon’un yönettiği “Güneş” dergisinde yayınlandı.
İlk büyük dostlukları İstanbul’da öğretmen okulunda öğrenciyken filizlenen Sabahattin Ali’nin, okul arkadaşları arasında, kadim dostu Pertev Naili Boratav ile uzun yıllar mektuplaştığı ve içini döktüğü Ayşe Sıtkı da vardı.
Yazar Ali, 1927’de Muallim Mektebi’ni tamamlayarak Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokuluna öğretmen olarak atandı. Yozgat’ta İstanbul’daki sosyal çevresinin aksine yalnız kalan Ali, kendisini yazmaya ve okumaya verdi.
Öğretmenlik görevinde bir yılı tamamladıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığının yabancı dil öğretmeni ihtiyacı nedeniyle açtığı, yurt dışında dil eğitimi sınavını kazanan Ali, Almanya’ya giderek Potsdam ve Berlin’de eğitim gördü.
Usta edebiyatçı, Alman edebiyatının yanı sıra Rus edebiyatına da yoğunlaşarak, özellikle Ivan Turgenyev, Maksim Gorki ve Knut Hamsun gibi isimlerin eserlerini okudu.
Komünizm söylemlerinde bulunduğu gerekçesiyle tutuklandı
Yaşadığı tatsız bir olay sebebiyle Almanya’dan Türkiye’ye dönen Ali, bir müddet İstanbul’da Yüksek Muallim Mektebinde, arkadaşlarının yanında, Nihal Atsız, Nihat Sami Banarlı ve Pertev Naili Boratav’la aynı yatakhanede kaldı.
Sabahattin Ali, 1930’da Gazi Enstitüsünde açılan yabancı dil sınavlarına katıldı ve Aydın Ortaokuluna Almanca öğretmeni olarak atandı. Burada komünizm söylemlerinde bulunduğu gerekçesiyle hakkında soruşturma açılan yazar, detaylı bir tahkikat yapılması amacıyla tutuklandı.
Aydın Hapishanesi’nde 9 Eylül 1931’e kadar kalan Sabahattin Ali, başından geçenleri, Ayşe Sıtkı İlhan’a yazdığı mektuplarda anlattı. Bu sürede yazar kimliğini geride bırakmayan Ali, daha sonra yazacağı öyküler için de malzeme biriktirdi.
Aydın’da öğretmenliğe başlamadan önce Nazım Hikmet’in çalıştığı “Resimli Ay” dergisine giden yazar, orada hem Zekeriya-Sabiha Sertel çiftiyle hem de Nazım Hikmet’le tanıştı. Ali’nin ilk hikayesi olan “Bir Orman Hikayesi” eseri de bu dergide yayınladı.
Usta edebiyatçı, beraatinden sonra Konya Ortaokulu’nda Almanca öğretmeni olarak göreve başladı. Konya’daki günlerini, “Bir Skandal” adlı eserinde anlatan yazar, yalnızlığını ve yaşadığı duygu karmaşasını okuruyla paylaştı.
Sabahattin Ali, aşık olduğu Melahat Hanım’a şiirler yazdı ve bu duygularla katıldığı bir toplantıda okuduğu hicviyede, memleketin idaresinde olanlara ima ve tahkirde bulunduğu iddiasıyla yeniden tutuklandı. Bir yıllık mahkumiyeti, temyiz mahkemesinin aleyhinde karar vermesi üzerine 12 aydan 14 aya çıkarıldı.
Cezasının dört ayını Konya Cezaevi’nde geçiren yazar, 6 ayını geçirdiği Sinop Cezaevi’nde, daha sonra bestelenerek unutulmayan şarkılar arasına giren “Aldırma Gönül” ve “Hapishane Şarkısı” adlı eserleri kaleme aldı.
Ali, erken tahliye edilerek 29 Ekim 1933’te cezaevinden çıkınca Milli Eğitim Bakanlığına başvurarak öğretmenlik mesleğine geri dönmek istediğini belirtti.
Öğretmenliğe Ankara 2. Ortaokulu’nda devam eden yazar, 1932’de İstanbul’daki bir yakınının vasıtasıyla tanıştığı Aliye Hanım’la mektuplaşmaya başladı. Aliye Hanım ve Sabahattin Ali, posta yoluyla nişan taktı, 16 Mayıs 1935’te evlendi.
Başarılı edebiyatçı, 1937’de yedek subay olarak askerlik görevini tamamladı, 30 Eylül 1937’de kızı Filiz dünyaya geldi.
“İçimizdeki Şeytan” romanı siyasi tartışmalara neden oldu
İdeal bir eş ve sevecen bir baba olan Ali, kızının doğumunun ardından, bugün hala en çok okunan ve birçok dile çevrilen “Kuyucaklı Yusuf” ile “Kürk Mantolu Madonna” romanlarını kaleme aldı. Politikayla da içli dışlı olan Ali, çeşitli söylemleri dolayısıyla öğretmenlik görevinden tekrar alındı.
Usta edebiyatçı, 1938’de “Çaydanlık” ve “Arap Hayri”, 1939’da “Isıtmak İçin” ve “Uyku” hikayelerini, 1940’ta “Selam” ve “Bir Mesleğin Başlangıcı” hikayelerini yazdı. “İçimizdeki Şeytan” romanı 3 Nisan-29 Haziran 1939’da Ulus gazetesinde tefrika edildi. Roman yayınlandıktan sonra pek çok siyasi tartışmaya neden oldu.
Yazar Ali, 1941-1943’te yazdığı “Bir Konferans”, “Yeni Dünya”, “İki Kadın”, “Sulfata” ve “Hasan Boğuldu” adlı hikayelerini “Yeni Dünya” kitabında topladı.
Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğünde memur, Ankara Devlet Konservatuvarında ise çevirmen ve dramaturg olarak da çalışan usta edebiyatçı, Nihal Atsız’ın hakkında yazdığı bir yazıya karşı dava açtı. Davayı 1944’te kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamayan Ali, duruşmalar sonunda Milli Eğitim Bakanlığınca görevinden alındı.
1945’te gazetecilik yapmaya başladı
İstanbul’da 1945’te gazetecilik yapmaya başlayan Ali, “Tan Gazetesi” olayları sırasında, fıkralar yazdığı “La Turquie” ve “Yeni Dünya” gazeteleri tahrip edilince işsiz kaldı.
Ali’nin yazıları “Yurt ve Dünya”, “Yeni Türk” ve “Tercüme” dergisinde okuyucuyla buluştu. Usta yazar, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la siyasal mizah dergisi “Marko Paşa”yı 1946’da çıkardı. Bu dergiyi, “Malum Paşa”, “Merhum Paşa” ve “Öküz Paşa” adlı, yine siyasal içerikli mizah dergileri takip etti.
Yayınlardan birinde “Adalet Koridorlarında” adlı yazısıyla yeniden tutuklanan ve 3 ay hapis yatan Sabahattin Ali, bu dönem İstanbul’da hem maddi hem de manevi yönden zorluklar yaşadı.
Siyasi baskılardan uzak kalamayacağı, hür iradesine dayalı yayın hayatını sürdüremeyeceği fikriyle yurt dışına çıkmak isteyen ancak pasaport yasağından dolayı insan kaçakçılarıyla anlaşarak sınır dışına çıkmayı planlayan yazar, tanıştığı Ali Ertekin’le 31 Mart 1948’de Kırklareli’ne yola çıktı.
Bulgaristan sınırında 16 Haziran 1948’te bir çobanın bulduğu cesedin Sabahattin Ali’ye ait olduğu tespit edildi. Ali Ertekin, daha sonra cinayeti işlediğini itiraf etti.
Ormanda tanınmaz halde bulunan cesedin yazar Ali’ye ait olduğu ve 2 Nisan 1948’de vefat ettiği kayıtlara geçti.
Eşi Aliye Ali, bu duruma ilişkin yaptığı bir açıklamada şunları kaydetmişti:
“Sabahattin iyi yürekli, insanları çok seven biriydi. Senelerden beri daima dama taşı gibi oynanan sanata verdiği emek, polisçe devamlı tedirgin edilmesi sinirlerini yormuş olacaktı ki kaçma teklifi ona cazip gelmişti. Romanlarını rahat bir kafa ile yazabilme düşü, kafasını dinlemek istediği bir yer veya bir memleket aratıyordu ona herhalde.”
Sabahattin Ali’nin edebi kişiliği
Şiirlerini hece vezniyle yazan Ali, edebiyat dünyasına şiirleriyle adım attı. Halk şiirinin etkisinin hissedildiği eserlerini kaleme alırken, öykü ve romanlarında olduğu gibi toplumsal gerçekçilik yaklaşımıyla hareket eden Ali, şiire yaklaşımını 1938’de verdiği bir söyleşide, “Bence şiirin eskisi yenisi yoktur. İyi şiir, muhakkak ki insana bir şey ilave eder. Bu şey bazen tez olur, bazen bizim manen daha genişlememizi temin eden bir heyecan olur.” ifadeleriyle dile getirmişti.
Şiirlerini yazarken sade bir üslup kullanarak, daha geniş bir okuyucu kitlesi hedefleyen usta edebiyatçı, öykü ve romanlarında toplumsal gerçekçiliği ön planda tutarak, bu doğrultuda konular belirledi ve karakterleri hayatın içinden seçti.
“Benim kanaatimce sanat, insana insanı ve hayatı ve bunların manasını öğretmekle muvazzaftır.” sözleriyle sanat anlayışını özetleyen Ali, Türk edebiyatına kazandırdığı eserlerle büyük beğeni topladı.
Unutulmaz yazarın çeviri eserleri de bulunuyor.
]]>Ayverdi, 25 Kasım 1905’te Meliha Hanım ile Piyade Kaymakamı Yarbay İsmail Hakkı Bey’in ikinci çocuğu olarak İstanbul Şehzadebaşı’nda dünyaya geldi.
Sanat tarihçisi Ekrem Hakkı Ayverdi’nin kardeşi olan usta yazarın, baba tarafı Ramazanoğullarına, anne tarafı ise Bektaşi dervişi Gül Baba’ya kadar uzanıyor.
Babasının kütüphanesiyle kendisini yetiştirdi
Samiha Ayverdi, henüz 3-4 yaşındayken babasının kendi evlerinde düzenlediği ve Ziya Paşa, Cevdet Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Çürüksulu Mahmut Paşa ile ressam Ali Rıza Bey’in yer aldığı selamlık sohbetlerine katıldı.
Mahalle mektebine 5 yaşında başlayan usta edebiyatçı, babasının zengin kütüphanesiyle kendini yetiştirdi.
Samiha Ayverdi, Süleymaniye Kız Numune Mektebi’nden 1921’de mezun olduktan sonra tarih, tasavvuf, felsefe ve edebiyat alanlarında aldığı özel derslerle eğitim hayatını sürdürdü.
İyi derecede Fransızca bilen ve keman çalan Ayverdi, ruhen ve fikren anlaşamadığı, kaymakam olan eşinden kızı Nadide’nin doğumundan sonra ayrıldı, bir daha evlenmedi.
Kenan Rıfai, hayatının dönüm noktası oldu
Annesi sayesinde tanıştığı, mütefekkir ve mutasavvıf Kenan (Rifai) Büyükaksoy, yazarın hayatında önemli bir rol oynadı. Yazarlığa Kenan Rifai aracılığıyla adım atan Ayverdi, ilk yazılarını Necip Fazıl Kısakürek’in yayınladığı “Büyük Doğu” dergisinde okurla buluşturdu.
Ayverdi’nin yazıları “Resimli İstanbul Haftası”, “Fatih ve İstanbul”, “Türk Yurdu”, “Havadis”, “Ölçü”, “Hür Adam”, “Anıt”, “Türk Kadını”, “Tercüman”, “Kubbealtı Akademi Mecmuası” ve “Türk Edebiyatı” adlı dergilerde de okuyucuyla buluştu.
Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşuna genç yaşta tanık olan Ayverdi’nin,”Aşk Budur” adlı ilk romanı 1938’de yayınlandı.
Usta edebiyatçı, tarih ve medeniyet konularını eserlerine taşıdı, 1946’ya kadar tasavvuf ve manevi aşk üzerine roman ve hikaye kitapları yazdı. Sonraki yıllarda ise edebi hayatına tarihi ve sosyal içerikli biyografi, hatıra, mektup, makale ve inceleme türündeki eserlerle devam etti.
Mutasavvıf edebiyatçılardan etkilendi
Mevlana, Muhyiddin-i Arabi, Hafız ve Şeyh Sadi Şiraz’dan etkilenen Samiha Ayverdi, bir yandan da Batı edebiyatını ve dünya düşünce akımlarını takip etti.
Ayverdi, hayatı boyunca yaklaşık 50 eser kaleme aldı. Yaşadığı dönemde batılılaşmayla meydana gelen değişimi ve bu değişimin toplumda sebep olduğu sorunları ve çözümleri romanlarına taşıyan yazar, eserlerinde Türkçeyi yalın ve titizlikle kullandı.
Kaleme aldığı “İbrahim Efendi Konağı”nda, kişisel anılarından yola çıkarak, konak hayatını, “Mesihpaşa İmamı” romanında ise sevgiden yoksun ve sahip olduğu değerlerin farkında olmayan bir din adamını anlattı.
Samiha Ayverdi, Türkiye’deki milli eğitim ve kültür alanında yaşadığı boşluklardan ve hatalardan yola çıkarak, “Milli Kültür Meseleleri ve Maarif Davamız” adlı eseri hazırladı.
Milli kültür ve manevi değerler adına birçok hizmette bulundu
Mevlana’nın anıldığı ve hala devam eden “Şeb-i Arus” merasimlerinin ilk kez 1954’te yapılmasına öncülük eden Ayverdi, dönemin halk aşıklarına ulaşarak çeşitli derlemeler yapan, kasetler hazırlatan ve Yunus Emre’nin şiirleriyle ilahileri yayınlayan “Yeni Doğuş Cemiyeti” derneğinin kurucuları arasında faaliyet gösterdi.
Ayverdi, aksiyoner ve birleştirici mizacıyla bazı sosyal ve kültürel kurumların oluşmasını teşvik etti ve İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul Enstitüsü ve Yahya Kemal Enstitüsü’nde üye olarak yer aldı.
Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi ile Kubbealtı Akademisi’nin kurucu üyesi olan Ayverdi, 1969-1980’de çeşitli Avrupa ülkelerine seyahatler yaptı. Bu seyahatlerde aldığı notları “Yeryüzünde Birkaç Adım” adlı eserinde bir araya getirdi.
Yazar Ayverdi, çevreye duyarlılığı ile de dikkati çekti. Fatih’te İtfaiye durağından Edirnekapı’ya kadar devam eden Fevzipaşa Caddesi’nde ve Koyunbaba Parkı’nda ağaçlandırma çalışması yapılmasına vesile oldu.
Ödülleri
Birçok ödüle de değer görülen Samiha Ayverdi’ye, 1978’de “Türkiye Milli Kültür Vakfı Armağanı”, 1984’te Milli Kültür Vakfı tarafından “Türk Milli Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı”, 1985’te “Boğaziçi Başarı Ödülü”, 1988’de Türkiye Yazarlar Birliği’nce “Yılın Dil Ödülü” ve 1992’de Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği tarafından “Üstün Hizmet Ödülü” verildi.
Ayverdi ayrıca 13 Mayıs 1990’da Başbakanlık Aile Araştırmaları Kurumundan şükran beratı aldı.
Hakkında çeşitli doktora ve yüksek lisans tezleri hazırlanan yazarın birçok eseri, İngilizce, Arapça, Azerbaycan Türkçesi, Almanca ve Urduca’ya çevrildi.
Fatih’te 22 Mart 1993’te 87 yaşındayken vefat eden Ayverdi, Merkezefendi Mezarlığı’na defnedildi.
Ayverdi’nin bazı eserleri şöyle:
“Batmayan Gün”, “Mabette Bir Gece”, “Ateş Ağacı”, “Yaşayan Ölü”, “Yolcu, Nereye Gidiyorsun?”, “İstanbul Geceleri”, “Edebi ve Manevi Dünyası İçinde Fatih”, “Boğaziçi’nde Tarih”, “Misyonerlik Karşısında Türkiye”, “Türk Rus Münasebetleri ve Muharebeleri”, “Türk Tarihinde Osmanlı Asırları”, “Abide Şahsiyetler”, “Kölelikten Efendiliğe”, “Yeryüzünde Birkaç Adım”, “Bağ Bozumu, “Dile Gelen Taş”, “Ratibe”, “İki Aşina”, “Ezeli Dostlar”
]]>Kadıköy Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki etkinliğe Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı, tarihçi-yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı, tiyatro sanatçısı Orhan Aydın, senarist-yazar Kandemir Konduk ve Gezen’in sevenleri katıldı.
ERDOĞAN’A BÜYÜK TEPKİ
Etkinlik, gazeteci Gökmen Ulu’nun hazırladığı “Bir Sevgi Belgeseli”nin gösterimiyle başladı. Belgeselde, Gezen’in eşi Leyla Gezen, yakın dostları Türkan Şoray, Emel Sayın, Mustafa Alabora gibi isimlerle birlikte Cem Yılmaz, Erkan Can, Ezgi Mola, Çağlar Çorumlu ve daha birçok öğrencisinin görüşleri yer alıyor.
Gezen’in Savaş Dinçel ile olan yakın dostluğunun yanı sıra siyasi duruşu da belgeselde önemli bir yer kaplıyor. Gösterim sırasında salonu dolduran yurttaşlar, belgesel boyunca olumlu olumsuz tepkilerini gizlemedi.
Kimi yerlerde üzüldü, kimi yerlerde güldü. Ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2018’de, Müjdat Gezen ve Metin Akpınar için kullandığı “Yahu senin her yerin sanatçı olsa ne yazar. Bunlar sanatçı müsveddesi” ifadelerine karşı salondan yükselen büyük bir uğultu ve yuhalama sesleri gecenin en dikkat çeken tepkisiydi.
Gezen, belgesel gösterimi sonrasında yapılan söyleşide de “Benim ayağıma da elime de zincir vurdular. cumhurbaşkanına hakaret ettiğim iddiasıyla yargıç benim için beş yıl dört ay hapis istedi.
Ne hakareti? Herkese hakaret eden o. Ben davacıyım aslında ama ben davalı olarak gittim. Yargılanmalarını görmeyi çok isterim” dedi.
MÜCADELE PEŞİNDE BİR ÖMÜR
Cumhuriyet’e konuşan tiyatro sanatçısı Orhan Aydın, “Türkiye tiyatrosunun temel direklerinden biriydi bu akşam bizi selamlayan, bizim onu alkışlayarak yaşamasını, yeniden üretmesini, yaşama sevinçler katmasını istediğimiz.
Onun gibi, maalesef arkasından gelen gençlerin yalnızca kendi çatısı altında büyüyen ve gelişen o genç yaratıcıların dışında, keşke o kanal daha coşkun aksa. Aydınlanma ateşine doğru bağımsız, demokratik, eşit, özgür bir Anadolu’nun yaratılması için sanat üreten insanlarla dolsa.
Müjdat bütün hayatı boyunca bu mücadelenin peşinden koştu. Tek derdi Cumhuriyetin ayakta kalmasıydı” ifadelerini kullandı. Yazar ve senarist Kandemir Konduk da “Müjdat Türkiye’nin çok sevdiği değerli bir sanatçı, benim de 50 yıllık dostum.
Bu gece herkes gibi beni de çok mutlu etti. İnşallah 72., 73., 74. yılları birlikte kutlamaktan mutluluk duyarım” diye konuştu.
ADI ÇOCUK YUVASINA VERİLİYOR
AÇILIŞ konuşmasını yapan Kadıköy Belediye Başkanı Odabaşı, Gezen’le en son üç ay önce Can Atalay için başlatılan “anayasa nöbetinde karşılaştığını belirterek şöyle konuştu:
“Her daim doğrunun, haklının, ezilenin yanında olmuş, canımızdan çok sevdiğimiz ülkemizde demokrasinin temini için yaşına rağmen hala mücadeleden bir adım dahi geri atmayan, karakteri ve sağlam duruşuyla, o soğuk kış gününde Can Atalay için beton zemin üstünde oturup bu ülkenin yurttaşlarına öncülük eden Müjdat Gezen, her zaman yolumuzu aydınlattı.
Sanatla aydınlattı. Dik duruşuyla aydınlattı. Doğru bildiklerinden ne pahasına olursa olsun taviz vermemesiyle aydınlattı ve aydınlatmaya da devam edecek.
Tam da bu sebeple önümüzdeki aylarda açacağımız bir çocuk yuvasına Müjdat Gezen’in adını vereceğiz.”
]]>Usta yazar, bazı kaynaklara göre 17 Ağustos, kimi kaynaklara göre ise 19 Ağustos 1864’te İstanbul’da dünyaya geldi. Hünkar yaveri Mehmet Sait Paşa ile Ayşe Sıdıka Hanım’ın oğlu olan yazar, üç yaşındayken annesini kaybetti.
Dört yaşındayken Girit’te askerlik yapan babasının yanına giden Gürpınar, medrese eğitimine başladı. Gürpınar, 6 yaşında İstanbul’a geri döndü, çocukluğunu Aksaray’da anneannesiyle teyzesinin yanında geçirdi. Yakubağa (Ağayokuşu) mahalle mektebinde okuyan usta yazar, Mahmudiye Rüşdiyesi sıbyan ve rüşdiye kısmına, oradan da resmi dairelere katip yetiştiren Mahrec-i Aklam’a devam etti. Hocası Abdurrahman Şeref Efendi’nin teşvikiyle iki yıl kadar da Mülkiye Mektebi’nde öğrenim gördü.
Çocukluğunu birlikte geçirdiği akrabaları, Gürpınar’ın edebi duyarlılığının gelişmesinde önemli bir rol oynardı. İstanbul ile çevresinin renkli ve canlı hayatı, masallardan cinayetlere kadar şehrin irili ufaklı bütün olayları yazarın roman ve hikayelerinde kendine bir yer buldu.
Fransızca dersleri de alan Gürpınar, ikinci sınıfta iken hastalanarak bir yıl kadar tedavi gördü, ardından okulu bırakmak zorunda kaldı.
Yazmaya 12 yaşında başladı
İlk eserlerini 12 yaşında kaleme almaya başlayan yazarın, “Gülbahar Hanım” adlı bir piyesi ile sahip olduğu kitaplar, o dönem yaşadığı evde çıkan yangınla yok oldu.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın dönemin yanlış Batılılaşma meselesini ele aldığı ilk romanı “Ayna”, 23 Nisan 1887’de Ahmed Midhat Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edilmeye başlandı. Eser 1889’da “Şık” adıyla kitap olarak basıldı.
İlk hikaye denemesi “İstanbul’da Bir Frenk” adıyla 25 Temmuz 1887’de Ceride-i Havadis gazetesinde yayınlanan yazar, yaptığı bir açıklamada şunları söylemişti:
“Basına Ceride-i Havadis gazetesiyle girdim. İlk yazım ‘İstanbul’da Bir Frenk’ başlıklı yazıdır. İstanbul’da bir Frenk makalesi, adımın yayılmasına sebep oldu. Tercüman’a çağırdılar. Beşir Fuat, o zaman benim için ‘Bu çocukta espri, komik var.’ demişti. Ondan sonra Şık’ı yazdım.”
Tercüman-ı Hakikat’ın maaşlı yazar kadrosuna alınan usta edebiyatçı, okuyucunun bilgi ve kültür seviyesini yükseltmek amacıyla edebi ve toplumsal konuları ele aldı, ayrıca Fransızcadan tercümeler yaptı.
Paul Bourget, Paul de Kock, Alfred de Musset gibi Fransız yazarları çeviren Gürpınar’ın “Mürebbiye”, “Metres”, “Tesadüf” ve “Nimetşinas” eserleri 1894’te geçtiği İkdam gazetesinde okuyucuyla buluştu.
1908’den itibaren tamamen yazmaya yöneldi
Hüseyin Rahmi Gürpınar, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanının ardından resmi görevinden ayrılarak kendini tümüyle yazarlığa verdi.
Ahmet Rasim ile Gürpınar’ın aynı yıl yayımlamaya başladığı mizah dergisi “Boşboğaz ile Güllabi”, 37 sayı okuyucuya ulaştı.
İbrahim Hilmi Bey ile çıkardığı Millet gazetesi uzun ömürlü olmayan başarılı edebiyatçının, daha sonraki yazıları İkdam, Söz, Vakit, Son Posta, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde yer aldı.
Yazılarında 19 ve 20. yüzyıl başındaki İstanbul yaşamını gerçekçi bir biçimde yansıtan yazarın “Alafranga” adlı romanı sansürlendi. Eser 1911’de “Şıpsevdi” adıyla yeniden yayımlandı.
“Son Posta” gazetesinde 1924’te yayımlanan “Ben Deli miyim?” isimli romanı ahlaka aykırı bulunduğu için yargılanan yazar, bu davadan da beraat etti.
Gürpınar, 1936-1943’te Kütahya milletvekili olarak görev aldı.
Eserlerinde toplumsal değişimleri gözlemci mizah diliyle işledi
Usta yazar, eserlerinde, İstanbul halkının toplumsal, töresel yaşantısını, aile geçimsizliklerini, mahalle kadınlarının kavgalarını, batıl inançları, yaşadığı çağdaki Türk toplumunun geçirdiği kriz ve değişimleri gözlemci bir mizah diliyle ele aldı.
İstanbul’u tüm canlılığıyla anlatan Gürpınar, sokağı edebiyata taşıyan yazar olarak bilindi. Toplumcu bir sanat anlayışıyla yazılarını kaleme alan usta edebiyatçı, eserlerinde yalın bir dil kullanırken, çok okunan yazarlar arasında yer aldı.
Gürpınar, roman ve öykülerinde seçtiği tipleri seviyelerine uygun, ustaca konuştururken olayları hem komik hem acıklı yönleriyle anlattı. Ertem Eğilmez’in “Gulyabani” isimli romandan sinemaya uyarladığı “Süt Kardeşler” filmi bunun güzel bir örneği oldu.
Eserlerinde sıklıkla, zeki ve kurnazların, saf ve cahilleri kandırarak işlerini yürüttükleri çarpık bir düzenden kurtulmak için akılcı düşüncenin gelişmesi gerektiğini savunan yazar, yazılarında dar sokakları, ahşap evleri, konakları, yalıları ve çarşılarıyla İstanbul’u işledi.
Romanın yanı sıra hikaye ve tiyatro eserleri de kaleme aldı
Hüseyin Rahmi Gürpınar, milletvekili olduğu yıllar dışında yaşamını, 1912’de taşındığı Heybeliada’da geçirdi.
Türk edebiyatında daha çok romancılığıyla tanınmasına rağmen hikaye ve tiyatro türünde de eserler veren yazar, hayatı boyunca 41 roman, 9 hikaye ve 4 tiyatro eserinden oluşan 54 ciltlik dev külliyata imza attı.
Gürpınar, 8 Mart 1944’te Heybeliada’da vefat etti ve Abbas Paşa Mezarlığı’na defnedildi.
Bazı eserleri vefatından sonra yayınlanan usta yazarın öykü, hikaye, roman ve tiyatro oyunu eserlerinin birçoğu şöyle:
“Sevda Peşinde” (1912), “Hayattan Sayfalar” (1919), “Hakka Sığındık” (1919), “Toraman” (1919), “Son Arzu” (1922), “Tebessüm-i Elem” (1923), “Cehennemlik” (1924), “Efsuncu Baba” (1924), “Meyhanede Hanımlar” (1924), “Tutuşmuş Gönüller” (1926), “Billur Kalp” (1926), “Evlere Şenlik, Kaynanam Nasıl Kudurdu” (1927), “Mezarından Kalkan Şehit” (1928), “Şeytan İşi” (1933), “Eşkıya İninde” (1935), “Ölüm Bir Kurtuluş mudur” (1954), “Namusla Açlık Meselesi” (1933), “Tünelden İlk Çıkış” (1934), “Gönül Ticareti” (1939), “Melek Sanmıştım Şeytanı” (1943), “Eti Senin Kemiği Benim” (1963)
]]>Yüzbaşı Ömer Şevki Efendi ile Fatma Hanım’ın oğlu Ömer Seyfettin, 11 Mart 1884’te Balıkesir Gönen’de dünyaya geldi.
Usta edebiyatçı, 7 yaşına kadar kaldığı Gönen’de, 4 yaşından itibaren medrese eğitimi veren mahalle mektebine gitti.
Babasının Ayancık’a atanmasının ardından sübyan mektebine başlayan yazar, verilen eğitimi beğenmeyen ailesi tarafından 1892’de İstanbul’da Mekteb-i Osmani’ye yazdırıldı.
Ömer Şevki Efendi, kendisi gibi asker olmasını istediği oğlunu, Eyüpsultan Askeri Baytar Rüştiyesine yerleştirdi. Burada tiyatroyla da tanışan ve yazmaya ilgi duyan Seyfettin, rüştiyeden arkadaşı Aka Gündüz ile Edirne Askeri İdadisinde eğitimine devam etti. Her iki okul, usta yazarın askeri kimliğinin yanı sıra edebiyata yönelmesinde önemli rol oynadı.
İlk şiiri Mecmua-i Edebiyye’de yayımlandı
İdadinin son sınıfındayken, yazdığı şiirleri çeşitli dergilere gönderen Seyfettin’in ilk şiiri, Mecmua-i Edebiyye’de okuyucuyla buluştu.
Ömer Seyfettin, 1900’de İstanbul Kara Harp Okuluna girdi. Okuldan 1903’te mezun olan yazar, kura sonucu Kuşadası Redif Taburuna atandı. Aynı yıl taburda yaşanan karışıklıklar dolayısıyla göreve Kuşadası’nda değil Rumeli’de başladı.
Selanik ve Manastır’a bağlı Pirlepe’de çeşitli görevlerde bulunan yazar, elde ettiği başarılar dolayısıyla 2 liyakat madalyasıyla ödüllendirildi. İsyanın bastırılmasının ardından 6 Eylül 1904’te bağlı bulunduğu taburla Kuşadası’na döndü.
Askeri okullardaki eğitimini başarıyla tamamlayan Seyfettin, 1907’de İzmir’de açılan Jandarma Okulunda öğretmenlik yaptı ve jandarma örgütünün İzmir’deki kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ömer Seyfettin, burada “İzmir”, “Ahenk” ve “11 Temmuz” adlı gazete ve dergilerde yazılar kaleme aldı.
Önemli yazar ve fikir adamlarını tanıdı
Usta edebiyatçı, Baha Tevfik, Şahabettin Süleyman ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi önemli yazar ve fikir adamlarıyla tanıştı. Yazar, idadiden arkadaşı Aka Gündüz’den sonra edebi çevresini genişletmeye başladı.
Baha Tevfik’in teşvikiyle Fransızcasını ilerleten Seyfettin’in bu dilde yazdığı birkaç şiir, “Perviz” imzasıyla “Mercure de Soleil” mecmuasında yayımlandı. Aynı yıllarda “Serbest İzmir”, “Sedad” ve “Muktebes” adlı süreli yayın organlarında Seyfettin’in yazı ve şiirleri okuyucuya ulaştı.
Ömer Seyfettin, ordudaki görevinden 1911’de ayrılarak Selanik’e gitti. Askeri rüştiyede başlayan şiir yazma merakı, artık hayatı boyunca sürdürmek istediği bir uğraş haline geldi.
Selanik ve Manastır’da yayımlanan “Bahçe”, “Kadın”, “Hüsn ve Şiir”, “Tenkid” ve “Piyano” mecmualarına şiirler gönderen yazar, Fransız edebiyatından, özellikle Catulles Mendes’ten çeviriler de yaptı.
Edebiyat-ı Cedide topluluğuna uygun şiirler ya da Fransız edebiyatından çevirilerle meşgul olan usta kalem, daha önce bir iki deneme yaptığı hikayeye, bir daha vazgeçmemek üzere döndü.
Seyfettin ve arkadaşları, 1911’de “Genç Kalemler” dergisini okurla buluşturdu. Derginin ilk sayısında Seyfettin’in imzasız yazdığı “Yeni Lisan” adlı başmakale, milli edebiyatın meydana gelmesinde ilk basamağı teşkil etti. Türklerde edebiyat alanında yeni bir uyanışın gerçekleştiğine işaret eden makale ve dergi, Türk edebiyatının dönüm noktalarından biri olarak gösterildi.
Balkan Savaşları başlayınca orduya döndü
Yazar Seyfettin, Balkan Savaşları’nın başlaması üzerine, yaklaşık 1 yıllık yoğun matbuat ve edebi faaliyetten sonra yeniden orduya döndü.
Garp ordusunda önce Kosova’da Sırplara, sonra Yanya’da Yunanlılara karşı yaklaşık 5 ay savaşan Seyfettin, esir düştü ve Atina yakınlarındaki Nafliyon kasabasında 10 ay kadar esaret hayatı yaşadı. Yazar, 17 Aralık 1913’te İstanbul’a döndü.
Esaret yıllarını tefekkür dönemi olarak değerlendiren usta edebiyatçı, bir taraftan hikayeler kaleme alırken diğer taraftan dil, kültür ve hayat üzerine düşüncelerini geliştirmeye çalıştı.
Ziya Gökalp ile tanışmasının ardından memleket gerçeklerine yönelen yazar, ilk hikayesini Balkanlar’daki görevi sırasında tuttuğu günlüklerden hareketle “İrtica Haberi” adıyla Genç Kalemler’de yayımladı.
Usta edebiyatçı, 23 Şubat 1914’te askerlikten bir kez daha ayrılarak İstanbul’a döndü.
Kısa süre sonra annesini kaybeden yazar, “Türk Sözü” ile yeniden yazarlığa başladı ve bir süre de “Yeni Mecmua”nın yayın sorumluluğunu üstlendi.
Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Erkek Muallim Mektebi’nde öğretmenlik yapan yazar Seyfettin, Ali Canip ile kısa süre Tetkikat-ı Lisaniye’de encümen üyeliği yaptı. Ömer Seyfettin, ders kitapları ve müfredat çalışmalarına katıldı, kaleme aldığı yazılarında ise yabancı okulların kapatılması ve bunların yerine milli okulların açılması yönünde görüşlerini dile getirdi.
Harbiye Nezaretinin kültür ve sanat adamları için 1915’te Çanakkale cephesine düzenlediği geziye katılan usta kalem, aynı yıl İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerinden Besim Ethem Bey’in kızı Calibe Hanım ile evlendi. Çiftin, Hatice Fahire Güner adını verdikleri kızı, 1917’de dünyaya geldi. Seyfettin, çok uzun sürmeyen bu evliliğin ardından 1918’de yalnızlık ve bekarlık günlerine döndü.
Yeni Mecmua’da, hikayeciliği yönünden en üretken yıllarını yaşadı
Ömer Seyfettin’in Yeni Mecmua’nın başında bulunduğu dönem, hikayeciliği yönünden en üretken yıllar oldu. “Eski Kahramanlar” serisindeki hikayelerini de yazdığı 1917-1918’de, 32 hikayesi yayımlandı.
Usta hikayeci, ölümüne kadar geçen sürede bir taraftan sağlık problemleriyle uğraşırken diğer yandan kalem faaliyetlerine ve öğretmenliğe devam etti. İşgal günlerinin acı ve endişesi içinde hastalığı ilerleyen yazar, yatağa düştü.
Henüz 36 yaşındayken 6 Mart 1920’de şeker hastalığı nedeniyle vefat eden Ömer Seyfettin’in cenazesi, Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı’na defnedildi. Burası tramvay garajı yapılınca Seyfettin’in kabri, 23 Ağustos 1939’da Zincirlikuyu Mezarlığı’na taşındı.
150’ye yakın hikaye kaleme aldı
Ömer Seyfettin’in 100’e yakın şiiri, ölümünden sonra bulunan el yazıları ve arkadaşlarına gönderdiği mektuplarda yer aldı.
Roman denemeleri “Ashab-ı Kehfimiz”, “Harem”, “Yalnız Efe” ve “Efruz Bey” ile 150 civarında hikayeyi kaleme alan yazar, mensur şiir, fıkra, hatırat, mektup, makale ve çeşitli türlerdeki tercümelerden oluşan geniş bir külliyata imza attı.
Modern Türk hikayeciliğinin kurulmasında öncü rol üstlenen Seyfettin, hikayelerinin konularını belirlerken sadece kişisel tecrübesiyle sınırlı kalmadı.
Seyfettin, çocukluğundan itibaren okuduğu okullar, çalıştığı, gezip gördüğü yerlerde edindiği izlenimler, duyduğu, dinlediği olaylar, okuduğu kitapların yanında, yaşadığı devirdeki sosyal ve siyasi olaylar, Türk tarihi, Türk kültür ve medeniyeti gibi konularla hikayelerinin çerçevesini oluşturdu.
]]>ABD’likimya profesörü Michelle Francl’in yazdığı kitapta, biraz tuz eklemenin çayı daha iyi hale getirebileceği yönündeki önerisi
Hatta İngiltere’deki ABD Büyükelçiliği, sosyal medya hesabından bir açıklama bile yayımladı. Açıklamada, “İngiltere’nin güzel halkının yüreği ferah olsun; çaya tuz atmak gibi akla hayale sığmayacak bir düşünce resmi ABD politikası değildir. Hiçbir zaman da olmayacaktır” ifadelerine yer verildi.
Bu tartışmayla ilgili birçok esprili haber yayımlandı.
Serious Eats yazarları ve editörleri tat testi bile yaptı ve en nihayetinde de “Steeped: The Chemistry of Tea” kitabının yazarı kimyager Francl’ın haklı olduğu sonucuna vardılar.
Onlara göre de demliğe az miktarda tuz eklemek gerçekten de çayın acılığının bir kısmını gideriyordu.
Peki çay ve onu doğru şekilde demlemek İngiltere’de neden bu kadar çok insan için önemli?
Çayın İngiltere’deki tarihi incelendiğinde, çay yapma yöntemlerinin pek de tekdüze olmadığını görmek mümkün.
Çay 17. yüzyılda İngiltere’ye ilk getirildiğinde sütsüz içiliyordu; örneğin İngiliz yazar Samuel Pepys Eylül 1660’ta bir Salı günü ilk kez içtiği çayı sütsüz betimliyor.
Şekerse daha yaygın bir şekilde çaya katılıyordu.
İngiliz çay kültüründe alışkanlık haline gelen süt ilavesi çok daha sonra geldi.
Vergiler düşürüldü
“Scoff: Britanya’da Yemek ve Sınıfın Tarihi” isimli kitabın yazarı tarihçi Pen Vogler’e göre insanlar çay demlemenin çeşitli yollarını aradı.
Vogler, hükümet politikalarının da çayın birçok İngiliz için günlük bir ihtiyaç olarak yerleşmesine yardımcı olduğunu söylüyor.
18. yüzyılda çayın vergilendirilme biçiminde önemli değişikliklere gidildi ve çay bir lüks olmaktan çıkıp herkesin alabileceği bir şey haline geldi.
Vogler, “The East India Company (EIC) [İngiltere’nin Hindistan’daki sömürge aracı olan “Doğu Hindistan Şirketi”] hükümete o kadar bağlıydı ki, 2008 krizindeki bankalar gibi, batmak için çok büyüktü. Temelde çay ticareti yapıyordu” diyor.
EIC’nin o zamanki direktörü ve ünlü İngiliz çay markası Twining’s’in kurucusu Richard Twining, Çin çayına daha fazla talep yaratılması için dönemin başbakanı William Pitt’e başvurdu ve hükümet çay üzerindeki vergileri yüzde 119’dan yüzde 12,5’e düşürdü.
Böylece her sınıftan ve gelir düzeyinden insanlar arasında çay içmek mümkün hale geldi.
Bu durum, sonunda Britanya adalarının çok ötesinde etkilere neden oldu.
Ekonomist Francisca Antman’a göre, 18. yüzyılın sonlarında İngiltere’de o kadar çok çay içiliyordu ki, bu durum ortalama yaşam süresini kayda değer ölçüde uzatmış olabilir; çünkü suyun kaynatılması bakterileri öldürür.
İngilizler Hindistan’a hükmettiğinde, Çin çay bitkileri İskoç bir botanikçi tarafından çalındı, daha sonra da bitkilerin orada da yetişebildiği görüldü. Böylece mahsulü denetleyenler İngiliz sömürgecileri oldu.
Vogler, “Çay, İngilizlere özgü bir şey olarak görülmeye başlandı” diyor.
Dahası, Londra Queen Mary Üniversitesi’nde 18. yüzyıl çalışmaları profesörü ve “Çay İmparatorluğu: Dünyayı Fetheden Asya Yaprağı” kitabının ortak yazarı Markman Ellis, uluslararası alanda satılan çayın neredeyse tamamının dünyanın geri kalanına giderken Londra’dan geçtiğini söylüyor.
Çin ve Hindistan’da pek çok insan yakınlarda yetişen çayı içiyordu. Geri kalanlar içinse çay Londra üzerinden gidiyordu.
Bu gerçeklerden hareketle, çayın özünde “İngiliz” olduğuna dair yaygın bir inanış doğdu.
Adı ne olursa olsun İngiliz çayının (English Breakfast Tea) İngiltere’den binlerce kilometre uzakta yetiştirildiğini öğrenmek bugün basit birkaç Google aramasıyla çok kolay olsa da, bu inanış bugün bile değişmedi.
Ulusal efsane yaratma süreci
Tüm bölgesel ve sınıfsal farklılıklarıyla birlikte, İngiliz çay yapma yöntemleri, dünyanın geri kalanının çayı nasıl demlediğini düşündüğümüzde, oldukça küçük bir örnek olarak kalıyor.
Örneğin Çin’in kendine özgü epiküryen ve proleter çay demleme yöntemleri var. Hint alt kıtasındaki insanlar masala çayını bambaşka bir şekilde demliyor.
Gıda tarihçisi Helen Saberi’nin “Çay: Küresel Bir Tarih” kitabının açılış cümlelerinde, “Çinliler onu küçük fincanlardan yudumlar, Japonlar çırpar. Amerika’da buzlu servis ederler. Tibetliler tereyağı koyar. Ruslar limonla servis eder. Kuzey Afrika’da nane eklenir. Afganlar kakule ile tatlandırır” diyor.
Dünyanın dört bir yanında geçerli çay demleme tariflerinin listesi uzayıp gidiyor.
Ancak İngiltere’deki pek çok kişi için çay bir şekilde hala “ülkeye has” bir şey olarak duruyor.
Londra Queen Mary Üniversitesi’nde öğretim görevlisi ve “Ellis’s Empire of Tea” kitabının yazarlarından biri olan Richard Coulton, “İngilizler çay içerek ulusal bir efsane yaratma sürecine girdiler” diyor:
“Bence bugün İngilizler ideal bir fincan çay konusunda heyecanlanıyorlarsa, bunun bir nedeni, küresel hakimiyet deneyimlerine yönelik gizli bir kültürel özlem olabilir. Ya da bunun en azından bu şanlı geçmişin hikayelerine duyulan nostalji olduğuna inanıyorum.”
İngiltere’de insanlar çay hakkında konuşmayı seviyor çünkü çay her yerde.
Vogler bunu, “Çay günlük rutinimizi işaret ediyor. Nasıl her gün işe gidip geliyorsak, çay da günlük ritminizin gerçekten önemli bir parçası” sözleriyle açıklıyor ve şöyle devam ediyor:
“Tüm tarihi nedenlerden dolayı çayla aşırı özdeşleşiyoruz. Bunu tam bir çay fanatiği olarak söylüyorum. Çayı seviyorum.”
]]>Gazeteci, yazar Süleyman Tarık Buğra, ağır ceza reisi Erzurumlu Mehmet Nazım Bey ile Akşehirli Nazike Hanım’ın çocuğu olarak 2 Eylül 1918’de Akşehir’de dünyaya geldi. Çocuk yaşlarda edebiyata ilgisi başlayan Buğra, ilk ve ortaokulu Akşehir’de tamamladı.
Usta edebiyatçı, 1933’te yatılı öğrenci olarak İstanbul Lisesine girdi. Lisede okurken Hakkı Süha Gezgin ve Pertev Naili Boratav’ın öğrencisi olan Buğra, Gezgin’in teşvikiyle ilk hikayelerini kaleme aldı.
“Tarık Nazım” takma ismiyle, hikaye ve şiirler kaleme alan yazar, okulun yatılı kısmı kapanınca Konya Lisesine geçerek 1936’da mezun oldu.
Babası ile Akşehir’de Nasreddin Hoca gazetesini çıkardı
İstanbul Üniversitesinin tıp ve hukuk fakültelerinde kısa sürelerle eğitim gören Tarık Buğra, yaklaşık 3 yıl süren askerlik görevinin ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde başladı. Üniversitede okurken okul masraflarını çıkarmak için tezgahtarlık ve muallim muavinliği yaptı.
Buğra’nın “Oğlumuz” hikayesi Mehmet Kaplan tarafından “Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Hikaye Yarışması”na gönderildi. Eseriyle ikincilik ödülüne hak kazanan Buğra, 1949’da Akşehir’de babasıyla Nasreddin Hoca gazetesini çıkarmaya başladı.
Usta yazar, 1952’de babasının vefatı üzerine gazeteyi elden çıkararak İstanbul’a döndü ve Milliyet gazetesi bünyesinde profesyonel gazetecilik hayatına adım attı.
Gazetede Abdi İpekçi, Reşat Ekrem Koçu ve Peyami Safa ile çalışma imkanı bulan Buğra’nın yoksul yaşamını yansıttığı yazıları farklı mecralarda da yayımladı.
Jale Baysal ile 1950’de dünya evine giren Buğra çiftinin 1951’de kızları Ayşe dünyaya geldi. İkilinin evliliği 18 yıl sonra sona erdi.
Tarık Buğra, 1977’de hikaye yazarı Hatice Bilen ile ikinci evliliğini yaptı.
Tiyatro eleştirileri de yaptı
Ankara’da Yenigün gazetesinde genel yayın müdürü olarak görev yapan, aynı yıl Vatan gazetesinde yazı işleri müdürlüğü verilmesine rağmen Milliyet gazetesinin teklifiyle spor sayfalarının başına getirilen Buğra, kısa sürede yaptığı iş değişikliklerine Tercüman, Yeni İstanbul ve Türkiye gazetelerini de ekledi.
Tarık Buğra dil, edebiyat ve sanat konularında yazılar kaleme aldı, gazetelerin sanat sayfalarında tiyatro eleştirileri yaptı. Haftalık Yol dergisini çıkaran tecrübeli yazarın gazeteciliğe ilgisi 1983 sonuna kadar devam etti.
Tercüman’da çalışırken kalp krizi geçirince emekliliğini isteyen yazar, daha sonra edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi. Buğra, Çınaraltı ve İstanbul dergilerinde hikayeler yazdı.
Hikayelerinde daha çok yakın çevre, aile hayatı ve sevda ilişkilerine yoğunlaşırken, Türk edebiyatında kasaba hikayelerinin ilk güzel örneklerini verdi.
Olaylardan çok atmosferi anlattığı hikaye ve romanlarında hüzne büyük yer veren Buğra, roman dünyasında Küçük Ağa eseriyle sağlam ve sarsılmaz bir yer edindi.
Romanları Yücel Çakmaklı tarafından televizyona uyarlandı
Tarık Buğra, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlattığı “Osmancık” romanında devleti kuran irade, şuur ve karakterin tahlilini yaparken, doğallığa önem vererek, roman kahramanlarını idealize etmedi.
Toplumsal olayların insanlarda sebep olduğu değişmeleri ve tepkileri belirlemeye özen gösterdiği eserleriyle okuyucunun ilgisini çeken Buğra’nın Küçük Ağa eseri 1983’te Yücel Çakmaklı tarafından televizyona uyarlandı ve TRT’de izleyiciyle buluştu. Çakmaklı, 1988’de de “Osmancık” kitabını televizyon dizisi olarak yine TRT’de izleyiciyle buluşturdu.
Devlet Sanatçısı unvanını aldı
Osmancık romanıyla 1985’te Milli Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı’nı, “Yağmur Beklerken” romanıyla da 1989’da Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü’nü kazanan Buğra, 1991’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı.
Usta yazar, 1993’te Akçay’da tatildeyken rahatsızlandı, bir ay sonra yazara kanser teşhisi konuldu. Çapa Tıp Fakültesinde gerçekleştirilen ameliyatın ardından yaklaşık 4 ay daha yaşayan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994’te vefat etti ve cenazesi Karacaahmet Mezarlığı’nda annesi Nazike Hanım’ın yanına defnedildi.
Tarık Buğra’nın eserlerinden bazıları şöyle:
Roman: “Siyah Kehribar”, “Küçük Ağa”, “Küçük Ağa Ankara’da”, “İbişin Rüyası”, “Firavun İmanı”, “Gençliğim Eyvah”, “Dönemeçte”, “Yalnızlar”, “Yağmur Beklerken”, “Osmancık”
Hikaye: “Oğlumuz”, “Yarın Diye Bir Şey Yoktur”, “İki Uyku Arasında”, “Hikayeler”
Tiyatro: “Ayakta Durmak İstiyorum”, “Akümülatörlü Radyo”, “Yüzlerce Çiçek Birden Açtı”
Fıkra ve Deneme: “Gençlik Türküsü”, “Düşman Kazanmak Sanatı”, “Politika Dışı”
]]>Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başlayan programın açılış konuşmasını İHH İnsani Yardım Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanvekili Hüseyin Oruç yaptı. İsrail’in insanlık suçu işlediğini belirten Oruç, ‘Gazze ve Kudüs konusunda tüm Müslümanların ve tüm insanlığın sorumlulukları var’ dedi.
‘FİLİSTİN’İN KURTULUŞU, İSLAM ÜMMETİNİN SOMUT VE KARARLI ADIMLAR ATMASINA BAĞLIDIR’
Buluşmaya, telekonferans aracılığıyla katılan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, İsrail’in menfur emellerine ulaşmak için kadın, çocuk, hasta, sivil demeden insanları katlettiğini belirtti. Erbaş, ‘Siyonistler, işledikleri cinayetlerin ve yaptıkları soykırımın hesabını bir gün mutlaka verecekler. Filistin’in kurtuluşu, İslam ümmetinin somut ve kararlı adımlar atmasına bağlıdır’ diye konuştu.
‘ZULMÜN ENGELLENMESİ İÇİN DAHA GÜÇLÜ TEPKİLER ORTAYA KONULMALI’
‘Kudüs bizi vahdete çağırıyor’ diyen Prof. Dr. Erbaş, ‘İslam ümmeti bir araya gelip ortak kararlar alarak somut adımlar atmalı. Kudüs’ün etrafında bütün mümin yürekleri birleştirecek çalışmalara hız vermeliyiz. Kudüs özgür oluncaya kadar hiçbir çalışma yeterli değildir. Zulmün engellenmesi için daha güçlü ve sistematik tepkiler ortaya konulmalıdır. İnanıyorum ki, gücümüzün ve sahip olduğumuz imkanların farkına varıp kendimize güvendiğimizde üstesinden gelemeyeceğimiz bir sorun yoktur’ ifadelerini kullandı.
‘ZİLLETTEN KURTULMAK İSTİYORSAK, GÜÇLÜ MÜMİN OLMAK DURUMUNDAYIZ’
Hadis-i şerifte güçlü müminin, zayıf müminden hayırlı olduğunun belirtildiğini ifade eden yazar Dr. Adem Ergül, ‘Dünyada izzete talipsek, zilletten kurtulmak istiyorsak, fert fert güçlü mümin olmak durumundayız. Fert fert güç biriktireceğiz, devlet devlet güç biriktireceğiz. Azlığımız değil, Allah’ın bize verdiği vazifelerdeki gevşekliğimiz bizi zillete düçar etmektedir’ dedi.
Gazzelilerin İsrail’in zulmü karşısında onurlu bir mücadele verdiğini belirten yazar İsmail Manca, ‘Gazze kaybetmedi. Gazze zaferde şu anda, kaybeden sessiz kalan bizleriz’ diye konuştu.
‘GAZZE’YE SAHİP ÇIKMAK MECBURİYETİNDEYİZ’
Yazar Ramazan Kayan, Gazze’nin herhangi bir toprak parçası olmadığını belirterek, ‘Gazze, ideolojilerin, sistemlerin çöktüğü bir zaman diliminde yeni bir yaşam biçimidir, dik duruşun mekanıdır, yiğitçe direnişin adresidir. Gazze ümmetin dik duruşudur, onurudur, iradesidir, hafızasıdır. Gazze’ye sahip çıkmak mecburiyetindeyiz. Gazze küresel emperyalizme, küresel kötülüğe meydan okumanın adresidir. Şayet biz ümmet olarak tek yürek, tek yumruk, tek irade olabilseydik, İsrail Kudüs’ü başkent ilan edemeyecekti, Kudüs İsrail’e mezar olacaktı’ ifadelerini kullandı.
‘ZULÜMLERİN SON BULMASI İÇİN AZİM VE GAYRET GÖSTERMEMİZ GEREKİYOR’
Yazar Nureddin Yıldız ise ‘Hepimiz bir acıyla kavruluyoruz. Ancak, Allah sadece üzülenleri değil, yarın için çalışanları görmek istiyordur muhakkak. Şu anda dünkü gafletle geçen günlerin faturasını ödüyoruz. Zulümlerin son bulması için, azim ve gayret göstermemiz gerekiyor’ dedi.
‘İNSANİ YARDIMLARI SÜRDÜRMELİYİZ’
Yazar Muhammed Emin Yıldırım da herkesin Gazze konusunda sorumlulukları olduğunu ifade ederek, ‘Hepimizin Gazze için elimizden geleni yapmamız gerekiyor. İnsani yardımları sürdürmeliyiz’ diye konuştu.
Program, Filistinliler için dua edilmesinin ardından sona erdi.
]]>İHH ve çok sayıda sivil toplum kuruluşu tarafından konferans serileri halinde organize edilen ‘Diriliş Buluşmaları’nın 8’incisi Filistin gündemiyle Antalya’da düzenlendi.
Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başlayan programın açılış konuşmasını İHH İnsani Yardım Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanvekili Hüseyin Oruç yaptı. İsrail’in insanlık suçu işlediğini belirten Oruç, “Gazze ve Kudüs konusunda tüm Müslümanların ve tüm insanlığın sorumlulukları var” dedi.
“FİLİSTİN’İN KURTULUŞU, İSLAM ÜMMETİNİN SOMUT VE KARARLI ADIMLAR ATMASINA BAĞLIDIR”
Buluşmaya, telekonferans aracılığıyla katılan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, İsrail’in menfur emellerine ulaşmak için kadın, çocuk, hasta, sivil demeden insanları katlettiğini belirtti. Erbaş, “Siyonistler, işledikleri cinayetlerin ve yaptıkları soykırımın hesabını bir gün mutlaka verecekler. Filistin’in kurtuluşu, İslam ümmetinin somut ve kararlı adımlar atmasına bağlıdır” diye konuştu.
“ZULMÜN ENGELLENMESİ İÇİN DAHA GÜÇLÜ TEPKİLER ORTAYA KONULMALI”
“Kudüs bizi vahdete çağırıyor” diyen Prof. Dr. Erbaş, “İslam ümmeti bir araya gelip ortak kararlar alarak somut adımlar atmalı. Kudüs’ün etrafında bütün mümin yürekleri birleştirecek çalışmalara hız vermeliyiz. Kudüs özgür oluncaya kadar hiçbir çalışma yeterli değildir. Zulmün engellenmesi için daha güçlü ve sistematik tepkiler ortaya konulmalıdır. İnanıyorum ki, gücümüzün ve sahip olduğumuz imkanların farkına varıp kendimize güvendiğimizde üstesinden gelemeyeceğimiz bir sorun yoktur” ifadelerini kullandı.
“ZİLLETTEN KURTULMAK İSTİYORSAK, GÜÇLÜ MÜMİN OLMAK DURUMUNDAYIZ”
Hadis-i şerifte güçlü müminin, zayıf müminden hayırlı olduğunun belirtildiğini ifade eden yazar Dr. Adem Ergül, “Dünyada izzete talipsek, zilletten kurtulmak istiyorsak, fert fert güçlü mümin olmak durumundayız. Fert fert güç biriktireceğiz, devlet devlet güç biriktireceğiz. Azlığımız değil, Allah’ın bize verdiği vazifelerdeki gevşekliğimiz bizi zillete düçar etmektedir” dedi.
Gazzelilerin İsrail’in zulmü karşısında onurlu bir mücadele verdiğini belirten yazar İsmail Manca, “Gazze kaybetmedi. Gazze zaferde şu anda, kaybeden sessiz kalan bizleriz” diye konuştu.
“GAZZE’YE SAHİP ÇIKMAK MECBURİYETİNDEYİZ”
Yazar Ramazan Kayan, Gazze’nin herhangi bir toprak parçası olmadığını belirterek, “Gazze, ideolojilerin, sistemlerin çöktüğü bir zaman diliminde yeni bir yaşam biçimidir, dik duruşun mekanıdır, yiğitçe direnişin adresidir. Gazze ümmetin dik duruşudur, onurudur, iradesidir, hafızasıdır. Gazze’ye sahip çıkmak mecburiyetindeyiz. Gazze küresel emperyalizme, küresel kötülüğe meydan okumanın adresidir. Şayet biz ümmet olarak tek yürek, tek yumruk, tek irade olabilseydik, İsrail Kudüs’ü başkent ilan edemeyecekti, Kudüs İsrail’e mezar olacaktı” ifadelerini kullandı.
“ZULÜMLERİN SON BULMASI İÇİN AZİM VE GAYRET GÖSTERMEMİZ GEREKİYOR”
Yazar Nureddin Yıldız ise “Hepimiz bir acıyla kavruluyoruz. Ancak, Allah sadece üzülenleri değil, yarın için çalışanları görmek istiyordur muhakkak. Şu anda dünkü gafletle geçen günlerin faturasını ödüyoruz. Zulümlerin son bulması için, azim ve gayret göstermemiz gerekiyor” dedi.
“İNSANİ YARDIMLARI SÜRDÜRMELİYİZ”
Yazar Muhammed Emin Yıldırım da herkesin Gazze konusunda sorumlulukları olduğunu ifade ederek, “Hepimizin Gazze için elimizden geleni yapmamız gerekiyor. İnsani yardımları sürdürmeliyiz” diye konuştu.
Program, Filistinliler için dua edilmesinin ardından sona erdi.
]]>